Wednesday, May 30, 2012 1:06:38 PM
Koca Yaprak
Evimizin önünde kocaman bir ağaç var. Bir kuş ağacı. Aslında o bir çınar ama ben ona kuş ağacı diyorum. Çünkü bazen üzerinde o kadar çok kuş olur ki, bir tek yaprağını bile göremezsiniz. Her yeri serçe olur, baştankara olur, güvercin olur, kırlangıç olur.
Aynı bugünkü gibi. Serçeler, baştankaralar, güvercinler, ağaçkakanlar, leylekler, kırlangıçlar… Hepsi bir dala konmuş beni bekliyorlar. Kahvaltım bitince balkona çıkacağım ve onlarla bir toplantı yapacağız. Önümüzdeki hafta leyleklerin ve kırlangıçların göç etmesi gerekiyor. Gitmeden önce tamamlanması gereken bazı işlerimiz var. Ayrıca onlar gittiğinde burada yapılacak işlerin de kalanlar arasında paylaşılması gerekiyor. Çok işimiz var çoook. . .
Haa, bu arada sizlere kendimi tanıtmayı unuttum. İsmim Meriç. Kuş ağacında beni bekleyen dostlarım da İnsanları Koruma Derneğinin kuş üyeleri. Onlarla beni Kuş Ağacı tanıştırdı. Hem tanıştırdı hem de onlarla nasıl konuşacağımı öğretti. Kuş Ağacıyla nasıl tanıştığımı soracak olursanız onu da anlatayım:
Kızılderili bir çocuğun hayatını okumuştum. Ağaçlarla konuşuyordu. Süper güçleri olan bir çocuktu sanırım. Yoksa nasıl konuşurdu ki ağaçlarla? Ben de bahçeye çıktım ve Kuş Ağacımızla, o Kızılderili çocuk gibi konuşmaya çalıştım.
Gözlerimi kapattım, ellerimi çınar ağacının gövdesine yapıştırdım ve “Merhaba” dedim. Hiç ses gelmedi. Sadece yaprakların hışırtısı duyuluyordu. Benimle konuşmuyordu. Ellerimi gövdesine daha sıkı yaklaştırarak yeniden denedim: “Merhaba, ben Meriç.”
Kulağımı da ağacın gövdesine dayamıştım. Bu sefer sanki “Merhaba” diyen bir ses duydum. Dikkatlice dinledim.
Evet, çınar ağacı benimle konuşuyordu:
- Merhaba, ben Koca Yaprak
- Koca Yaprak mı? diye sordum.
- Evet, ismim Koca Yaprak diye cevap verdi.
Demek bizim Kuş Ağacının gerçek adı Koca Yaprakmış ha!
- Ama ben sana kuş ağacı diyorum.
- Kuş ağacı mı? Fena değilmiş, öyle söylemeye devam edebilirsin.
Sesi dedemin sesine benziyordu.
- Kaç yaşındasın ki? diye sordum.
- “Dörtyüzelli yaşındayım” diye cevapladı
- Dörtyüzelli mi? Üfff… Dedemden bile yaşlısın.
Dallarını hışırdattı. İlk defa bir ağacın güldüğünü duyuyordum.
- Dörtyüzelli yaşında hiç arkadaşım olmamıştı dedim.
O da
- Sen kaç yaşındasın? diye sordu.
- Dokuz diye cevapladım.
- Benim de dokuz yaşında hiç arkadaşım olmamıştı.
- İlk arkadaşın ben miyim, o kadar zamandır hiç başka arkadaşın olmadı mı?
- Olmaz olur mu? Tabii ki oldu.Serçeler, kargalar, güvercinler ama ilk kez dokuz yaşında bir çocukla tanıştım.
Kuşlarla arkadaş olduğunu duyunca çok şaşırdım;
- Kuşlar senin arkadaşın mı?
- Evet. Buralardaki bütün kuşlar benim arkadaşım.
- Peki nasıl konuşuyorsun onlarla?
- Seninle nasıl konuşuyorsam öyle konuşuyorum.
- Ama kuşların elleri yok ki, sana dokunamazlar. Seninle nasıl konuşacaklar?
Yine dallarını hışırdatarak güldü.
- Şaka yapıyorum dedi, onlarla ıslık çalarak anlaşıyorum.
- Islık çalarak mı?
- Evet, ıslık çalarak. Yapraklarımın arasından geçen rüzgarın sesini duymuyor musun?
Gerçektende sürekli esen rüzgar, Koca Yaprağın dallarının arasında geziyor ve onun ıslık çalmasına yardımcı oluyordu. Koca Yaprak konuşmaya devam etti:
- İstersen sana da öğretirim kuşlarla konuşmayı?
- Kuşlarla konuşabilir miyim?
- Islık çalabiliyorsan evet.
- Tabii ki çalabiliyorum dedim ve ona nasıl ıslık çaldığımı gösterdim.
Koca Yaprak o gün beni baştankaralarla tanıştırdı. Ertesi gün serçelerle, sonra güvercinlerle, sonra kırlangıçlarla. . .
Kısa sürede kuşlarla arkadaş olmuştum.
Daha sonraki günler başka ağaçlarla da arkadaş oldum ve başka hayvanlarla.
Koca Yaprakla konuştuğum gün anladım: Benim süper güçlerim vardı. Ve bu matematik derslerimde de çok işime yarıyordu.
Bir gün öğretmenimiz tahtaya ucunda ok işaretleri olan şekiller çizdi. Onların “açı” olduğunu söyledi. Ben süper güçlerim sayesinde onların uzaya giden füzeler olduğunu anlamıştım ama öğretmenim sürekli “açı” diyordu. Hatta onlara başka başka isimler veriyordu:
Dar açı, dik açı, geniş açı. . .
Oysa ben dar açıların uzaya yatarak giden, dik açıların dosdoğru uzaya giden, geniş açılarında gezerek uzaya giden füzeler olduğunu biliyordum.
Dar füzeler, dik füzeler, geniş füzeler. . .
Tabii bunu öğretmenime söylemedim. Çünkü süper güçleri olmadığı için üzülebilirdi.
Süper güçlerimi ben biliyorum, Koca Yaprak biliyor, hayvan dostlarım biliyor. babam biliyor, annem biliyor, bir de siz biliyorsunuz.
Babam, ona süper güçlerimi anlattığımda buna inanamadı.
Sadece:
- Hmmmm. Süper güçler ha. . . Kuşlarla konuşuyorsun, kedilerle konuşuyorsun, ağaçlarla konuşuyorsun. Ama derslerini asıyorsun. Böyle gereksiz şeylerle uğraşacağına derslerine çalış.diye fırça attı.
Sanırım babam süper güçlerimi kıskanıyor.
Ama annem benim süper güçlerime inanıyor. Çünkü çocukken onun da böyle güçleri varmış. Papatyalarla konuşurmuş. Ama büyüyünce kaybolmuş güçleri. Sinirli olduğu zamanlar bulaşıklarla konuşuyor ama bence bu süper güç sayılmaz.
Ailemizde bir tek dayımın süper güçleri var. Ama çok az. Ara sıra çiftliğindeki ineklerle konuşur ama onların süper yetenekli futbolcular olduğunu bir türlü anlayamıyor.
Ooooo!... Sizinle konuşmaya dalıp kuş dostlarımı unuttum. Eğer biran evvel toplantıyı başlatmazsam tüm mahalleyi ayağa kaldıracaklar. Ben şimdi kuş dostlarımla toplantıya gidiyorum. Toplantı sonunda hala burada olursanız size, dostlarımla yaşadığımız Dünya kupası maceramızı anlatmak istiyorum.
Dostlarım
Sizi beklettim ama göç edecek dostlarımla uzun süre görüşemeyeceğim için ayrılması zor oldu. Neyse ki iş paylaşımını yaptık. İnsanlara Yardım Derneğimiz insanlara yardım etmeye devam edecek.
Neyse, nerede kalmıştık?
Hah, tamam, hatırladım: Dünya Kupası maceramız. . .
Türkçe dersinde öğretmenimiz, bir hikaye yazmamızı istemişti. Eve geldim ama ne yazacağımı hiç bilmiyordum. “En iyisi anne ve babamdan yardım istemek” diye düşünüp yanlarına gittim.
