Skip navigation.

SAİME EREN - VİRTÜÖZ

Ormanda bir ağaç...

Sevr'den BOP'a Türkiye

, , , ...





Metrobüs

, ,

E-5 karayoluna ‘bodoslama’ çıkmaya kalkınca, şoförün hakimiyetini kaybetmesi sonucu yanyatan metrobüs yüzünden büyük bir facianın eşiğinden dönülmüş. Bir haber bu.

Aynı kaza ile ilgili diğer haber; metrobüsün lastiği patlamış, şoför hakimiyeti zor sağlamış, devrilerek durabilmiş.
Diğer bir habere göre; yarış yapan iki arabaya çarpmamak için oraya,buraya çarparak zar-zor devrilerek durmuş.

İstanbul’da, Zincirlikuyu- Avcılar arasında yolcu taşıyan Metrobüs kaza yaptı ve yine “Allah korudu!” Şükürler olsun ki ölen yok. Anlamamız gereken bu. Kaza olmuş, sebep net değil. Ayrıntısı, trafik polisini ilgilendirir.

Metrobüs şoförlerinin, İstanbul’daki en mutlu şoförler olduğunu düşünüyorum.
İstanbul’un, konuşup konuşup bir çözüm bulunamayan çilesinden biri de, trafik.
Bir şeyler yapılmaya çalışılıyor ama her şey, her zamanki gibi yetersiz ve altyapısız. Oleyyy “ilk biz yaptık” telaşı ile yapılıyor.

Geliştik gelişmesine de, kafalarımız bir türlü gelişmiyor. İşin acı yanı bu.

Bre metrobüs şoförü daha ne istiyorsun? Cumhurbaşkanı bile bu lükse sahip değil.Bas gaza hop İstanbul’un taa öbür ucundasın. Direksiyona oturduğundan beri, kaza üstüne kaza haberleri geliyor. Suç kimde bilmiyorum ama ortada bir sorun var, belli.

Metrobüs yolunu merak edip, hiç işim olmadığı halde üşenmeyip, Mecidiyeköy’den Avcılar’a kadar gittim.
İlk bakışta gözüme çarpanlar: bir defa köprüler inanılmaz zahmetli ve görsel bir kirlilik yaratmış. Minareye çıkıyor gibi hissediyor insan kendini, labirent gibi, döne döne tırmanmak gerekiyor. Yolu da daraltmış.

Bana sorsalar hepsini söker atarım. Metrobüsün geliş saatine göre ayarlanacak asansörlerle; duraklara insanları 50-60 kişi olarak çıkarırım. Olur biter. Ayrıntılarını mühendislerimiz düşünsün. Asla imkansız değil. Neler neler yapılıyor artık.

Nedir o öyle? Şeytan azapta gerek uygulamalar. Kaşıkla verip, sapıyla çıkarırcasına eziyetler. Hoş, insanlar yıllarca çektikleri çilelerden sonra buna bile şükür ediyor ya...orası başka.

Ama dünyayı yeniden keşfetmetye gerek yok ki. Gelişmiş ülkeleri örnek alsak, hazıra konsak olmaz mı?

Büyükşehir Belediye Başkanlarımız, ‘üst geçit takıntılı’ mıdır, nedir? Ankara’yı da çirkinleştirip, demir yığını haline getirdiler. Başkentimiz, kasaba gibi. Özellikle kışın, o, buz tutmuş metal merdivenler tam bir tuzak.

Hani illâ olacaksa, hiç değilse ayaklarını, bir heykeltraşımız tasarlasa diyorum. Şöyle birilerinin “içine tükürmeyeceği” cinsten.

Neler olmaz... Ama dedim ya beynimiz gelişmiyor bizim. Fakirlikten, yokluktan değil. Telaş telaş seçime yetiştirme derdinden, plansız, proğramsız, görüş alınmadan, tartışmadan. Ben yaptım oldu mantığı ile, yalapşap dayatmalara hizmet diyorlar.

Metrobüs şoförlerini ve yolcularını ayrıcalıklı buluyorum. Ne oldum delisi olabilirler. Cıstak cıstak! müziği sonuna kadar açsa yeridir. Bas gaza, hem de İstanbul’da. Senden mutlusu var mı?.. Millet adım adım ‘la havle’ çekerken, nispet yapar gibi gidiyor. Yolcu olarak, sağdaki soldaki arabalara da, ‘senin araban varsa bizim metrobüsümüz var’ desek yeridir. Şoför de, yolcu da ayrıcalıklı. Ama asla güvenli ve huzurlu olmadığının altını çizmek lazım.

