:: Tevhid ve Cihad ::

Allah'tan başka tüm otorite sahiblerini reddediyoruz!

Demokrasi Küfür Nizamıdır - 1



"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Resule ve sizden olan emir (yönetim) sahiplerine de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah'a ve Resulüne götürün. Eğer sizler Allah'a ve Ahiret'e iman ediyorsanız. Bu hem hayırlı hem de netice bakımından daha iyidir. Sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Zira tağutla (Allah'ın şeriatı dışındaki hükümlerle) muhakeme olmak istiyorlar. Halbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları büsbütün saptırmak istiyor. Onlara; -Allah'ın indirdiğine ve Resul'e (yani İslâm şeriatı'na) gelin- denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün. “ (Nisa Suresi: 4/59-61)

Demokrasi, idarecilerin zulmünden ve din adıyla insanlara tahakkümlerinden kurtulmak için, insanlar tarafından ortaya çıkartılmış, kaynağı beşer olan bir yönetim düzenidir. Demokratik düzen şu şekilde ortaya çıkmıştır: Avrupa’daki idareciler, kendilerinin yeryüzünde Allah'ın birer vekilleri olduklarını iddia ediyorlardı. Buna göre idareci, insanları Allah'ın otoritesiyle idare eder durumdaydı. Zira idareciyi yasama otoritesine, yürütme otoritesine yani kendisinin çıkarttığı kanunla insanları idare etme otoritesine sahip kılanın, Allah olduğunu iddia ediyorlardı. Çünkü, otoritesini insanlara değil Allah'a dayandırıyordu. Böylece idareciler insanlara tahakküm kurarak zulmediyorlardı.

Daha sonra, idareciler ile halklar arasında çatışmalar meydana geldi. Filozoflar ve düşünürler, idare konusunu incelemeye koyuldular. Ve insanların yönetimi için demokratik düzen adında bir düzen ortaya attılar. Bu düzende, halk otoritelerin kaynağıdır. İdareci, gücü ve otoritesini halktan elde eder ve egemenlik halka ait olur. İradesine sahip olan halktır. İradesini istediği şekilde bizatihi kullanır ve yürütür. Hiç bir kimse için halk üzerine bir sulta (otorite) yoktur. Halk kendi kendisinin efendisidir. Kendisiyle idare edilen ve gereğince hareket edilen yasayı çıkartan odur. Yine o (halk), kendisinin çıkarttığı yasayla kendisini, kendisine gıyaben (onun vekili olarak) yönetecek idareciyi tayin edendir. Böylece halk, mutlak şekilde efendidir, egemenliğe sahiptir, kendi emrinin (idaresinin) yuları kendi elindedir, iradesini kullanır ve onu bizzat kendisi yürütür. Kendi otoritesi dışında başka bir otorite önünde sorumlu değildir. Halk, egemenliğe sahip olması itibariyle seçtiği vekilleri vasıtasıyla düzen ve kanunları ortaya çıkartır ve otoritelerin kaynağı olması itibariyle de kendisinden otoritelerini elde eden ve kendi tarafından tayin edilen idareciler ve hakimler vasıtasıyla bu düzen ve kanunları uygular. Devleti meydana getirme, idarecileri tayin etme, düzen ve kanunları ortaya çıkartma hususlarında her fert diğer fertlerin sahip oldukları haklara sahiptir. İşte, demokrasinin manası budur. Demokraside, halkın kendi kendisini yönetmesi hususunda asıl olan; halkın tümünün genel bir yerde toplanıp, kendisini yönetecek düzen ve kanunları çıkarması, işlerini yürütmesi ve bakılacak meseleye bakmasıdır.

Halkın tümünün, yasama heyeti olması için tek bir yerde toplanması mümkün olmadığı için kendi yerine yasama heyeti olacak vekiller seçer. İşte bunlar parlamentoyu oluştururlar. Demokratik düzende parlamento, genel iradeyi temsil eder. O, toplulukların genel iradesi için siyasî temsili gösterir. Parlamento hükümeti ve devlet başkanını da seçer ki, bu idareciler genel iradeyi yürürlüğe koyacak birer vekiller ve hakimler olsunlar. Bu parlamento, otoritesini kendisini seçen halktan elde eder ki, halkın çıkarttığı düzen ve kanunlarla halkı idare etsin. İşte böylece bu düzende halk, kendisinin efendisi olur. Kanunları çıkartır, bu kanunları yürürlüğe koyacak idarecileri seçer.

