My Opera is closing 3rd of March

Yumuşak konuşup, Sıcak kalpli olup, İhlaslı davranana;

Kalplerin kapıları açılır, Vicdanlar düşüncelerine ''buyur'' der; Tesiri sürekli olur... Hz. MEVLANA

Subscribe to RSS feed

İ S A R


*

*
Rahman Rahim Allah'ın adi ile...
Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun.
Afiyette ve belada, darlikta ve genislikte.
Salat ve selam, Seyyidülmürselin Resulullah Efendimize ve tüm aline
Sübhan Allah'tan temenni: Selametiniz, afiyetiniz, sebat ve istikametinizdir

* * *
İSAR
Cömertliğin en üstün derecesİ, kendisi muhtaç olduğu halde başkasını tercih etmek.
Cömertlik, kendisi muhtaç olduğu halde başkalarını tercihe kadar yükseldiği gibi, cimrilik de, kendisi muhtaç olduğu halde kendi ihtiyacına da sarfetmemek derecesine kadar düşer. Nice cimriler vardır ki,kendisine bile cimri. Öteki ise kendisi muhtaç iken başkasına cömert.
/

/
SehI b. AbduIIah Tüsteri anlatıyor: Musa aleyhisselam Allahü Tealaya;
Ya Rab, Muhammed (s.a.v) ile ümmetinden bazılarının cennetteki derecelerini bana göster, dedi.
Allahü Teala;
Ya Musa, sen buna güç yetiremezsin. Fakat ben büyük derecelerinden bir dereceyi sana göstereyim. Bu derece ile onu senden ve bütün mahlukattan üstün kıldım, buyurdu ve Hazeti Musa melekut aleminde O'nun makamını ve Allahü Teala ya yakınlığını görünce:

Ya Rab, ne ile bu dereceye yükselttin? diye sordu.

Allahü Teala;
Ona verdiğim yüksek ahlak ile, buyurdu.

Hz. Musa:
Bu ahlak hangisidir, diye sordu.

Allahü Teala:
İsar,(yani başkasının ihtiyacını kendi ihtiyacına tercih etmesi) ile. Bu ahlak ile bana kim gelirse ben onu hesaba çekmekten haya eder ve onu cennetin istediği yerinde iskan ederim, buyurdu.
/

/
ÂL-İ İMRAN SURESİ 92. AYET
"Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça "iyi"ye eremesiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir."Sadak Allahul Azim
*
İsar, Kur’an’ın medhettiği yüksek hasletlerden biridir ve ensarın bir vasfı olarak zikredilir. "Onlar kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, başkalarını nefislerine tercih ederler.'(Haşr (59), 9.)-Sadak Allahul Azim- Bu ayetin baş kısmında, onların şu sıfatı anlatılmaktadır:
"İmanı içlerine iyice sindirmiş olanlar."

Bu ifade, Ensarın böyle yüksek bir ahlaka nasıl ulaştığını ortaya koymaktadır. Demek ki iman kalpte kök salıp iyice yerleştiğinde sahibi bu yüksek ahlaka ulaşmaktadır. Aynı ayette, bu cömertlerin iki önemli sıfatı daha zikredilmiştir:

1- Hicret edip yanlarına gelenleri severler,
2- Onlara verilen nimetlere karşı içlerinde herhangi bir sıkıntı ve haset bulundurmazlar.

Ensar, Mekke’den Medine’ye göç eden muhacirlere tam sahip çıkmış, her şeylerini onlarla paylaşmış, hatta kendileri muhtaç olsalar bile, muhacirleri tercih etmişlerdir.

