Sunday, August 2, 2009 12:36:59 PM
doğa, dünya, manzara, aşk
...

Dışarıdayım, şafak sökerken, gökyüzü alaca loş
Kıyısında denizin, yosun kokuları geziniyor tenimde
Kuytu köşelerde dolanıyorum şimdilik ürkek çekingen
Kimsenin uğramadığı bir ıssız ada benim düşüncelerim
Turkuaz, berrak denizim uzanır uçurumlarımdan
Sadece bana ait, en güzel yerinde dünyanın

Kayalıklarım azgın sularla boğuşur durmaksızın
Ne heybetli görüntüm var bakınca uzaklardan
Noktayım oysa sadece uçzuz bucaksızlıklarda
Dev olduğum yalan, içlerde kırılgan bir çocuğum ben
Basit isteklerim var; şefkat, gülmek ve sevilmek
Arada bir de öpülmek, değer verilmek

Dünya kirli, ölüm kokuyor için için
Hayallerimdeki dünyamdı aradığımsa benim
Tıpkı sende bulduğum gibi ruh eşim
Dilediğince gülmek serbest burada
Kötülük yok, çocuklar kadar masumuz
El ele oynayalım birlikte güzel sevgilim

Dik uçurumlarda yanyana bir çift çiçek olalım
Ulaşamasınlar, dokunamasınlar, bilmesinler bizi
Yağan yağmurdan beslensin aşkımız yeşerelim
Kıyamasınlar, koparmasınlar ikimizi, acıtmasınlar canımızı
Güneş ısıtsın içimizi, kuşlar cıvıldasın yanımızda
Ay örtsün üstümüzü, sarıldığımızda bir tanem

Tüm saflığını güzelliğini sergilerken bize doğa
Onu bile incittik bulduğumuz her fırsatta bizler
Aşkları acıtmak daha kolay böylesine nankörken
Yakılıp yıkılan ruhlarımız can bulsun doğada
Bırakın bizi kendi halimize, gelmeyin buralara
Zarar vermeyin ne böceklere, kuşlara, ne de aşkımıza
MinikyildizRead more...
Friday, June 26, 2009 11:41:37 AM
sus, özlem, fedakarlık, acı
...
Sus
Arasıra acı vermeli yaşam insana, inmeli iliklerine kadar, hissetmeli, çekmeli içine acıyı.
Yaşamın, en mutlu hissedildiği anında bile; acılara, kedere dönüşebileceğini görmeli insan...
Söylenen yalanları, yapmacık gülüşleri, herkesin çocuklar kadar masum olmadığını ve bazı duyguların sadece alışkanlık olduğunu anlamalı insan...
Acıyla doyurmalı karnını, acı içmeli kana kana korkmadan, inlemeden.
Güneşli bir yaz gününde karanlığı, gül kokulu bir bahçede cehennemi yaşamalı.
Gözleri gülerken yüreği ağlamalı arasıra, yaralarını kendi sarmalı...
Arasıra insan sevmeyi öğrenmeli.
Korkusuzca söyleyebilmeli sevdiğini, elini uzatmalı korkmadan, yaşamalı yaşatmalı duygularını...
Sevdiklerinden birgün gelince ayrılacağını bilmeli insan, bugünü yaşarken yarını düşünmeli.
Özlemenin aslında uzaklara gitmek değil, ebediyen bu dünyadan gidiş olduğunu bilmeli.
Gidenlerin arkasından bakmayı, ağlamayı öğrenmeli.
Bir şeyi kazanmak için fedakarlık etmenin gerektiğini bilmeli, kolay olanı değil doğru olanı seçebilmeli...
Yaşamayı öğrenmeli insan.
Sevgiyi, aşkı, acıyı doya doya içmeli, kana kana korkmadan inlemeden hem de.
Çocuklar kadar masum olmalı...
Arasıra insan olmalı her şeyi anlamak için ve susmalı...!
MinikyildizRead more...
Thursday, June 11, 2009 11:57:54 PM
silüet, aşk, ölüm, orman
...
Yosun kokusuna uyandım, sessiz ormanda!
Karaltılara bakındım, anlayamadım kim ya da ne!