Demokrasi, dini hayattan ayırma akidesinden (inancından) fışkırmıştır. Bu akide üzerine kapitalizm ideolojisi kurulmuştur. Bu akide, gerçekte bir orta çözüm akidesidir. Zira bu akide; Avrupa ve Rusya'daki krallar ve çarlar ile filozoflar ve düşünürler arasında meydana çıkan çatışmanın neticesi idi. Krallar ve çarlar, halkı sömürmek, zulmetmek ve kanlarını emmek için dini, bir vesile olarak kullanıyorlardı. Bunu gerçekleştirmek için, yeryüzünde kendilerinin Allah'ın vekilleri olduklarını iddia ediyorlardı. Din adamlarını bu hususta boyun eğmiş binek olarak kullanıyorlardı. Böylece bu idareciler ile halkları arasında korkunç çatışma çıktı. Bu çatışma ise, "orta çözüm" ile yani, "dini hayattan ayırma" düşüncesiyle sonuçlandı. Ve tabii olarak bundan, "dini devletten ayırma" düşüncesi de doğdu. Bu düşünce, kapitalist sistemin, üzerine kurulduğu akide (inanç) ve aynı zamanda üzerine bütün fikirlerini tesis ettiği fikrî kaide oldu. Kapitalizm sistemine ait fikrî yön ve hayata bakış açısı, işte bu esasa göre tayin edildi. Bu esasa göre hayattaki bütün problemleri çözmeye gidildi. Böylece bu görüş, batının taşıdığı ve dünyayı kendisine davet ettiği fikrî liderlik oldu.

Bu öz ve kısa açıklamadan sonra demokrasinin aşağıda belirteceğimiz fikirler üzerine kurulduğu apaçık anlaşılmıştır.

1- Demokrasi, Allah tarafından gelmeyip insanların akıllarından çıkmıştır. Vahye dayanmamaktadır. Allah'ın, Resullerine indirdiği herhangi bir dinle de hiç bir ilgisi yoktur.
2- Demokrasi, dini hayattan ayırma ve buna bağlı olarak da dini devletten ayırma akidesinden (inancından) fışkırmıştır.
3- Demokraside asıl iki esas “hakimiyet halkındır” ve “Otoritelerin kaynağı halktır” düşünceleridir.
4-Demokrasi, çoğunluğun hükmüdür (yönetimidir). İdareciler ve parlamento üyeleri seçmenlerin oylarının çoğunluğuyla seçilirler. O yönetimde bütün karar, oyların çoğunluğu ile çıkartılır.

5- Demokrasi, aşağıdaki şu hürriyetlere çağırır durur :
a-) İnanç hürriyeti.
b-) Görüş (fikir) hürriyeti.
c-) Mülk edinme hürriyeti.
d-) Şahsî hürriyet.

Demokrasi, bu dört hürriyetin halkın her ferdine temin edilmesini gerektiriyor ki, her fert hakimiyetini (egemenliğini) kullanabilsin ve kendi zatıyla yürütebilsin. İdarecileri ve parlamento üyelerini seçme işine herhangi bir baskı veya zorlama bulunmadan tam hürriyetle katılabilsin.

Demokrasi bir küfür nizamıdır. 1 nolu bende bakıldığında demokrasinin küfür sistemlerinden olduğu, İslâm'dan olmadığı ve İslâm'la herhangi bir ilgisinin bulunmadığı açığa çıkar.

Demokrasi’nin bir küfür nizamı olduğunu ve İslâm'la çelişmesini belirtmeden önce, demokrasinin en kıdemli demokratik devletlerde bile uygulanmadığını, yalan ve saptırma üsluplarına dayalı olduğunu belirtmek istiyoruz. Yine onun bozukluğu, kötü kokusu, çürüklüğü, dünyaya getirdiği musibetler, tehlikeler ve içinde demokrasi uygulanmış olan toplumların fesad ve bozukluğunun derecesini de izah etmek istiyoruz.

Demokrasi, gerçek manasıyla uygulanma kabiliyeti olmayan hayalî bir düşüncedir. Kesinlikle meydanda bulunmadı ve hiç bulunmayacaktır. Zira, umu-mî işlere bakmak için halkın tamamının devamlı olarak bir yerde toplanması imkân-sızdır. Yine idarenin ve yöne-timin, halk tarafından yürü-tülmesi de imkânsızdır. Bun-dan dolayı demokrasiye hile yapıp onu tevil ettiler. Böylece onun için devlet başkanı, hükümet ve parlamento meclisi diye isimlendirdikleri şeyleri meydana getirdiler.

Buna rağmen, bu tevilden sonra da onun manası pratik hayata uymaz ve gerçekte hiçbir zaman var olamaz. Zira, devlet başkanı, hükümet ve parlamento üyelerinin halkın oylarının çoğunluğuyla seçiliyor olmaları, demokrasinin halkın çoğunluğunu temsil ettiği gerçeğini gös-termez. Şöyle ki; parlamento üyeleri halkın ço-ğunluğu tarafından değil halkın azınlığı tarafından birer vekiller olarak seçilirler. Zira, parlamentodaki bir koltuk için bir kişi değil bir kaç kişi adaylığını gösterir. Böylece, bir bölgede seç-menlerin oyları, adaylara dağılır. O bölgede seçmenlerin oylarının çoğunu elde eden kişi aslında seçmenlerin oylarının çoğunluğunu değil de sadece diğerlerden daha fazla oy almış olur. Buna göre; kazanan milletvekilleri halkın oylarının ço-ğunluğunu değil azınlığını elde etmiş olurlar. Böylece, bu azınlığın vekilleri ve temsilcileri olurlar. Halkın çoğunluğunun vekilleri ve temsilcileri olmazlar. (Not: Bunun en açık örneği bugün T.C idaresini idare eden AKP iktidarıdır. Zira sadece %34 gibi bir halkı yani azınlığı temsil etmekde buna mukabil çoğunluğu temsil edememektedir. (yayıncı)

