Subscribe to RSS feed

Yer-siz Hayallerin Kavalcısı

[B]Herşeyin bir yeri ve zamanı vardır'a cevap gibiyim yer-sizliğim / yersiz-liğim ve zamansızlığımdan ötürü.
Gözümü açtığımda olmam gereken yerdeysem zamanlama hatası kaynağıyım dünyanın etrafını bir saniyede dolaşan hızımla. Bazen de duvarsız ve duvaksız gel'enim tam zamanında ve usulca. "Tam zamanında" diyen seslerin beklentilerine "duvarsız" olmakla cezayım. Ben, hep belayım başkalarına, dilendiğim de bile rüyalarda.

Destursuz bir bünyenin uyumlaştırılamaması sorunuyum desturlular arasında. Kurallarla çevrilmiş hayatlara söz dinlemez bir müdahale, lakayıtlara ahlak dersleri kıvamında can sıkıntısı.

Bağdaş kurarak yere oturma meraklısı, koltuk sevmez bedenimin her yere çökebilme sevdasında pazardan alınma düşük bütçeli giysilerime uygun düşmeyecek, bütçesi tanımlanamaz hayallerin Sultanıyım. Bir sözüme bakar dar ağacında sallanacak haysiyetsiz kişilikler ve bir gözüme bakar adam gibi adam şahıslarının yuvarlak masamda ziyafetteki yerlerini almaları.

Çekip gitmelerin dönüşü olmaz derken dönmüşlüğü de tadan; acıyan, kanayan yerlerin üzerine tuz basacak kadar güçlü ve sesin bir ton yükselmesi ardında dünyaları yakacak, karartacak kadar zayıfım. Ben aklımın içinde buyurduğum kadar buyurganlığımla bilinir, sevilmem. Ben himayeme aldıklarımı canımın son damlasına kadar himaye edip zarar görmeyecekleri ana kadar ölüme bile pabucunu ters giydirmemle bilinir, en sabırlı insan denecek kişi tarafından bile çekilmem.

Aslında ben, yer-sizim yersizliğim nedeniyle ve zamansız "ben"lerimle mırıldanırım.
Aslında ben sadece, kimseye hesap vermeden kavalımı çalarım.[/B]

Gücün gösterisi/ Madonna- Isaac

,

düsturum'dur.

Kim senin yasanı çiğnemedi ki, söyle?
Günahsız bir ömrün tadı ne ki, söyle?
Yaptığım kötülüğü kötülükle ödeteceksen sen,
Sen ile ben arasında ne fark kalır ki, söyle?




Ömer Hayyam

Men-dilim.

İçine baktıkça derinleşir insanın içi
‘Ben’ diye başlayan cümleler uçurumun bir ucundan bir ucuna
Aşağıya baktıkça derinleşiyorsa uçurum, bakmadan geçmek gerekliliği
Fakat uçurum sensin, ipin üzerindeki sen
Sen, sana bakmak için gelmişken
Derinleşsin, göreceksin
Derinleştikçe için, aslında bilemeyeceksin.

İki yüzlüyümdür ben
Bir yüzüm sana bakar, susar
Bir yüzüm içime bakar, pusar
Ben diye başlayan cümlelerim hiç tek kalmaz
Zira sonraki bir öncekini daima yalanlar
Yalancılıktan değil, doğruculuktan bu duman
Duman dediğin senin, sadece kafanı karıştıran

İki yüzlü değilim ben, külliyen yalan
Çok yüzlüyüm ben, budur aslolan
Dedim ya, ben diyince tek kalmıyor cümle, tam tersiyle devam halinde
İkiydi biri içte biri dışta
Çoklandı sonra, biri sende, biri şunda, biri onda

Sense karanlıktasın, karanlıkta kaldın belki
Karanlığını bir türlü yakmadın..
Yakmadıkça alıştın, alıştıkça kaldın.
Kaldıkça; karanlık, zaman oldu,
Hayat oldu, sonra dünya oldu..
Kaybedecek şey olmuyor karanlıkta,
Zira karanlıkta pek de seçilemiyor.
Yoksa en azından kendine dokunur da hissedilir beden,
Aynaya bakıp varlığın okunur aynaya yansıyan buhardan..
Karanlıkta ağlanmaz bir tek, elbet kahkaha da atılır
Aydınlıkta da hep gülünmeyip hıçkırıkların olabileceği gibi.