Derinden gelen çatırtı, ya yüreğimdi ya da bir ağaç!
Silüetlerdi fısıldayan, ya gel diyen ya da gelme!
Kokundan güçle kalktım, dermansız bacaklarımda!
Her kara ağaçta aradım, ya yüzünü ya da hüznünü!
Belki seni gördüm, ya karanlıkta ya da bir dalda!
Silüetlerdi çağıran, ya koş diyen ya da koşma!
Güçlükle yorgun hızlandım, yağan yağmurda!
Koştum tüm gece kanattı, ya bir diken ya da sen!
Hasretle sarıldım sana, ya benimdin ya da kırık bir dal!
Silüetlerdi akıtan kanımı, ya ölümümden ya da sevgimden!
Minikyildiz
Read more...
Thursday, June 11, 2009 11:51:28 PM
yıldız, aşk, ışığım, kuyruk
...
Sen ve ben. Düşünüyorum da her şey nasıl bugünkü haline geldi. Seninle karşılaştığımızda "Ne şanslıyım, kendini başıboş rüzgarın salınımına bırakmış rüzgar gülü gibi, sıcaklığını içimde hissettiğim ve aslında soğuk olması gereken bir ayda kendimi serinliğine kaptırdığım bir yelle, artık doğru yönü gösterdiğimden eminim" diye düşünmüştüm. Tabi, rüzgar her an yönünü değiştirebilir, ama ben son yediğim esintinin serinliğiyle donmuş olan okum yüzünden yeni bir ufuk çizgisi yönüne dönemezdim. Artık yeni rüzgarlar sadece senin estiğin yöne bakışımın karşısında etkisiz birer kıpırtıydı.
Bundan sonra senin sıcaklığınla eriyen yüreğimin yeniden şekillendirilebilmesi ve tekrar bir başkası için çarpması düşünülemezdi. Çünkü artık ben senin peşindeki yıldız kuyruğuydum ve hiç bir çekim kuvveti parlak ve sıcak yıldızımdan beni ayıramazdı, ta ki bir kütleye çarpıp ölümün sıcaklığını birleşmiş bedenlerimizin en uç noktasına kadar hissedinceye dek.
Yıldızım, hayatımdaki sürprizimdin. Amaçsız dolaştığım bilardo topluğumda bana çarpan ıstaka uçlarının en hassası ve okşayıcı olanıydın. Beni yumuşak ellerine almış ve soğuk, parlak, pürüzsüz yüzeyimde sağır edici bir çatırtı ile un ufak olmama neden olacak ilk çatlağa yol açan, tuzu üzerinde tutkulu dudağını değdirmiştin. Artık bu kırık topu senin müşfik ellerinden başka bir arada tutabilecek yapıştırıcı yoktu. Kaderim ellerindeydi. Bense iradesiz ve ölesiye sana bağlı, öpücüğünle şekillenen hiç acımayan kırığımla umutsuzca mutlu.
Ya bırakırsan, yaşar mıyım? Ruhumla asla, belki sadece görüntümle. Çılgıncasına sana yapışmalı ve cebinden hiç ayırmadığın en sevdiğin oyuncağın olmalıydım. Bozkırlar kadar dümdüz teninin vanilya kokusunda kendimden geçmeli, şuursuzca eksenin etrafında dakikalarca dönmeliydim. Tek korkum benden sıkılmandı, yıldız. Sen hürdün, ardına bakmıyor ve arap atı tutulmazlığınla istediğin dik yamacın sırtında çılgın ya da su başında sakindin. Erişilmezlik.
Nasıl olup da beni eline almış ve şefkatinle iradeli yaşamımı sonlandırmıştın. Oysa ne çok da uğraştım, kendim sandığım kabuğun kapısını bulmaya, girebilmek için. Kimbilir belki yine kendim olur ve ordularımı arkama katarak sonsuzluklar ülkesindeki fetihlerime devam ederdim. Bir gün biri, ertesi gün diğeri teslim olurdu hayal ülkelerimin ve ben sonsuzluğun kralı, yıldızlara meydan okurdum, olmasaydın ya sen!