Babam, ev sahibimizin Antartika’ya taşınmasını anlatan hikayenin en güzel hikaye olacağını söyledi. Açgözlüler için en güzel ülke orasıymış. Babam ev sahibimize sürekli “açgözlü” diyor ama benim ona “açgözlü amca” dememi yasakladı. Bu büyükler çok tuhaflar.
Annemse hiç bitmeyen çamaşır yumuşatıcılarının hikayesini yazmamı istedi. Sürekli bitiyormuş ve çok pahalıymış. Ama ikisi de hangi konuda yazmam gerektiğine bir türlü karar veremediler. Babam açgözlü ev sahibini, annemse bitmeyen yumuşatıcıları yazmamı istiyordu:
- Açgözlü ev sahibi hakkında yaz oğlum
- Hayır, yumuşatıcılar hakkında
- Ev sahibi!
- Yumuşatıcılar!
- Ev sahibi!
- Yumuşatıcılar!
Onlar tartışırken, ben usulca yanlarından ayrılıp, odama girip hikayeyi dostlarımla birlikte yazmaya karar verdim. Zaten dostlarım da yanıma gelmek için sabırsızlanıyorlardı. Kimi kitaplarımın arasından, kimi yastık kılıfımdan, kimi pencereden ormana baktığımda sadece benim görebildiğim Meriçistan ülkesinden aslanlar, gergedanlar, tilkiler, zürafalar, arılar. Hemen odamın içerisine doluştular. Onlarla süper güçlerim sayesinde tanıştığımı daha önce anlatmıştım. İyi ki annemle babam görmüyor onları, yoksa ayakkabılarını çıkarmadan eve aldığım için bana çok kızarlardı.
Dostlarımla kafa kafaya verip ne yazacağımızı konuşmaya başladık. Baştankara’nın aklına güzel bir fikir geldi. “Dünya Kupasını yazalım” dedi. “Hani tüm dünya takımlarını yenip şampiyon olmuştuk ya. İşte onu yazalım.”
Bu fikir hepimizin hoşuna gitti. Ve sizlere anlatacağım “Dünya Kupası” maceramızı yazmaya başladım.
Umarım siz de futbolu seviyorsunuzdur. Ben ve dostlarım bayılıyoruz futbola. Ama büyükler gibi futbol konuşmaya değil, futbol oynamaya.
Dünya Kupası
O yıl ki dünya kupası çok heyecanlı geçmişti. Bütün gazeteler, televizyonlar şimdiye kadar hiç duymadıkları bir ülkenin futbol takımından bahsediyorlardı: Meriçistan Futbol Takımı.
O kupaya gitmek, kupaya katılmamızı büyüklere kabul ettirmek ve o kupayı kazanmak… Çok eğlenceli günlerdi.
Kupaya katılma fikri arıdan çıktı. Bir akşam odamda İNSANLARI KORUMA DERNEĞİ toplantısı yapmaktaydık. Arı, insanlara destek olmak için onlarla birlikte maç yapma fikrini ortaya atınca ilk önce hepimiz şaşırdık, hatta horoz gülmekten ibiğini masanın arasına sıkıştırdı. Ama sonra bunun eğlenceli bir şey olacağını düşünüp bir futbol takımı oluşturmaya karar verdik.
Bu arada, daha önce de bahsettiğim İNSANLARI KORUMA DERNEĞİ hakkında size biraz bilgi vereyim.
Derneğimize sadece hayvanlar, uzaylılar ve süper güçleri olan insanlar katılabilir. Ve herkesin bir görevi vardır.
Örneğin arı; Bir bal arısı tek başına günde yüz ton bal üretebilir. Bunun elli tonunu ayılara verir, kırk tonunu böceklere ve kuşlara dağıtır, dokuz buçuk tonunu ise bal yapacak olan diğer bal arılarına verir, kalanını ise kovanlara küçük küçük paylaştırıp insanlara bırakır.
İnsanlar bütün balı kendilerinin aldığını düşünüp mutlu olurlar.
Ayrıca derneğimizde süt dağıtma görevi de ineklere verilmiştir.
Saati olmayan insanları uyandırma görevi horozlara, denizdeki gemilere eşlik etmek görevi yunuslara, sabah yumurtalarımızı üretmek görevi tavuklara ve bıldırcınlara, gözleri görmeyen insanlara yardımcı olma görevi de köpeklere verilmiştir.
İnsanlara keman çalma görevi sivrisineklere, kırıntıları toplama görevi farelere, tıslama görevi yılanlara, pıslama görevi kedilere. . .
Biz Dünya kupası maceramıza dönelim isterseniz.
Takımımızın renklerini epey bir tartışmanın ardından yeşil - mavi olarak seçtik. O kadar tartışmıştık ki neredeyse annemler benim delirmek üzere olduğumu düşünmeye başlamışlardı.
Takımımızın amblemini yapma görevini Zebraya verdik. Çünkü aramızda böyle işleri en iyi bilen oydu. Kendi elbiselerini bile kendisi çiziyordu.
Takımın antrenörü ben oldum. Yardımcım ise sivrisinek olmuştu. Ne de olsa taktiklerimi kimselere görünmeden dostlarıma ulaştırabilirdi.
Kaleci seçiminde biraz zorlandık. Fil olsun diyenler oldu aramızda, kimileri de balinanın olmasını teklif etti. Ama sonra filin başka görevleri olacağını, balinanın da oyun başlatırken zorlanacağını düşünüp Örümcek Maymun’u kaleci yapmaya karar verdik.
Defansta tavşan, tilki, çakal ve kurt, orta sahada inek, fil, kaplan gergedan, forvette ise aslan ve zürafa vardı. Sincap, timsah, köstebek ve yılan ise yedek olarak kalacaklardı.
Takımın menajeri ise Akbaba olacaktı. Menajer ne demek diye soracak olursanız ben de bilmiyorum, babama sormak lazım.
Şampiyona Afrika’da yapılacağından bütün hayvan dostlarım heyecanlıydı. Orası onların atalarının olduğu yerdi. Şampiyona günü yaklaşana kadar, derslerimi yaptıktan sonra gözlerimi kapatıp, süper güçlerimle antrenmana başlıyorduk.
“On dakika koşu!..!”
Ortalık toz duman oluyor, koşu bitiyor çift kale antrenmanları, sonra topla oynuyoruz, sonra annemin sesi geliyor:
“Haydi oğlum, dişlerini fırçala yatağa”
Sesi duyan dostlarımın kimi kitapların arasına, kimi yastık kılıfıma, kimi duvara yapıştırdığım resimlerin içine, kimi de Meriçistan ormanlarına kaçıp kayboluyordu.
Artık Afrika’ya gitme günü yaklaşmıştı. Pervaneler tanıdıkları bir uçakla bizi Afrika’ya götürmek için anlaşmışlardı. Gece olunca tüm dostlarım odamda buluştuk. Kimselere görünmeden evden çıkmamız gerekiyordu. “Bunu bana bırakın.” Dedim ve süper güçlerim sayesinde kimselere görünmeden dışarı çıktık.
Uçağa ilk defa biniyordum. Dostlarımın da çoğu ilk kez böyle bir yolculuğa katılacaklardı. Gerçi kırlangıçlar sürekli uçaklarla uçuyorlardı ama uçağın içerisini onlar da ilk kez görmüşlerdi.
Bu yolculuktan keyif almayan tek dostumuz akbaba idi. O, kendisi uçarak gelmek istiyordu Afrika’ya ama takımdakiler ve diğerleri bunun olamayacağını söylediler.
“Uçaktan korkarım ben” diye bahaneler uydursa da mecburen binmek zorunda kaldı.
Kaplan ve gergedan uçağın havalanmasıyla birlikte heyecanlandılar:
“Yaşasın uçuyoruz!”
Arkalarında somurtarak oturan akbaba söylenmeye başladı: “Saçmalamayın,, siz oturuyorsunuz, uçak uçuyor”
Ön sıralarda tilki ile çakal ellerinde bir dergiye bakıp gülüyorlardı. Ara sıra dönüp maymuna bakıyorlar, sonra yine birbirlerine dergide bir şeyler gösterip kahkahayı basıyorlardı. Maymun dayanamayıp yanlarına gitti.
“Ne gülüyorsunuz?”