Ve dönüyorum yine kendime
İki yüzlüyüm ben, biri içte biri dışta
Çok yüzlüyüm ben, biri sende biri onda, biri bunda
Bir’im ben aslında hepsinin ardında..
Ya da de: ‘hepsi’sin sen ‘bir’in ardında

Bu bana, öğrettiler ki, insanlar ayrılmaz kız erkek diye
Herkes bir, biriciktir şeklinde
Konuştuğumun cinsiyetini bilmem ben,
Seninle, onunla, bununla konuşurum.
BEN konuşurum ve BEN değişmem cinsiyetten cinsiyete.
Karşımdakinin ne değil kim olduğu önemlidir.
Ben neyle değil kimle konuşurum.
Kimlere göre dilim de gözüm de ruhum da değişmez..
Gösterdiklerim değişir, ama neylere değil, kimlere göre..

Gamzedeyim..

Gamzedeyim, deva bulmam
Garibim, bir yuva kurmam
Kaderimdir, hep çektiğim
İnlerim hiç reha bulmam

Elem beni terk etmiyor
Hiç de fasıla vermiyor
Nihayetsiz bu takibe
Doğrusu ömür yetmiyor...


Barış Manço'nun sesinden.. derinlere.



Yırtık

Zamanın bir dönemecinde çarpıştık. Ben hızla yürüyordum topuklarımı vura vura, sen ağır ağır yaklaşıyormuşsun kenardan. Görmedim, görmedin. Göz açıp kapayana kadar geçtim yanından, rüzgarım kaldı sana. Değmeden birbirimize çarpıştık işte böyle.

Çok sonra, yanyana yürürken başımı kaldırıp dudaklarımla dudaklarını tanıştırdın. Rüzgarın kaldı bana ardından, bir kez dönüp bakmadın. Ve ardına dönmemene aşık bir ben kaldım geride.

Usta bir terzi edasıyla, üzerine titreyerek ama ne yaptığının farkında, elinde iğne yavaş yavaş, ağır ağır ruhumu alıp ruhuna ilik ilik dikmeye başladın. Hiç bir ayrıntıyı kaçırmadan, terini sabun yapıp belirlediğin dikiş yerlerinin bir tekini atlamadan, sıkılmadan, yorulmadan. Herkese, oramızdan buramızdan çekiştirmelerine, güneşe, aya, inat. Başını önüne eğip elindeki ruhlarımızı teyellemek değil, sıkı sıkı diktin.

Ruhlarımız tenlerimize teyelli ya, tenlerimize sıra geldi sonra. İkimiz, her şeyimizle bir parça olduk ellerinde. Uzun uzun bakışlarınla gözlerime, gözlerimden içime düştün. İçimde her yeri sana boyadın. Sen oldum ben gittikçe. Gittikçe, ben bende kalmadım, senin alıp almamana bakmadan kendimi sana verdim, bende sadece sen kal diye.

Hala düşünür sorarım kendime, ne oldu da sen içimi yangın yerine çevirdin diye. Yüreğimi avuçlarına alıp sıkardın bazen. Bazen göğsümü yumruklayıp içerden tek söz söylemeden orada öylece yığılırdın yorgun. Dikişlerimiz acırdı. Sen kendini attıkça ordan oraya, bezi çekerken ilk dikiş yerlerinden ayrılmaya meyil ettiği gibi dikişlerimiz acırdı. Acırdı her yanım. Emeklerine kendinin bile acımadığına acırdı, yüreğimi yumruklayabilme kuvvetini buluşuna acırdı. Acırdı gözyaşlarıma saldırışına. Acırdı sözcüklerime susmana. Acırdı susuşumu bırakıp gitmene. Acırdı başını çevirmene.

