Skip navigation.

AMOK GÜNLÜKLERİ

YALNIZLIĞIN İSPATI


click to comment


YALNIZLIĞIN İSPATI

Birbirinden uzak ama birlikte bir yaşamın ne denli zor olacağını ilk başlarda belki de hiç düşünmemişti. Aslında zor olan bunu sürdürmek değil buna karşı koyabilmekti. Kadın olmanın hele de diğer kadın olmanın dayanılmaz bir başkaldırısı ile güne başlamıştı. Her günkünden farklı bir sabahtı sanki. Yatağında doğrulurken başka bir bedende ruhunu taşıyor gibiydi. Düşünceler net, bakışlar kararlıydı bu bedende. Ruhu karşı koymaya çalıştıkça beden onu susturuyordu. Çevik bir hareketle yataktan kalktı, duşa girdi. Ilık su bedene çarptıkça kurtulacağını, ruhunun dizginleri ele alacağını sanıyordu. Ama giderek keskinleşen düşünceler buna fırsat vermiyordu. Havlusuna uzandı, aynadan kendisiyle göz göze geldi. Beden aynı bedendi, ruhu hala ondaydı, peki değişen ne diye düşündü bir an. Dalgın dalgın diş fırçasına uzanırken sanki biri “bardakta hala tek bir fırça var” dercesine sırıtıyordu. “İşte yalnızlığın” . Banyoda duran tek bir diş fırçası… Her şeyin ispatı bu tek diş fırçasında saklıydı.

Bir gece öncesinde her zamanki gibi içkisini yudumlayıp senaryo taslağını okurken çalan telefonun sesiyle mutlu bir tebessüm yayılmıştı yüzüne. Arayan “o”ydu. Neşeli bir sesle cevap verirken karşıdaki kısık ses karşısında belki de farkında olmadan tebessümü yüzünde asılı kaldı. Demek ki yine gizlice arıyordu. “Çocuklar, çocuklar daha uyumadı da. Nasılsın bir tanem? Sesini duymak istedim. Onlar yatınca yine ararım seni. Moralin iyi değil mi? Bu hafta gelemiyorum diye bana kızgınlığın geçti mi? Biliyorum güzelim, özlem arttı ama sabret geleceğim………..” Ses bir süre sonra mekanikleşmişti sanki artık duymuyordu, kulağında sadece odayı saran müzik vardı. “ Eee neden bir şey söylemiyorsun? “ Birden kendine geldi. “ Keyfim yok biraz “ “ Tamam hala bana kızgınsın, anladım ama biliyorsun işte küçük kızın yılsonu gösterisi varmış bu hafta. Gitmezsem olmaz, lütfen anlayış göster.” “Tabi haklısın, çocuklar önemlidir. Sana kızgın değilim ama seni çok özledim.”

Saçları hala ıslaktı, elinde kahve fincanı ile balkona açılan camın önündeki sallanan koltukta oturmuş ve dün geceki konuşmayı hatırlamıştı. Ellerini saçlarında gezdirdi. Islak saçları ile onu nasıl ürperttiğini hatırladı, muzipçe güldü. Bugün canı çalışmak istemiyordu. Bilgisayarını açmayacak, telefonu kapatacak, çalışma odasına dahi girmeyecekti. Çalan telefonun sesi ile kararını uygulamakta geç kaldığını anladı. O arıyordu. Açmayacağım, beyaz bir yalan uydururum diye düşündü. Uzun uzun çalan telefon elinde hala camın önündeydi. Tam kesildi derken bu kez kapı ısrarlı ısrarlı çalmaya başladı. Bugün kurtuluşum yok anlaşılan diye yüzünü astı. Kapıcı ya da münasebetsiz karşı komşudur, giderler şimdi diye düşündü ama kapı ısrarla çalmaya devam ediyordu. Eyvah üstündeki, çıplak vücuduna geçirdiği sabahlık ile kapıyı açamazdı. Kapının gözetleme deliğinden baktı, gördüğüne inanamadı. Gelen “o”ydu. Hemen anahtarları çevirdi, of ne çok kilit vardı, kapı bir türlü açılmıyordu ya da ona öyle geliyordu. Kapıyı heyecanla titreyerek açtı. Birbirlerine büyük bir özlemle sarıldılar. Adam ıslak saçlarını kokluyor, özlemin en güzel anını yaşıyorlardı. “Hafta sonu gelemezdim, biliyorsun ama seninle konuştuktan sonra hafta içi gelmemem için bir sebep olmadığını düşündüm. Ani bir toplantı bahane edip evden ayrıldım. Buradan da ofisi arayıp gelemeyeceğimi söylerim. Bir gün hatta birkaç saat bile olsa seni görmeliydim. Aradaki kilometrelerin önemi yoktu özleminin yanında”.