Çakal: “Hiiç”
Maymun sinirlendi bu cevaba:
“Ne hiçi, uçağa bindiğimizden bu yana bana bakıp bakıp gülüyorsunuz.”
Tilki elindeki dergiyi gösterip:
“Ya Maymun kardeş, Allahaşkına şu insanlara bak, kızma ama sana çok benziyorlar.”
Maymun şaşırdı, sonra kızara tilki’ye
“Ne benzemesi, baştan onların doğru dürüst tüyleri bile yok” diye cevap verdi.
“Pöh. İnsanlar bana benziyormuş, sanki muz ağaçlarından oradan oraya atlayabilirler, ağaç dallarına kuyruklarını sararak uyuyabilirler.”diye söylenerek yerine geçti.
Keyifli bir yolculuktu Afrika yolculuğu.
Yolculuğun sonunda Havaalanına geldiğimizde müthiş bir gürültü koptu. Uçaktan inen balinalar, maymunlar, ayılar, kediler, kelebekler havaalanındaki yolcuları hem şaşırtmış hem de korkutmuştu.
Sadece küçükler memnundu hayatından. Koşarak gelen yüzlerce güvenlik görevlisi etrafımızı sardı. Nereye gittiğimizi sordu. Onlara Meriçistan Futbol Takımı olduğumuzu, turnuvalara katılmak için geldiğimizi anlattım. İlk önceleri ne yapacaklarını bilmeseler de ilk kez gördükleri eşofmanlı hayvanların çocukları eğlendireceğini düşünüp geçmemize izin verdiler.
Turnuva için önümüzdeki tek problem yetkilileri ikna etmekti. Ben bunun çok zor olacağını düşünüyordum. Çünkü onlar büyüklerdi. Büyükler hep zor ikna olurlar. Bunu annem ve babamdan biliyorum. Bir de derslerimi yapmayı unuttuğumda öğretmenimden.
Yanılmamıştım. Ne dersem diyeyim sayın bay büyükler turnuvaya katılmamızı kabul etmediler. Canımız sıkıldı ve geri dönmek üzereydik ki filin aklına bir fikir geldi. Fikrini bize söylediğinde sevinçten onu havalara attık. Keşke fare de ineği tutmak için uğraşmasaydı. Neyse ki sadece serçe parmağı kırıldı.
Filin söylediklerini sayın yetkili büyüklere söylemek için yanlarına gittim ve konuşmaya başladım.
“Hayvan dostlarım onları turnuvaya almadığınız için çok üzgünler” diye söze başladım.
Yaşlıca biri: “Biz de çok üzgünüz.” Diye cevap verdi ve hepsi birden kahkahayı patlattı.
Ben aldırış etmeden konuşmama devam ettim: “Üzüntülerini göstermek için önümüzdeki yıl, ve sonraki yıl, ve daha sonraki yıl”
Sayın yetkili büyüklerden biri araya girip: “Eeee, daha sonraki yıl ne olacak?”
“Daha sonraki yıl arılar bal üretimini durduracaklar, atlar sizlerle yarışmaya katılmayacak, inekler sütlerini denize dökecekler, balıklar okyanusların en derinine inip sizlerin ulaşamayacağı mağaralarda saklanacaklar.”
Ortalık bir anda karıştı. Kocaman adamlar söyleyecek bir şey bulamadılar. Kimileri karşı çıktı söylediklerime:
”Olur mu, atlar olmadan at yarışları nasıl yapılır. Birbirimizin üzerine binemeyiz ki?”
“Peki bal olmadan nasıl güçleneceğiz.”
“Benim saatim yok, sabahları kim uyandıracak beni?”
Beyaz saçlı, yaşlı bir amca bana doğru yaklaştı ve “Peki, sen ve arkadaşların bu turnuvaya katılabilirsiniz. Ama elenirseniz bir daha ki turnuvaları ancak televizyondan izlersiniz.” diye cevap verdi.
Haberi dostlarıma ulaştırdım. Hepsi de sevinç çığlıkları atarak kutlamaya başladılar. Çığlıkları duyan görevliler koşarak geldiler: “Ne yapıyorsunuz, kavga etmeyin!” diye bizi yatıştırmaya çalıştılar. Eşek hemen cevap verdi:”Kavga etmiyoruz. Seviniyoruz. Ayrıca niye kavga edelim ki, biz insan mıyız?”
Görevliler birbirlerine bakıp, bir şey söylemeden yanımızdan uzaklaştılar.
Şampiyona başlıyor…
Şampiyonanın başlama günü geldi.
İlk maçımızı Amerika ile yapacaktık.
Doğrusu bu haberi aldığımızda bazı dostlarım tedirgin oldu. “Bunlar bizi deney için uzaya gönderirler.”
Korkuları uzun sürmedi. Maçtan önce bir toplantı yaptık. Maçı nasıl oynayacağımızı, nasıl yardımlaşacağımızı konuştuk. Tilkinin bizleri dinlemediğini gören aslan sordu:
“Tilki kardeş bizi niçin dinlemiyorsun?”
Tilki umursamazca cevap verdi:
“Bence bunlara hiç gerek yok. Nasıl olsa süper güçlerimiz var, onları kolayca yeneriz.”
Dostlarıma tartışmamaları gerektiğini söyleyip:
“O kadar çalışmayı boşuna yapmadık. Çalışmazsak süper güçlerimiz bir işe yaramaz. O bizim sırrımız. Onu insanlara karşı kollanamayız.”
Tilki toparlanıp aramıza katıldı.
Sahaya girmeden önce birbirimize kenetlenip güzel bir oyun için üç kez “yaşa, yaşa, yaşa” diye bağırdık.
Bu arada heyecanlanan timsah gözyaşı döküyordu.
Formalarımızı giydik.
Formalarımız turnuvanın en güzel formaları olmuştu. Kırlangıçlar gökyüzünün en güzel mavilerini toplamış, zürafalar kimsenin görmediği ağaç tepelerinden en güzel yeşilleri getirmiş ve zebra onları en güzel şekilde dikmişti.
Seyircimiz de yerlerine oturmuşlar “Geliyooor, geliyoooor, Meriçistan geliyoooor” temposu tutturup bize destek veriyorlardı.
Herkesin sustuğu anda bizimle Afrikaya gelen dostlarımız tüm stadı inletiyordu “Haydi meriçistaaan, bu maçı alistaaaan”, Bağırdığında herkesi susturan Arda, Süper güçlerin en süperlerini kafasında gezdiren Anıl, Elinde ekmeğiyle sürekli bir şeyler atıştıran Fikret Kaan da seyirciler arasında yerini almıştı.
Takımlar sahaya çıktı ve milli marşlarımız söylendi.
Bizim milli marşımız çalınırken Bremen mızıkacıları da bandoya eşlik etti.
Maç başladı ve maç bitti.
Evet, evet yanlış okumadınız. Maç başladı ve bir dakika bile sürmeden bitti.
Televizyonlardan izledikleri aslanları, kaplanları, tilkileri karşılarında canlı olarak gören Amerikalı futbolcular maçın başlama düdüğüyle birlikte sahayı terk ettiler. Sahayı değil, turnuvayı terk ettiler. Hatta çoğunun o günden sonra hiç evlerinden çıkmadığı söyleniyor.
Hepimiz çok güldük bu olaya. En çok da aslandan bile korkmayan hakemin fareyi görünce düdüğünü yutmasına güldük.
Ertesi gün gazeteler, televizyonlar bizden bahsediyordu.
Sokağa çıktığımızda tüm Afrikalı çocuklar etrafımızı sarıp, bizlerle resim çekindiler, birlikte bağıra çağıra şarkılar söylediler.
Bu arada Afrika’da İnsanları Koruma Derneğimiz çalışmalarını sürdürüyordu. Arılar maç saatinde bile bal dağıtıyor, tavuklar her biri yüz yumurta yumurtluyor, inekler şişeledikleri sütleri Afrikalı çocuklara ulaştırıyordu.
Maçın skorunu merak edeniniz varsa onu da söyleyeyim: 30-0
Bir dünya rekoruydu bu. Sayın bay büyükler Amerika’nın sahadan kaçmasıyla Meriçistan takımının maçı kazandığını ilan etmişler ve sonucu 30-0 olarak belirlemişlerdi.
İkinci maçımızı Kamerun’la yaptık.