Ve birgün tüm gücünle asıldın bize, ayırdın bizi, ayırdın tek çekişle hiç farkında olmadan. Her yanım yırtık pırtık.. Öylece kaldım çırılçıplak. Ne ben vardım üzerimde, ne sen. Orada burada benden kalanları topladım. Dikiş yerlerime yama yaptım.

Arada sızlar dikiş yerlerim. Yıllar boyu üzerime geçirdiğim seni arar. Terziyi özler.

Gör(üngü)

Herkesi susturdun, her şeyi.. Peki şimdi ne rahatsız ediyor seni de uykuların toz duman içerisinde? Her gece gözünde yaşlar, duvarlarda çığlıklarınla uyanıyorsun. Soluk almak için pencere aranıyorsun?

Özlemden ölür mü insan? Yemeden içmeden kesilmek değil, hastalanıp yataklara düşmek de değil. Özlemden ölür mü insan, boğularak? Öldükten sonra buram buram hasret kokar mı? Gözlerinin içinde taşmak için bekleyen yaşlar son nefes verildikten sonra boşanır mı?

Özlemden ölünmüyorsa özlem geçer mi? Nekahet dönemi var mıdır mesela ardından biraz biraz toparlanmak için zaman harcanan?

Peki ya özlem, özleneni görünce bıçak gibi kesilir mi ardında hiç iz bırakmadan? Soluksuz kaldığın anlara bir nefes gibi?

Özlenen, özleyeni görmeyi reddederse? Hasret daha katmerli ve dikenli olmaz mı sonunda kırmızı bir gül taşımayan. Sadece yüreğine batmaz da her yanına sarmalanır mı? Gözleri boşluğa bakmaya alıştırmaz mı? Kulağı kirişte bir haber heyecanını dahi söndürüp almaz mı? Tüm umutları tozlu rafların en ardına koydurmaz mı?

Mesela renkleri unutturmaz mı bu soluksuzluk, bu acı? Soldurmak da değil, alıp götürmez mi toptan? Eline siyahı beyazı ve griyi bırakıp gitmez mi?

Özlemden ölür mü insan?
Eğer ölürse, çok mu uzun sürer bu zaman?

Saçılmış(tım)


Sözcüklerimin hepsi birbiri ardına dizilmiş, hiç "boşluk" oluşturmadan içimde, noktasız; sonu gelmez paragraflar hazırlıyorlar. Hepsinin ardını, içini; dışardakilerin ne kadar az yer kapladığını bilecek kadar anlayabiliyorum. Seslendirilmeleri gereksiz; orada öylece boşluksuz; yeterince bağırıyorlar.

En belirgin olanı köşeye çekilmiş, sessiz sedasız "anne"yi oluşturanı. O kadar sessiz ki sanki kendinden sonra gelen oraya buraya saçılmış sözcükler, eninde sonunda onunla alakalı. Orada öylece duruyor hiçbir şeye dokunmadan ve sanki o umutsuz yardım çığlıklarında hepsinin gücünden fazla bir kudrete sahip.

Onun ardından içimi yırtmak ister gibi oraya buraya atılan, çarpan, düşen, düştüğü andan daha hızlı bir şekilde ayağa kalkan "O" var. O, arkasından bir dolu sözcük sürüklüyor yüklemi olmayan. Tek nefeslikmişçesine fakat bir nefeste tamamlanmayacak kadar uzun bir cümle gibi. "Söz ver" diyor fısıldayarak; "bırakma beni". Ve tanıdık bir ses "söz" derken "cezam" kesiliyor. Söz vermiştin diye sessizce ağlarken birden hiddetlenip "bıraktın beni tüm bırakılmışlığımla; hayat benden çoktan vazgeçmişti, elimi tutan bir sendin ve sen de gittin" diye hıçkırıyor. "Hayatımı sen yapmıştım; beraberce hem güzelleştirdik ikimizi, hem en çirkini olduk birbirimizin. Şimdi nerdesin?". İçimi dövüyor boşluksuz, hiç ara vermeden, soluk almadan dizilen sözcükler. Mahvettim seni, biliyorum, sevilmediğini hissettirdim, sevmedim, ama hepsini "ben" yaptım sana. Hepsinde ben vardım ve sen. Olumsuzken; olumsuzluklardayken de "biz"dik ve şimdi sensiz ben; ben olamıyor; nefes alamıyorum.

