Monday, December 13, 2010 12:56:39 PM
Faruk Dilaver - " Gönül Bahçesi"
İnsanların çoğu yarım akıllıdır; çünkü zekâları kalplerinden ayrı çalışır. Onlara zeki denir, akıllı denmez. Aklıselim, kalbiselim insan; akıllı insandır. Kalbiyle iletişim kurmayan akıl, yarım akıldır. Kararlarının çoğu menfaate yöneliktir. Merhamete yönelmez. Hesap kitap işlerini iyi yapar; ama hissedemez, ileriyi göremez.
Allah, bilinmek için insanı yarattı. Allahı bilebilmek için önce insanı bilmek gerekir. Acaba insanı tanıyor muyuz? Hiç uzağa gitmeyelim. İnsana en yakın insan, yine kendisidir. Önce kendimizi tanıyalım. Aynada suretimize bakarak değil, iç âlemimize bakarak kendimizi tanımalıyız. Duygularımızla, sezgilerimizle, bilgilerimizle tanıyacağız. Kendinizi, yemek yiyen, uyuyan ve çocuk yapan bir varlık olarak görüyorsanız, maalesef insanı tanımıyorsunuz. Bu saydığımız meziyetlerin hepsi hayvanda da var. Onlardan farkımız; aklımız, idrakimiz, mantığımızdır. O zaman aklımızı kullanmalıyız. Aklımızı kullanarak bu farkı anlamalı ve bu dünyaya neden geldiğimizi bulmalıyız.
İnsan, yeryüzündeki diğer yaratıklardan farklı olduğu için farklı yaşaması gerekir. Günümüz insanı aklını, daha iyi kazanıp daha iyi yaşamak için kullanıyor; israf derecesinde, gösteriş olsun diye, en iyisini yiyip içmenin, en iyisine sahip olmanın, şatafatlı villalarda yaşamanın peşine düşüyor. Diğer yaratıklar ne yapıyorsa, onların en iyisini yapmak için uğraşıyor. Bunun adına da, zevk meselesi, diyor. Çeşitli şartlanmalarla kendini; yemeye, içmeye, uyumaya ve çoğalmaya tutsak ediyor. Bütün hayatını bu unsurlara harcıyor. Bir gün bulamama endişesiyle stokçuluk yapıyor, para biriktiriyor, emlâk alıyor, yatırım yapıyor. Diğer yaratıkların böyle bir endişesi yok. Çünkü akılları, fikirleri yok. Onlar içgüdüsel olarak, buldukları zaman yiyor, bulamadıkları zaman aç kalıp, arıyor.
Ey aklı olan insan! Sen şu dünyaya diğer yaratıklardan farklı yaşamak için geldin. Senin yaşaman onlardan farklı olmalı, çünkü sen yaratılmışların en şereflisisin. Dikkat edersen, bütün yaratılmışlar senin emrine verilmiş ve sana hizmet ediyor. Sen neye hizmet ediyorsun? Yemeye, içmeye, şehvete mi?
İnsan çeşitli sebeplerle, bir gün öleceğini hissettiği zaman, düşünür. Öleceğini hisseden insan, niçin doğduğunun anlamını arar. Eğer insan, bu sorunun cevabını kendi kendine bulabilseydi, insanlar içinden uyarıcılar çıkmaz; Allah, elçiler göndermezdi. Allah, kendi lisanımızla, bize niçin doğduğumuzu anlatması için Hak katından elçiler gönderdi.
Hayat çabuk geçiyor, ölüm insanı çabuk yakalıyor! Allah adildir, insanlara fırsat verir. Önce aklı verip aratıyor, sonra da elçilerini gönderip, senin bulamadığın gerçek, bu diyor.
İnsan, aklıyla Allahın eserlerini anlar, ama Allahı bulamaz. Gökyüzüne, yıldızlara bakar: Bu, böyle rastgele meydana gelemez, der. Nasıl ki bir bebeğe bakınca, onun bir annesi ve babası olduğunu bilirse, kâinata bakınca da: "Bir yaratıcısı, bir sahibi olmalı," der. Semalar, dağlar, ovalar nasıl meydana geldi, diye düşünür ve bunların tesadüfî olmadığının bilincine erer; ama Yaradana aklıyla eremez.
Bilgisiz ve eğitimsiz bir insan dahi düşünür, izler, aklıyla Yaradanın varlığını bulur. Ya bizim gibi çok okuyup çok bilenler, her gün yeni bir şey öğrenenler?. Bildiklerini uygulamakla sorumludur. Öğrenmekte yarış ediyoruz, uygulamak için gayret etmiyoruz. Bildiklerimizin tamamını uygulamadıkça, yeni şeyler öğrenmenin, bu sorumluluğu artırdığını unutmayalım. Öğrendiklerimizi uygulamaya çalışalım.
Öğrendiklerimizin ne kadar bilincindeyiz? İnsan o kadar güzel şeyler anlatır ki, anlattıklarının farkında olmaz. Biliyordur, ama bilincinde değildir. Bilincindedir, ama yaşamıyordur.