Kamerun bir Afrika takımıydı. O nedenle hayvanları tanıyor ve onları seviyorlardı. Onlar bizim takımı görünce kaçmadılar. Fakat Aslan’ın iki, Filin bir, Gergedan’ın penaltıdan attığı bir golle maçı dört sıfır kaybettiler.
Çeyrek finale çıktığımız için çok sevinçliydik.
Çeyrek finaldeki rakibimiz Japonya idi.
Japonya, oyuncularının Amerikalılar gibi sahadan kaçmaması için bir gözlük icat etmişlerdi. Gözlüğü takan oyuncular hayvan dostlarımı insan olarak görüyordu.
Ama yine de yenilgiden kurtulamadılar.
Sonuç: 15-0
Gollerin hepsini kendi kalelerine atmışlardı. Gözlük her şeyi ters gösterdiği için kendi kalelerini bizim kalemiz sanmışlardı.
Yarı final müthiş geçti.
Rakibimiz İngiltere idi. Bütün hayvan yetiştiricilerini takımlarına almışlardı. Hatta fil dostum içlerinden birisini tanıdı. Fil dostum küçükken İngiliz oyunculardan biri onun öğretmeniymiş. Ve fil dostuma biraz kötü davranmış.
Fil dostum o günleri unutmamış olacak ki maçta eski yetiştiricisine ufak bir faul yaptı. İngiliz oyuncunun üç ay maç yapamayacağı söylendi. Fil dostumuz ise kırmızı kart gördü. Eksik tamamladığımız maçta galip yine bizdik: Örümcek maymunun birçok golü kurtarmasıyla maçı 6-0 kazandık.
Soyunma odasına girdiğimizde fil dostumuz çok üzgündü. İntikam almak için bile bile faul yapmıştı.
Zebra yanına yaklaştı: “Biz kötülere karşı iyilikle cevap verirsek hem kötülere benzemiş olmayız, hem de onlara iyiliği öğretmiş oluruz.” Dedi.
Fil: “Yaptığın şeyin kötü bir şey olduğunu anladım. Sanırım sizlerden ve bizi izleyenlerden, eski öğretmenimden özür dilemem gerekecek.” diye cevap verdi.
Bu güzel davranışı karşısında hepimiz fil dostumuzun etrafını sarıp üzülmemesini söyledik.
Finaldeydik.
Rakibimiz ise Brezilya idi.
Maç başlamadan önce bütün oyuncular bir araya gelip iyi oynamak için birbirimize söz verdik.
Maç başladı. İlk yarı çok zor geçti. Ve Brezilya 2-0 önde bitirdi İlk yarıyı.
Molada arkadaşlarıma “ne oluyoruz, niçin oynamıyorsunuz” diye sertçe bağırdım.
Aslan: “Brezilyalılar çok tuhaf oynuyorlar, ayaklarını göremiyorum bile” Gergedan:”Yakalasam hepsini mahvedeceğim ama yakalayamıyorum, çok hızlı koşuyorlar.”
Kurt şaşkınlıkla sordu:
“Nasıl mahvedeceksin, yoksa onları ezecek misin?”
Gergedan:
“Olur mu öyle şey? Bu bir oyun ve rakiplerimiz aslında bizim dostlarımız. Sadece yakalarsam topu ayaklarından alıp hepsini tek tek geçip yılın golünü atacağım.” diye cevap verdi.
Hepimiz güldük. Çünkü gergedanı hiç böyle heyecanlı görmemişti.
Bir ara tilkinin aklından süper güçlerimizi kullanmak geçti ama daha önceki konuşmamızı düşünüp bunu bize söylemekten vazgeçti.
Biz ne yapacağımızı tartışırken soyunma odasının kapısı çalındı, birisi kafasını uzatıp içeriye “merhaba, girebilir miyim?” dedi. İlk gördüğümde yanlış gördüm diye düşündüm Ama gözlerimi ovuşturup baktığımda doğru gördüğümü anladım. Gelen Messi idi.
Yaşı büyümüş ama kendi hiç büyümemiş birisiydi Messi.
Hayallerini hiç bırakmamış, sayın bay büyüklerin yapamazsın dediği her şeyi yapmıştı.
Meriçistan’ın turnuvaya katıldığını duyunca onlara yardım için gelmişti.
“Dinleyin arkadaşlar” dedi. “Mola bitmek üzere, kısa sürede size benim nasıl oynadığımın sırrını anlatacağım ve siz de çıkıp bu maçı kazanacaksınız.”
Ve sırrını anlattı.
Ben burada o sırrı yazmayacağım. Çünkü adı üstünde bir sır. Ben, Messi, Hayvan dostlarım ve hayal kurmasını bilen süper güçlere sahip diğer arkadaşlarım arasında bir sır.
Maçı sizin de anladığınız gibi biz kazandık ve Dünya Kupasını aldık.
Yorgun ama mutlu bir şekilde eve döndük.
Dostlarım kupayı benim saklamamı istediler. Ben de sevinerek kabul ettim.
Masamın üzerinde duran, annemin, babamın ve eve gelen sayın bay ve bayan büyüklerin kumbara sandığı kupa o dünya kupası işte.
Her gece o kupaya bakarak uyuyorum.
Umarım büyüyünce benim gözüme de kumbara gibi görünmez.
Thursday, May 17, 2012 2:51:18 PM
çocuk öyküleri
I.
Birazdan Ömer’in ortalığı ayağa kaldıran sesi duyulur:
“Dürbüüüüün!.. Dürbüüüüün!..”
İsmim Erdem ama arkadaşlarım, komşu teyzeler, mahallenin yaşlı amcaları hatta ablam bile bana “Dürbün” diye seslenir. Doğrusu ben de alıştım bu isme.
Öğretmenim ve annemden başka bana “Erdem” diye seslenen kimse kalmadı.
Önceleri, arkadaşlarım “Dürbüüün!”diye dışarıdan seslendiğinde annem pencereden kafayı uzatır; “Evladım burada Dürbün mürbün diye birisi yok!” diye onları azarlardı ama artık o da pes etti.
Dürbün ismi bana Ömer’in hediyesi.
Mahalleye yeni taşınmıştık. Yeni evimizin sessizliğinde, bir köşede yapbozlarımla oynuyordum. Annem de bir süredir suskundu. Sanırım yine beni izliyordu. Biraz dışarı çıkmak istediğimi söyledim. “Haydi o zaman” deyip bağcıklı ayakkabılarımı giymemi istedi. Ben de zaten o ayakkabılarımı giyecektim. Ne de olsa sokağımızla ilk kez tanışacaktım. Tam çıkmak üzereyken annem iki parmağıyla saçlarımı düzeltti, sonra da yüzüme, sebebini bilmediğim kokulu bir öpücük kondurdu. Ben de çok mutlu oldum.
Annem bahçe kapısını kapattı, elimden tutarken sordu:
- Sevdin mi yeni evimizi?
- Eh! İşte.
- Hmmm. Eh işte ha! Burası sevdiğin ağaçlarla dolu, üstelik ben bu sabah bir sürü çocuk gördüm. Hepsi de senin yaşlarında, yakında onlarla da tanışırsın. Yepyeni arkadaşların olur.
- Ben kimseyle tanışmayacağım.
- Niyeymiş o?
- Tanışacağım, onları çok seveceğim, sonra yine taşınacağız. Tanışmayacağım işte.
Böyle söylesem de, annemin gördüğü çocukları merak etmeye başlamıştım bile.
Evimizin hemen ilerisindeki bir banka oturduk. Sonra annem “Sıkılınca sakın kendin gelmeye kalkma, seslenirsin, gelip alırım” diye tembih edip eve döndü.
Yeni sokağımızla baş başa kalmıştım. Yaprakların sesini dinlemeye, kuşlara laf atmaya, uzaktan geçen arabaların markalarını söylenmeye başlamıştım ki ince, titrek bir ses yanıma yaklaştı:
- Yeni mi taşındınız buraya?
Bu sabah annemin gördüğü çocuklardan biri olduğunu anladığım sese doğru yüzümü çevirip:
- Yeni değil ama iki gün önce taşındık
diye cevapladım.
Yeni tanıştığım ses konuşmaya devam etti:
- O evde Cemler oturuyordu
- Cem kim?
- Cem bizim en iyi arkadaşımızdı.
