Skip navigation.

•°o.O Uyku Perisi O.o°•

Dünyalılar uykuda, vakit gece yarısı.. En güzel peri kızı, bin bir yıldızla iner; süt beyazı teniyle, saçı altın sarısı...

Posts tagged with "sayıklamalar"

sonra sen geldin [bu hikaye senin için!]

,


Bu hikaye senin için!

'Anlamak' kelimesini sözlüklerden çıkartıp elimle dokunacağım kadar somut hale getirdiğin ve yüreğime yerleştirmeme yardım ettiğin için...

'Anlamak' ve 'anlaşılmanın' en güzel denilen sevişmeleri kıskandırdığını bildiğin ve bana da öğrettiğin için... Durum ne olursa olsun, dilinde bu kadar güzel bir 'özgürlük' şarkısıyla yaşayabildiğin için... Senin için...

..........................

Bu, insanın içinde yaşatıp zamanla sevdiği ve kendisine çok acı verse de, neredeyse bedenine bir organ gibi eklediği, hüzün doğuran tüm uzun soluklu duyguları yerle bir eden, kısacık bir hikayedir!

Sonra sen geldin.

Yaşayıp gidiyordum... 'Yaşayıp gitmek!' Ne saçma! Bu fiili nedense, hayatımızın sıkıcı olduğunu, bir günün diğerinden farklı geçmediğini düşündüğümüzde kullanırız. Oysa tam tersi olması gerekmez mi? 'Yaşamak ve gitmek...' Yaşıyorum, gidiyorum, yol alıyorum. O halde şöyle demeliyim: "Yaşıyordum ama gitmiyordum." veya "Gidiyordum akıp zaman içinde, kaybolmuş vaziyette, ancak yaşamıyordum."

Bir aşk hikayesine boyanmıştı bütün mevsimlerim
Tuhaflığı yoktu yazın kazak giyip de
Kışın denize girişimin
Kazağımda da aşk kokusu vardı
Acıma dokunan ve
Nasıl kokacağını şaşıran
Yosunlarda da


Sonra sen geldin.

“Hadi gel, hayatı anlayalım ve anlatalım." dedin. Çok konuştuk bu konuda, çok... Hem her duygunun tarifini almak istedin hem de hepsi hakkında, bildiğin ne varsa bana vermek. Seninle konuştukça, kendime dair son derece basit ama yine de hiç üzerinde durmadığım bir şeyler olduğunu görmek beni nasıl da şaşırtıyordu.

'Acı' konusunda çok konakladık...

Kanattıkça beni böyle acı
Ve sohbetler yetmeyince nefes almaya
Ağlardım
Yaralarımdan şiir yapardım


Acı bir annedir, durmadan hüzün doğuran. Ahh, ben o hüzünlerle boğuşmak, azıcık nefes alabilmek için kaç kitap okudum, kaç film izledim, kaç hayat belledim, bir bilseniz.

Yooo! Dostlarıma haksızlık edemem şimdi. Turuncuya boyalı güney akşamlarından, fesleğen kokulu batı ikindilerinden, kuzeyin gri sabahlarına kadar kaç sohbet vardır yüreğimde daima saklayacağım. Ahh, benim kelimelerle beyinlerinde tepindiğim dostlarım... Nasıl da isterlerdi gözlerimden yanaklarıma dökemediğim gülüşleri görmeyi. Bence, dostlar daima 'gülmek' ve 'gülümsemek' arasındaki farkı bilirler, bu nedenle onlara arkadaş değil de 'dost' deriz zaten. Her sohbette yüreğimi yatırıp masaya, son derece dikkatli ve zarif hareketlerle, acı ve hüzün doğuran parçalarıma ulaşır, üzerini örterlerdi. İyi hissederdim bir süre. Apartmanların üzerinde uçuşan martıları fark ederdim en azından. Ancak sonra yine hüzün... Yüzsüz hüzün...