Ömründe hiç İstanbulu görmeyen bir insan, başka birinden dinler, ya da bu şehri anlatan bir kitap okur ve oraları gezmiş gibi anlatabilir.
Bir menkıbeye göre, Allah dostlarından birine, bir kadın çocuğunu getirir:
Sultanım, bu çocuğun fazla şeker yemesine bir türlü mani olamıyorum. Dua edin de bu hastalıktan kurtulsun, der. Allah dostu:
Bu çocuğu kırk gün sonra bir daha getir, inşallah düzelir, diye cevap verir. Kadın, uzak yoldan geldim, dediyse de:
Olsun, kırk gün sonra gel, diyerek gönderir. Kadıncağız gider ve kırkıncı gün çocuğunu alıp tekrar gelir. Allah dostu:
Yavrum, bir daha şeker yeme, olur mu? diye tembih edince, çocuk:
Olur cevabını verir. Annesi:
Mübarek, kırk gün sonra getir deyip de yapacağın bu muydu? Bunu kırk gün önce söyleseydin ya! deyince, Allah dostu:
Kırk gün önce geldiğinizde, ben bal yemiştim. Bal, şekerli bir nesnedir. Bu çocuğa şeker yememesini nasıl söylerdim. Oğluna şeker yeme demek için, kırk gündür şekerli hiç bir şey yemedim, der. Düşünün, bir çocuğa, şeker yeme, demek için kırk gün tatlı yemiyor. Sözleri, onun için geçerli oluyor. Beşeriyet tarafında bir şeyi yasaklayacağı zaman, önce kendine yasaklıyor. Onlar, kendi nefislerine yasaklama-dıklarını, başkalarına yasaklamazlar.
İnsan sevgiye, ilâhî aşka giden yolda, önce hoşgörü sahibi olmalı. Hoşgörü sahibi olmayan insan, kimseyi sevemez. Ne fizikî âşık olabilir, ne de ilâhî aşka kavuşabilir. Birini sevmeye kalkar, kusurlarını yüzüne vurur. Karşısındaki insanın sevgisinin, doğmadan ölmesine sebep olur.
Sevgi, hoşgörü ile başlar. Hoşgörün yoksa, ne sevilirsin, ne de sevebilirsin. Hoşgörü sahibi olanlar başkalarına sempati duyar. Sempati, bir yakınlık duygusudur. Hoşgörülü olmayanlar ise, antipati sahibi olur. Allahın yarattığı her insan sevilir. Sevmeyi biliyorsan, mutlaka sevilecek bir tarafı vardır. Sempati, toplum içindeki bütün kitlelere yayılırsa, herkes birbirini sevmeye başlar. Topluma huzur gelir. Toplumda antipati duyanlar çoğaldığında ise, huzur bozulur. İnsanda antipati çok kuvvetlenirse, nefret oluşur. Nefret, itici bir duygudur. Sevgi, nasıl yakınlık verirse, nefret de uzaklaştırır. Hiç kimseden nefret etmeyin. Birinden nefret ediyorsanız başkalarına da nefretle bakarsınız. İçinize kin koymayın. Size en büyük kötülüğü yapan insandan bile nefret etmeyin. Nefret ve antipatinin tedavisi, merhamettir. O insanın sevgisizliğine, sevgiyi tadamamış olmasına merhamet edin.
Bir gün, Cuma namazından dönerken bir hâl yaşadım. Adeta elim ayağım kesildi. Yolda giden bütün insanları sevmeye başladım. Araba ile ağır ağır gidiyorduk. İnsanlara karşı sevgi ve şefkat damarım kabardı, hepsine sevgi duyarak bakmaya başladım. O sevgi duyduğum insanların bir çoğu, sevgimi hissetmiş gibi, yanımızdan geçerken bana dikkatle baktılar. Sonra, arabadan inip caddede yürümeye başladığımda, aynı hâl devam etti. Yolda herkesi seve seve gidiyordum. Sevgimi duyanlar, bir bir gözüme bakarak geçiyorlardı. Hâl böyle devam ederken, bir süre sonra insanlar bana selâm vermeye başladı. Neden selâm verdiklerini bilmiyorlardı. Peki, onlar bilmeden bakıyorsa, bilen kim? Farkında olan, sevgimizi duyan kim? Selâmlaşa selâmlaşa gideceğim yere vardım. Kimleri gördün, kimleri tanıdın derseniz, ben, Biri hariç hiç kimseyi tanıyamadım.
Sevgi arttıkça yakınlık artar. O kadar artar ki, âşık sevdiği insanda var olur, yani kendini o zanneder. Birbirini çok seven insanlar, farkında olmadan birbirlerine benzerler. Huyları, hareketleri benzer, aynı hisleri aynı anda duyarlar. Sanki birbirlerinin kopyası olurlar.