Arkadaşının buradan gitmesine üzülmüştü ve sanırım bunun suçlusu olarak da beni görüyordu. Başımın dertte olduğunu anlamıştım. Çünkü biz konuşurken üç çocuk daha yanımıza gelmişti ve üstelik bir de köpekleri vardı. Ben korktuğumu belli etmeden konuşmaya devam ettim:
- Buraya taşınmayı hiç istememiştim ama annemler buraya taşınmamız gerektiğini söylediler. Zorla getirdiler beni. Babamın işyerine yakınmış, benim de buradan okula gitmem daha kolaymış. Hem zaten benim arkadaşlarım da eski mahallemizde kaldılar.
Yeni gelenlerden bir başka ses araya girdi:
- Zorla gelmişmiş. Siz gelmeseydiniz Cemler de taşınmayacaklardı. En iyi ağaca tırmananımız Cem’di. O olmadan kim toplayacak erikleri şimdi?
Aklıma söyleyecek bir şey gelmedi. Anneme seslenecektim ama yeni olduğum bu mahallede adımın korkağa çıkmasını istemiyordum. İçimden ablamın çıkıp gelmesi için dua etmeye başladım. Ama ablam da işe yarayacağı zaman hiç ortalıklarda görünmezdi.
Yüzüme doğru yürüyen serinlik sayesinde bir elin gözlüğümü tutmaya çalıştığını anladım ve “dokunma!” diyerek kafamı hızla geriye doğru çektim.
“Yemedim ya gözlüğünü, takıp geri verecektim” dedi bir ses.
Ortalık bir anda sessizleşti. Gözlüğü vermediğim için şimdi daha çok kızmışlardı. Onları sakinleştirmek için cesaretimi toplayıp konuşmaya başladım:
- Gözlüğü takmanıza izin veririm ama hemen geri vereceksiniz.
- İstemez. Gözlüğün senin olsun
Başımı yere doğru indirdim, gözlüğü çıkarttım ve yukarı doğru uzattım:
- Alın, takın!
- İstemez dedik ya, bizim de var gözlüğümüz, üstelik daha da güzel.
Fazla ısrar etmeden “siz bilirsiniz” deyip gözlüğümü yeniden taktım.
“Kıskanmaları normal” diye düşündüm. Babam anlatmıştı; simsiyah ve parlakmış gözlüğüm. Ve takınca çok yakışıklı oluyormuşum.
Ablam gelmedi ama gözlüğüm beni kurtaracaktı anlaşılan. Elimle yoklayarak bankın tutamaklarını bulup ayağa kalktım ve sordum:
- Hepinizin gözlüğü var mı?
- Oooo, en alası diye hep bir ağızdan cevap verdiler.
Elimi kaldırıp hemen önümde duran çocuğun yüzüne doğru uzattım. Önce burnuna dokundum, sonra yavaşça gözlerine doğru yüzünü yokladım.
“Peki şu anda takıyor musunuz?” dedim.
Kimseden ses çıkmadı. Ama sanırım gözlerimin görmediğini anlamışlardı. Şaşkınlıkları bitmeden elimi uzattım:
- Ben ismim Eren dedim.
Elim havada biraz bekledikten sonra birisi “Ben ki de Ömer” diye yakaladı.
Sonra bir diğeri:
- Ben Buğra
- Ben Yiğit
- Ben Baran
Böylece hepsiyle tanışmış olduk.
Ellerimi usulca yüzlerine dokundurarak hepsinin fotoğrafını çektim.
Ömer dik saçlı, burnunun üst tarafı yok gibi, çenesi neredeyse dudaklarıyla bitişik yuvarlak bir yüze sahipti.
Buğra’nın yanaklarından çikolata merakı anlaşılıyordu.
Yiğit’in kocaman gözleri ve uzun bir burnu vardı.
Baran kıvırcık saçlı, zayıf ama hepsinden daha uzundu.
Tanışma bittikten sonra banka dizilip oturduk.
Kısa bir sessizlikten sonra Ömer sordu:
- Hiç mi göremiyorsun sen?
- Hiç göremiyorum diye cevapladım.
- Çok yakından bile mi?
Soruyu sorarken Ömer, burnunu burnuma değdirene kadar yüzünü yüzüme yaklaştırmıştı.
- Çok yakından bile dedim.
İlk tanışmalarım hep böyle olurdu. Görmeyen birisiyle arkadaş olmak tuhaf bir şeydi. Ben konuşmaya başlamasam onların da konuşmaya cesaret edeceği yoktu:
- Golden hanginizin? dedim.
“Hepimizin” diye cevapladı Ömer ve devam etti: “Hani sen göremiyordun”
“Görmüyorum ama duyuyorum” dedim.
Bunun nasıl olduğunu merak ettiklerini biliyordum. O köpeğin bir Golden olduğunu nereden bildiğimi anlatmaya başladım:
- Goldenler hep koşar adım yürürler. Tıpırtıları diğer köpeklere göre daha hızlıdır. Nefes alıp vermeleri daha farklıdır. Adı ne köpeğinizin?
“Sarı” dedi Buğra.
“Sarı mı? Niçin Sarı diyorsunuz köpeğinize” diye sordum.
“Sarı renkli de ondan” diye cevapladı
“Sarı ha! Güneş gibi mi?”
“Tam sayılmaz” dedi
“Peki ya nasıl?”
“Şey gibi... Hah! işte şu kuru dal gibi.”
Göremediğime henüz alışamamıştı arkadaşlarım. Güldüm “verir misin bana onu?” dedim, Ömer kuru dalı elimin üzerine bıraktı. Alıp kokladım. Sonra elimle yoklayarak, soluk soluğa bizi izleyen Sarı’yı buldum, ona doğru eğilip onu da kokladım.
“Evet, aynı renkteler.” dedim.
Konuşmam devam ettikçe şaşkınlıklarının arttığının farkındaydım. Daha da fazla şaşırtmaya karar verdim:
- Uzaktan geçen o araba bir Land Rover değil mi? Arkasındaki de bir Mazda.
“Evet” dedi şaşkınlıkla Ömer: “Hem de beyaz bir Mazda”
Artık tüm dikkatleri benim üzerimdeydi. Devam ettim:
- Önümüzdeki ağaç bir çınar, hışırtısına bakılırsa evin arkasında da bir söğüt ağacı var. Limon ağacına konan kuş da güzel bir serçe. . .
Çıt çıkmıyordu. Yiğit’in yerinden kalktığını duydum. Ayak sesleri onu karşımızdaki eve doğru götürüyordu. Biraz sonra geri döndü:
- Evin arkasında gerçekten de bir söğüt ağacı var dedi.
Konuşmamdan en fazla etkilenen Buğra olmuştu:
- Babamı görebiliyor musun peki? Eve gelmiş mi?diye sordu.
- Evet gelmiş . Üstelik sana da bir sürprizi var. diye cevapladım.
Sözümü bitirir bitirmez Buğra yerinden fırladı..Arkasından “Nereye gidiyorsun, şaka yaptım. Ben babanı nasıl göreyim?” diye bağırsam da sesimi duymadı.
Baran gülerek “Sanırım Buğra senin bir dürbün olduğuna inanıyor” dedi.
Ömer ekledi: “Evet, süper bir dürbün”
O gün hem yeni bir ismim olmuştu hem de yeni arkadaşlarım.
II.
Sesler aniden kesilmişti. Olduğum yerde durdum: Çıt yoktu.
Anneme seslendim, babama seslendim, ablama seslendim ama hiçbiri sesimi duymadı. Asam ile etrafı yoklayarak yürümeye başladım. Sonra yeniden durdum etrafı dinledim ama hala çıt çıkmıyordu. Biraz daha hızlanarak yeniden yürümeye koyuldum. Daha da hızlandım ve bağırmaya başladım: “Ömeeer! Buğraaa!” Kimse sesimi duymuyordu.
