Skip navigation.

•°o.O Uyku Perisi O.o°•

Dünyalılar uykuda, vakit gece yarısı.. En güzel peri kızı, bin bir yıldızla iner; süt beyazı teniyle, saçı altın sarısı...

Posts tagged with "aşk"

"Bir Kere"



“Bir Kere”

Çok üzülürsün. Hem de çok...

Sanki için dışın, irin kaplıdır. Sanki soluk aldırmaz bir acıyla yaşamaya çalışırsın.

Birkaç safhası vardır bu işin. Hangi işin diyorsunuz... Mesela ayrılığın, mesela terk edişin, mesela terk edilişin, bir şehirden ayrılmanın, birini kaybetmenin, bir savaşı yitirmenin... Önce garip bir hiçlikle boş adımlar atarsın sağa sola.

‘Süperim, şahaneyim, yok canım ne olacak, olması gereken buydu zaten, iyiyim ben iyiyim’ yalanları....

Sonra bir parça gözyaşı ve üzüntü.

Sonra giderek büyüyen bir öfke.

Her yanı kaplayan bir haksızlık duygusu.

Ardından herkese bu haksızlığı anlatma isteği.

Yutkunma güçlüğü.

Kabullenme.

Sabretme.

Bekleme.

Bütün irini dışarı atacak, hastalıklı hali sağaltacak tek çarenin dibine kadar üzülmek olduğunu anlamak. Ve üzülmek...

Yalın, süssüz, desensiz, sadece üzülmek. Sonra da o dipsiz kuyudan çıkmaya çalışmak.

Yukarıda gördüğün o yuvarlak aydınlığa ulaşabileceğinden emin olamazsın bazen. Gerçekten kuyunun taa içinde tırnaklarından ve duvardaki çıkıntılardan başka yardımcın yoktur. Bazen tutunduğun ufacık taş parçaları yerinden kopar, tırmandığın birkaç metreyi de kaybedersin.

Bazen tutunduğun o sert kayalar tırnaklarını söker adeta. Kan revan içinde yaralı ellerinle devam etmeye çalışırsın... Tam vazgeçtiğin anda yukarıdan biri ip atar hiç umulmadık biri, bir yabancı...

Güvenip güvenemeyeceğini bilemedem tutunursun o ipe..

Seni yukarıya çekmek için mi atılmıştır peki?

Yukarıya çekiyor da olabilir evet... Ama sen yarı yoldayken bırakabilir de ipi... Bilinmez...

Bana neden suya giremediğimi sorarlar.

İnsanların sıcak yaz güneşi altında masmavi sulara atlayışlarını imrenerek izlerim...

Yüzümü hiçbir zaman suya veremem ben...

Gözlerimi su içinde açamam...

Çok zaman önce... ‘Demek boğulmak böyle bir şeymiş’ demiştim kendime...

Çok bulanıktı su...

Ama güneş buna rağmen ince uzun yollarla uzanıyordu dibe doğru... Nefes almak istiyordum. Nefes aldıkça su boğazıma, burnuma ve ciğerlerime doluyordu...

Her şey hem çok hızlı, hem çok yavaştı.

Çırpınıyor, arada bir duruyordum....

Öksürmek istiyor daha çok su yutuyordum... İçimde bir yangın vardı sanki.

Gözlerimi açıp etrafımı görmeye çalıştım. Sanki kalın bilekli büyük bir el ayak bileğimi yakalamış, ısrarla suyun dibine çekiyordu beni. Üzerimdeki uzun etekli elbise adeta çelikten örülmüş bir ağ gibi her yanıma dolanıyor beni aşağı çeken o ele yardımcı oluyordu. Yüzmeyi, hareket etmeyi unutmuş gibiydim...

Henüz on dört yaşındaydım ve kendime sakin olmam gerektiğini söyleyemeyecek kadar çocuktum. (...)

Birden güçlü bir el saçlarımı kavradı ve beni yukarı doğru çekti. Su aşağıdan yukarıya yırtılıyordu. Güneş daha yakındı. Suyun üzerine çıktık. Saçlarımdan sürükleyerek sahile kadar çekti beni kurtaran o el. Sonra saçlarımı bırakıp büyük bir tokat attı.

Şak!

O kadar şaşkın ve perişandım ki bana neden vurulduğunu anlayamıyordum bile.

Kumlara uzanıp kusmaya başladım. Etraftakiler titreyerek bana bakıyorlardı. Az önceki neşeli dakikalardan, çocuk çığlıklarından eser yoktu. Beni sudan çıkaran ve yüzüme okkalı bir tokat atan babam ağlayarak bana sarıldı. ‘Tamam küçüğüm, tamam geçti artık, korkma.’ Oysa belli ki o da en az benim kadar korkmuştu. Ben kusarken başımı tutuyordu.