Zahirî aşkı çok artan insan, biraz idrak ve bilgi sahibi olursa, ilâhî aşkı tanır. Çiçekleri, kuşları, dağları sever, onları yaratanı arar. Gökyüzüne bakar, hayran kalır. Yıldızlar ona dost, ay sırdaş olur. Gece mehtapta meşk eder. Kimi, güneşin doğuşuna; kimi, batışına âşık olur. Sev, bilinçle âşık ol da, neye olursan ol.
Aşkın doruk noktasına eriştiğin zaman bir şeyi unutma! Hak için sevmiyorsan, aşkın devamlı olamaz. Şayet birini Hak için seversen, aşkına Allah ortak olur; ama bu ortak oluş, aralarına giren üçüncü bir varlık gibi değildir. Allah da onların arasında kendinden kendini seyreder, kendinden kendine hayran olur, kendinden kendini sever. Allahın en büyük hayranlığı, kendisinedir. Allah, en çok kendini bilmek istiyor. Kendini bilmek isteyen Allah, insanı ve kâinatı muhabbetinden yarattı. Kâinatı, aşk, cazibe ve cezbe ile döndürmektedir.
İnsanların ruhu, aslına hasret duyar. İşte, aşkın sırrı budur! Allah: "Bilinmek istedim ve insanı yarattım. Ona, ruhumdan üfledim!" demiş. Onun için, insanın özünde hasret vardır. Her şey aslına kavuşmak ister. İnsan da, kendi aslı olan Yaradanına kavuşmak istiyor.
Bir yüzde yüz bulursan, bin yüzde kendini görmüş olursun. O yüz seni doğurmuş olur, sana ana olur. O yüze öyle bir bak ki, o yüzde kendinden geç, kaybol ve aslını bul. Bu, senin manevî doğuşundur. Bu ikinci doğuşu yaptıktan sonra, hep diri kalırsın. İnsanda ve eşyada kendini seyredersin. Yani, aslının yansımasını görürsün. Bu, Hakkın görüntüsüdür. Sana yüz vereni, seni gönlünden doğuranı hiç unutma!..
İçinde aşk cevheri olup da âşık olmayanlar, ömür boyu huzur bulamazlar.
Aşkta sevgiliden karşılık beklenmez, karşılıksız sevilir. Senin her sözünü tutsun, seni her zaman övsün, sana her zaman iyi davransın, böyle aşk olmaz!
Senin cevherin, aşk cevheri; ama toplum seni tedirgin etmiş. Her şeyden parazit kapar hâle gelmişsin, buluttan nem alıyorsun. Bu, senin suçun değil. Toplumdaki bazı kimselerle haşır neşir olmaktan bu hâle gelmişsin. İşte, Allah dostu olanlar onları ayıklıyor. Senin olumsuz huylarını yok ediyor, seni temizleyip arındırıyor. Sevgi ve aşk dolu bakışları ile gönlünü uyandırıyor. Nefsinin saflaşmasını arzu ediyor. Seni kendisine ayna yaparak, kendini görmek istiyor. Bu şekilde kendini görmeyen zat, irşat makamında olamaz. Mürşidim demek için, önce Hak'tan görev alıp, en az bir ayna hazırlaması ve onda kendini görmesi gerekir.
Güzelin tarifi, topluma göre, zamana göre değişir. Toplum, insana güzeli nasıl tarif ederse, insanlar onu güzel görür. Güzelin resmini insan kendi yapar. Şimdi, güzelin tarifi her gün değişiyor. Güzellik artık, yüzden geçti; başka yerlere kaydı. Sevgi azaldı, zevk arttı. Güzelden, güzel görülenden zevk alınmaz; ona aşk duyulur. Aşkta zevk yoktur. Sevgi yükseldikçe zevk azalır. Aşkta yakîn vardır. En sonunda, seven sevdiğine o kadar yakın olur ki, sadece sevdiği olur, kendini o zanneder. Bu duyguya hiç bir zevk erişemez. Sevmek istediğiniz bir varlığın yüzüne bakın. İnsan, yüzü ile sevilir. Dikkat edin, yüzden şehvet alınmaz.
Bir ağabeyimizi ziyarete gittik. Oğlu da sohbetimize katıldı, ama çocuk ne dediysek karşı çıktı. Bizi oldukça bunalttı. Babam da, sen de boş konuşuyorsunuz. Ne şekliniz benziyor, ne şemaliniz. Sizin manevî konulardan bahsetmeye hakkınız yok! dedi. Nefret, kin kusuyordu! İçimde onu sevmek için bir mücadele başladı, ama başaramadım. Abdest almak için dışarı çıktım. Tekrar içeri geldiğimde, bu hâl yine devam etti, bir bardak çay boğazımdan geçmedi. Allahım, izin ver de bu kulu seveyim! diye içimden dua etmeye başladım. Bir ara, bana şöyle bir güldü. İlk defa dişlerini gördüm; inci gibi parlayan dişleri vardı. O an dişlerini sevdim. Aynı anda onun da davranışları değişti, nezaketli olmaya başladı. Bizi arabaya kadar yolcu etti. Birkaç gün sonra, Özledim, dayanamıyorum, diyerek iş yerimize geldi. Konuştuk, anlaştık; böylece onunla dost olduk.