Ömerlerin gelme vakti yaklaşınca evin önündeki arsaya çıkmıştım. Çıkarken annem de ablam da evdeydi. Her zamanki gibi biraz oturacaktım, önce Sarı, ardından da Ömerler gelecekti. Ama öyle olmadı. Sesler bir anda kesildi. Karanlığa alışkındım ama benim bile korkacağım kadar bir karanlık çöktü gözlerime. Asamı alıp ayağa kalktım. Karanlık daha da koyulaşıyordu. Hızlandıkça kararıyordu. Ne olduğunu anlayamadığım bir şeye ayağım takılınca halamın İngiltere’den getirdiği asa elimden düştü. Onu bulmak için bile durmadım. Koşmaya başladım. Ne bir rüzgar, ne bir ses vardı. Dümdüz bir yolda koşuyor gibiydim. Nereye gideceğimi, ne tarafa sesleneceğimi bilemez olmuştum. Koşuyordum. Bağırmaktan sesim çıkmaz olmuştu. Yorulunca olduğum yerde durdum ve oracığa diz çöktüm. Etrafı yokladım. Ellerimle bir taş, bir çimen parçası aradım. Ama her yer dümdüzdü. Kalakalmıştım.
Korkuyla uyandım. Yatağın üzerine doğruldum, sehpanın üzerindeki gözlüğümü aldım. Sonra derin bir nefes alıp “ne korkunç?” diye söylenerek mutfağa doğru yürüdüm.
Hafta sonu olduğu için annemler hala uyuyordu. Odama geçip sessizce arabalarımla oynamaya başladım.
İlk önce “Günaydın oğlum” diyerek annem uyandı. Sonra babamın “Uyandın mı sen?”diyen sesi geldi. Ablam hala uyuyordu ama bu keyfi fazla uzun sürmedi. Annem, ablamın odasına doğru seslendi :”Kızım kalk, ekmeğimiz yok”
Gittikçe yükselen bir sesle annem aynı şeyi birkaç kez tekrar etti. Ablam uyanmış, söylene söylene koridorda yürüyordu:
- Yaa üf ya! Biraz daha uyuyayım.
- Kızım kardeşin uyanmış, baban uyanmış, kahvaltı edeceğiz evde ekmek yok, yumurtamız da az kalmış. Hadi yıka yüzünü! Sallanma!
- Üff yaa! Üff ya! Keşke ben de kör olsaydım.
Benim gördüğüm rüyayı görse herhalde böyle düşünmezdi. Hatta bir daha uyumaya bile korkardı. Babamı görebiliyordu, annemi görebiliyordu, aynaya bakıp kendini görebiliyordu, aldığı ekmeği, merdivenleri görebiliyordu ama benim yerimde olmak istiyordu.
İyi ki de öyle değildi.
Uyuyamadığım zamanlar ablamın odasına gider, yanına uzanır bana babamı anlatmasını isterdim. O da en ince ayrıntısına kadar anlatırdı. Annemi, babamı bana ablamdan daha güzel anlatan yoktur şu dünyada. Kendini de anlattırırdım O’na. Söylediğine göre sınıfındaki en güzel kızmış. Ama bazı sabahları çekilmez oluyor.
Kahvaltı bitince balkonda Ömer’in seslenmesini bekledim. Tam zamanında geldi: “Dürbüüüün!”
Ekip tamam olunca benim en sevdiğim oyunu oynamaya karar verdik. En sevdiğim oyun çünkü hep ben kazanıyordum.
Oyunumuz çok basit: Bir kişi ayakta durur, geri kalanımız sırtüstü yere yatar ve gözlerini kapatır. Benim kapatmadığımı söylememe gerek yok sanırım. Ve Ayakta duran arkadaşımızın sorduğu soruları hiçbir yere bakmadan cevaplamaya çalışır.
Soruları bugün Yiğit soracak.
Hepimiz gökyüzüne doğru sırtüstü uzandık. Yiğit “hazır mısınız?” diye sordu. Hazır olduğumuzu söyledik.
“Kapatın gözlerinizi de dinleyin o zaman” dedi Yiğit. Ve ilk sorusunu sordu:
- Üstümüzdeki ağaca konan kuşun adı ne?
Bu çok kolay soruydu. Serçelerin pır pır eden kanat seslerini kim dinlese duyardı. Ama bir baştankara da olabilirdi. Biraz daha dikkatlice dinledim. Hayır bu bir serçeydi. Ağaca konduktan sonra birkaç kez daha pır pır kanatlarıyla gezindi ve sonra bir yerde durdu. Baştan kara olsa hiç yerinde duramazdı. Ben hemen cevabımı verdim:
- Serçe!
Ömer bunun başka bir kuş olduğunu düşünüyordu. O da cevabını verdi.
- Güvercin!
Baran, “bence de Güvercin” diye bağırdı.
Sıra Buğradaydı. Hepimiz onu bekliyorduk. Sustu, sustu ve sonra
- Kartal! diye bağırdı.
İlk önce hepimiz şaşırdık. Ama Ömer “Yok Akbaba! Sen yine gözünü kapatır kapatmaz hayallere mi daldın?” deyince hepimiz kahkahayı bastık.
Yiğit “Dürbün bildi. Bu sefer hepiniz iyi dinleyin, soruyorum: Yanımızdan geçenler kaç kişi?” diyerek yeni sorusunu sordu.
Yine meraklı kulaklarımızla ayak seslerini dinlemeye başladık. Ömer hemen cevapladı.
- İki kişi.
İki büyük yan yana yürüyorlardı. Ama sanki bir de küçük çocuk vardı arkalarında onları takip eden. Emin olamadım ama ben de cevap verdim.
- Üç kişi.
Baran hala cevap vermemişti. Ömer “Haydi Baran!” diye acele etmesini istedi. Baran: “Ben hiçbir şey duymuyorum” dedi. Seslere kendisini vermeyi bir türlü öğrenememişti ama Ömer bunu Baran’a öğretmekte kararlıydı:
- Oğlum dikkatli dinlesene
- Dinliyorum
- Eeeee?
- Hiçbir şey duymuyorum.
Ömer sinirlenmişti:
- Duyamazsın tabii, çoktan gittiler.
Bu soruyu da ben bilmiştim. Geçen arabaların markalarını da ben doğru tahmin ettim. Kulakla görme yarışmasının birincisi yine ben oldum.
Buğra ile Yiğit sıkılınca oynamaktan vazgeçtik.
Bankta oturup uzaya gitme hayalleri kurmaya başladık. Sonra Ömer ileride nasıl büyük bir futbolcu olacağını anlattı, sonra uzun uzun Yiğit’in büyüklerle ilgili şikayetlerini dinledik.
Yüzme kursunun vakti yaklaşıyordu. Evlere dağıldık. Yemeklerimizi yedikten sonra Ömer hepimizi toplayacaktı.
III.
Yüzmeyi çok severim. Annemler bunu bildiği için buraya gelir gelmez hemen evimizin yakınındaki yüzme kursuna kaydımı yaptırdılar. Mahalledeki diğer çocuklar da hafta sonları yüzme kursundaydı.
Yüzme hocamız daha önce iki kez Türkiye şampiyonu olmuş bir yüzücüydü. Benim de ileri de iyi bir yüzücü olabileceğimi söylerdi. Zaten yarışlarda da çoğu kez ben birinci olurdum.
Nasıl bu kadar hızlı yüzebildiğimi soranlara “bilmiyorum” diye cevap verirdim. Gerçekten de bilmiyorum, ben sadece yüzüyorum.
Derin bir nefes alıp suya dalıyorum. Bir kulaç suyu kucaklıyorum sonra suyla birlikte dalgalanıp ilerliyorum. Yüzerken kendimi su olmuşum gibi hissediyorum. Birileri sudan çıkmamız gerektiğini söylemese ben günlerce yüzebilirim. Diğer arkadaşlarım etraflarına baktıkları, başka şeyler gördükleri için oyalanıyorlar. Tabii ki o zaman da birinci olamıyorlar.
Kurstan çıkınca her zamanki yerimizde oturduk. Yiğit’in çantasında getirdiği erikleri yemeye koyulduk.
Yiğit en sessiz olanımızdı. Çok fazla konuşmaz, konuştuğu zaman çok komik şeyler söyler ya da tuhaf sorular sorardı. Yine öyle bir soru sordu:
- Sen karanlıktan korkar mısın?
- Bilmem, bazen diye cevap verdim.
Yiğit çok meraklanmıştı.
- Ben senin karanlığa alışkın olduğunu sanıyordum.
- Alışkınım ama bazen korkuyorum. Karanlıktan değil belki ama bazen uyumadan önce çok uzaklardan köpek sesleri duyuyorum. Sesler sanki pencereden içeri giriyor ve yatağımın etrafında dönüp duruyor. O zaman çok korkuyorum.