Otobüslere gelince; soldan gidip, sağdaki durağa -cüssesini unutarak- direksiyon kıran şoförlerimiz yüzünden, vatandaş, es kaza çarpmaya görsün; “Vay sen misin seferden alıkoyan!” diye cezaların en ağırı kesiliyor. Öyle ya, devletin kendi kendine ceza kesecek hâli yok ya. Vur abalıya.

Metro hattı olmasına rağmen; belediye belediyeye rakip sanki. Hizmet değil kâr derdinden, bir de otobüs koyuluyor. Halk otobüslerinin birbiri ile, yolcu kapma yarışına giren şoförlerimizin saçtığı dehşet cabası.
Buna ne denir bilemiyorum; cahillik mi, çıkarcılık mı, vurdum duymazlık mı?..Siz yakıştırın.

Yok yok biz adam olmayız. Her şeyi Allah’tan bilip, Allah’a emanet yaşayıp gidiyoruz. Yüreğimizin ağzımızda ne işi var? diyen yok. .

Yeri gelmişken bir fıkra ile olumsuz havayı dağıtayım.

“Maho ağa, dağ-bayır gezerken bastığı yere dikkat etmez ve uçurumdan yuvarlanmaya başlar.
Çizgi filmlerdeki gibi, uçurumun yarısında bir ağaç parçasına can havliyle tutunur.
Kendine gelince var gücü ile seslenir;
- Ula yoharida kimsa yoh miiiii?
Sadece sesi yankılanmaktadır. Aradan biraz zaman geçer.
Bir gayret daha;
-Ula yoharida kimsa yoh miiiii?
Hiç ses soluk yoktur. Epey zaman geçer.
Hava kararmaya, tutunduğu dal çatırdamaya başlamıştır. Zaten kolunda da derman kalmamıştır.
Son bir gayretle ve bağırmaktan kısılmış olan sesi ile;
-Ula, ula yoharida kimsa yoh miiii?
Derken, nereden geldiği belli olmayan, bir ses duyar;
-Ben varım!...
Gözleri parlamış ve azıcık can gelmiştir Maho ağaya;
-Ula sen kimsın?
-Ben seni yaratan Allah’ım.
-Bana bir çare Allah’ım, ne olur.
Allah;
-Saatlerdir orada sabırla ve isyân etmeden bekledin ey kulum. Bu sabrının mükafatı olarak senin bütün günahlarını affettim. Bırak elini ve gel cennetime!
Maho ağa azıcık düşünür;
-Ula başka kimsa yoh miiiiiii?
Saime Eren

Dediğini mi, yoksa yaptığını mı yapayım?

, ,

Arkadaşlarımdan gelen e-postalara bayılıyorum. Benim “Açılmadan iade” diye adlandırdığım; “.....5 kişiye gönderirsen az, 10 kişiye gönderirsen çok mutlu olacaksın, yok eğer göndermezsen 3 vakte kadar başına felaketler gelecek!” türü şeyleri artık arkadaşlarım bana yönlendirmiyor. Ya da genel bir bıkkınlık sözkonusu ki dolanımdan hemen hemen kalktı. Bilmiyorum.
Geçenlerde birkaç arkadaşımdan birden, çok hoş bir mail geldi. Anlatınca aynı tadı verebileceğimden endişeliyim. Zira aralarda yazıyı okumadan da anlayacağımız komik resimler kullanılmış. Çaresiz aynen kopyalayıp- yapıştıracağım.
“ Hanımlar !!!
Unutmayın bir toz tabakası, altındaki ahşabı korur.
Bir ev mobilyaların üzerine ‘seni seviyorum’ yazılabildiğinde gerçek bir ev olur.