Sakın, sevmediğiniz insana bir şey anlatmaya kalkmayın, faydası olmaz! Maneviyat anlatacağım, gerçekleri öğreteceğim, diye kendinizi yormayın. Önce tanıyın, sevin, sonra anlatın.
Gerçek anlamda sevdiğinize kırılamazsınız. Onun hataları, kusurları size dokunuyorsa, daha sevginiz olgunlaşmamıştır. Sevginiz olgunlaşırsa, size onun hiç bir olumsuz hareketi dokunmaz. Karşınızdaki insanı, kendinizi sever gibi sevin. Kendinizden rahatsız oluyor musunuz? Başkasının kokusu sizi rahatsız eder, ama kendi kokunuz etmez. İnsan başkasını kendi nefsini sevdiği gibi severse, ondan rahatsız olmaz.
Allahın Resulü diyor ki: Her kim beni canından çok sevmedikçe, tam anlamıyla iman etmiş olamaz.
Diyeceksiniz ki, Allahın Resul'ünü zahiren görmedik ki sevme fırsatımız olsun. Allahın Resul'ünü göremiyorsanız, onun vârislerini sevin. Allahın Resulünün ahlâkıyla ahlâklanan Hak dostlarını sevin. Eğer öyle birini de göremiyorsanız, gördüğünüz kimseleri Hak rızası için sevin.
Çoğumuz, hata yapınca üzülür, Allahın huzurunda pişman olup, ağlarız. Nefsimize teessüf eder, yani nefsimize levm ederiz. İşte, bu hâlleri sık sık kendimizde görmeye başlayınca, Nefs-i levvamede oluruz. Hakka karşı mahcubiyet duyup, gözyaşı dökeriz. Yarabbi, ben sözümde duramıyorum, kötü huylarım var, pişman olsam da yine yanlışlar yapıyorum; Allahım, bana yardım et, beni bu hâlden kurtar! der, üzüntü duyarız. Bu hâl o kadar artar ki, bütün hayatımıza yayılır. Her an pişman oluruz. Bu pişmanlık, bizi bir yakınlığa doğru götürür. O kötü huylardan, farkında olmadan arınırız. Sonra içimizde, Hak dostlarına, Allaha ve Allahın Resulüne büyük bir muhabbet başlar. Sessizliğimiz artar, yaygaracı, şamatacı hâlimiz geçer, durgunlaşırız. Durgunlaşmak, pasifize olmak değildir. Şarıldıyarak akan sular derin olmaz. Güçlü değildir, ondan enerji sağlanmaz. Su, önce bir bendin önünde biriktirilir, sonra baraj kurulur. Durgun suda güç vardır.
Maneviyatta hep, yükselmeden söz edilir. Yükselme vardır, ama yükselmenin yolu küçülmeden geçer. Küçülmedikçe yükselemeyiz. O kadar küçüleceğiz ki, dünyaya ilk geldiğimiz günkü gibi saf bir bebek olacağız.
Gavs-ül Âzam Abdülkadir Geylânî Hazretleri kırk gün oruç tutmaya ve Hak katından birisi gelip ağzına bir lokma koyuncaya kadar orucunu bozmamaya karar verir. Bu böyle günlerce devam eder. Artık, nefsi öyle bir hâle gelmiştir ki, içinden bebek gibi bir ses, acıktım! diye bağırmaya başlar. Neden bebek hâlinde ağlıyor? Buraya dikkat etmeli. Bu, safiyet hâli. Safiyetteki nefis ağlıyor. Ey Yüce Gavs, sen Hakka naz ediyorsun, ama benim tahammülüm kalmadı! diyor. O feryadı, yoldan geçenler duyuyor. Bakıyorlar ki, birisi açlıktan bitkin düşmüş, hemen yiyecek getirip önüne koyuyorlar. O yine yiyeceklere dokunmuyor. Birisi ağzıma lokma verene dek yemem, diyor. Ölümü göze alarak... Bu nasıl cilveleşme, bu nasıl zevk böyle? Sonra o yiyecekler kuruyor, oruç yine devam ediyor. Nihayet Cenab-ı Allah, Hızır Aleyhisselâma görev veriyor:
Git, Abdülkadir kulumun ağzına su ver, orucunu aç, diyor. Evliyaların, velilerin eğitimcisi Hızır Aleyhisselâm, gelip ağzına su veriyor.
Elhamdülillah, Rabbim nazıma cevap verdi, diyor ve orucunu açtıktan sonra,
Siz kimsiniz? diye soruyor.
Ben, Hızır, cevabını alıyor.
