Sunday, December 5, 2010 10:59:01 AM

KüL…
iki kelime, iki isim, yarısı benim, yarısı sensin...
izleri avuçlarımda kalmış el yazımda gizlimsin…
vazgeçilmezim, kinim, nefretim, serzenişimsin……
renkleri yeşiliyle donatılmış en güzel fotoğrafımsın,
işte şimdi canlanacak gibi! baktıkça doyamadığımsın
zihnimi esir eden, aklımı bulandıranımsın……
saniye saniye yok oluşumda, geçmek bilmeyen zamanımsın
gelmeyeceğine inat bekleyişim, hep sende kalışımsın…
sabahı zor edişim, akşamın hüznüne sarılışımsın……
seni unutmaya dair sözlerimdeki tutarsızlığımsın…
dayanamayışım, sana karşı dik duramayışımsın…
her deneyişimde, sımsıkı yeniden bağlanmışlığımsın……
doğruyu bilmeyişim, yanlışı hiç görmeyişimsin…
günahımın koyusu, sevabımın billur rengisin…
mümkünü olmayan kaderi kabullenmeyişimsin……
bir gül, bir kor ve bir kül olan yangınımdasın…
yokluğunla yok, varlığınla kül oluşumdasın…
ateşi, canımı yakan aşkın sahibi… bilesin!
Hep soL yanımDasın…
Friday, December 3, 2010 1:48:47 PM

Bazen tutayım dersin
Hayatın bir ucundan
Kaçar ipin ucu,
Kayar avuçlarından...Dipçik Not:
Resimle yazının hiç bir anlamı yok
Ama çok hoş bir resimdi
Thursday, December 2, 2010 3:17:18 PM