Devlet başkanıyla ilgili durum da aynıdır. İster halk tarafından direk olarak seçilsin, isterse parlamento üyeleri tarafından seçilsin, halkın oylarının çoğunluğuyla seçilmez, ancak oyla-rının azınlığı ile seçilir. Ay-nen parlamento üyeleri ile ilgili durumda olduğu gibi.

Buna ilâveten, Amerika ve İngiltere gibi en kıdemli demokratik devletlerdeki parlamento üyeleri ve devlet başkanları, sermaye sahiplerinin iradesini temsil ediyorlar. Halkın iradesini veya çoğunluğunun iradesini temsil etmiyorlar. Şöyle ki; büyük sermaye sahipleri, kendi çıkarlarını gerçekleştirecek kişileri iktidara ve parlamentoya ulaştırırlar. Zira, devlet başkan-lığı ve parlamento için yapılan seçimlerin masraf-larını ödeyenler onlardır. Böylelikle devlet baş-kanları ve parlamento üyeleri üzerine hakimiyet ve nüfuz sağlarlar. İşte bu durum, Amerika'da bilinen bir olaydır. İngiltere de ise, genellikle mu-hafazakârlar, idarecilerdir. Muhafazakârlar partisi, büyük iş adamlarını, büyük sermaye sahiplerini, aristokrat lortlar tabakasını temsil ediyor. Muha-fazakârların yönetimden uzaklaşmasını gerekti-recek bir siyasî durum olmadıkça işçi partisi hiç iktidara gelemez. Böylece Amerika ve İngiltere'deki idareciler ve parlamento üyeleri ancak sermaye sahiplerini temsil ederler. Halkın iradesini veya çoğunluğunun iradesini temsil etmezler.

Bundan dolayı, "demokratik memleketlerde parlamentolar çoğunluğun görüşünü temsil ederler" sözü yalan ve saptırmadır. Yine "idareciler halkın çoğunluğu tarafından seçilirler ve otoritelerini halktan elde ederler" sözü de aynı şekilde yalan ve saptırmadır. O parlamentolarda çıkartılan kanunlar ve o devletlerin aldıkları kararlar; halkın çıkarları ve sözde çoğunluğun çıkarlarından ziyade sermaye sahiplerinin çıkarları doğrultusunda olur.

Yine "idareci, halkın genel iradesini temsil eden parlamento önünde sorumludur ve büyük kararları, ancak parlamento üyelerinin çoğunun onayından sonra alınabilir" sözü de gerçeğe ve vakıaya uymaz. Nitekim, 1956'da İngiltere'de Başbakan Eden, Mısır'a karşı Süveyş savaşını, parlamentoya hatta iki ya da üç bakan dışında hükümete ortak olan bakanlara dahi haber vermeden ilân etmişti. Yine Amerika'da, Süveyş savaşı esnasında Kongre, Dallas'tan (ABD dışişleri bakanı) Mısır'daki Sedd'ri-Àlî (Asvan Barajı) dosyasını ve onun finansmanından geri çekilmeye iten sebepleri göstermesini istemişti. Fakat; Dallas, kongreye o dosyanın verilmesini kesinlikle reddetti. Fransa'da De Gol, bakanlarının haberleri olmadan kararlar alıyordu. Hatta, Kral Hüseyin bakanların veya parlamento üyelerinin haberleri olmadan çok önemli ve tehlikeli kararlar alıyor.

Bu nedenle, "demokratik memleketlerde parlamento çoğunluğu temsil ediyor, idareciler çoğunluğun oylarıyla seçiliyor, çoğunluğun istediği ve çıkarttığı kanunlara göre hükmediyorlar" sözü gerçeğe ve vakıaya uymadığı gibi yalan ve saptırma bir sözdür.

İşte bunlar, kıdemli demokratik memleketlerde olanlardır. İslâm dünyasındaki parlamentolarda ise durum daha komiktir. Burada demokrasi, isimlendirilenin olmadığı bir isimdir. Zira, İslâm dünyasındaki herhangi bir parlamento, idarecinin şahsına ya da iktidarına, meydan okuma cüretini göstermez.