Durgunluk ve sessizlik zamanlarında gönlümüze tek tek kelimeler düşer. O durgun, berrak, saflaşmış gönüle damla damla manalar gelir. Bu olaya içe doğuş, ya da altıncı his deriz. Gönlümüze ilham geldi demek, daha doğru olur. Bir isim gelir; bir kaç gün, bir kaç ay sonra o isimle karşılaşırız. Sonra cümleler gelir. Daha sonra uzun bir sohbet gelir. Herhangi bir mektupta bile gönderenin ismi yazılır. Gönüle gelen bu ilhamlar da kimliği ile beraber gelir. Sakın, göndereni bilinmeyen ilhamlar gelince, tedbirsizce inanıp uygulamayalım. Gönlümüze gelen bu ilhamlar konusunda tereddütte kalınca, Gavs-ül Âzam Abdülkadir Geylânî Hazretleri'nin duasını yapalım:
Bismillahirrahmanirrahim. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhül aliyyül azîm.
O ilham, şeytanî ise kesilir; Rahmanî ise devam eder. Bir hâl yaşayınca, bir görüntü gelince, hemen bu duayı okuyalım. Bu, hem fark ettirir, hem de korur. Bu hâle gelmiş nefse, nefs-i mülhimme denir. İlham alan nefis, artık kendini iyice toplar. Emredildiği şekilde, dosdoğru yaşar. Ondan sonra, nefs-i mutmain olur. Nefs-i mutmaindeki olaylar daha özeldir. Artık, o insana evliya denir. Kalp gözü açılmış olur. Madde ötesini görür.
İki türlü görmek ve duymak vardır: Biri ten kulağıyla duymak, öbürü ise can kulağıyla duymak. Ten kulağıyla ve ten gözüyle doğrudan manaya ermeye, müşahede deniliyor. O, çok zor ve ağır bir olay. Madde ötesi âlemdeki tüm varlıkları çıplak gözle, filtresiz görmektir. İrfan gözü ile ise filtreli görülür. Süzülüp, lâzım olan mana gelir. Uyanık rüya görmek gibi. Otururken içimiz geçer de rüya gibi görürüz. Uyanıklığa ne kadar yakınsanız, gördüğünüz rüya da hakikate o kadar yakındır. Uykunuz çok derin olmasın, hafif olsun. Sanki uyanık gibi uyuyalım. İşte o zaman, rüyalarımız gerçeği daha çok yansıtır.
Uyku ile uyanıklık arasındaki hâle, yakaza denir. Uyku ile uyanıklığın arasında bulun, varlıkla yokluğun arasında bulun, güzel ile çirkinin arasında bulun, gece ile gündüzün arasında bulun. Bulun da, hangi arada bulursan orada bulun. Bir arada bulun. Yeter ki bulun. Sonra, o arada bulup bir şeyler yakalayınca, uyanık rüya görmeye başlarsın. İşte o, artık, rüya değil; hakikat, gerçek; ama sana ait gerçek. Sakın, bu gerçek herkese ait, deme! Sakın, gördüğün her gerçeği topluma mal etme! O gördüğünle de seni denerler.
Sen gördüklerini, duyduklarını, yaşadıklarını, Allahın kitabı Kuran-ı Kerim ve Allahın Resulünün söylediği hadisler ile mukayese et ve uygun olanlarına uy, olmayanlara uyma. Bu kanala yayın; gerek görüntü ve gerek duyuş biçiminde, Rahmanî ve şeytanî olmak üzere iki yerden gelir. Uyanık olmak gerekir. Uyanık rüya görmeli, ama rüyaları da uyanık yorumlamalı!
Bu anlattıklarımızın bir çoğunu siz de biliyorsunuz. Belki de bizden iyi biliyorsunuz. Size, bilmediklerinizi, bildiklerinizle veriyoruz. Ambalaj, aynı ambalaj; bilgi, aynı bilgi; ama onun içinde bizden size gelen, bizim duyduklarımız var.
Neredesin? diyorum, buradayım, diyerek bedeninizi gösteriyorsunuz. Gerçekten öyle misiniz? Biz beden miyiz, yoksa bedendeki ben miyiz? O zaman, ölü ile dirinin farkı ne? Biraz matematik yapalım.
Diri İnsan - Ceset = Ne?
Öyleyse beden değiliz biz.
Bir üstadın sözü çok hoşuma gitti. Vücudu şöyle yarısından kesip ikiye ayırsalar, o, ben dediğin de ikiye bölünür mü acaba? diyor. O ben dediğin, yarım olup, kendini yarım hisseder mi? Belki bedenini yarım hisseder, ama ben dediğin hep bir bütündür. Ne azalır, ne de çoğalır. Demek ki, ben denen olay, beden değilmiş. Ben dediğin beden ise, zaten yandın gitti. Ona yapışıp kabre girersin. Ondan hiç ayrılmaz, diri diri gömülür, mahvolursun! Kabir ehli olmayalım. Kendini beden sanıp, ayrılmayı bilmiyorsun. Onu gömerlerken yanında gidiyorsun. Ayrıl, kendini kurtar! Neden onunla mezara giriyorsun?
Madem ki Hak yolundayız, zamanı gelince bedenden ayrılmayı, ondan kopmayı öğrenelim.