Yiğitin nefesinin daha hızlı atmaya başladığını işitiyordum. Diğerleri de susmuş nefes nefese beni dinliyorlardı. Ömer’in “Uuuuuuu!” diye bağırmasıyla hepsi birden çığlık çığlığa ayağa fırladılar. Ömer “ne ödlek adamsınız” diye kahkahayı patlattı. Biraz sustuktan sonra biz de Ömer’e katıldık.
Artık eve gitme zamanı gelmişti. Yarın okul vardı ve ben hala Türkçe ödevimi bitirmemiştim.
IV.
Annem, babam, ablam herkes evdeydi. Hafta sonu biterken bir arada olmamız çok hoşuma giderdi. Sanki başka hiç vakitleri olmayacak herkes acele acele bir şeyler bitirmeye çalışıyor olsa da bir arada olmamız çok güzeldi.
Babam son kalan bulmacasını çözüyordu. Ablam odasını toparlama telaşındaydı. Ne gerek varsa yarın yine dağılacaktı. Annem pazardan aldıklarını yerleştirmekle meşguldü. Bana da bir çift terlik almıştı.
- Erdem, şunları denesene dedi.
Tam benim istediğim yumuşak terliklerdendi. Giydim, bir iki adım attım, çok rahattı.
- Sevdin mi?
- Evet, çok güzel teşekkür ederim. Dedim. Sonra merak ettiğim rengini sordum:
- Ne renk bunlar?
- Mavi dedi annem.
- Koşarken ki gibi mavi mi? diye sordum
Annem: “Evet” dedi “Koşarken ki gibi”
Renkleri bana ablam öğretmişti.
Gökyüzü masmaviymiş. O mavi de insan koşup yüzüne rüzgar vurur ya yüzümüz, elimiz serinlik olur işte öyleymiş.
Yeşili anlatırken de baharda çimenlerin kokusu gibi olduğunu söylemişti.
Üzüldüğümüzde nasıl oluyorsak siyah da öyle bir şeymiş.
Hayal kurmamız turuncu, sinirlenmemiz kırmızı, yalnız kalmamız da lacivertmiş.
Gökyüzü rengindeki terliklerimle odama gittim. Ayaklarımda gökyüzü sanki uçuyordum.
Derslerimi bitirdikten sonra tekrar salona gittim. Evdekilere yüzmede nasıl birinci olduğumu, Ömer’in bizi nasıl korkuttuğunu anlattım. Yatma vakti gelince de iyi geceler öpücüğü dağıtarak yatağıma döndüm.
Aklıma Ömer’in kulağımızın dibinde “Uuuuuu!” diye bağırınca diğerlerinin nasıl korktukları geldi güldüm. “Şimdi hiç biri kendi yatağında değildir.” diye düşünerek uykuya daldım.
V.
Bugün çok heyecanlıyım. Hayatımda ilk kez bir futbol takımıyla maç yapacağım. Babamla daha önce birkaç kez top oynamıştık ama bir takımın içinde ilk defa olacaktım.
Ömer’in amcasının bir halı sahası var. Arkadaşlarım bazı günler o halı sahada maç yaparlar. Ben de onların gürültüsünü, şamatasını dinlemek, onların heyecanlarını duymak için oraya giderim.
Ömer birgün bana “sen de futbol oynamak ister misin?” diye sordu. Ben de “isterim ama daha önce hiç oynamadım ki” diye cevap verdim. Ömer: “Tamam o zaman, ben bir şeyler ayarlayacağım” diyerek sustu. Aradan birkaç gün geçmişti ama Ömer maç hakkında hiçbirşey söylemiyordu. Ben içimden heyecanlanıp nasıl olacağını düşünüp duruyordum ama “Ömer unuttu” diye düşünerek ben de maçı unutmaya karar vermiştim.
Dün Ömer geldi ve “Yarın akşam müthiş bir maç var” dedi. Arkadaşlarımın hepsi sevindiler. Ömer “durun öyle hemen sevinmeyin, bu çok farklı bir maç olacak” dedi. Hepsi meraklanmıştı. Ben onları dinlemiyordum bile. Nasıl olsa ben oynamayacaktım.
“Nasıl farklı olacak ki?” dedi Yiğit.
Ömer :
- Sahanın ışıkları kapalı olacak. Ve Dürbün’de bizim kaptanımız olacak.
Kimse bir şey anlamamıştı ama sanki ben ne olduğunu anlamış gibiydim.
Ömer açıklamasına devam etti:
- Her zaman maç yaptığımız yan mahallenin çocukları var ya. İşte onlarla bir maç yapacağız. Karanlıkta maç yapma fikri onların da hoşuna gitti. Yarına hazırlanın.
Neredeyse sevinçten havalara uçacaktım. Ömer zaten verdiği sözü hiç unutmazdı.
Maç saati geldi. Maçı izlemeye annem ve babam da gelmişti. Annem heyecanımı görüp dedemlere de haber vermişti.
Büyüklerin oynadığı stadlardaki gibi uğultular duyuyordum. Bir sürü insan bu maçı izlemek için gelmişti. Daha önce dizlerimin bu kadar titrediğini hiç hatırlamıyorum.
Hakem Ömer’in amcası olacaktı. Hepimiz sahaya girdik. Ömer’in amcası bazı bilgiler vereceğini söyleyerek bizi etrafına topladı. Gol olduğunu anlayabilmesi için topa ve kale direklerine fosforlu etiketlerden yapıştırmış., sonra topun içerisine küçük çıngıraklardan koymuş. Sesin olduğu yöne doğru koşarak topu yakalamamız ve gol atmaya çalışmamız gerekiyormuş. Hızlı koşmak yasakmış, düdük çaldığında hepimiz duracakmışız.
Bir sürü bir şeyler daha anlattı ama ben heyecandan çoğunu dinleyemedim. Sonra “Anlaşıldı mı?”diye sordu, biz de hepbir ağızdan “anlaşıldı” diye bağırdık ve düdükle birlikte maça başladık.
Çıngırağın sesi bir o taraftan bir bu taraftan geliyordu. Önceleri yavaş yavaş sese doğru gidiyorduk alıştıkça koşmaya başladık. Ara ara Ömer’in amcasının sesi duyuluyordu: “daha yavaş, daha yavaş” bazen de birbiriyle çarpışanların sesi duyuluyordu: “Ayağıma vurdun” “Dikkat etsene!” “Sen kimsin”. Seyirciler durumdan memnundu. Her çarpışmada babaların gülmeleri, annelerin “eyvaah” diye sızlanmaları duyuluyordu. Henüz hiç gol olmamıştı. Birkaç kez ayağıma top gelmişti ve bizimkilerin sesine doğru göndermiştim topu.
Sahayı bir kaç turdan sonra kafama yazmıştım. Bir ara karşı kaleye yakın bir yerden topun sesi geldi. Bizimkiler ve rakip takım diğer kalenin orada top nerede diye söylene söylene topu arıyorlardı. Ben hemen topun olduğu yere doğru gittim. Ayaklarımla yoklayarak topu buldum. Kale hemen karşımdaydı. Çünkü en kenardan yedi adım atmıştım, ileriye doğru sekiz adım koşmuştum. Topa dümdüz vurdum. İlk önce hiçbir ses duyulmadı. Sonra Ömer’in amcasının sesi duyuldu: “Gol oldu!” ve düdüğü çaldı. Bazı günler dışarıdan “Goool” diye gelen bağırmaların ne demek olduğunu şimdi anlamıştım. “Goooool” diye bağırarak kendi etrafımda dönmeye başladım. Her yer gökyüzü olmuştu. Bu arada dedimin, annemin, babamın “Ya ya ya, şa şa şa Erdem Erdem çok yaşa” diye bağırdığını da duyuyordum.
Maç benim attığım golle 1-0 bitmişti
Bu akşam hayatımın en güzel akşamı oldu. Ömer ve ben önde, anne ve babalarımız da arkada eve doğru yürümeye başladık. Ben hala attığım golün heyecanındayım. Ömer “süper bir gol attın.” dedi. Sonra “Görmedim ama herhalde süperdi” diye düzeltti. “Ben gördüm” dedim “Çok süper bir gol oldu.” Bu akşam çok güldük Ömer’le.