Misal olarak; Ürdün parlamentosu, demokrasiyi tekrar geri getirmek ve hürriyetleri insanlar için temin etmek adı altında seçilmesine rağmen, Kral Hüseyin'i muhasebe etmek veya onun yönetiminin bozukluğuna dokunmak için karşı çıkmaya cesaret edemedi. Halbuki parlamentonun bütün üyeleri iyi biliyorlar ki, bozgunluk, fesat ve ekonomik çöküntünün sebebi, Kraliyet Ailesi yönetiminin bozukluğundan, para ve malları çalmalarından dolayıdır. Buna rağmen parlamentonun hiç bir üyesi buna karşı çıkmadı. Fakat sadece, Başbakan Zeyd Rıfai ve bazı bakanlara karşı çıktılar. Halbuki, parlamento üyeleri biliyorlar ki, Zeyd Rıfai ve bakanlar ancak birer küçük memurlardır ki Kralın izni ve bilgisi olmadan hiç bir tasarruf veya icraat yapamaz ve buna cesaret edemezler.

Bu işin bir tarafıdır. Öbür taraftan ise, kanunlar genellikle hükümetçe birer kanun tasarıları olarak hazırlanır. Ondan sonra parlamentoya gönderilir. Orada ilgili komisyonlar onları inceleyip onların hakkında görüşlerini belirlerler. Ondan sonra parlamento üyeleri onları onaylarlar. Bu parlamenterlerin büyük kısmı bu kanunların gerçeğinden bir şey bilmezler. Çünkü bu, onların ihtisaslarından değildir. Bundan dolayı, "demokratik memleketlerdeki parlamentoların çıkarttıkları kanunlar halkın genel iradesini belirler ve halkın hakimiyyetini temsil eder" sözü gerçeğe ve vakıaya aykırı bir sözdür.

Demokratik düzende belirgin kötülüklerden birisi de yönetimle ve hükümetlerle ilgili hususlardır. Zira demokratik bir memlekette, parlamentoda mutlak çoğunluğu elde edebilecek ve tek başına hükümeti teşkil edebilecek büyük partiler bulunmazsa, böyle memleketlerde yönetim istikrarsız olur. Ve sürekli olarak hükümet arka arkaya gelen siyasî bunalımlara maruz kalır. Çünkü hükümetin, parlamentonun çoğunluğunun güvenini elde etmesi zordur. Böylece, istifa etmeye mecbur kalır. Devlet başkanı yeni bir hükümeti teşkil ettiremeden aylar geçebilir. Bu nedenle, böyle memleketlerde yönetim felç olur ve çalışmaz hale gelir. Devlet başkanı da meclisi fesh etmeye ve yeni seçimler yaptırmaya mecbur kalabilir. Bunu, dengeleri değiştirme umuduyla yapar ki bir hükümet oluşturulabilsin. İşte böylece o memleketlerde yönetim istikrarsız halde devam eder. Onun siyaseti sarsılır ve çalışmaz hale gelir. İtalya, Yunanistan vb… demokratik memleketler buna birer misaldir. Çünkü, buralarda çok parti vardır ama mutlak çoğunluğu elde edebilecek büyük partiler yoktur. Bu nedenle bu partiler arasında pazarlık işi ortaya çıkar. Hükümeti oluşturma hususunda kendilerine katılsın diye bir kısım partiler diğer küçük partilerin hükümete ortak olmalarını isteyince bu küçük partiler diğer partilere tahakküm etmeye başlar, kendi özel çıkarlarını gerçekleştirmek için ağır şartlar gösterirler. Böylece, bu küçük partiler diğer partilere göre ancak azın-lığı teşkil ederken o partilere tahakküm ettiği gibi memleketin siyasetine ve hükümetin kararlarına da tahakküm ederler.

İnsanlığın gördüğü şiddetli belâlardan birisi, muhakkak ki demokrasinin getirdiği genel hürriyetler düşüncesidir. Bu düşünce, insanlığın başına büyük musibetler ve kötülükler getirmiştir. Demokratik memleketlerdeki toplumları hayvan sürüleri seviyesinden daha aşağı bir seviyeye düşürmüştür. Şöyle ki, mülk edinme hürriyeti düşüncesi ve menfaatçiliğin amellerin ölçüsü olması büyük sermayeli varlıkların meydana gelmesini gerektirdi. Bu varlıklar, fabrikalarını çalıştırmak için ham maddelere ve üretimlerini satmak için tüketici pazarlara ihtiyaç duydular. Bu durum ise, bu kapitalist devletleri geri kalmış memleketleri sömürmek, servetlerini istilâ etmek, mallarını gasbetmek ve halkların kanlarını emmek hususunda ruhanî, ahlâkî ve insanî değerlerle tamamen çelişerek yarışmaya sevk etti.

Nitekim bu kapitalist devletler arasında oburluk ve tamahkarlığın şiddeti daha da arttı. Bu devletler, ruhanî, ahlâkî ve insanî değerlerden tamamen soyundular. Onların haram kazancı elde etmek üzerindeki yarışları daha da arttı. Öyle ki bu durum onları, halkların kanlarıyla ticaret yap-maya, ürettiklerini satabilmek ve kendilerine hayli kârlar kazandıran askerî ve sanayî ürünlerini piyasaya sürmek için devletler arasında ve halklar arasında fitne ve savaş ateşlerini yakmaya sevketti.