Erişkin yaşlarda düşülen o derin kuyulardan çıkmaya çalışırken ‘boğularak ölmedim ben, bir kuyuda hiç ölemem’ diyebiliyorsa insan...

Ve bir kez daha güvenebiliyorsa kendine uzanan ellere... Çıkabiliyorsun yahu işte karanlıktan aydınlığa.

Tam dışarı çıktığında, güneşi bir kez daha yüzünde duyduğunda şaşkınlıkla karışık karmaşa içinde ‘vay be, yine ölmedim’ diye sevinebiliyorsun bile hatta...

Çünkü aşk da boğabilir seni parasızlık da...

Hayatın kendisi bulanık bir su gibidir kimi zaman... Kimi zamansa karanlık ve derin bir kuyu...

İclal Aydın

Düşüme Düştün... /... Canın Acımadı Ya

,


ne zaman düştün sol yanıma da, vuruldum sözlerimden
benim yazım değilsin, korkarım kışım da
tenimde çıldırmış bir dilek tutuşturur iliklerimi
sen ateşsin
saat 17:28
kimbilir, şimdi neredesin

yoruldum korktuğum yangınlara yakalanmaktan
suya düştü intihar, boğuldu son bakış
kimi istesem uzaktır kıyı boyları
vedalar alnıma işlenmiş, nakış nakış

aşk! Sevdiğim ama dokunamadığım çiçek
kulaç attığım dalgalara sıkıştı haykırışım
gitmeyi öğrettiler bana, kalmak nasıldır..?
nasıldır bir göğüste endişesiz uyumak..?
yırttığım takvim yapraklarında ağlıyor çocukluğum
söylesene, nasıldır dudaklarını bir dudakta uyutmak..?

ne zaman girdin aklıma da, karıştım gecelerde
benim sevdam değilsin, korkarım sevenim de
yürekte şaha kalkmış bir arzu ıslatır dilimi
sen havasın
saat 22:16
kimbilir, şimdi hangi kuytudasın

arındım ve çözüldüm geçmişin kirli nefesinden
geceye düştü uyku, titredi acı soluk
kimi çağırdıysam, kapalıdır seslerinin yolu
üşümeler içimden akıyor, oluk oluk

tutku! Bildiğim ama gösteremediğim resim
akıttığım renklere takıldı gül yüzlü uçurtmam
susmayı öğrettiler bana, konuşmak nasıldır..?
nasıldır, bir sesin içinde bağdaş kurup dinlenmek..?
yitirdiğim öpüşlerde yanıyor sevgilerim
söylesene, nasıldır bir yüreğin içinde demlenmek..?

ne zaman geldin yanıma da, dağıldı hüznüm
kaçarım değilsin, korkarım tutanım da
sen topraksın
saat 22:39
kimbilir, şimdi hangi duygunun uykusundasın

Pelin Onay
06.04.'05 /..İzmir havası

Üşüyorum... /... Sesimi Ört

,


-bir solukta okumak istemiyorum seni, sayfalarını çevirme-

uyku tutmadı, sen tut beni
en son koynunda unuttum günaydın dilimi
gözlerinde büyüdüm, yüreğim sende çocuk kaldı
hadi kalk gidelim, bizi görüp yazacaklar, az kaldı

en keyifli sabah kahvaltım ! Sen,
göğsünde yürüdüğüm balıkçı kasabası
akşamdan kalsın öpüşlerin, yalpalasın dudaklarımda
susuyorum, özlemin gelincik tarlası
susatma

gözüm tutmadı sensizliği, bir daha yollama

efkar dağıttım, herkese biraz düştü
dalgalara gözlerimle yazdım şiirimi, ıslandı ama yırtılmadı
kalbim, içli şarkılar kuşağı. İçinden geçiyor
parmaklarım karanlıkta mum gibi,
sana yazıldıkça eriyor

ateşli çingene dansım! Sen,
uzağında kaldığım deniz ülkesi
tutamayacağın sözler ver bana, ben tutarım
nefes alsın yorgunluğun dağınık yatak akşamlarında
biliyorum, gözlerin bir İstanbul hatırası
kapatma

ellerim tutmadı vedada, yaşlandım
beni kendinde bağışla

Pelin Onay
27.06.’05/ Yalova feribotu – gitmelere yüzerken -

yitirilen bir aşkın ardından...