Yıllardır her haftasonu, ‘aman biri çıkıp geliverirse’ diye en az 8 saatimi her şeyin mükemmel görünmesine harcıyordum. En sonunda anladım ki, hiç kimsenin çıkıp geldiği filan yok; hepsi dışarıda hayatlarını yaşayıp eğleniyorlar!
Şimdi, insanlar ziyarete geldiğinde, kendimi evimin durumunu izah etmek zorunda hissetmiyorum.
İnsanlar, benim daha çok dışarıda hayatımı yaşarken ve eğlenirken ne yaptığımla ilgililer.
Bunu hâlâ keşfedemediyseniz, lütfen tavsiyelerime kulak verin.

Hayat kısa, tadını çıkarın!

Mecbur hissediyorsanız, temizlik yapın! Ama onun yerine; bir resim yapmak, bir mektup yazmak daha iyi değil mi? Kurabiye ya da bir kek pişirmek, toprağa bir tohum ekmek…

İstemek ve gereksinim duymak arasındaki farkı keşfetmek?

Mecbur hissediyorsanız temizlik yapın, ama bilin ki çok zamanınız yok. İçilecek bir kahve, yüzülecek bir nehir, tırmanılacak bir dağ, dinlenecek bir müzik, okunacak bir kitap, dedikodu yapılacak arkadaşlar, sürdürülecek bir hayat var…


Mecbur hissediyorsanız temizlik yapın, ama bilin ki, dünya gözlerinizi kamaştıracak güneş var. Dışarıda; saçlarınızın arasında gezecek rüzğarlar, karlar, sizi ısıtacak yağmurlar var ve bu gün bir daha yaşanmayacak.

Mecbur hissediyorsanız temizlik yapın, ama hep aklınızda bulunsun, yaşlılık bir gün gelecek ve bu çok da hoşunuza gitmeyecek. Bir gün bu dünyadan gittiğinizde -ki hepimiz mecbur gideceğiz- geride daha çok toz bırakacağız! “

Bu bilgiyi hayatınızdaki kadınlarla paylaşım. Topladıklarınız değil, nasıl bir yaşam yaşadığınıza dair dağıtabildiklerinizdir hayat. “


Evet, işte böyle kendince bir hayat dersi veriyor. Bu e-postayı okumadan biraz önce, yerleri silmek için kovaya doldurduğum, bahar kokulu deterjanlı sıcak suya ters ters bir baktıktan sonra, benim “uzaktaki yakın arkadaşım’ dediğim – ki, aynı mail ondan da gelmişti- Zuhal Voigt’e şöyle bir cevap yazdım;

‘İşte budurrrr!

Özellikle; “ Hanımlar !!!
Unutmayın bir toz tabakası, altındaki ahşabı korur.
Bir ev mobilyaların üzerine ‘seni seviyorum’ yazılabildiğinde gerçek bir ev olur.” Bu kısmı beni çok ilgilendirdi. Buna bayıldım.

Ancak, bizler birbirimizin her şeyine karışıyoruz. Evi bırak, sokaktaki kirlenmiş arabamızın üzerine bile, hiç tanımadıklarımız “BENİ YIKA” yazarak; arabamla empati kurup, onu dile mi getiriyor, yoksa benim ne yapmam gerektiği konusunda muzipçe uyarıyor mu? Niyetini pek de anlamıyor, bu eylemi için sadece safca bir tahmin yürütüyorum.

Unuttun mu bizim bu kaynana hâllerimizi?

Evdeki tozlu mobilyalara ‘seni seviyorum’ yazılmasını beklersek; sokaklarımız; mor gözlerle! dolanan kadınlarla dolup, taşar. Sen neden bahsediyorsun, bizim atalarımız 'Cok gezen tavuk ayağında b..la döner!" der. Burası Türkiye...
Yoksa sen bizi gözden mi çıkardın? Sevgili -uzaktaki arkadaşım- Zuhal Voigt!..

Dediğini yapsam bir türlü, yaptığını yapsam başka türlü. En iyisi, ben bildiğimi yapayım; yalapşap ortalığı şöyle bir silip, kendimi sokağa atayım. Kitap Fuarına gideceğim, dönüşte yorulmuş olacağımdan, bir tencere yemek yapmadan evden çıkmasam -can güvenliğim için- iyi olur. Yine yorulacağım ama giderken otobüste dinlenirim artık.

Herşey yarım yalamak benim hayatımda, alıştım da üstelik ben böyle yaşamaya.
Bana bu maili göndererek, yaralarımıza tuz bastığını görerek, pişman olduğunu hissediyorum.
Aldırma, alıştık biz it gibi koşturmaya.
Sevgilerimle.
Saime Eren

Açlık Açılımı hepimizi kuçaklar

, , , ...