O da ne? Yoksa yıldızım dönüp kuyruğuna mı eğiliyordu. Evet. Artık dipsiz uzayda birleşmiştik, yıldızım beni istiyordu ya da ben öyle sanmıştım. Çünkü yıldız özgürdür, erişilmez ve kendine istediğini çeker ve asla bırakmaz. Ama bu geçişin yarattığı farklı boyutlarda, bir bilardo topuna sonsuza dek yetecek mutluluk vardı.
Ne güzel de öptün beni! Ya sıkılırsan! Ama ay geçmiş ve yanındaydım hala diye düşünürken acıyı iç organlarımda hissetmiş, kuyruğundan kurtulmak için amansızca silkindiğini görüp, kopmamak için göz yaşlarımdan ince bir sicim bağlamıştım ucundan. Ve sen, ehlileştirilemez uçsuz bucaksız çöllerin arap atının, insafının ölmediğini çakmak gözlerinde görerek anlamıştım, artık senin vücudundan olduğumu.
Kızgındım ve sarsılmıştım, incitmeliydim kendini bilmez bu ukala yıldızı, ateşini söndürerek. Kin kustum günler boyunca hakkım varmışçasına, hiç acımadan bir kır çiçeğine ve boynu bükük koydum dipsiz uzayda tüm hücreleriyle nefes almaya çalışırken. İşte, canavar kuyruk kendi uzantısı kırbacını ince siciminde açtığı hiç kapanmayacak yaralara aldırmadan vuruyordu, savurarak koparıyordu yaprakları. Her şey yavaş yavaş aydınlandı. Anlamıştım ki, kendime vuruyordum. O bendim ya!
Yavaşça mantık ve sevgi alevlendi içimde, kin ve kızgınlığım eriyerek, yok olacağı cehennem alevleri içine göndererek. Şüphelerinde haklıydı minik kır çiçeği, çılgın arap atı, serin mavi yıldız, ki top bile emin değildi içindeki şeffaf artıklardan. Nasıl bir duygu esir almıştı benliğimi, o incitici dilimi dağlamak mıydı çözüm yoksa, koparmak mı tekrar vücuda gelmemecesine. Tüm bedeninin ve kendinin yok oluşunu zafer şarkılarıyla kutlayarak kaybolup gitmek.
Hayır! Sonsuzluğun kralı olmalıydım yine yıldızımdan gelen huzur verici ışığın aydınlattığı uzattığım elimle, doğuyla batının, tüm dinlerin, tüm medeniyetlerin buluştuğu gibi bu yerlerde. Yin ve Yang'ın sonsuz denge; iyi ve kötü, siyah ve beyazdaki gibi tüm zıtlıklardan doğan hayattaki amaç olan mutluluğa ulaşmanın patikalarında ilerlemeliydik, mayınları atlayarak. Artık görev benimdi, verdiğim tüm hüzün gibi. Bırak yakamı amansız hayat ki gerçekleşsin Bigbang ve oluşsun evrenimiz yalnızlığımızdan, endorfin dolu köpüksü boyutta.
Sadece AŞK...
Binlerce kere olmasa da anlamı, amacım doğruluğum olmasa da ispatlayabilmek, haklı şüphelerine belki, anahtar artık gerçekten elimde ve mutluluk rüzgarı esiyor kucağımdayken geçeceğin ebediyet kapısının ardında...
Bir nebze acaba diyebilmen dileğiyle...
MinikyildizRead more...
Thursday, June 11, 2009 11:44:23 PM
isyan, ölüm, doktor, cezaevi
...
Cezaevi isyanı tüm şiddetiyle sürüyordu. Mahkumlar ele geçirdikleri ana kapıdan girişi engellemiş, güvenlik güçleri direnişin en kuvvetli olduğu yerden, iş makınalarıyla deldikleri dış duvardan içeri gaz bombaları atıyordu birer birer. Delikten dışarıya cılız silah sesleri yükseldi. Tüm mücadele isyanın kalbine açılan bu dar delikte yoğunlaştı. Aynı anda farklı yerlerden başlatılan operasyonlardan yükselen dumanlarla görünmez haldeydi cezaevi. İçeride kargaşa büyüktü. Göz gözü görmüyor, kimin kime saldırdığı belli olmuyordu. Ateşe vermiş kendini koşuyordu, kimi. Sisin gölgesinden yükseldi çığlıklar, haykırışlar, patlamalar ve o ağır yanık kokusu.