Ah susun!

Ardından çıkıp geliyor sevgilimin, içimin yere bakan gözleri; temkinli.. Havalarda uçarak vermesi gereken haberin tüm heyecanını boğazında kendi elleriyle düğümlüyor. Düğümlüyor ki, zorluklara boğulmuş bu ruh onun güzelliklerine hayıflanmasın. Sevincini paylaşmıyor gözleri ışıl ışıl. Yere bakan gözlerinden, sevinçten arındırılmış sesinden bana düşen ve biçilen role uygun olarak, cevap; kısık sesle bir "ne kadar güzel" olabiliyor. Gözlerimin parıldayacağı haber, onun ellerinden boğazıma düğüm düğüm; yerini alıyor.

Zorluklar.. Maddiyatı sevmemek maddiyata ihtiyacı olmamak anlamına gelemiyorken; insan açken nasıl açlıkla karın doyurulur, onu öğreniyor. Öğreniyor öğrenmesine de canı yanıyor; midesinin boşluğundan değil, midesi boşken yiyemeyecek kadar doymuş olmasından gururunu kemire kemire. Gurur da insan dokusu gibi kendini yenileyebilir mi diye düşünmeye başlıyor insan. Uygun ortam sağlandığında; en azından kemirecek başka şey bulduğunda misal; kemirilen yerleri tamir edilir tamamlanır mı?

Şimdi bir türlü rayına oturmamışken geleceği düşünmek ne kadar anlamlı? "Biz"in duvarları var geçmişten kalan; ince belki ama oradalar işte. Onlar kalır mı, bir umut yıkılır mı?

Siyah beyaz arası gri



Çekip çıkarsa biri seni burdan, keşke biri, herhangi biri, yoldan geçen, hiç dikkat etmediğin, etmeyeceğin biri.. En koyusundan dikip gözlerine baktığın, bakacağın değil, mesela gözleri mavi.. Teninin siyaha kaçan kıvamına içinin eriyeceği değil, saçları sapsarı biri. Dudaklarının sıcağında kaybolacağın değil, senden biri. Biri çekse çıkarsa seni burdan, bu koyuluktan, bu yapış yapışlıktan.. Çıkarsa ve seni yemyeşil bir yere götürse. Bir ağacın gölgesinde, isimsiz, cisimsiz, sözcüksüz, sen ağlasan ona. Hıçkıra hıçkıra, korkmadan ağladığında ne yapacağını şaşırmasından. Utanmadan kocaman duvarlarının içindeki o titrek çocuğu görmesinden. Sarsıla sarsıla ağlasan. Ne yapmalıyım diye değil, ne yapmalı diye değil, nasıl diye değil. Sadece ağlasan.. Ağlasan ve o, tek söz söylemeden, başını okşamadan sarılsa sana. Sadece sarılsa. Sormadan. Etmeden.

Çekip çıkaracak olsa seni burdan biri. O birini ister miydin? Ya da o koyuluktan gerçekten çıkmak ister miydin?

Burası senin.. yapış yapış da olsa. Bencilliğinden kurtulup birinin çekmesine izin verir misin seni?

Çekip çıkarmalı seni, ve sonra.. koyuluğuna geri iade etmeli. Değil mi?

sen..siz.


İçine çekince seni, senden alır sanırsın seni belki; belki sensiz kalan sen de onunla dolar sanırsın kendini. Hep aranır hep dolanırsın. Gözlerin çarkında feleğin, döner de döner. Kilitlenecek bir şey; herhangi bir şey beklemektesindir. Seni kendinden kurtaracak, başka bir varlıkla içindeki o kocaman sadece "senliği" bir kenara itip oraya kurulabilecek "onu" bekler, ümit edersin.