Özlem, şaşkınlık, heyecan, arzu, aşk, tüm duygular birbirine karışmış, geçen her sayılı dakikanın tadına varmaya çalışıyorlardı. Birbirlerinin bu kadar içindeyken, bu kadar uzak olmaya mecbur olmak; bu kadar severken, bu kadar ayrı olmak ve bu kadar tek yürek olmuşken, kendi dünyalarında yalnızlığa mecbur olmak çözemedikleri yaşam denklemiydi onlar için. Her ikisi de içsel yalnızlıklarını birbirlerinde yok etseler de, zorunlu ayrılıklarında özlemle çöken yalnız saatleri onları bırakmıyordu. Adam evliydi ve çocukları vardı ve bu yüzden kadın onun yalnız olmadığını, asıl yalnızlığı kendisinin yaşadığını söylerdi. Adam buna karşı çıkar; asıl yalnızlığın kalabalıkta hissedildiğini söylerdi. Anlaşamadıkları tek nokta buydu herhalde. Kadın durumu kabullenmiş, sınırlı zamanlarda da olsa onunla olmanın hazzıyla yaşamayı öğrenmişti. Ta ki bu sabaha kadar. Kendine ne olduğunu anlayamadan uyandığı bu sabaha kadar. Birden yatakta doğruldu, onu seyreden adama dönüp, “gel benimle sana bir şey göstereceğim” dedi.

Banyo aynasının önünde durdular. “Ne görüyorsun” diye sordu kadın. Adam “Anlamadım, neyi soruyorsun?” “Dikkatli bak, ne görüyorsun?” Adam soruyu garipser şekilde saymaya başladı “ ayna, makyaj malzemesi, sabun, deodorant, kolonya , diş fırçası, diş macunu, pamuk, banyo yapan bebek biblosu, nazar boncukları, havlu…hepsi bu” . Kadın “oysa ben yalnızlığımı görüyorum sadece”. Adam cevap karşısında şaşırmıştı, “ yalnızlığın mı?” “ evet, iyi bak göreceksin” dedi ve duşa girdi. Adam şaşkın şaşkın baktı ama hiç bir şey göremedi… Anlayamadıklarıyla, anlamadan…

Deniz kenarında yedikleri yemeğin ardından adam “ Gitmeliyim, seni eve bırakıp artık yola çıkmalıyım, gece yarısı eve ancak varırım. Biraz uyuyup sabah erken kalkmalıyım, yarın önemli bir toplantım var “ dedi. Kadın itiraz edemezdi, bunu baştan bilip kabullenmişti. Ama yine de her seferinde içini sızlatan bu “gitmeliyim” kelimesine alışamamıştı. Evet, gitmesi gerekiyordu. Başka bir şehirde, başka biriyle evli ve başkalarının babası, birilerinin müdürüydü. O başka bir şehre aitti. “Başka” kadın olan kendisiyken, “o” başkalarının hayatlarında var oluyordu. Gitmeliydi. O giderken kendinden de bir şeyler götürüyordu her seferinde başka bir yaşama.

Evin önüne geldiklerinde “az daha unutuyordum” dedi adam. Bagajdan küçük bir el çantası çıkardı, “ bunlar sende kalsın, bir iki parça giysi getirdim, yedek olsun”. Ayrılığın kederiyle uzun uzun öpüşürlerken “yedek bir öpüş bırakabilir miyim” diye geçirdi aklından kadın. Bir yandan arabanın arkasından el sallıyor, bir yandan da “yedek olsun” beyninde yankılanıyor, duvarlarına çarpıp geri geliyordu. Acaba kendisi içinde mi böyle düşünüyordu? Neden bu kelimeyi seçmişti. Yedek şehirde, yedek bir evdeki yedek bir kadın ve yedek giysiler. Gerçek bakışı bu muydu yoksa? Yoksa alınganlık mı yapıyordu? Durup dururken nerden takılmıştı buna.

