My Opera is closing 3rd of March

2+2'nin 5 olduğu Dünyam...

2+2=5

Subscribe to RSS feed

...

Bir süreden beri yaşıyorum bu hali ama tam bir hissizlik denemez buna. Arasıra boğazımı yırtarcasına bağırırım, yada anlamsız korkunç bir kahkaha, sonra iyiyim. Bir daha ki haykırış seansına yada kahkahaya kadar, konuştuğum herkesi sorgusuz sualsiz anlamadan onaylarım. Gün içinde kullanmak için özel tasarladığım maskelerim var. Bu gün mutlu göstereni taktım. Nasıl yakışmış mı?

Uzun zamandır hevesle yaptığım bir şey kalmadı. Şu kentin sahili de olmasa hayat çekilmez olurdu. Hala azda olsa hissediyorum. Bazen yaşanan tüm acılara inat hisleriniz aynı tutkuyla orada durur. Umut sizi bırakıp gitmez. Oysa siz çoktan vazgeçmişsinizdir inandığınız herşeyden. Ama her başlangıçta eski acıları unutacak kadar umutlusunuzdur. Acının kıyağı seçici galiba...

Her darbede güçleniriz sanırız ya.. aslında ne güçlenen bir kalp ne kapanan bir yara vardır. En derine itmeyi öğreniriz her seferinde. Nasırla öreriz üstünü.. Adınada hissizlik deriz..

bıçak saplasalarda kalbine acısı tanıdık gelir bi süre sonra, heyecanlanamazsın, öleceğini düşünürken bile.. seni seviyorum diye haykırır biri yanında deli gibi gözyaşı döker, gözlerine bakarken senin aklından geçen tek şey kıskanmaktır onu. Duygularını yeni yitirmeye başlayan "sen" gelirsin aklına, eski "seni" düşünürsün ve acırsın bi süre sonra o duygulara. Nefes alan senin gibi zombi olacağını düşündükçe herkesin... ve o hala ağlamaya devam eder, nefesini düzgün alabildiğinde sözcüklerini tamamlamaya çalışır ama sen o sırada kendini düşünürken nefret edilecek bencilliğinde duymazsın bile hiçbirini...Küçük, renkli cam kırıklarıydık.

Birbirimize yalancı gölgeler sunmaktan öte değildi aynayla olan ilişkilerimiz. Ne kadar yalansa gördüğümüz, o kadar paylaşılmazdı birbirimizde yolculuklarımız. Hiç bu kadar doruğunda olmamıştık paylaşımın –ki hangi taşı kaldırsam başı yarılmış olurdu, ertelenmiş bir aşkın-. Ne zaman dokunsak birbirimize, ne zaman savrulsa gölgelerimiz içimizde verimini yitirmeyen aşk topraklarına, alaca sevdalar sürgün verirdi, zaten sürgün edildiğimiz çocukluklarımızda. Sevgilerimizi büyütmektendi çocuk kalışlarımız; sevdaya kendimizden daha iyi bir besin sunamayışımızdan.

Aşk sadece güneşin hissedarı bir ışıktır, size hep karanlık olan gölgenizi hatırlatan. Bu yüzden tüm renkler bir kefesindeyken terazinin siz diğer kefesinde olursunuz; çünkü “siyahi adalet” yalnızlığın aşka denk olduğu yerde vardır. Merak ediyorsunuzdur hiç canın acımadı mı böylesine parçalanırken.. evet hem de çok acıdı, gözlerimiz kanadı, ellerimiz küçüldü, kalplerimiz sığamaz oldu avuçlarımıza. Ama acı da olmalıydı bunca çok yüzlünün arasında – ki ya yüzsüz doğmuştuk hepimiz, ya da öyle çok yüzümüz vardı ki utanç saklanabiliyordu rahatlıkla aralarında, ve kimse fark etmiyordu- ve aslında en dürüstümüz de oydu. Bu yüzden onu kefeye bile koymadık, baş tacı ettik hiç ayırmadık yanımızdan… Günlerce çoğaldık, bölündük birbirimize. Bir diğerimize kendimizden başka yok ki sevgilimiz.

Hangi acı, ne kadar süre sonra nasıl bu duruma getirebilir ki bir insanı? Bircok zahiri kahraman tattığını soyler; aslında yok oyle birşey diye bağırabilmek isterdim. Kaç litre rakı kanında dolaşsa kesebilir ruhani ızdırabın acısını? İşte orda ezber degil, hergün mâzine farklı tatlar bırakan birbirinden degişik binlerce acın vardır. O yüzdendi kendimizden olanı “ güneş “ addedişimizin ardındaki öfkenin netameli sokulganlığı… bu bizim hikayemiz,ve her şey, yine bir sonla başlamıştı…

...