Bedene bağlananlar kabir âleminde kalır. Onlar da iki çeşittir: Cennet ehli ve cehennem ehli. Cennet ehli, cennetten manzaralar görerek, hoşluk içinde bekler. Cehennem ehli ise, mahşere kadar, cehennem kokuları alarak, kâbuslar görerek bekler.
Eti, kemiği gömüyorlar. Ruhlar ise aramızda geziyor, görüşüyor; başka bir boyutta, başka bir hayat devam ediyor. Hem de özgürce, kıyamete kadar. Bu âleme, Berzah, yani geçiş âlemi denir.
Bu bedenden nasıl ayrılalım? Biri, bizi bedenden sevgiyle öyle çeksin ki, kurtulalım. Bizi, bizden alsın. Yani, canı bedenden ayırsın. Ölmeden önce Azrailimiz olsun. Ölmeden önce kim Azrail olduysa, ümit ederiz ki ölürken de Azrail onun görüntüsünde gelir.
O kadar severek bakın ki, sizi çeksin alsın. Derin bir sevgiyle bakarsan, baktığın yüzde kendini görürsün. B harfi S olur. Ben derken, Sen! dersin. Bir kere çıktın mı, bir kere kurtuldun mu bu bedenden, başlarsın sık sık çıkmaya. İstediğin yerde gezersin. Duymadığın, bilmediğin yerleri görürsün. Ölmeden önce ölmek, böyle olur.
Asıl ölü, biziz. Şu beden kabirlerindeyiz! Bakın, hepimiz kabirlerdeyiz; elimiz elimize, kolumuz kolumuza, ayağımız ayağımıza bağlı. Et ve kemik torbasını sırtımızda taşıyoruz. Düşündüğümüz yere gidemiyoruz, ağırlıklara tutsak olmuşuz...
Not: Yukarıdaki yazı: Faruk Dilaver Bey'in ' Gönül Bahçesi' isimli kitabından alınmıştır. Rabbim kendinine sağlık, afiyet ve uzun ömürler versin inşallah.
Tuesday, May 26, 2009 7:35:24 AM
Bir arkadaşım'dan bana ulaşan, günümüz olaylarına farklı ve daha gerçekçi bakmanızı sağlayabilecek bir yazı. Sonuna kadar okumanız dileğiyle.
"İLK BEŞ DAKİKA VE BİR ÖMÜR"
Oktay Yıldırım
…ili kırsalında teröristlerin dur ihtarına ateşle karşılık vermesi
sonucu çıkan çatışmada …Güvenlik görevlisi şehit oldu.
Ya da, ...İlinde devriye görevini yerine getiren, …aracına açılan ateş
sonucu, …güvenlik görevlisi şehit oldu.
Ya da, ...ili kırsalında teröristlerce döşenen mayının patlaması
Sonucu …asker yaralandı.
Bu nasıl başlar biliyor musunuz?
Hava o kadar sıcaktır ki beyninizdeki sıvının buharlaşıp uçtuğunu düşünürsünüz. Oluştuğu anda kuruyup giden ter damlacıklarından geriye kalan tuzlar yüzünüzün ve hatta elbisenizin her yanını kaplamıştır.
Avucunuzun içindeki ter, yüzünüzdeki gibi kolay kurumadığı için elinizdeki tüfeğinizin metal kısmı avucunuzun içinde vıcık, vıcık oynar. Ter ile ıslanan çeliğin kokusu avucunuzun içine ve elinizi sürdüğünüz her yere siner. Önünüzde yürüyen adamın, ayağının kuru toprakla her temas edişinde
çıkan toz, ağzınızın kupkuru olmasına ve zor nefes almanıza sebep olur. Sırt çantanızın askı kayışları yüzünden omuzlarınızı hissetmezsiniz. Kült ağrıları ancak çantayı sırtınızdan çıkardığınızda fark edersiniz.
Bastığınız her taş parçası, her çalı ve bir ayağınızın kaplayabildiği her yeryüzü parçasından çıkan sesi duyarsınız.
Yürüdüğünüz yerdeki her Ağustos böceğinin sesini, dallardaki kuşları, yüzünüzün etrafında ürkütücü devriye uçuşları yapan arıların kanat seslerini, ağzınıza ve yüzünüze ya da herhangi bir yerinizdeki küçük yaraların üzerine konmaya çalışan sineklerin vızıltılarını, ayağınızı
bastığınız yerden havalanan yeşil çekirgenin küçücük cüssesine rağmen çıkardığı tok kanat sesini en ince ayrıntısına kadar duyarsınız.
Sonra, kendi teçhizatınızın ve önünüzdeki arkadaşınızın ve arkanızdaki arkadaşınızın teçhizatlarının çıkardığı düzensiz seslerin her birini ayrı ayrı duyarsınız.
Ve aynı anda önünüzdeki arkadaşınızın nefes alışlarını duyarsınız, öksürmesini ve hapşırmasını da duyarsınız.
Telsizinizden çıkan seslerin ve cızırtıların her biri ayrı ayrı katılır bu senfoniye.
Ter ve tozun birleşmesinden oluşan kaygan çamur, postalın içindeki tüm ayağınızı kaplamıştır, çoraplar önce su toplayıp sonra patlayan yerlere adeta bir deri gibi yapışmıştır.