Anahtarı çevirirken yalnızlığına açılan kapının önünde öylece kaldığını hissetti. Zamandan soyutlanmış, ayakları, elleri hareket etmiyor, önündeki kapı açılmak bilmiyordu. Son bir gayretle anahtarı çevirdi, kapı açıldı. Ev sessizce hoş geldin dedi. Elinde onun verdiği çanta, yatak odasına geçti. Yatak hala dağınıktı ve hatta yastıkta onun bıraktığı iz duruyordu. Çantayı yatağa koydu, fermuarını açtı, içinden giysileri çıkardı. Bir jean pantolon, bir keten pantolon, bir şort, iki tişört, iki gömlek, mayo, iç çamaşırı, çorap… İşte hepsi bu diye sesli söylendi. Giysileri dolaba astı, çamaşırları şifoniyere yerleştirdi ve bunları yaparken tuhaf bir huzur kapladı içini. Çantayı katlayıp kaldıracakken ön taraftaki bölmenin içinde de bir şey olduğunu fark etti. Fermuarı açtığında mutluluktan ağlamaya başladı, turkuvaz renkli bir diş fırçası ve tıraş takımı ona gülümsüyordu sanki. Hemen banyoda kendi fırçasının yanına yerleştirdi yeni fırçayı ve karşısına geçip uzun uzun seyretti.

O gece ilk defa bu kadar huzurluydu. Onu seviyordu, her şeye katlanmaya razıydı. Çünkü geç kalınmış da olsa birbirlerini bulmuş, birbirlerini tamamlamışlardı. Yastıkta bıraktığı ize sarılarak, şimdiye kadar olmadığınca huzurlu, derin bir uykuya daldı.

Yalnız değildi, ruhu onunlaydı…

Rengin ALACAATLI

YAĞMUR ÖPMELİ DUDAKLARIMDAN


click to comment


YAĞMUR ÖPMELİ DUDAKLARIMDAN

Yaralı bir bahar bekliyor pusumda
Yağlı urganlarla boğuyor kesiklerini
Nafile, kanadıkça kanatıyor dehlizler
Bitimsiz bir senfoninin antresinde
Hüzünler evimden ağıtım yükseliyor

Dolunay hüzünleri topluyorum
Gecenin dallarından salkım saçak
Şiirler asıyorum ebemkuşağına
Yağmur öpmeli dudaklarımdan
Senden sonra ıslak ıslak

Hayli zaman oldu şiir tütmeyeli hüzünler evimden. Üstelik zaman da değişmiş ben uyurken. Zamanın ibresi önceye dönerken saatler tersine akmış, biz ilerlemeye çabaladıkça ayaklarımızdaki zemini kaydırmaya çalışmışlar. Şimdi buna ayak uydurmalı mı cancağızım. Yoksa isyan bayrakları ile sloganlar mı yazmalı sarı sayfaların bir köşesine.


Birkaç blo/g ötemdeymiş meğer ben görememişim. Şaşırdım mı? Hayır, hiç şaşırmadım, belki de hazırlıklıydım karşılaşmaya. Bildiğim bir gerçeğin her ısrarlı inkârında güçlenen bir sezgiyle savurdum rüzgâra sözleri. Nehirlerin türkülerini, çağlayanların ıslıklarını koy şimdi yüreğime, ıslanmalıyım günlerce. Soğuktan üşümeli, sıtma nöbetlerinde kaybetmeliyim belleğimi. Mesela hangi masalın kahramanıydım hatırlamamalı, masalın sonunu hiç bilmemeliyim. Bundan böyle sadece yağmur öpmeli dudaklarımdan. Rengini tutsak etmeli ebemkuşağı dilekleri. Sert rüzgârlar, bulutlara yön verip ay ışığını kapatmalı gecemde. Şiirler artık gözlerimden akmalı. Kalbim… Kalbim için için ağlamalı, yalnız ben bilmeliyim.