Baktığım yerlerde gözlerim
Bazen öyle uzun kalırdı
İnanmazsınız ama
Baktığım yerler sıkılırdı

Sonra sen geldin.


Geldin ve: “Hele şu yükünün birazını bana ver.” dedin. Şaşırdım çünkü görünüşe göre senin yükünün benimkinden fazlası vardı ama eksiği yoktu. Sen anlatırken fark ettim ki içinde bir yerlerde bu yüklerle başa çıkmak için özel eğitimli bir parçan vardı. Bu parça, yükün niteliğini ya da niceliğini, yürekte en hafif duracak hale getirebiliyordu gerçekten.

Konuşurken bir yandan da yüreğimin en tozlanmış ve uzun süredir de yanına hiç uğranmamış parçasını koydun masaya. “Bak,” dedin "bunlar hayat dostu parçalar. Şimdi bunları öyle güzel temizleyeceğiz ki bir daha canın içindeki parçalara dokunmak istediğinde ve hüzne giderken, bunların ışıltısına takılacaksın. Takılacaksın ki hüzün doğuran acı parçaları koyuvereceksin yerinde tozlanmaya. Böylece de zamanla ağırlıkları, olması gerektiği kadar olacak. Oysa sen ha bire parlatıp parlatıp durmadan onlara bakıyordun önceden ve bu da onları olduğundan ağır hale getiriyordu. Oysa tam tersini de yapabiliriz hepimiz. Işıldayan parça daima daha ağırdır. Gel, hayat dostu parçaları ışıldatalım durmadan.”

Sen geldin
Kelimelerini şekere batırarak
Sen geldin
Baktığın yerlerde çiçekler bırakarak


Acıya ve hüzne gereğinden çok yüz vermemeli insan. Ben artık hüznü içimde şişmanlatmamayı, başarıyorum galiba. Geçen gün ne gördüm dersiniz? Meğer ne kadar yakışıyormuş martılar denizin üzerine! Hikaye bu kadar...

Merak edeceksiniz belki, bu değişiklikleri sağlayan dostum kimdi? Diyelim ki, kırk yaşını geçmiş veya otuzuna gelmemiş bir adamdı, seksen yaşında bir ihtiyar, hep otuzunda yaşayan bir kadındı ya da dört yaşında bir çocuk; hem hepsiydi, hem hiçbiri değildi. Ne fark eder ki? Bir can’dı.

Canımın içi değil
İçimin canı olup da
Sen
Geldin
Üstelik
Aşk da
Değildin
......................
Hoşgeldin

aşık olunan kadınlara...

, ,


Hiç deniz dalgasından yorulur mu?
Eller kalem tutmaktan, kalem adını yazmaktan sıkılır mı?
Sorarım yağmura güneşten hesap sorulur mu?

Bembeyaz karlar üzerinde patikle gezen çocuklar sevdim ben.
Kendisini bir örtüye sarıp, oyuncak bebeği gibi omzunda dolaştıran çocuklar sevdim.
Ve çocukluğunu çoktan unutmuş kadınlar…
uzun yılların geçidinde; yaşamdan, yaşamaktan yorulmamış kadınlar ki,
onlar da bir gün eli kolu bağlı dururlar.

Tüm suçlarımı bağışlayan kadınlar sevdim ben.
Böylelikle beni utandıran ve daha çok kendine bağlayan kadınlar..

Sevindiler mi ben de sevinirdim
Üzüldüler mi ben de üzülürdüm
Gözyaşlarına gözlerimi verdim…

mirsat

kendini külünden yaratmak..