En çok yapmak istediğiniz şey ayaklarınızı yıkayıp, çoraplarınızı değiştirmektir. Ama bu çok büyük bir lükstür o anda. Çünkü...
Çünkü hangi çalının dibinde, hangi kayanın arkasında sizi beklediğini bilmediğiniz ihaneti arayıp bulmanız ve yok etmeniz gerekmektedir.
Bütün masumların hayatı ve huzuru size emanet diye, öğretmenler bayrak direğine asılmasın diye, kundaktaki bebekler kurşunlanmasın diye, binlerce yıllık emanete halel gelmesin diye kahpeliği ve ihaneti yok etmeniz gerekmektedir.
Çünkü bunun için bayrağın, silahın, namusun ve şerefin üzerine yemin etmişsinizdir.
Çünkü önemli olan ayağınız değil, ülkeniz, bayrağınız ve onurunuzdur.
İşte bu yüzden lükstür ayak yıkamak, çorap değiştirmek. İşte bu yüzden senfoniye dönüşmüştür bütün o düzensiz sesler güruhu.
Sonra!
Sonra birden tüm sesler kesilir, bıçağın dalı kestiği gibi, makasın kâğıdı, pensenin bir hoparlör kablosunu kestiği gibi... Bir anda... Kuşların sesleri, arıların ve sineklerin vızıltıları, çekirgenin kanat sesleri; hepsi bir anda biter.
Gözlerinizi açtığınızda önünüzdeki arkadaşınızı değil, gökyüzünü görürsünüz, yere düşmüş olduğunuzu anlamanız birkaç saniye sürer.
Tek hissettiğiniz kesif bir barut ve yanık et kokusudur, yüzünüzün toprak parçalarıyla kaplandığını fark edersiniz, temizlemek için çalışmazsınız.
Arkadaşlarınızın bağırarak koşuşturduğunu görür ama kulağınızdaki çınlama ve uğultudan seslerini duyamazsınız. Sesleri yavaş yavaş duymaya başladığınızda ayağa kalkmaya çalışırsınız ama
başaramazsınız.
Yine birkaç saniye sonra arkadaşlarınızın sesleri arasında “mayın” kelimesini ayırt eder ve kalkmaya çalıştığınızda ayağınızdaki yoğun ağrıyı fark edersiniz.
Ayağınız yoktur ama yine de ağrıdığını hissedersiniz.
Ne olduğunu anlamak için baktığınızda ise parçalanmış pantolonunuzun ve kopmuş ayağınızın farkına varırsınız. İşte her şey o anda başlar.
Avazınız çıktığı kadar bağırırsınız. Sonra, nefesiniz biter. Sonra, yeniden nefes alırsınız ve yeniden bağırmaya başlarsınız. Sonra yine nefesiniz biter ve yeniden, yeniden ve yine...
Yanınıza ilk gelen arkadaşınız size, “fazla bir şey yok, sadece küçük bir yara” gibi telkinlerde bulunur. Ama siz arkadaşınız konuşurken de, helikopterle hastaneye götürülürken de artık bir ayağınızın olmadığını biliyorsunuzdur. Hep bir soru çınlar kafanızın içinde “neden ben, neden
ben, neden ben ?”
Hastanede geçen aylar, tedavi ve terapilerde geçen yıllar sonunda, dizkapağınızın on iki santim altından takılı olan ve her akşam yatarken veya banyoya girerken çıkarıp kenara koyduğunuz takma bacak artık bir uzvunuz olmuştur.
Ama bunun önemi yoktur çünkü bu fedakârlığınız sayesinde vatan var olacaktır. Sizin bir bacağınızın ne önemi vardır ki!
Artık koşamayacak olmanızın, yazın herkes gibi havuza, denize giremeyecek olmanızın da hiç önemi yoktur. Vatan sağ olsun yeter.
Sonra birilerinin, sizin ödediğiniz vergilerle Fransız televizyonlarında, uğruna yarım kaldığınız vatan hudutlarını hiçe sayan programlara finans sağladığını okursunuz. Aynı dillerin bundan pişmanlık duymadıklarını söylediklerini de okursunuz.
Pamuk’ları, Dink’leri, okursunuz, Bizans çocuğuyum diyenleri duyar, Ali Kemallere tanık olursunuz, “koçlar gibi satanları” görürsünüz. Türk Bayraklarının yakıldığını, görürsünüz. Başlarına çuvallar geçirilip aşağılanarak elleri arkalarından bağlanan Türk askerlerini görürsünüz.
Bu aşağılanmaya cevap verecek tankların motor seslerini, helikopterlerin kanat seslerini, piyadelerin intikam yeminlerini duymayı beklersiniz ama duyamazsınız.
Onun yerine hainlerin cesetlerinin üstüne örtülen çaputlara “bayrak” diyenleri görürsünüz, “uçaklarını çek”, “valiyi çek” diyen başkanları ve karşılarında kekeleyen riyaseti görürsünüz. Bu da yetmez Türk askerlerinin kendi mahkemeleriniz tarafından,”çete” diye
suçlandığını, yargılandığını görürsünüz.