Söylesene cancağızım, bir aşka kaç yalan sığar, yürek kaç yerinden göz göz parçalanır da sevdanın kapı eşiğinde kanar. Aykırı olmak kendine ne zordur bilir misin? Cezalandırmaya çalıştıkça daha çok uzaklaşmak kendinden ve farkındalığın bıçağını ruhunda hissetmek. Ahh cancağızım, içim sıkılıyor onca derdin arasında, yüreğimi dinlemek artık yoruyor beni. Günlerce hiç uyanmadan uyumak istiyorum, kimseyle konuşmamak ve kimseyi dinlememek. Belki sadece müzik olmalı ruhumda, mesela “AĞLA SEVDAM”. Şimdi kapat gözlerini ve müziğin düşlettiği yere git…


Düşün ki, tapınmalardayım, karanlık bir mabette, kavramsız sözcüklerin mahzenindeyim. Dehlizlerin korkusu çarpıyor göğsüme, yarasa kanatlarının rüzgârı yalıyor yüzümü. Karanlığın kör ettiği gözlerimde bir ırmak gibi çoğalıyor dertlerim, akıyor bilinmezliğe. Çağlayanlardan süzülüp denize varmak istedikçe kayalar kesiyor yolumu. Her çarptığım kayalıktan bin parçaya bölünüp ürüyor kederim.


Anla ki, yüreğimdeki bütün yamalı sözcüklerle kanıyorum. Baharların keskin kokusuna muhtacım, unuttuğum cemreleri beklemekten bitabım. Dönüşü olmayan karanlık yollarda, okyanuslar aşmak istiyorum. Omzumda bir kelebek, düşlerimde isimsiz onlarca çiçekle dudaklarıma yağmur diliyor, yalnızlık ülkesinde küskün nakaratlı şarkılar söylüyorum.


Bil ki bu gece içim dar. Kaşımda, gözümde bezginlik halleri, aklım düne takılı ve dinlemiyor yüreğim sözümü. Ruhumu kanatan çivilerle, sürgün ülkelerde kayıp bir bedenim belki de. Korkuyorum, ürkek ve yaralı bir yabanılın yüreği atıyor içimde. Toprağım kıraç artık neylesin baharı. Mevsimler döngüsünde beşinci mevsim veda, ölüme gebe ömür.


RENGİN ALACAATLI

AŞİL





AŞİL






Hayat bazı şeyleri öğretirken çok acımasız olabiliyor. Kurulu saatlerin öngördüğü dilimde avucumuzdaki suyu yudumlamaktır gayemiz. Çalar saat çalmaya başladığında her şeyin tükendiği noktada beklemeye gücümüz kalmayacak. Bunu bildiğimiz halde neden yaşamı kahretmeye dönüktür düşüncemiz. Kendimizi kemirdikçe büyüyen kurgular içerisinde yaşam kayıyor güncemizden. Yaşadıklarımızın süzgecinde bir avuntu olacak son sözümüz; “ben seni ölümüne sevdim”

Eşkıya yanımızdır bizi olmazlara götüren, olmazları var eden. Hangi aşık yarına kalmış bir düşün, destanları yazanlardan başka. Benden sonra yüreğinin derinlerinde kalabildiysem destanım sensindir unutma. Efsunlu bakışlarımdaki tüllerin ardına geçip de kendi aksini gördüğünde vebalimi taşıyabilecek misin boynunda?

Her acı kendi kovuğunda büyür. Bundandır suskunluğumun içimdeki çığlık oluşu ve uzaktan dinlerken aşk mırıltılarını, gözlerimde büyüyen sözcüklerin yanaklarımdan süzülüşü. Anlayamadığımı sandığın, onuncu boğumdur dilimde. Aynanın sırrına yazdığım şiirlerime dokundukça elinin dolaştığı siluet kimin/kimin umurunda?