,


Bu aşkı kozmik boşluğun ellerine bıraktım sanıyorsan,
Yanılıyorsun....
Bu ‘başka’ydı.
Bıraktığı izi görseydiniz,
Siz de ezilirdiniz hüznün altında

.............................

Tükenmez gecelerin sabahında,
düşlerim, düşlerinde... sevdam, sevdasında... arzularım, arzularında...
aklım gözlerinde... gizim özünde kaldı...
Kenara bıraktığım ‘ben’dim biraz da, aşkımla...
Vazgeçtiğim ‘ben’dim giderken.
Geriye kalan bir enkazdı savrulurken.

Yüreğimin her köşesini ömürlük kiralayan acıların ortasına düştü çocuk gözleri...
Saçlarıma dolandı düşümde masum elleri...
İçime aktı “adam” yüreği...
Biter sandığım hiçbir şey bitmedi bende.
Sıfatım onda saklı kaldı.
Yüreğim ise, görmüyor musunuz, hala onun avucunun sıcağında...
Büyülü bir aşk ile ödüllendirildim, öyle ki, ezildim mükafatımın altında.
Bazı insanların bıraktığı izleri silemezsiniz.
Yüreğinizde kalan boşluğu hiç kimse, hiçbir şey dolduramaz.
O çukurları, o kadar derine bırakabildikleri için aşık olmuşsunuzdur zaten.
Gizli bahçenize girme zaferine nail olmuştur onlar.
Gönlünüzün arka bahçe kapısına kadar gitmiştir ayak izleri.
Ellerinin izi çenenizin kenarında asılı kalmıştır, kimse göremese bile...
Kuşatılmıştır çepeçevre her uzvunuz.
(Ki her uzvunuz onun için var olmuştur sanki)
Aynaya her baktığınızda görürsünüz siz sizden gidene kadar.

Bitmiştir, büyü süzülüp uçmuştur ellerinizden,
olmamıştır, ama başlayamazsınız yeni olan hiçbir şeye...
Boş bakarsınız durmadan..
Kendiniz olan her yeriniz, her yönünüz, her şeyiniz sizin değilmiş gibi gelir.
Onda kalmıştır kimileri çünkü.
Seslenemezsiniz kimselere ona seslendiğiniz gibi.
Bakamazsınız bir çocuğun gözlerine, onunkiler gibi bakarlar diye...
Hiçbir elde yoktur o sıcaklık, ki hiç tutmamış olsanız bile ellerini anlarsınız
Ve bilirsiniz bulunmazdır o sıcaklık.
Dokunamazsınız bir daha kimselerin yüreğine...

Ömrünüz ellerinizden kaymaya başlar,
Hissedersiniz ve anlamını yitirir geride kalanlar.
Nefes almaya çalışırsınız, zor gelse bile alırsınız.
O nefesi kesecek kadar gücünüz olsa zaten yitirmezdiniz bu aşkı.
O, özelinizdir hâlâ. En güzel yanınızdır. En tamamlanamayan yanınızdır hâlâ.
Bırakırken aşkınızı dostluğun ellerine, sızlar yüreğiniz.
Ama dostluk aşkın bıraktığı sızıyı hafifletmek için değil midir?

Öğrendiklerinizin karşılığında ona öğrettikleriniz az kalır.
Bir iz bırakmış olmayı hayal eder avunursunuz kimi gecelerde.
Unutulmamak herkese mahsus değildir çünkü.
Bir anının öznesi olmak yetecektir size çok sonraları belki de.
O anının yüklemini hiç gerçekleştirememiş olsanız bile...
Geride buruk bir hüzün de kalmış olsa, çok mutlu olursunuz kimi zaman
Bu aşkı yaşamış olmaktan.
İçiniz kıpırdar bir aşk bestesinde...
Yüzünüze hoş bir tebessüm yayılır hayali belirdiğinde gözünüzün önünde.
Yutkunup izin vermezsiniz, gözünüzden akma ihtimali yüksek bir gözyaşı damlasına.