Yok, yok bu da yetmez. Askere, polise, öğretmene ateş eden, yol kesip soygun yapan, köy yakan, okul yıkan, mayın döşeyen teröristlerin sadece “ben bir şey yapmadım” demelerinin esas kabul edilip, “suçsuz” sıfatıyla serbest bırakıldığını görürsünüz.
Susanları, konuşması gerektiği halde susanları görürsünüz, konuşanlar her konuştuğunda, kekeleyenler her kekelediğinde ve susanlar her sustuğunda siz yeniden vurulursunuz, yeniden ölürsünüz her defasında.
Gövdenizden o toprağa akan kan, bu defa içinize akar, inandıklarınıza, uğrunda savaşarak kendi kanınızı akıtmak pahasına tertemiz tuttuğunuz değerlerinize akar. Sizin kaya arkalarında, çalı diplerinde aradığınız ihanet gelir aklınıza, o mayınları yerleştiren eller gelir. Sorgulamaya başlarsınız: ”Biz bu ihaneti doğru yerde mi aradık, kuyruğunda dolaştığımız yılanın başı, hep gözümüzün önünde miydi yoksa?”diye sorarsınız kendinize.
Onlara verilen maaş’ın sizin vergilerinizden ödendiğini, içinize sindiremezsiniz, uykularınız kaçar, neden bu vatanı sizin kadar sevmediklerini düşünürsünüz.
Bu vatan onların da vatanı değil mi?
Onlar da, tıpkı benim gibi namusun ve şerefin üstüne yemin etmedi mi? diye sorarsınız kendi kendinize.
Sinirlenirsiniz, üzülürsünüz, on beş yaşında bir askeri okul öğrencisi iken her adımda söylediğiniz, beyninize ve yüreğinize nakşettiğiniz sözler gelir aklınıza:
"VATAN, SANA CANIM FEDA”
Geri kalan tüm hayatınızın ilk beş dakikası, böyle başlayacak işte ve hayatınız böyle devam edecektir. Son nefesinize kadar savaşacaksınız ihanetle, her şeye ve herkese rağmen, bu yolda ölene ya da bu ihaneti bitirene kadar.
Siz diyorum, çünkü bu vatan için bedel ödeyen insanların neler yaşadığını, neler hissettiğini, size rağmen ve sizin için neler yaptıklarını, neler yapabileceklerini bilin istiyorum. Okuduğunuz ya da televizyonda duyduğunuzdan daha fazladır yaşananlar.
Yani aslında gazetelerin iç sayfalarındaki, minicik karelerde okuduğunuz;
“...ili kırsalında teröristlerce döşenen mayının patlaması sonucu, bir güvenlik görevlisi yaralandı!” haberi aslında o kadar da kısa değildir.
Sizin, daha okuduğunuz gazetenin arka sayfasına geçerken unuttuğunuz, falanca mankenin otel odası maceralarına, ya da uyuşturucu komasından ölen oğluna “şehit” deyip Türk bayrağı örten kadının haberine ayırdığınızdan daha uzun zaman ayırmadığınız bu küçük haber, birileri için bir ömür boyu sürecek ve asla unutulmayacaktır.
Ve siz unuttuktan sonra da başka birileri, “ne için?” dendiğinde “vatan için” diyecekleri fedakârlıklarını size rağmen yapmaya devam edeceklerdir.
Sizin uyuşmuşluğunuza, duyarsızlığınıza rağmen, sizin rahatlığınıza, sizin vicdanlarınıza rağmen bu kahramanca fedakârlıklar ve bu ilk beş dakikalar yaşanmaya devam edecektir.
Asla unutmayınız başınızın üstündeki egemenlik örtüsünün payandası kopan bacaklar, bedeli ise size rağmen bu vatan için akan kanlar, feda edilen canlar, sıcak yuvalarını, babalarının yüzlerini unutan küçücük çocuklarını düşünmeden vakfedilen hayatlardır.
Ne kadarını anlayabilirsiniz veya anlamak sizin umurunuzda mı? Bilmiyorum, ama birileri bunları yaşadı, birileri hala yaşıyor ve emin olun yaşlı dünya döndükçe, Türk vatanı ve Türk Bayrağı için birileri daha tüm bunları yaşayacak.
Gördüğünüz gibi size bir hayli uzak bir yaşam biçimi bu. Masalarda oturup “aydınca” sohbetler etmeye hiç benzemiyor değil mi?
Bir an için bile olsa kendinizi onların yerine koyasınız diye “siz” diyerek yazdım, sizin onlardan biri olamayacağınızı biliyorum.
“Siz” kim misiniz?
Siz kendinizi çok iyi biliyorsunuz!
Biz de, biz de sizi çok iyi biliyoruz.
“Siz” de bilin ki biz asla unutmayacağız.
“VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN”
OKTAY YILDIRIM