Son “Açılım” sakızımızın şekeri bitti. Tükürdük gitti bile.
Eeee ne oldu? Her zamanki gibi susuz musluk sesi: bu da fossss!..
Artık açılım konusu bitmiştir. Oysa ben, bir de Alevi Açılımı olsa diye bekliyordum. Severim Alevileri, herşeye sazan gibi atlamazlar. Ama olsun, ayrı-gayrı olmaz herkesin gönlünü/oyunu almak lazım.

Belki onlar da kendilerini bu toplumdan ayrı gördüğü zamanlar olmuştur. Ne bileyim, belki onlar da “Aleviistan“ gibi bir hayalleri vardı, dinleseydik. Gerekirse özür dileseydik; hazır yola çıkmışken. Ayıp ettik valla.

AKP iktidara geldiğinden beri, halk ötekileşmemek, dışlanmamak için biz de müslümanız, dedem hacı-hoca , annem Çerkez, babam Kürt, canım yengelerimden biri Alevi, diğeri Türk, yengemin kardeşinin kocası Ermeni gibi anlamsız açıklamalar yapmak zorunda kaldı.

Eskiden bizler sohbete başlamak için; “Nerelisin hemşerim? “ der, o yöremizin güzelliklerini, yemeklerini konuşurduk.
Şimdi öyle mi?..

İktidarın tecrübesi ve programı yok, sadece ideolojsini dayatma planında ve bunu “hazmettire, hazmettire” yapmaya kararlı ise, her durumda, herkese mavi boncuk dağıtmak zorundadır. Çünkü yol uzun...öyle ya, hem oyunları yedirecek, hem hazmetmemizi bekleyecek. Bu durumda tek çözüm medyadan yararlanmak ve onun aracılığı ile halkı meşgul ediyor. Günlerimizi, yıllarımızı, geleceğimizi cahilce harcatıyoruz. Hemen hemen hergün şekerli sakız kıvamında bir gündemle halk asıl sorununu konuşmaya fırsat bulamıyor.

Niyeti vatandaşı kucağına oturtmak değil de, kucaklamak ise; yapar bir Açlık Açılımı bak o zaman nasıl mutlu olur tüm vatandaşlar.

Türkiye, dindar ve dürüst bir lider istiyormuş, istatistikler bunu gösteriyormuş.
Bence Türkiye her şeyden önce iş ve aş istiyor. Türk, kürt, alevi, çerkez, laz... herkesin derdi budur.
Verginin de vergisini ödemekten, başını boşver, milletin kıçı açık!
Makarna, bulgurla olacak iş değil bu.
Gerçek ve herkesi kucaklayacak tek açılım: AÇLIK AÇILIMI dır.
Gerisi tırıvırı...
Saime Eren

http://www.videoizlesen.com/yurekli-turk-kadini-yureginin-sesini-dile-getirdi-izle.html
"Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz.
Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir." Mustafa Kemal Atatürk

Yordun bizi AKP

, ,

Her şeyin bir raf ömrü vardır.  İnsanın da... İktidarların da...
Bu yüzden; doğar, büyür, çaptan düşer ölürüz....
Yarım asırdan beri bu dünyadayım, gidiş yolundayım yani, çok acılar çektik milletçe. Ağlayarak geldik, ağlayarak gidiyoruz desek yeridir. Bir kez olsun günyüzü göremedik gitti...
Anneannem, “Gelen gideni aratır!” derdi de bir anlam veremez; “olur mu, hani insan hatalarından ders alır” diyordun?
O an ki kızgınlığına verirdim. Yanılmışım. Küçüktüm.