Amerika, İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci demokratik devletlerin utanmaz şekilde demokratik değerlerle ve insan haklarıyla söz ebeliği yapmaları ne kadar gülünç ve tiksindirici bir şeydir.! Çünkü, aynı zamanda bu devletler insanî ve ahlâkî değerlerin tamamını ayaklar altında eziyorlar, insan haklarının tümünü çiğniyorlar, daha doğrusu insanların kanlarını haksızca akıtıyorlar.

İşte Filistin, Güneydoğu Asya, Latin Amerika, Siyah Afrika ve Güney Afrika onların suratlarına çarpılacak en iyi delillerdir. Bunlar, o sömürgeci demokratik devletlerin ne kadar yalancı, aldatıcı ve doğrusu ne kadar utanmaz ve yüzsüz olduklarını açıkça gösteriyor...

Şahsî hürriyet düşüncesine gelince; o, demokratik memleketlerdeki toplumları hayvanlardan alçak toplumlara çevirdi. Ve o toplumları hayvanların ulaşamadığı pis ve çirkin bir seviyeye ulaştırdı. Allah’ü Teâlâ'nın şu sözü ne kadar doğrudur:

"Heva ve hevesini (kendi istek ve arzularını) kendisine ilâh edineni gördün mü? Sen mi onun vekili (veya savunucusu) olacaksın? Yoksa onların çoğunu (söz) işitiyorlar veya akıllarını kullanırlar mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidirler, daha doğrusu onlar (gittikleri) yol bakımından daha şaşkın (ve sapıktır)lar." (Furkan Suresi: 25/43-44)

Nitekim demokratik toplumlarda, o demokratik ülkelerin parlamentolarında çıkartılan kanunlar vasıtasıyla cinsel ilişkiler su içmek gibi tam serbest oldu ve kiliseler de bu kanunları onayladılar. Bu kanunlar, cinsel ilişkileri serbest bıraktığı gibi on sekiz yaşına ulaşan erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkileri de tamamen serbest kıldı. Ne devlet ne de ebeveynleri (anne ve babaları) bu cinsî ilişkileri engellemek için herhangi bir otoriteye sahip değildirler.

Yine onlar; normal cinsel ilişkilerin serbestliği için kanun çıkartmakla yetinmediler, anormal ve sapık cinsel ilişkilerin serbestliği için de kanunlar çıkarttılar. Hatta bazı demokratik memleketler, sapık olanlar arasında evliliğe de müsaade ettiler. Erkeğin erkekle, kadının kadınla evlenmesini normal gördüler...

Bu nedenle, sokaklarda, caddelerde, parklarda, otobüslerde ve diğer ulaşım araçlarında genç erkek ve kızlar öpüşürken, birbirlerine sarılırken, okşarken ve buna benzer şeyler yaparken görmek tabii ve normal görüntülerden oldu. Hatta bunlar kim-senin dikkatini çekmeksizin ve garipsenmeksizin cereyan ediyor. Çünkü, böyle şeyler onlar katında normal ve tabii işlerden sayılmaktadır. Aynı şe-kilde yazın, kadınların güneşli günleri fırsat bilip parklarda ancak en mahrem yerlerini (ayıplarını) örtecek bir yaprak dışında, anadan üryan uzan-maları tabii durumlardan oldu. Yine yazın, kadınların yarı çıplak olarak sokaklarda yürümeleri de normal ve tabii hallerden oldu.

Nitekim, sapık ve garip cinsel ilişkiler bu aşağıya yuvarlanmış demokratik toplumları dol-durmuştur. Zira, erkekler arasında ve kadınlar arasında homoseksüellik çoğaldı. Hayvanlarla cinsel ilişkiler de çoğaldı. Aynı vakitte bir kaç erkek ve kadın arasında cinsel ilişkiler de çoğaldı. İşte bunun benzeri ilişkiler hayvanların ahırlarında bile bulunmuyor!...

Bir Amerikan gazetesinde bir istatistik yayınlandı. Orada deniliyordu ki: Amerika'da aralarında evliliklerin yasal olarak tanınmasını ve sapık olmayan kişilerin elde ettikleri hakların ken-dilerine de verilmesini isteyen 25 milyon sapık kişi vardır. Yine, bir gazete; Amerika'da bir milyon kişinin anneleri, kızları ve kız kardeşleri gibi yakın akrabalarıyla cinsel ilişkiler kurduklarını haber verdi.

İşte bu hayvansal serbestlikten, cinsel iliş-kilerden, cinsel hastalıkların ve onların en şiddetlisi olan Aids hastalığının yayılması neti-cesine varıldı. Yine bundan dolayı zina çocukları çoğaldı. Bir gazete; İngilizlerin %75'nin met-res hayatı (yani zina) çocukları olduğuna dair bir haber verdi.