Seyrettiğim filmden irkilerek uyandım "doktor doktor" diye bağıran acı feryatla. Hiç göremediğim koridorlardan koşuyordum. Bazen bastığım yumuşak bir şey, bazen bir alevdi hissetmemi sağlayan. Yanan gözlerime öksürükler ve çığlıklar rehberlik etti görünmez siste. Bir köşede buldum onu yatarken, kanla boyalı yanmış simsiyah bedeniyle. Cankurtarana aldığımda yapışık teni ile bütünleşmiş elimi bırakmadı hiç. Donuk gözlerindeki cansız ışık alevlendi birden, acıyı duymadan gülümsedi endişeli yüzüme. Hayatının son dakikasında olduğunu saklayamadım, anladı gözlerimden. Elimi sıktı ve fısıldadı yavaşça sirenin içinden. "İçeride doktor derlerdi bana" sözleri döküldü ağzından, göz pınarından süzülen yaş akarken. Kavrulmuş diğer elini sokup çıkarttı usulca verdi o beyaz ışıklı muayene kalemini cebinden. "İşe yarasın bari" son sözü oldu, dudaklarında gülümseme ile giderken ölüme. Kapılar açılıp cansız bedeni uzaklaştığında, hayatımın anlamıydı anladığım ışığıyla elimde...
Minikyildiz
Read more...
Thursday, June 11, 2009 11:30:13 PM
hayat, kıvrımlar, karanlık, koku
...
Çıt çıkmıyordu, beynimin içinde.
Bir görüntü bir araya gelmeye çalıştı, önce noktalar, sonra renkler yanaştı birbirine.
Tutamadım birlikte, dağıldılar bin parçaya.
Çağırsam gelirler mi geri?
Sanmam.
Ama koku vardı duyduğum, bir de içimde korku.
Karanlığı sevmedim ki hiç, hem de sessizlikte.
Korkum; kokudan, belirsizliğinden, sarmalamasından benliğimi.
Gül kokan kafese alışık değilim ya, hep ondan.
Derin bir nefes çektim, koyuldum geldiği yoldan yola.
El yordamıyla yürüdüm, karanlık hatıraların sokaklarında.
Görmediğim görüntüler rehberim, duymadığım sesler engelim oldu bilinmez sokaklarda.
Kokunun rengi kırmızıydı, teni soluk sarı, kolları açık bekleyendi, ulaşılmazdı.
Bitmeyen yolculuk ömür sürdü, gül kurudu, kayboldu koku.
Aradığım yok artık, ama bulacağım, ümidim dolu.
Yol yok, uçuyorum artık düşlerde ben, geride tuzlu, tatlı bir tat kaldı, o da hatıralarda.
Kayıp ilanımı olursa bir gören, aramasın beni bu diyarlarda, çünkü yoktum aslında ben, var olmadım hayatta...
Minikyildiz
Read more...
Thursday, June 11, 2009 11:24:57 PM
istanbul, kum, aşk, canım
...
İstanbul'un yosun kokulu kumsallarında bir kum tanesiydim ben. Son fırtınada çöpler ve deniz anaları perişan olurken zorlukla yetişmiştim kıyıya, amansız rüzgar ve güneşte çabucacık kurumuş parıldamıştım. Günün birinde siyah saçlı, kadife gözlü bir kız narin parmaklarında bir yüzüğün kenarında çekip aldı beni. Bir yoldaşım daha benimle idi. Ümit ediyordum ki, kor alev dudaklarına değecektim. Olmadı.
İsmi Canım'dı, kokusunu hissettiğim saatler mutluluğumla beraber bitti, acımadan bir hamura yapıştırdı beni sonra, yoğurdu da yoğurdu. Küçük cam parçaları, toprak taneleri ve kumlarla beraber dönerken, parmaklarına değebilmek için bekledim durdum. Yoldaşım kuma kol kanat oldumsa da boşuna! Yer ile oklava arasında parça parça kırıldım, sıkı sıkı sarıldım kader arkadaşlarımla. Rengimin solup toza dönmemin hesabını soramadım kimselerden. Kor dudaklar ummuştum, camdan parçacıklar çizdi yüreğimi, bir fırında pişerken, eridim, karıştım, dağıldım. Sıcaklık ateşten miydi, aşktan mı anlayamadım. Bir tepside esen rüzgara bıraktı soğuturken güzeller güzeli, sevgi dolu varlığımı, seyretti umarsızca. Güneşte hayat bulmuştum, rüzgarda soğuyup candan ayrıldım.