Yaşayarak acı acı öğrendim. Türkiye burası, bir ileri, iki geri... Mehter yürüyüşü kültürümüzde var ne de olsa.
Düşünüyorum da son yıllardaki kadar bir zulmü, hiç görmemiştik.  Zira, hiç yalnız olmamıştık. “Netekim” döneminde, tırnaklarımız söküldüğünde bile yanımızda bir dostumuz, arkadaşımız vardı. Bize güç veren, acılara dayanmamızı sağlayan ideâllerimiz vardı.
Dayak yerken, neden yediğimizi bilirdik, ölmekten bile korkmazdık. “Ben yanmasan, sen yanmasam , nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” der, gurur duyardık yaptıklarımızdan, ideâllerimiz için yaşamaktan...
Şimdi öyle mi?  Nedenini bile bilmeden, anamız ağlıyor.  Ağzımızı açmaya korkar olduk. “Gözünün üstünde kaşın var” diyemiyoruz. Konuşmuyor, adeta fısıldaşıyoruz. Hatta paranoyaklaştık, halının altında dinleme cihazı arıyoruz. 
Kalemşör bildiklerimiz birbir saf değiştiriyor. Bu nasıl bir korku?  Korkuların en büyüğü, en çaresizi yaşatılıyor: YALNIZLIK. Tenhada kıstırılacakmışız gibi geliyor.

Biz psikologa gitmeyi ar bilir, -biraz da masraf olmasın diye- birbirimizle dertleşir, iki kadeh atar, hükümeti devirir, rahatlardık. Son kadehte; “Amannn, bunların hepsi aynı soydan, yok birbirinden farkı" der, tatlıya bağlar, kaldığımız yerden başlamak üzere masadan kalkardık.

Yıktın bütün ezberlerimizi, hayallerimizi AKP!
O yasak, bu yasak... Nette rumuzlarla konuşur, fısıldaşır olduk.
Ne dostumuz kaldı, ne düşmanımız. Daha doğrusu, real yaşamda hepimiz birbirimizin düşmanı, sanal alemlerde sarılır olduk.
Korkuttun, tırstırdın bizi.

Nasıl bir kin biriktirmişsin ki içinde, yaptığın her icraatında yeni bir “ring” hazırlanıyor sanki. Senden olanlar ya da başka bir deyişle: dönem adamları ile direnmeye çalışanlar, hemen karşı karşıya geliyor. Bugüne kadar hiçbir düşüncende toplumu uzlaştıramadın. Yaptığın her şeyde, arı kovanına çöp sokuyor gibisin. 
Kimseyi, söz verdiğin gibi kucaklayamadın. Hoş,  buna ne sen ne de bizler hiç inanmamıştık ya. “Ananıza iyi bakacağım!” diyen üvey baba gibisin. Gece anamızı, gündüz bizi...
Varsa yoksa, milleti birbirine düşürmek, senin işin. Ama son kararı;   Afrika atalarının dediği gibi “suyun akışı” belirleyecek.
"Sular yükselince, balıklar karıncaları yer...
Sular çekilince de karıncalar balıkları yer...
Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmesin...
Çünkü kimin kimi yiyeceğine; “ suyun akışı” karar verir... "


Farzet ki, herkesi birbirine ötekileştirdin, nasılsa senin de bir raf ömrün! var ve mehter Marşı ile gelmiş olsan bile İzmir Marşı ile gideceksin. 
Zaman daraldı, kimse dayanamaz yalnızlığa,  patladı patlayacak ve bu yalnızlaştırılmanın elbet hesabı sorulacak. Ne de olsa Akdeniz İnsanı'yız biz; yine birbirimize sarılır halay çeker, horon teperiz, dayanamayız biz, fazla ayrı-gayrı kalmaya...
Ayrıca küpün de doldu, patladı patlayacak.  Doyan, hesabı öder, masadan kalkar, yok başka şıkkı. 

Üzülerek itiraf edeyim ki, hakkını vermek gerek; gerçekten çok yordun bizi. Bu konuda eline, gelmiş geçmiş hiçbir iktidar su dökemez. Her gün yeni bir kavga konusu; fitne, fesat işlerinle birbirimize düşürmeyi başardın. Gece yarıları araya sıkıştırdığın değişikliklerin için, oyunda söylenir bildiğimiz “kanmasaydınız!” açıklamaların ve daha niceleri...o yetmedi olan bitenden habersiz Kevin Costner’i bile işin içine katmaya kalktın. Hangi birini sayayım...  Bizim anlamadığımız, senin bir türlü açıklayamadığın açılımlarınla aptala döndük. Niye ona buna açıldık, açıldık da ne oldu? valla bir türlü kavrayamadım. 