Yamaçlarına her uçtuğumda ıssız mağaraların karanlığı çöküp düşünümde kaybolduğum günleri savurdum dağ rüzgârlarına. Artık rızkıma sahip, sevdana nasip olacağım. Umursamadan başka kokuları sadece seni çekeceğim içime doyasıya. Bu delişmen haritada tüm yolların sana çıktığı ülkede ikametim. Ülkene iklim, yüreğinde selim ur olacağım.

ay şavkırken gözlerinde
kirpiklerinden süz ihtişamını müziğin
ruhunun sılasında
yaralı bir yürek var bende
okşanmaya aç
şizofren yanınla sev beni ki
gecenin imbiğinden dökülsün tutku
mor ipeklere dolanan tenimizde
aşkın kırmızısı, derinliğin mavisi sevişsin
ok saplanmadan aşile, zaman tükenmeden
acele et…

RENGİN ALACAATLI

ÜÇ PERDELİK SUNU




ÜÇ PERDELİK SUNU

perde 1/ dün

Mekan: umutları büyük, kendi küçük bir yer
Kişiler: biz olabilen bir kadın, bir erkek
Sunum bakışı: birinci çoğul şahıs (biz)
Zaman: dünden herhangi bir an
Fon müziği: “Cennet”_ Ferhat Göçer
Kullanılan renkler: tüm renkler

Usumuzda, birbirinin önüne geçmeye çalışan görüntülerle güneşi karşılıyoruz. Bahçemize ektiğimiz çiçekler renkleriyle sabahımızı ışıtıyor, yüreğimiz ısınıyor. Ocakta dumanı tüten çayımız, kızarmış ekmeğimiz bir de beyaz peynirimiz hepsi bu. Biz mutluyuz, hem de çok. Yan yanayız, birlikteyiz ya ne önemi var ötelerin.

Nur topu gibi umutlar doğuruyoruz her yeni güne, bebeğimizi düşlerle doyuruyor, yüreğimizde pışpışlıyoruz. Hayat küfemize şiirler dolduruyor, aşkla sulanmış, gözbebeğinde yaşatılmış. Katıksız mezelerle bir yudum yaşla sarhoş dönüyoruz odamıza. Biz mutluyuz, hem de çok.





perde 2/ bugün

Mekan: umutları küçük, kendi küçük bir yer
Kişiler: bir kadın, bir erkek
Sunum bakışı: üçüncü çoğul şahıs (onlar)
Zaman: bugünden herhangi bir an
Fon müziği: “Çok Yorgunum” _ Ferhat Göçer
Kullanılan renkler: gri

Aslan gibi korkusuz yüreği ile övünen, çelik gibi zırhlarıyla gurur duyan, duyguları ve zekâsıyla yol alan ama tüm bunlara rağmen vurgun yediğini fark eden kadının, derinliğinde sarhoş olduğunu sandığı suların sığlığı ile savrulduğu çelişik manzarada korkusu çığ gibi büyür. Anlamı kalmayan yaşamın bir parçası olmak taşıyabileceği ağırlıktan çok fazladır.

Farkındasızlığın körlüğü ile duyumsuz adam tek kişilik sunumların provasında gerçeğini unutmuş gözükmektedir. Oysa saklandığı karanlık onun varlığını, gölgeler ardından göstermektedir, farkında değildir. Yeni sunumun alkışlarını şimdiden duymaya başlamış olmasına rağmen yer alacağı dekorun kendisiyle bağdaşmama olasılığını göz ardı etmektedir. Yeni sunumunda taşıyacağı günahın ağırlığını hafife alması, hızla girilen dönemeç gibi savuracaktır kendisini.




perde 3/ yarın

Mekan: umutsuz küçük bir boşluk
Kişiler: yalnız bir kadın
Sunum bakışı: birinci tekil şahıs (ben)
Zaman: yarından herhangi bir an
Fon müziği: “Hoşça Kal Aşkların En Güzeli” _ Ferhat Göçer
Kullanılan renkler: mor ötesi

Yalanlarla sulandıkça bahçedeki çiçekleri ısırgan otları sardı, her gün bir yenisi büyüyor. Oysa bereket yağmurlarıyla ekilen çiçeklere cansuyu olmak istemiştim. Alışkanlıkların karaktere dönüştüğü tufanı penceredeki buğu ardından izlemek, öbekleşen acımda büyütülen tümörlerimi temizlemekten zordu.