Bu toplumlarda, aile parçalandı. Babalar, anneler ve çocukları, kardeşler ve kız kardeşler arasında; saygı, sevgi, merhamet kayboldu. Hatta, yaşları ilerlemiş, onlarca daha doğrusu yüzlerce erkek ve kadının sokaklarda yürüdüklerini ve beraberlerindeki köpekleri dost edinerek, parklarda dolaşmayı tercih ettiklerini görmek doğal işlerden oldu. Öyle ki, o köpekler onların meskenlerine, yemeklerine, hatta yataklarına ortak oldular. Onların yalnız-lıklarında onları teselli eden tek şey köpekleri oldu. Zira, onlardan her birisi yalnız yaşıyor ve kendisini teselli eden bir şey yoktur. Çünkü, köpekten başka kendileriyle beraber oturacak ve onlara yakın olacak, dost olacak kişiler olmaksızın yalnız başlarına yaşar duruma düştüler.

İşte bunlar, demokrasinin değerlerinin türettiği ve durmadan şarkısı söylenilen o genel hürriyetlerin meyvelerinden birer örneklerdir. Bu hürriyetler, demokrasi düşüncesinin bir yüzüdür. İşte onunla övünüyorlar, dünya onların o çirkin yüzüne ortak olsun diye ona çağırıyorlar ve onu dünyaya götürmeye çalışıyorlar. Bu hürriyetler bir şeye delâlet edeceklerse onlar ancak; demokrasinin bozukluğunun ne kadar büyük olduğuna, çürüklüğüne ve pis kokusuna delâlet ederler.

Özetle;
1-Şahsi hürriyet yularının serbestliğinden dolayı demokratik batı toplumlarının yuvarlandıkları ve içine düştükleri derecenin hayvan topluluklarının dahi ulaşmadığı aşağılık bir derece olduğunun gayet açık görülmesine rağmen…

2-Demokratik batının sömürgeciliğinin dünyanın başına getirdiği felâket ve musibetler, sömürülen halkların geri bırakılmasına, mallarının çalınmasına, servetlerini alınıp götürülmesine, bu halkları fakir olarak bırakılmasına ve onların zelil hale getirilmesine rağmen…

3-Demokrasinin gerçek manasıyla beraber uygulanmaya kabiliyetli olmayışına, tevil edildikten sonra tevil edilmiş manasıyla beraber de vakıaya uymadığı gibi vakıada hiç uygulanmıyor oluşuna rağmen…

4- “Demokraside parlamento genel iradeyi temsil eder, halk topluluklarının genel iradeleri için siyasî varlığı meydana getirir ve çoğunluğun görüşünü temsil eder, milletvekillerinin oylarının çoğunluğuyla belirlenen kanun ve kararlar halkın çoğunluğunun iradesini açığa çıkartır, idareciler halk çoğunluğuyla seçilir ve otoritelerini halktan elde ederler vb…” demokrat kişilerin söyledikleri sözlerin yalan, saptırma olmasına rağmen…

5- Bir memlekette parlamentoda çoğunluğu elde edebilecek büyük partiler olmadığında yönetimle ve idarecilerle ilgili demokratik düzendeki belirgin kötülüklere rağmen…

Evet tüm bu saydığımız ve saymadığımız nice bozukluklarına rağmen ne yazık ki kafir batı, Müslümanların memleketlerinde bozuk demokratik fikirler için bir pazar oluşturabilmiştir.

Burada üzerinde durulması gereken konulardan bir taneside şudur: Acaba kâfir batı, İslâm ahkâmıyla ilgisi olmayan ve küfür olan demokratik fikirleri için İslâm memleketlerinde nasıl bir pazar kurabildi?

Bu sorunun cevabı şöyledir: İslâm'a ve Müslümanlara şiddetli düşmanlık yapan, İslâm'a ve Müslümanlara karşı ciğerlerini yıpratan buğz ve çirkin kini taşıyan kâfir Avrupa devletleri, müslümanların gücünün sırrının İslâm olduğunu idrak ettikten sonra -çünkü, müslümanlardaki büyük kuvvetin kaynağı İslâm Akidesidir- misyonerlik ve kültürel saldırıyla İslâm dünyasına saldırmak için cehennemî planlar çizmişlerdi. Bu saldırılarla kendi kültürlerini, fikirlerini -ki demokrasi de ondandır- hadaretini (hayat hakkında mefhumlarını) ve hayata bakış açılarını yaymaya ve müslümanları da bu şeylere davet etmeye başladılar. Ta ki, müslümanlar bunları kendi düşünceleri için esas olarak kabul etsinler. Böylece, bu fikirler müslümanları İslâm'dan saptırsın, onları İslamla kayıtlı olmaktan, onun ahkâmını uygulamaya bağlılıktan uzaklaştırsın ki, Hilâfet Devleti olan İslâm Devleti'ni yok etme işi kolaylaşsın ve daha sonra da İslâm'ın ve ahkâmının uygulanması hayattan, devletten ve toplumdan tamamen uzaklaştırılıp yok edilsin. Böylece Müslümanlar, Avrupa’nın küfür fikirleri, düzenleri ve kanunlarını alsınlar ve İslâm yerine onları uygulamaya başlasınlar ve yürürlüğe koysunlar. Ta ki Müslümanlar İslâm'dan uzaklaşsınlar ve böylece onlar Müslümanlara hakim olma imkânı elde etsinler. Allahü Teâlâ ne kadar doğru söylüyor:

"Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudiler ve Hıristiyanlar senden razı olmazlar. De ki; Hidayet (doğru yol) Allah'ın hidayetidir (Allah'ın dini olan İslâm'dır). Sana gelen ilimden sonra eğer onların ar-zularına uyacak olursan, senin için Allah yanında ne bir dost ne de bir yardımcı olur." (Bakara Suresi: 2/120)

On dokuzuncu yüzyılın yarısında Osmanlı Devleti'nin son günlerinde Müslümanların fikrî ve siyasî gerilemesinin arttığı vakitte, o misyonerlik ve kültürel saldırılar daha da şiddetlenmiştir. Aynı vakitte kuvvetler dengesi, Avrupa devletleri lehine değişmişti. Çünkü, Avrupa’da fikrî ve endüstri devrimler gerçekleşti. İlmî icat ve keşifler ortaya çıkartıldı. Bu sebeple, Avrupa yükselme ve ilerleme yolunda hızlı adımlarla yürümeye başlamıştı. Halbuki Osmanlı Devleti, donukluk içerisinde kaldı ve her gün zaaf üstüne zaafla karşılaşmaktaydı. Bu durum, batı fikirleri ve düzenlerinin Müslüman memleketlerine girmesine yol açtı.

Avrupa devletleri, İslâm beldelerine kültürel ve misyonerlik saldırılarında İslâm'ın şanını ve değerini aşağılamak, ahkâmını kötülemek, Müslümanların ona (İslâm'a) güvenini sarsmak, Müslümanları İslâm'dan nefret ettirmek için, İslâm'ı onların geri kalmalarının ve aşağıya doğru yuvarlanmalarının sebebi olarak göstermek, aynı zamanda da batıyı ve kültürünü de yüceltmek, fikirlerinin ve demokratik düzeninin değerini yük-seltmek, batı kanunları ve nizamlarını büyük gösterip övmek üsluplarını benimsiyorlardı.

Yine batı devletleri bu saldırılarında, saptırma ve şaşırtma üsluplarına dayanıyorlardı. Nitekim (batı) kendi düşüncesinin ve kültürünün, İslâm düşüncesi ve kültürü ile çelişmediğini, çünkü batı düşüncesinin İslâm'dan alındığı, batı kanun ve nizamlarının İslâm hükümleriyle uygun olduğu yalan ve iftiralarıyla Müslümanları vehme (şüpheye) düşürdüler.

Demokrasi fikirlerine ve demokrasi düzenine İslâm sıfatını izafe ettiler. "Demokrasi ve demokratik fikirleri İslâm'a aykırı değildir, onunla çelişmez, tersine demokrasi İslâm'dandır. Çünkü o, şûranın ta kendisidir. O aynı anda marufu emretmek, münkeri nehyetmek ve idarecileri hesaba çekmektir" şeklinde fikirlerini Müslümanlar arasında yaydılar. İşte bu yalan ve saptırma dolu iddialar, Müslümanları büyük şekilde etkiledi. Öyle ki, bu durum batı fikirleri ve kültürünün Müslümanlara tahakküm etmesine yol açtı.

Yine bu durum, batıl kanun ve düzenlerinin bir kısmının Osmanlı Devleti'nin son günlerinde alınmasına ve Hilâfet Devleti yıkıldıktan sonra da batılı nizamlar ve kanunların çoğunun alınmasına yol açtı.

Nitekim bu durum veya böyle yalan iddialar, kültürlü kesimi, siyaset adamlarını, hatta İslâm kültürünü taşıyanları, Müslümanların toplu-luklarını ve İslâm Davetini yüklenenlerin bir kıs-mını dahi etkiledi.

Kültürlü kesime gelince; bunların çoğu batı kültüründen etkilendiler. Çünkü, ister batıda okuyanlardan olsun ister ise İslâm beldelerinde okuyanlardan olsun; onlar, batı kültürü esası üzerine eğitim gördüler. Çünkü, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bütün ülkelerde eğitim ve öğretim programları batı felsefesi ve batının hayata bakış açısı esası üzerine konuldu. Hatta, bir çok kültürlü kişi, batı kültürünü güzel görmeye başladılar. Daha da ileri giderek ona adeta aşık olup Batıyı yüceltmeye başladılar. Bunun yanı sıra İslam, batı kültürü, kanunları ve nizamlarıyla çeliştiğinde İslâm kültürü ve ahkâmını çirkin görmeye başladılar. Üstelik onlar, İslâm'dan, kâfir Avrupalıların nefret ettikleri gibi nefret etmeye, kâfir Avrupalıların İslâm'a saldırdıkları gibi onlar da, İslâm'a, kültürüne, ahkâmına ve nizamlarına alçak düşmanlıkla saldırmaya başladılar. Öyle ki, bu kültürlü kesim adeta batının fikirleri ve düzen-lerinin yücelmesi ve İslâm düşüncesinin değeri ve şanını düşürmek için batının birer propaganda hoparlörleri oldular.