Ama kabahatimizi çok iyi anladık; Atamız  yıllar önce, senin geleceğini söylemişti bize de,  biz gaflet uykusundan uyanamadık. Uyku yüzünden birbirimizi suçladık.
Burada gaflet uykusunu biraz açmak gerekir.  Bu, öyle bugünden yarına değişen bir şey değil zira.  Önce, bizlere doğruları, olup bitenleri anlatan tüm aydınlarımız, gazetecilerimiz birbir faili meçhullerle yok edildi.
Fırsat verilmeyen gençlerimiz, profesörlerimiz çekip gitmek zorunda kaldı, yani beyin göçü oldu bu ülkede.
Ardından ihtilâller, depremler, medya oyunları, eğitimsizlik,  açlık, işsizlik, gelecek korkusu…
Tüm bunların rüzgârı senin gemini yüzdürmeye yetti.  Geriye kalanlarla çoğunluğun demokrasisi, -buna diktatörlüğü demek daha uygun- seni bugünlere taşıdı. Rüyanda bile göremeyeceğin, yıkmak için diş bilediğin, Cumhuriyet’in kurduğu masalara, demokrasi sayesinde oturup, diktatörlük uyguladın. 

Sıkıyoruz dişimizi şunun şurasında ne kaldı, su alan geminin batmasına…  Ama helâl olsun, kutlarım, gerçekten, hem yordun, hem de çok iyi bir ders verdin hepimize.
Bir daha zor uyur bu millet!..
 Çünkü Atamız bize, 29 Ekim 1933 de Ankara dan;
“Türk Milleti!
Kurtuluş savaşına başladığımızın 15'inci yılındayız. Bugün cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.
Kutlu olsun!
Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Yurttaşlarım!
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkarane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.
Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır.
Büyük Türk Milleti,
On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaat eden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medenî alem, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.
Türk Milleti!
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.
Ne mutlu Türk'üm diyene! “ diye seslendiğini hatırlattın bize…

Saime Eren

miyav

,



Dip not: Bir zamanlar "Necil" arkadaşımızdan aldığım bu harika şeyi bulduğuma çok sevindim, paylaşmak istedim. Papilerine mausu götürüp, çekmek çok keyif verici. Keşke arka planı renkli yapmayı bilseydim. Kendisine buradan tekrar teşekkür ederim.

Filin doğum anı

, ,

Aptallık Çağı

, ,

Aptallık Çağı Fragman from Greenpeace Akdeniz on Vimeo.

İzlemenizi öneriyorum.(ücretsiz) İstanbul BKM - Aptallık Çağı Ekim Programı 16 Ekim Cuma - - 17:00 - 17 Ekim Cumartesi - 15:00 17:00 - 18 Ekim Pazar - 15:00 - - 21 Ekim Çarşamba - - - 21:00 23 Ekim Cuma - - 17:00 - 24 Ekim Cumartesi - 15:00 17:00 - 28 Ekim Çarşamba - - - 21:00 30 Ekim Cuma - - 17:00 - 31 Ekim Cumartesi - 15:00 17:00 -

Divane aşık gibi

, ,

"Sokaktaki Adam'' ın yerini 'netteki insan' aldı

, , ,

Konuşan Türkiye’den sonra, artık ‘Yazan Türkiye’ olmaya başladık.

İnternetin yaygınlaşması, yazarak kendini ifade etmeye çalışan insan sayısını oldukça arttırdı. Kimsenin sokaklara dökülmeye cesareti de kalmadı zaten.

Hatta TV deki canlı yayınlara internet aracılığı ile ulaşabilmekteyiz. O nedenle biraz da hor görülerek “sokaktaki adam” diye kullandığımız kavram yerini artık; 'netteki insan' olarak değiştirmekte bir sakınca görmüyorum. Daha gerçekçi olacağını da düşünüyorum. En azından, görünümlerinden dolayı önyargısız okuyup, anlamaktayız.

Birileri, halkın nabzını tutmak için elinde mikrofonla sokaklara çıkmak zorunda kalmayacaktır. Oturduğu yerden birkaç tıklama ile sokaktaki insana göre daha fazla okuryazar olduğundan biraz daha emin olduğumuz “Netteki İnsan” ne düşünmekte anında öğrenebilir. Hem ucuz, hem zahmetsiz... Kadınların da devreye girmesi nedeniyle; din, dil ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin düşünce konusunda eşitlik de sağlanacaktır.