Günler geçmişti, Canım'ın parmakları, ağır depresyona tutulmuş intihara meyilli hastaların başını okşayan merhametli doktorlar gibi okşadı yüreğimi bir bahar akşamında. O gün denizdeki batan güneşle tutuşan kızıllığa bakarken sevdim Canım'ı ve narin elleri üzerimde gezinirken hissettim lezzetini sevginin. Okşadığı tenimde tarihin ünlü aşıklarının kalbi çarpıyordu sanki. Bir seramik tablet oluyordum anlaşılan; lakin kıpır kıpır olan içimden habersizdi yüzümde dolaşan parmaklar. Yoğrulurken sarıldığımız o toprak parçasından üzerime yaşam iksiri nüfuz etmiş gibiydi. Ölüyor muydum, yoksa canlanıyor mu karar veremiyordum. Varlığımı ayırt ediyordum, soluk alıyor gibiydim. Canım avucunda tutsun beni terk etmesin istiyordum. Seviyordum ve avucunun ateşinde ilelebet kavrulabilir, gittiği neresi olursa olsun, oraya tekrar tekrar gidebilirdim. Vardım, fakat ne olduğumu idrak edemiyordum. Hangi bitki olacağı henüz ortaya çıkmamış bir tohum, ileride nasıl biri olacağı belli olmayan çocukların ruhu içimde, lakin son sürat gelişiyordum. İlk bakıcım, ilk aşkımdı artık. Nasıl harika bakıyordu bana, bir bilseniz, mehtaplı denizin sahilinde Canım'ın fısıldadıklarını dinleyebilmek... Soluğunda hissettiğim yakıcı fırtınanın uğultusu, kulaklarımdan gönlüme bir çağlayan gibi akıyor. İnsanlar bana kolye diyorlar şimdi ve satmaktan söz ediyorlar. Bir de Canım dokunduğunda hissettiğimin isminden bahsetseler!
Gece ve gündüzün kaç kere üzerimden kaydığını bilmiyor, ben kendimi son halime tamamlıyordum. Baktığım Canım'ın penceresinden bana esen ılık karanlığın derinliklerinden kopan fısıltılarda, bunu daha da anlıyordum. Yankılanan vapur düdüklerini ne zaman duysa yaşaran gözleri ile Canım'ın, gecenin sessizliğinde savrulan coşkulu şarkılarına, martıların çığlıkları eşlik edince ben de ağlamak istiyordum. Gün boyu daldığı pencereden bir ışık görebilmek için gün ağrıncaya kadar baktığı dünyanın acımasızlığına öfkeleniyordum. Önündeki kutulara, her geçen gün artan sayıda tablet biriktikçe titreyen sesinden üzüntüsünün biraz daha çoğaldığını anlıyor ve dediklerindeki bütün gizli anlamları çıkartabiliyordum. Anlıyor ama söyleyemiyor, bildiğimi fark etmesini istiyordum, fakat yapamıyordum. Canım beni fark etmiyordu. Gözünde ben sadece bir kolyeydim.