Siyaset adamları ise; batıya ve nizamına tam teslim oldular. Kendilerini batıya tamamen bağladılar. Batıyı kendi bakışlarının kıblesi kıldılar. Ondan yardım istediler ve ona dayandılar. Onun bakış açısı ile hareket ettiler ve onun bakış açısına dayanarak konuştular. Kendi kendilerini batının kanunları ve nizamları için birer bekçiler ve batı çıkarlarını korumak, entrikalarını yerine getirmek için ücretsiz (kendiliğinden boyun eğen) birer hizmetçiler kıldılar. Bu adamlar, Allah'a ve Resulü'ne düşmanlığı ilân ettiler. Siyasî İslâm'a daveti samimi olarak yüklenenlere karşı savaş açtılar. Hilâfetin kurulmasını ve Allah'ın indirdikleriyle hükmetmenin tekrar gelmesini engellemek için bütün güçlerini kullanmaya başladılar. Allah onları kahretsin! Ne kadar çok yalanlıyorlar ve iftira ediyorlar.

İslâm kültürünü taşıyanlara gelince; bunlar, İslâm'ı berrak bir şekilde anlamadıkları ve şerî ahkâmının hakikatını, batı kültürü, fikirleri ve nizamlarının gerçeğini, batı fikirleri ve bakış açısının İslâm akidesiyle, ahkâmıyla, düşünce tar-zıyla ve bakış açısıyla ne kadar çeliştiğini idrak edemedikleri için bu duruma düştüler. (Demokratik fikirler ve demokratik düzen, kendilerini etkiledi.)

Şöyle ki: İslâm'ı ve ahkâmını anlama konusunda Müslümanların zihinlerinde şiddetli zaaflık meydana geldi ve İslâm Şeriatı’nı topluma uygulamakla ilgili anlayışta yanılma olduğu için bu duruma uğradılar. Bu nedenle İslâm, nasslarının taşımadığı manalarla tefsir edilmeye (açıklanmaya) başlandı. Hakim olan şartları İslâm ahkâmına uygun bir şekilde değiştirmek için değil de İslâm ahkâmı, hakim şartlara uydurulmak için tevil edilmeye başlandı. Öyle ki kişiler, şeriattan bir senedi (dayanağı) olmayan veya senedi (dayanağı) zayıf olan hükümleri benimsediler. Bunu da; "Zamanın değişmesiyle ahkâmın değişmesi inkâr edilmez" diye ortaya attıkları yanlış kaideyi delil getirerek yaptılar.

İslâm'ın tevili herkesçe yapılmaya başlandı ki, her mezhebe, her fikre ve her ideolojiye uysun, velev ki İslâm ahkâmına ve bakış açısına aykırı olsa da.. Nitekim dediler ki; "Batı hadareti ve fikirleri, İslâm hadaretiyle ve ahkâmıyla hiç çelişmez. Çünkü, onlar İslâm hadaretinden alınmıştır." Ve yine dediler ki; "Yönetimle ilgili demokratik sistem ve ekonomiyle ilgili kapitalist sistem, İslâm ahkâmıyla çelişmez." Halbuki bu iki sistemin gerçeği, onların birer küfür sistemi olmalarıdır. Ve yine dediler ki; "Demokrasi İslâm'dan, genel hürriyetler de İslâm'dandır." Halbuki bunlar tamamen İslâm'la çelişmektedir.

Böylelikle tıp, eczacılık, mühendislik, kimya, ziraat ve sanayi ilimleri, trafik kuralları, ulaşım sistemleri vb.. gibi İslâm'la çelişmediği müddetçe Müslümanlar için alınması caiz olan ilimler ile akait ve şerî ahkâmla alâkalı olan ve Müslümanlar için alınması caiz olmayan ilimler ve fikirler arasında karıştırma yaptılar. Zira, akideyle ve şerî ahkâmla ilgili fikirler ancak, Resullullah (S.A.V)'in beraberinde getirdiği Kitap, Sünnet; Kitabın ve Sünnettin gösterdiği şerî kıyas ve icmâ-ı sahabeden alınır. Bunların dışından hiç bir fikrin ve ahkâmın alınması caiz değildir.

İşte böylece kâfir batı; düşüncesini, bakış açısını, demokratik sisteminin fikirlerini, ekonomik nizamının fikirlerini ve genel hürriyetlerle ilgili fikirlerini Müslümanların yaşadıkları memleketlerin piyasasına sürebilmiştir.

Demokrasi Küfür Nizamıdır - 2İt Ürür, Kervan Yürür