Ayetin iniş sebebi hakkında şu rivayetlere yer verilir:

Beni Nadir’den elde edilen ganimet taksiminde Resullullah, Ensara “İsterseniz muhacirler ev ve mallarınıza ortak olmaya devam etsinler, ganimeti aranızda paylaştırayım. İsterseniz ev ve mallarınızdaki tasarruf artık size ait olsun, ganimetten size bir şey vermeyeyim” der. Ensar, “Hem ev ve mallarımıza ortak olsunlar, hem de ganimet onların olsun” cevabını verirler.
*
Yermük Harbinde ölmek üzere olan bir yaralıya su getirilir. Tam içeceği sırada “Su!” diye bir inleme sesi duyar, ona götürülmesine işaret eder. Götürülen kişi tam içeceği sırada, bir başka yaralıdan “Su!” feryadı gelince içmez, “Ona götürün!” diye işaret eder. Su, üçüncü yaralıya ulaşıncaya kadar o zat ruhunu teslim eder. Diğerlerine getirildiğinde onlar da ruhlarını teslim etmişlerdir.
/

/

Muhyiddin b. Arabî (k.s), isar hakkında ki ayetin tefsirinde der ki:
- Onların başkalarını kendilerine tercih etmesi, her şeyden gönüllerini çekip Yüce Mevla'ya yönelmelerinin sebebi şudur:

Onlar dünyanın basit değerlerinden kalplerini kurtarmış, fazileti temiz fıtrata göre hareket etmekte görmüş, din kardeşlerini gerçek bir sevgiyle sevmiş ve onlar için yardımı en yüksek şeref bilmişlerdir Kendileri ihtiyaç içinde iken önce kardeşlerini düşünmeleri, gerçek fütüvvete ve kuvvetli bir tevhide ulaşmaları sebebiyledir. Kim, Allahu Teala'nın yardım ve koruması ile cimrilikten kurtulursa o, gerçekten felaha ermiştir."(İbnu Arabî, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm, II, 622.)
/

/
Müfessir ibnu Kesir (rah) demiştir ki:

"Hz Rasulullah'ın (s.a.v) buyurduğu gibi, 'Sadakanın en faziletlisi, insanın eli dar, karnı aç, kendi muhtaç iken başkasına verdiği sadakadır.'(Ebu Dâvud, Vitr, 12 (1449); Nesâî, Zekat, 49 (2525)) [/ALIGN]
Bu makam, cömertlikte çok yüksek bir makamdır. Bu makamdakiler, şu ayetlerde anlatılan kimselerden daha üstündürler:[/B]

"Onlar sevmelerine rağmen ellerindeki yiyeceği fakire, yetime ve esire yedirirler.'(İnsân 76/8.)

"Sevmesine rağmen malı verir.'(Bakara 2/177.)[/ALIGN]

Çünkü, bu ayetlerde anlatılanlar, sevdiği mallardan tasaddukta bulunmaktadırlar, ancak çoğu zaman onların mala bir ihtiyaçları bulunmayabilir ve kendileri bir zarururet içinde olmayabilirler. Önceki ayette anlatılanlar ise, verdikleri şeylere kendileri muhtaç bir durumda iken başkalarını
tercih etmişlerdir.

Hz. Ebu Bekir Sıddîk (r.a) bu makamda bulunuyordu.ALIGN](İbnu Kesir, Tefsir, VIII, 71.)

[/align]Hz. Ebu Bekir (r.a), bir defasında İslam ordusunun hizmeti için bütün malını Allah yolunda tasadduk etmişti. Hz. Rasulullah (s.a.v), kendisine:
'Ya Ebu Bekir, ehlin ve evlatların için geride ne bıraktın?' diye sorunca:

Onlara Allah ve Rasûlünü bıraktım, cevâbını vermişti. (Ebu Dâvud, Zekat, 40 (1678); Tirmizî, Menâkıb, 16 (3675), ibnul Esîr, Câmiu'l-Usûl, VIII, 591; ibnu Kesir, Tefsir, VIII, 71.)
/

/
Allah c.c yolunda sevdiğine (mümün kardeşine) sevdiğinden vermek; onun faydasını kendi çıkarından üstün tutup, kendine verileni ona hediye etmek!!! İsar yolunda kendinde olan her neyden ne kadar verirsen ve verdiğini de ne kadar seversen sev; kibirlenmekten korusun Allah. Onların verdiğinin büyüklüğünü düşünse; verdiğinin azlığına şaşar insan...

/

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!"
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!
Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.

*
Mehmet Akif ERSOY