Kutuların neredeyse tamamıyla dolmak üzere olduğu bir akşamdı. Canım olduğum yerden beni alıp avucunda yatırdı. Aldığı bir kalem ile tam göğsüme "Aşkım" diye yazdı. "Aşkım" diye yineledi bir kaç kere daha; "Aşkım, biriciğim, seninle beraber yönetirdik evimizi, beni gönderdiğinden beri kaç bahar geçti, sevgililer kavuştu, sen dönmedin. Keşke korkmasaydın Aşkım! Aşkımızdan büyümesinden korkmasaydın!..." diyerek beni kiraz dudaklarına götürüp öptü, öptü, öptü... " Senin ismin Aşkım olsun tamam mı?" diye fısıldadı ve ince gövdemi penceresinden süzülen güneşe tutarak tam ismimi yazdığı yerden tekrardan öptü. Dudağının her temasında bir daha sarhoş oldum. Yüreğimin ta içine işledi öpücükleri. Aşkının ismi değil de kendisi olmayı istedim içimden. Bena Aşkım diye seslenerek yine öpmesini arzuladım. Kalbinin tüm sıcaklığını duydum içimde, o gece boyunca sabaha dek. O harika gecede, Canım bana sarılıp uyumuştu. Gün ağırdığına dudaklarında, sıcaklığının diri tuzunu dilimde hissettiğim bir burukluk vardı. Kalbiyle parmakları arasında hiç kıpırdamadan soluk almıştım o gece. O da beni sevmişti ki sabah bir daha okşadı yufka yüreğimi. Bir kaç damla yaş süzülüp gözünden yıkadı ismimi kimse görmesin diye. İsmim dağıldı, bir dumanlı leke oldu, artık "Aşkım" okunamuyordu, ama mürekkep bir ajan gibi içime sızmış "Aşkım" ismini işlemişti.
Ayrılık vakti gelip çatmış, İstanbul'a dönüş zamanıydı satılarak. Kutulardaki kolyeler tek tek paketlendi. Sıra bana gelince Canım, ismimi yazıp gözünden akan yaşlarla sildiği göğsümü bir kez daha öptü ve "Hayatımı adadığım sevgili! Ümidim o ki bu kolye sana ulaşır ve gönül gözünü açınca kendi ismini görür, sevgimin çokluğunu kavrarsın!" diye fısıldadı. Üzerimi Aşkı anlatan bir roman, bir kalem, bir saç teli ve bir mendille gizledi. Kokusunu ve aşkını bana emanet etti. Duyabildiğimi bilirmişçesine kulağıma "Seni seviyorum, unutma!" diye fısıldadı. Ben Canım'ın narin parmaklarıyla bıraktığı yerden attım çığlıklarımı, o duymadı. İlk ayrılık acısını İstanbul yolunda öğrendim. Buram buram aşk, öbek öbek özlem taşıyorken içimde.
Bu ilk ayrılık acımdı. Dönermiydim geriye, kavuşabilecek miydim tekrar? Canım neden beni fırına atacağına dudağına götürmemişti ki sanki. Satılmamı hazmedemiyordum. Hem de neden ve kime satıdığımın da farkında olamayacaktım. Bir süre oradan oraya dolaşacak, belki rengim kimbilir kimin boynunda dağılıp solacaktı terlerinden. Üzerinde durduğum hangi kalp ismimi koyabilecekti acaba yeniden, bilmiyordum. Tek bildiğim jiletlerle keskinleştirilmiş kalemlerin göğsümü kanatmasına hazır olduğumdu. Kelimeler acımasızca yerleştirilecekti üstüme, Canım'ı ne kadar yaktığını bilmeden. Belki bir alay eden sözcük süsleyecek, belki tanımadığım kişiler kazınacaktı bağrımda. Aşka ait dizeler de işlenir miydi içlerinde yüreğime yazılacak acaba?
Canım'ın şehrinde kalmak, denizin kumlarına karışmak istiyordum eskisi gibi. Kaderim hareket edememekti ya, isteyebiliyor ama gerçekleştiremiyordum. İrademin artık hep başka ellerde olacağını o an anladım tüm mahkum aşıklar gibi. Feryatlarımı kimse duymayacak, ne istediğimi sormayacaktı kimse bana. Varlığımın yükünün dayanılmaz geldiğini, kimse bilemeyecekti benim kadar. Artık isteyen istediği kararı alabilecekti hakkımda, yapabilecekti dilediğini ve ben itaate hazır emirleri bekleyecektim. Belki değerli insanlar arasında olacak, onlara hizmet edecektim fakat onurum, öpülüp baş üzerinde bulundurulmam, yazılacak kelimelerle belirlenecekti tenime. Bir köleydim artık ben. Ben Aşkın, penceremden gördüğüm nadide çiçek Canım'ın aşığı, dua edeceğim durmaksızın, göğsüme Canım yazılsın diye...
Minikyildiz
Read more...