, ,


kendi iç gezintinde herşeyin bittiği yeri keşfetmektir kül olmak..
keşfin uğursuz büyüsüne kapılmadan,
ruhun kendine özgü mucizesiyle dönüş yolunu bulmasıdır yeniden doğuş..
kendi kendini doğurmaktır belki de
sancılı ama her seferinde daha güçlü...
kabuk tutacak, iyileşecek ama sancısı hiç dinmeyecek yaralarla,
geride bıraktığınız halinize bakıp kanlı gözyaşları dökülür gözlerinizden
gözünüzdeki yaşları yeniden doğuşun yenilmemiş olmanın zafer sarhoşluğu siler.

"elbet acı duyar tomurcuklar açarken, acı duyar büyürken her şey zorlanır."

tüm sözler kapılmış

,

Kalbe değen nedir bilinmez
Sana söylenen sözdür sadece
Ama kalbe değen başka biridir belki..

Bir söz. Birkaç harf, birkaç hece. Hatta bir cümle. Uzun ya da kısa kurulması o kadar kolay ki. Alt tarafı ağzından çıkmış olur bir kere. Söyleyiverirsin işte. Ayıp değil ya. " Söz" de yapacaklarının arasına katılır olsa olsa. Söyleyince yapmış kadar da olursun üstelik. Öyle ki yapmayı bile unutuverirsin.

Söz gümüşse sükût altınmış... Ama söz çamur da oluyor bazen. Sükûtsa seni içine çekiveren bir bataklık. Hani büyüyor ya sessizlikte yakarışların. İçinden geçenleri söyleyemiyorsun ya çoğu zaman.

Ve söz, söz değil bazen. O yüzden inanmamalı her söylenene. Birkaç harf ya da birkaç tümce ancak. Ruhunu okşayan bir ses belli belirsiz; ama sadece o kadar.

Sözlere, anlara, seslere, bir de gözlere kaptırmamalı insan kendini. Geç de olsa öğreniliyor. Sonra bu çağrışımlar. Özne konulmasa kabul edilebilir belki; ama öznesiyle birlikte yalana dönüşüyor.

Bir söz. Bazen tek bir söz bile yetiyor insana. Bazen tek bir sözünü duymak için bekliyor günlerce. Bazen de tek laf etmeden yok oluyor insanlar. Öylece, sessiz. İşte bu sessizlik beni boğuyor.

Dememesi gereken şeyleri o kadar rahat söylüyor da insan, demesini beklediklerinde suspus kalakalıyor. Bir şeyler söylese duracak belki bu yangın. Alevleri sönecek belki. Ama olmuyor işte, bir inatlaşmadır gidiyor.

Bir ses, bir hece, derken sesler çoğalıyor. Durduramıyorsun. Çevreni saran bu dikenli teller geçit vermiyor. Serbest atış vakti diyorlar buna. Aklına geleni söylemenin vakti. Dinleyip, bile bile kanmanın, hatta acıları unutmanın vakti. İçini acıtan anlar var ya. "Bunu niye yapıyorsun bana", dedirten. Sana acı çektirmek istediğini düşündürten.

Gözleri kör oluyor bazen insanın, kulakları sağır. Kendi sesini bile duymazdan geliyor günlerce, aylarca. Seni üzecek dediklerinde, beni üzüyor dediğinde, canımı yakıyor dediğinde... kulaklarını tıkamayı seçiyor. Kendini uzağa atıyor. Seni senden istiyorum özledim diyorsun. O ise sadece üzgünüm gelemem diyor....

Yetinmelisin elindekiyle deyip geciyor... harflerle dans ederek....

Bazen tıkanıyor ya yollar. Bir çıkmaza giriliyor. Saplantı deniyor senin sevda dediğine. Kurgu oluyor kafandaki masal.

Ve bu sözcük ormanında havada uçuşan sözlerden birini tutmak istiyorsun elini uzatıp. Onca sözden biri de seni anlatsın diye. Şansına hangi sözcük düşecek diye beklerken, bir de bakıyorsun ki ellerin bomboş.