İnternette yazmaya başladığımdan beri yazmanın ne kadar zor olduğunu fark ettim. Türkçeyi yeniden öğrenmeye çalışıyorum desem daha yerinde olur. Sabit fikirli olmayı sevmediğimden de ‘acaba’ diye bildiklerimden de emin olamaz oldum. Hoş, doğruyu öğrenmek mümkün değil ya. Tam ‘hah tamamdır bu iş’ dediğim de konuşurken hiç takılmadığım bir kelime karşısında sorunlar çıkıveriyor. Elimin altındaki sözlüklere bakmak zorunda kalıyorum. İşte asıl sorun, tam da burada başlıyor. Her kaynak başka telden çalıyor! Gel de çık işin içinden. Yahu, artık bir karar verin, ben bu kelimeyi nasıl yazacağım. Çelişkilerle dolu bir dil olmuş Türkçe. Birinin dediği diğerini tutmuyor. Kimse bildiğinden şaşmıyor.

Aydınlarımız, hocalarımız kendi aralarında toplanıp, kelimelerimizin imlalarında bir birlik sağlayıp genelleştiremezler mi?

Neden biz böyleyiz ki? Hiçbir şeyi ciddiye almıyoruz, ya da almak istemiyoruz. Dilimize bile sahip çıkıp, bu iş böyledir, diyemiyoruz. "Türk Dil Kurumu uyuyor mu?" demek geçiyor içimden. Artık bir karar verilsin istiyorum.

Aklına esen bir Yazım Kılavuzu çıkarmış sanki.

Nasıl bir dil ki, bana göre böyle, sana göre öyle deyip, kendi müritlerini yetiştiriyor?.. ‘Hepsi ayrı ayrı bu işten nemalanmak istediğinden mi?’ diye düşünerek fesatlık yapmayacağım.

Hiç zamanı değil ama bir açılım da Türkçe Yazım Kılavuzu için yapılsa ne iyi olur diye aklımdan geçiyor...Hem de epeydir. Hoş, açılımlardan da şimdiye kadar ne çıktı, orası belli değil ya.

Yoksa ben böyle öğrendim, böyle de yazarım, sorana da böyle öğretirim diye hiç de sağlıklı olmayan bir yol tutturacağım.

Türk Dili bilginleri’nin en kısa zamanda artık bir araya gelerek karar verip, piyasadaki yalan yanlış tüm yayımları toplatıp, yeniden basılmalarını da yasaklayarak artık bu işe bir nokta koyup; ‘son kılavuz’ budur ve değiştirilemez demeleri gerekmez mi?

Fikir birliğini sağlayan hocalarımız da öğrencilerine bu tür teknik bilgileri verirse hem söyleyiş hem de yazma açısından ülkemizde bir imla birliği sağlasak ne iyi olur.

Okuma yazma öğrendiğim yıllarda takıldığım bir kelimede, eve alınan gazetelerden nasıl yazıldığını arar bulurdum. Benim yazım kılavuzum oydu. Şimdiki çocuklar benim yaptığımı yapmaya kalksalar ‘kılavuzu karga olanın....’ durumuna düşerler. İnsanda okuma zevki kalmadı desem yeridir. Ne başlıklar başlık, ne imla imla... Hoş, bu konuda konuşacak en son kişi ben olmalıyım, orası da başka ya... Ben de bunu söyleyebiliyorsam inanın durum vahimdir.

Gerçekten çok zor bir dil ama birlik sağlayabilmek için aydınlarımızın ödün vererek artık uzlaşması gerekir. Yazımın başımda bahsettiğim “sokaktaki adam” gibi horlanmadan dilimize hakim olarak bloglarda kendimizi ifade ederiz.

Gerçekten artık bu açılım yapılmalı. Hata bana sorarsanız Türkiye için bir Kuran açılımı da yapılmalı.

Yıllardır aynı eksende dolanmaktan kurtulur, dilimiz ve dinimiz budur deyip bir birlik sağlarız.

Herkes anasının dilini konuşsun, dinini uygulasın bence bir sakıncası yok, karışmak, karar vermek haddim de değil, ancak bir yazım kılavuzumuzun olması, yıllara göre değişmemesi konusunu takdir ya da bazılarına göre taktirlerinize bırakıyorum.

Saime Eren