Oğlum beni bilgisayarın karşında görünce yanıma gelip,
Ne yazıyorsun?" dedi.
Sakatlarla ilgili yazıyorum, deyince
Boşuna uğraşma kimse okumaz, dedi.
Neden?" diye sordum.
Çünkü sakatları kimse sevmiyor ki, dedi.
Sen beni seviyorsun ya," dedim.
Çünkü sen benim tatlı annemsin, tabii severim," deyip
Boynuma sarıldı, beni öptü ve oynamaya gitti.
O gidince ben yazmayı bırakıp, düşünmeye başladım.
Neden sakatları kimsenin sevmediğini düşünüyor?
Sakatları kimsenin sevmediğini düşünen bir çocuk,
Annesinin sakat olmasından nasıl etkilenir?
Okula başladığı yıl bir gün ağlayarak gelmişti eve;
Anneciğim keşke sen sakat olmasaydın!" demişti.
Kime ne zararı var ki sakat olmamın?
Deyip onu sakinleştirmeye çalışmıştım.
Okulda bazı çocukların benimle alay etmeleri üzüyordu onu.
Benim sakat olmamın oğlumu üzmesi üzüyor beni. Tıpkı annemin üzülmesi gibi.
Annemle yolda yürürken topal dediklerinde anneme bakardım yan gözle, inşallah duymaz diye düşünerek. Şimdi oğlum aynısını yapıyor.
On bir aylıkken başladı yürümeye. Ve ben birkaç gün sonra onu alıp pazara götürdüm. Yürümeye başlamadan önce kucağımda taşıyamadığım için, baş başa ilk sokağa çıkacağımız günü beklemiştim aylarca. Çok acele ettiğimi çabuk anladım. Minik adımlarını güçlükle atıyor, durup bana bakıp tekrar minik adımlar atmaya başlıyordu. Sonra birden kaldırıma oturdu.
Biraz oturup biraz yürüyerek eve geldik. Ertesi gün babasıyla birlikte çıktığımızda, birkaç adımdan sonra kucak istedi. Benden istememişti. Sonraki aylar ve yıllarda da babası olunca hemen kucak isterdi. Benden hiçbir zaman istemedi. Erken büyüdü benim oğlum…
Sokaktan çocuk sesleri geliyor, cıvıl cıvıl. Önce onun sesi ulaşıyor bana. Ne dediklerini tam olarak anlayamıyorum gürültüden. Anlayabildiğim tek şey: "anneler günü".
Mideme kramplar giriyor birden. Her "anneler günü" lafını duyduğumda girdiği gibi…
Hatırladığım ilk anneler günü kutlamaları sırasında üniversiteye gidiyordum. Hülya, "Annene ne hediye alacaksın?" diye sordu. "Hiçbir şey," dedim. "Neden?" diye sordu. "Çünkü ben annemi sevmiyorum," dedim. O kadar şaşırdı ki, "İlk kez annesini sevmeyen birine rastlıyorum," dedi. "Ben de," dedim.
Şaşkınlığından nedenini soramadı Hülya. Ben gene de söyledim. "Annem beni hiç sevmiyor ki, neden ben onu seveyim?"
Yirmi sekiz yaşımda ilk kez elbise giydiğim güne kadar da annemin beni sevmediğine inandım. Hamileydim ve artık pantolon giyemiyordum. O zamanlar hamile pantolonu yoktu. Ya da vardı da ben bilmiyordum. İyi ki de bilmiyormuşum. Çok hoşuma gitmişti elbise giymek. Çok da yakışmıştı işte. Ne olmuş bacağımın biri diğerinden daha kısa ve zayıfsa! Mankenlik yapmayı düşünmediğime göre…
"Neden sanki annem yıllarca bana elbise giydirmemişti?" diye düşünürken anladım, anneme olan öfkemin nedenini ve yıllarca neden beni sevmediğine inandığımı.
Benden iki yaş küçük kız kardeşime hep elbise alan annem, bana sadece pantolon alırdı. Çarşıya pazara hep kız kardeşimle gider, beni evde bırakırdı.
Üniversiteye başlayana kadar ben sadece annemin ya da kardeşimin seçtiklerini giydim. Oysa kardeşim kendi seçtiklerini giyerdi.
Senelerce bunlar yüzünden annemin beni sevmediğini düşündüğümden ben de onu sevememiştim.
Mutlaka anlamıştır onu sevmediğimi. Senelerce iki küçük çocuğunun üzerine kapıyı kilitleyip, hastanelere kucağında taşıdığı çocuğunun kendisini sevmediğini anladığında acaba neler hissetmişti?
Hadi o zamanlar küçüktüm de onun için hatırlamıyordum yaptıklarını.
Ya yirmi dört yaşımda bacağımdan ameliyat olduğum zaman, aylarca bana lazımlık taşımasını nasıl unutmuştum?
Daha sonraki yıllarda sık sık kırılan bacağım yüzünden aylarca sadece bana değil çocuğuma da bakmasını nasıl nasıl unutmuştum?
Seneler sonra anneannemden öğrenmiştim, yorulmayayım diye beni çarşıya pazara götürmediğini ve neden elbise giydirmediğini; sakat bacağımı gizlemek için tabii ki; çünkü babam öyle söylemiş.
Ben babamı hep sevmiştim oysa. Üstelik ben çocuk felci geçirip hastalandığımda, babam yemin etmiş beni kucağına almayacağına!
Anneme ne çok haksızlık etmişim…
Peki, yazmakla bitiremeyeceğim kadar çok şey yapmasına rağmen, neden sadece yapmadıklarını hatırladım yıllarca?
Bu soruya bulduğum cevap sadece annemle ilişkimi değil, benim hayatla ilişkimi de değiştirdi.
Hani sakat çocuklara sorulur ya televizyonlarda, "En çok ne yapmak istersin?" diye, genelde verilen cevap, "koşmak, top oynamak," olur. Bu istenen cevaptır aslında…
Bana sorsalar bu soruyu, "yapmak istediğim hemen hemen her şeyi yapıyorum," derdim. İlla bir şey isteyeceksem: "Anneler gününün kaldırılmasını istiyorum."
Çünkü artık unutmak istiyorum anneme yaptığım haksızlığı.
Çünkü anne olamayan kadınların üzülmelerini istemiyorum.
Çünkü Türk filmleri izleyerek büyüyen sakat çocukların da, asla evlenip anne olamayacaklarını düşünüp üzülmelerini istemiyorum. Çünkü o filmlerde sakat kalınca başroldeki oyuncu, sevgilisinin terk edeceğini düşünerek, ortadan kaybolur ya…
Aynı filmleri izleyen sakat çocuk annelerinin de, çocukları evlenemeyecek diye üzülmelerini istemiyorum.
Hiç bir yazıyı bu kadar zor yazmamıştım. Oysa başlarken kolayca yazacağımı sanmıştım. Hem annemi, hem de oğlumu düşünerek yazmak ne zormuş.
Kör, topal, kambur, çolak, sağır, dilsiz, geri zekâlı, otistik, spastik çocuk anneleri ve sakat anneler ve sakat olmayan anneler, anneler gününü boş verin, her gününüz kutlu ve mutlu olsun.
İlla bir şey kutlamak istersek, biz karar verelim.
Her Sağlıklı İnsan Bir Özürlü Adayıdır
Thursday, December 2, 2010 8:26:44 AM

Her gece!...
Bu son olsun,
Bir daha düşünmeyeceğim!"
Diyerek niyetlenip,
Ertesi gün,
Sevdiğin bir şarkıyı duyunca,
Aklıma düşüşün
Bozuyor niyetimi.
Sonraki atmış bir gün
Aklımdan hiç çıkmıyorsun...
Bozduğum niyetlerin
Kefaretini ödüyorum.
Wednesday, December 1, 2010 8:12:04 PM

Bazen sen oluyorum ben olmadığım kadar...
Ve...
Bazen umurumda değil hiçbir şey...
Alıp başımı gidiyorum yangınlara...
Sevgi oluyorum bazen,
Dünyayı içime sığdıracak kadar. . .
Ve nefret oluyorum bazen,
Kendimden bile kaçacak kadar. . .
Wednesday, December 1, 2010 8:58:59 AM

Yaptığım şakanın ardından
Gözlerimin içine bakıp
Aşk Olsun dediğinde
Keşke!...
Demek için can atıyordum...