Geçer günler, haftalar, aylar, yıllar...
Saatler bile geçmezken ilk canınız yandığından.
Geçer ama daha çok oturur içinize zamanla hüzün.
Sıcakken yaranın acısını hissetmemek gibidir tıpkı.
Kabuk bağlayan yara kaşınır bilirsiniz.
Ya o kabuk düşecektir ya da becerebilirseniz siz kopartırsınız üzerini kaşıdıkça!..
Silemez üstüne yüklediğiniz hiçbir anlam bu derin sızıyı.
Sızıyla yaşamayı öğrenemezseniz bakamazsınız bir daha kimselerin gözünün içine.
Öğrenirsiniz, alışırsınız onunla yaşamaya
Az şey değildir bu, bu sızı bile O’dur çünkü, ta kendisidir aşkın…

Diyebilecek hiç sözünüz kalmaz.
Ya anlaşılmazsınız artık ya da yanlış anlaşılırsınız.
Susarken dışarıya, konuşursunuz içeriye...
Dışa vurmadığınız bütün kelimeleriniz, içinizde akar durmaksızın.
Akar, akar, akar.....
Aktıkça yer değiştirir yüreğiniz ile mideniz.
Yüreğinizin sızısı midenize kadar iner.
Zaten midenizi ağrıtmıyorsa ona sızı da diyemezsiniz.
Savrulursunuz oradan oraya....
Ayrı ayrı duvarların dibinde cebelleşirsiniz bu kez tutamadığınız göz yaşlarınızla...
Ayrı kıyılardan bakarsınız aynı denize.
Aynı göğün altında, ayrı ayrı yerlerde teslim edersiniz günü geceye...
Ayrı kollarda aynı sıcaklığı ararsınız, bulamayacağınızdan emin olsanız bile.
Aynı bakışı ararsınız ayrı gözlerde.
Aynı şarkı çalar sürekli, ayrı melodilerde.
Aynı ses çıkıverse ayrı dudaklardan diye beklersiniz.

Sonra ayarlarsınız kendinizi yeniden hayata.
O günün teneffüs saati bitmiştir artık.
Kaldırıp içinizdeki rafa gizli kutuyu, gizlersiniz kimsenin bilmediği yüzünüzü.
Son bir cümle çınlar kulaklarınızda ve içinizde...
Ustalıkla susturmayı öğrendiğiniz bu cümleyi
yutkunursunuz tekrarlayarak onunla birlikte.

Burnunuzun direği sızlasa da ara sıra...
Dönüp yürürsünüz yolunuzun geriye kalan kısmını.

Aynur HANIMOĞLU

yeni bir sayfada sana bakmak

,


her şey yapılabilir bir beyaz kağıtla
uçak örneğin uçurtma mesela
altına konulabilir
bir ayağı ötekinden kısa olduğu için
sallanan bir masanın
veya şiir yazılabilir
süresi ötekilerden kısa
bir ömür üzerine.

bir beyaz kağıda her şey yazılabilir
senin dışında
güzelliğine benzetme bulmak zor
sen iyisi mi sana benzemeye çalışan her şeyden
bir gülden, bir ilk bir sonbahardan sor
belki tabiattadır çaresi
senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
ve benim, bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
anlarım bitkiden filan ama
anlatamam toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla

sen bana ışık ver yeter, bende filiz çok
köklerim içimde gizlidir
gelen, giden, açan, soran, bere, budak yok
bir şiir istersin
“içinde benzetmeler olan”
kusura bakma sevgilim
heybemde sana benzeyecek kadar
güzel bir şey yok

uzun bir yoldan gelen
tedariksiz katıksız bir yolcuyum
yaralı yarasız sevdalardan geçtim
koynumda bir beyaz kağıt boşluğu
her şeyi anlattım
olan olmayan, acıtan sancıtan
bilsem ki sana varmak içindi
bütün mola sancıları, bütün stabilize arkadaşlıklar
daha hızlı koşardım
severadım gelirdim
gözlerinin mercan maviliğine

sana bakmak
suya bakmaktır
sana bakmak
bir mucizeyi anlamaktır

sana sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır
aşk sorgusunda şahanem
yalnız kelepçeler sanıktır
ne yazsam olmuyor
çünkü bilenler hatırlar
hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar
bahçıvanlar değil tüccarlardır
sen öyle göz
sen öyle toprak ve güneş ortaklığı
sen teninde cennet kayganlığı iken
sana şiir yazmak ahmaklıktır

bir tek söz kalır
dişlerimin arasından
ben sana gülüm derim
gülün ömrü uzamaya başlar

verdiğim bütün sözler
sende kalsın isterim
ben sana gülüm derim
gül sana benzediği için ölümsüz
yazdığım bütün şiirler
sana başlayan bir kitap için önsöz

sana bakmak
bir beyaz kağıda bakmaktır
her şey olmaya hazır
sana bakmak
suya bakmaktır
gördüğün suretten utanmak
sana bakmak
bütün rastlantıları reddedip
bir mucizeyi anlamaktır
sana bakmak
Allah’a inanmaktır

Yılmaz Erdoğan


December 2009
M T W T F S S
November 2009January 2010
1 2 3 4 5 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 31