İnanılır gibi değil; ama tüm sözler kapılmış...

hoşgeldin gönül makamıma

,



1. (T)anışıklı Dövüş
Bu hikaye nasıl başladı? Ufak bir soruydu belki… Belki de bir şımarıklık parçası… Tahmin etmediğim bir zamanda gelen; çekingen-küstahlığıma meydan okuyan bir cevap… Sonra sürükleniş- benim açımdan tabi… Ayların yazmayan ellerimin buzlarını eritişi, eriyen buzlardan akan suların sel olup çağıldaması… Sonra tesadüfler… “Benim gibi…”ler… Ve şimdi… Korku!
Yine de… Yeniden tanıştığımıza memnun oldum…

2. Serzeniş (Kime?)
Susmalarda hep daha bir korktum. “Yanlış mı yaptım?” diye bir sormadır geldi… Başka bir hayatının olduğunu unutuverdim. Sanki sen de yaşamalıymışsın gibi… Sanki elimi uzattığımda orada olmalıymışsın gibi gelmişti… Senin sen olduğunu unutarak, sana haksızlık yaptığım için kusura bakma…
Düşündüğüm anda, düşündüklerim sana ulaşmalı ve seninkiler de bana –sen istersen-. Ama anladım… Sonsuza kadar konuşabilirim… Belki de yeniden “susmalıyız…”

3. İç Çekiş
Sen sustukça kendime dönüyorum… Belki de gene yanlış yapıyorum seninle bu kadar çok şeyi paylaşarak… Belki de sen de herkes gibi “normal” olacaksın, ben bu dünyadaki en “anormal”ken…
Kendimi mi abartıyorum, seni mi? Yoksa kendi gözlerimle baktığım her şey daha bir büyük mü görünüyor? Peki… Yanında bir çift göz varsa ödünç verebilir misin? Benimkiler bozulmuş da…
Biliyor(mu)sun, anlatacak o kadar çok şey var ki…
Daha önce neredeydin(m) ki!...

4. Kayboluş
Artık yazmayacağım! Artık sana yazmayacağım!
Çünkü yazdıkça ve sen sustukça daha bir yapışkan hissediyorum kendimi. Geçen gün bu sehrin havasında asılı kalan katrandan bir farkım yok gibi… Sadece bunun yalan olduğunu bilmek istiyorum. Sadece karşıma geçip –ya da sayfana- “Sakin ol! Paranoya yapmalarınla beni de bunaltıyorsun! Sorun yok! Sıkılmadım, bozulmadı hiçbir şey!” demeni istiyorum.
Kendime senin ne olduğunu soruyorum. Bir abi, arkadaş… Sırdaş belki… (ama sen daha sırlarımı okumadın ki! 10 bin milyon yıl önceydi, yazdıklarım)
Bilmiyorum işte! Bilmeyi de istemiyorum doğrusu… Kimsen öyle kal! Ne bir adım öne, ne bir adım arkaya… Ben beni dinleyecek biri olmandan ötürü çok mutluyum. Bir süre bozmayalım…
Aslında neyi fark ettim biliyor musun?
Ben aslında “bana” yazıyorum.
Yani…
Sen aslında bensin!

5. Öze Dönüş
Gene yalnızım kendimle… Yeni bir yüz umuduyla çıktığım yoldan koluma kendimi takarak dönüyorum. Mutlak yalnızlık değil belki, ama ona yakın…
Karşıma her çıkana kendi maskemi takıyorum, konuşmak kolay olsun, anlamasa da ben anladığını varsayarak yaşayayım diye… Sonra maske kendiliğinden çıkıveriyor ve ben gene maskemi koluma takıp yürümeye başlıyorum…

Ama her geçen gün, ya herkes daha çok bana benziyor, ya da ben daha çok “hayat” oluyorum!
November 2009
M T W T F S S
October 2009December 2009
1
2 3 4 5 6 7 8
9 10 11 12 13 14 15
16 17 18 19 20 21 22
23 24 25 26 27 28 29
30