Buna sevinmeli miyim acaba; gün devrildikçe yarına, ben bugün oluyorum. Hafızamı bir bir kaybediyorum. Yaralarım böylelikle kapanır mı? Dışarıdan kendime bakınca, yuvasına kırıntı taşıyan karıncalar misali ruhumu beslemeye çalışıyorum. Yüreğimi okşadıkça cansız bedenim acıyor…
(Ne yapmalıydım şimdi, ne söyleyecektim unuttum, seyirciler fark etmiş olabilir mi? Suflör yok mu bu sahnede?)

“haydi, bir celsede boşan yalnızlığın dağlanmış korkularından
yalanın neşter acılarını savur geldiği ahmak rüzgarlara
gökyüzüne dokun ellerinle, çıkar içindeki yabanıl yokluğu
usunu okşadıkça dün, bugünün kervanlarını sür çöllere
haydi, iklimini kendin belirle yaşam sularının
güneş senin için doğacak yarın”


…/…


Perde kapanmıştır. Bu sunumun tekrarı yoktur. Yaşatılmış ve bitmiştir. Seyircilerin ve oyuncuların dilinde bir şarkı ile boşalır salon, “hoşça kal aşkların en güzeli”…


RENGİN ALACAATLI

ATEŞİN ELLERİ


click to comment

ATEŞİN ELLERİ



Şiir uçmaz, nesir geçmez günlerimin askısında hep senin siluetin vardı odamda. Senliğe mahkûm edip kendimi seni, bensiz bıraktım. Telefonlara cevap vermedim ki bir an olsun sensiz olmayayım diye. Televizyon izlemedim gözlerimden gitme diye. Müzik dinlemedim sesini duyamam diye. Pencereme konan kuşlara fısıldadım, yağan yağmurlara yükledim sevgimi ulaştırırlar sana diye.


Ben istemez miyim pınarlarından kana kana içmeyi, ovalarda rüzgârların tarumar ettiği saçlarımı savururken sevdiğimi fısıldamayı. Gerçeğimizin aynasını bin parça edip kanayan ellerimle sana koşmayı. Kan pıhtısı yerleşmiş kalbimle senin kollarında ölmeyi. Kan tutar seni bilirim ondandı pıhtıyı damarlarımda dolaştırmam.


Sesinin her tınısındaki değişimi bilirken benden uzaklaşmanı çok istedim, her doğan güneşle şafağa bir çizik daha atmanın kederini gözlerinde görmemek için. Çaresizliğin ağırlığını taşıyacağın günlerin vebalini bana yüklememen için. Dağlarda tüten kekik kokusunu birlikte çekemeyeceksek, denizin tuzu ile yüzümüzü buruşturup gülüşmeyeceksek, hatta ışık ile kamaşan gözlerimizde birbirimizi görmeyeceksek ne önemi vardı yaşamanın. Vazgeçtim belki de senin direncine yenildim.


Avuçlarında hala benim kokum, nefesinde benim canım varken nasıl derim ben… ben gidiyorum. Söyle nasıl kıyarım sana, kıyamazken bir damla ah/ına. Ateşin elleri olsa benim yüreğim olurdu yana yana kül olan. Ateşin elleri olsa benim gözlerim olurdu kör karanlığa mahkûm olan. Ateşin elleri olsa benim sevdam olurdu bir kıvılcımıyla dünyayı yakan.


Yüreğimin motifi sen olmuşken yarınımız bahtımıza çıktığı kadarı olsun yetmez mi? Kurduğumuz hayallerin yıkılışını görmezlikten gelip var olana sarılalım, ne kadarsa o kadarını yaşayalım doyasıya. Nazar gözler çekilsin, pencereler kararsın sır olalım, an/ımıza yıl olalım. Gecelerimize değen yaşlar Farid’in yayından dökülsün ak çarşaflara. Kemanın hüzün yağmurlarında ıslanıp sarılalım birbirimize, şükür dualarına duralım. Ölümsüz dansın yorgunluğuyla dalalım uykulara. Vivaldi’nin dört mevsimini duyalım ruhumuzda, kışımıza kar, yazımıza güneş olalım ama biz olalım. Şimdi dokun içimdeki bahara, ısınan yüreğinle çiz resmimi yeniden.

RENGİN ALACAATLI

November 2009
M T W T F S S
October 2009December 2009
1
2 3 4 5 6 7 8
9 10 11 12 13 14 15
16 17 18 19 20 21 22
23 24 25 26 27 28 29
30