Ömerler evlerine gittiler. Ben de anne ve babamın elinden tutup düşünmeye başladım:
İyi ki taşınmışız bu mahalleye.
İyi ki bu mahalle babamın işine yakınmış.
İyi ki bu mahalle okuluma yakınmış.
İyi ki Ömer bana “Siz mi taşındınız buraya?” diye selam vermiş.
Friday, May 4, 2012 11:06:16 AM
Öykü
I.
Küçük bir kasaba burası. Kaybolmadığı müddetçe bir yabancı uğramaz buralara. Ben burada doğmuşum, annem burada doğmuş, babam, dedem hepsi burada doğmuşlar.
Mevsimlerin gelişi, balık sürülerinin geçişi, yağmur vakitleri hatta can sıkıntıları bile önceden bellidir burada. Her şey ezberimizde olduğu için en ufak bir değişiklik heyecanlandırır bizi.
İkindi sonrası kasabamız öyle bir değişikliğin etrafında birikmeye başladı. Kıyıdan üç beş metre ileride, kayalıkların hemen altında, insanların ne olduğunu pek de anlayamadığı, tuhaf renkler saçan bir şey görünüyordu.
Uzunca boylu bir adam, bunun eski bir konserve kutusu olduğunu söyledi. Eskiden böyleymiş konserve kutuları. El yapımı imiş. Pek inandırıcı gelmedi etrafındakilere ama o yine de ikna etmek için uzun uzun açıkladı..
İkna olmak komşularımızın işine gelmiyordu. O kadar merakı boşuna mı yaşamışlardı? Farklı bir şey olmalıydı. Ama uzun boylu adam, cebinden çıkarttığı telefonundan internete girdi, o cisme benzer fotoğraflar gösterdi, kasabamızın hayallerini yıktı.
Dağılmak üzereydiler ki oradan geçen zayıf, beyaz yüzlü bir kadın "Aman Allahım!" diye bağırdı; "Annemin çiçeği".
Hepsi durup kadının yüzüne baktılar. Sonrada dönüp suyun dibindeki o tuhaf şeye.
Uzun boylu adam karşı çıktı:
- Çiçek mi? Yanılıyorsunuz. O bir konserve kutusu
Kadın adamın yüzüne bile bakmadan ellerini ağzına götürüp şaşkınlığını bastırmaya çalıştı:
- Annemin çiçeği!
O tuhaf şeyin bir çiçek olması kasabalılar için daha heyecan vericiydi. O nedenle uzun boylu adamın söylediklerini de, gösterdiği fotoğrafları da bir anda unuttular.
Komşumuz, ki kasabamızda çiçekler hakkında en çok şey bilen odur, "nasıl bir çiçek bu?" diye söylendi. Çiçekçi komşumuz kadına doğru yürüdü:
- Hanımefendi, nedir bu çiçeğin ismi?
Kadın dinlemeden, aynı tonda mırıldanmaya devam ediyordu: "Annemin çiçeği, onu suya atmışlar".
Yaşlı bir adam, artık kimsenin hiçbir şeye saygısının olmadığının bir kanıtını daha bulmanın sevinciyle: “Atarlar hanımefendi, böyle bir şeyin kıymetini nereden bilecekler?" diye kadını sakinleştirmeye çalıştı.
Uzun boylu adam yalnız kalmıştı. Son bir ümitle orada bekleyenlerden birinin koluna girip: “Yahu çiçek falan değil, bildiğin konserve kutusu” diye ikna etmeye çalışsa da, adam hızla kolunu kurtardı, sertçe bir bakışla uzun boylu adamı yanından uzaklaştırdı.
Kasabanın her şeyden haberdar berberi kadını doğrularcasına:
- Bunlar kıraç bölgelerde yetişen bir çiçek. Mavisi, kırmızısı, pembesi, yeşili vardır. Ama bu rengine ilk kez rastlıyorum.
Hava soğuk olduğu için suya dalıp çiçeği çıkartmaya kimse cesaret edemiyordu. Bu arada, kalabalığı merak eden gözlüklü bir adam kayalıklara doğru yaklaştı, dikkatlice çiçeğe baktı. Sonra gözlüklerini çıkartıp bir başka gözlük takıp yeniden dikkatlice çiçeğin olduğu yere doğru baktı; "Zavallı" dedi, "Ölmüş. Sanırım köpek balıklarından kaçmaya çalışıyordu"
Çiçekçi komşumuz adama bakıp:
- Bir çiçeğin köpekbalıklarından kaçmasını da ilk kez duyuyorum.
dedi. Etraftakiler güldüklerini göstermemeye çalışıyorlardı.
Adam gözünü o şeyden ayırmadan, gülüşmelere de aldırış etmeden:
- Çiçek değil beyefendi, bu bir balık. Diplerde yaşar, okyanus diplerinde. Yılın bu mevsimlerinde yer değiştirirler. Fakat bu kıyılarda fazla görünmezler. İklim değişiklikleri onları da etkilemiş olmalı.
diye cevap verdi.
Hem güzel giyinmişti, hem de çok güzel konuşuyordu. Şimdi burada hatırlamadığım, kasabalılarımızın da çoğunu anlamadığı bir sürü kelime de sıralıyordu konuşurken.
Annesinin çiçeğinin peşindeki kadın ise eli ağzında kıyıdan uzaklaşıyordu:
- Annemin çiçeği… annemin çiçeği… onu suya atmışlar
Kıraç bölgelerin çiçeği olduğunu söyleyen berber ise kalabalığın içinde hemencecik yer değiştirdi.
“Bir balık ha!" dedi birisi.
Gözlüklü adam keyifle cevap verdi:
- Evet. bir balık. Sırf bu balıkları görmek için, dostlarımızla, yılda iki kez büyük okyanusa dalmaya gideriz. Zavallı Kaptan Custo, ömrünü bu balıkların peşinde harcadı, ama bir türlü göremedi. Ama sizler ne kadar şanslısınız.
Çiçekçi komşumuz "çiçek olmadığını tahmin etmiştim" diye derin bir nefes aldı.
Bu tuhaf renkli balığın adı neydi peki?
"Origan" diye anlatmaya başladı:
- Yumurtadan çıktıktan sonra, bir yaşına kadar sürüler halinde yaşarlar. Sonra her biri farklı farklı bölgelere dağılıp tek başlarına devam ederler. Her yıl bir başka renge bürünürler. Kimilerinin boyu üç metreye kadar ulaşır.
- Üç metre mi?
- Evet üç metre
- Ama aşağıdaki balık?
-O balığın kuyruk kısmı sadece. Sanırım gövdesini diğer balıklar yemiş. Büyük okyanusta, daha önce hiç görmediğiniz, bunun gibi bir çok canlı vardır. Nefistir okyanusun dipleri. Karada göremeyeceğiniz renkler, şekiller, balıklar, bitkiler.
Herkes pür dikkat adamı dinliyordu. Onların dikkati adamın konuşmasını daha da uzatıyordu.
Tam bu anda bir el; "Biraz kenara çekilir misiniz?" diye hafifçe beni yana doğru çekti, tepkim umursamadan fotoğraf makinasını çalıştırmaya başladı:
- Harika! Olmaz böyle bir şey! İnanılmaz!
Övgülerin birazdan kendisine yöneleceğini bekleyen gözlüklü adam konuşmasını kesip, kendisine çekidüzen verdi ve fotoğrafçının yanına yaklaştı:
- Origanlar böyledir. Hele bir de mavi ırklarını görseniz.
Fotoğrafçı dinlemiyordu bile, sadece "bu yansıma?" "bu taş?" "güneş yüzyılda bir bu açıyla yeryüzüne bakar" diye kendi kendine söylenip, bir yerlere yetişircesine fotoğraflar çekiyordu. Gözlerin kendinden uzaklaştığını gören adam fotoğrafçıya biraz daha yaklaşıp: “Siz de mi ilk kez görüyorsunuz origanları?” diye sordu. Fotoğrafçı yanıbaşında konuşup duran gözlüklü adamı biran evvel başından savmak istiyordu:
- Origanlar mı? Ne origanı?
- Onların fotoğrafını çekmiyor musunuz?
- Siz o taşlara origan mı diyorsunuz?
- Taş mı?
- Evet. Kayalıkların dibindeki tuhaf renkli taş. O renkler güneşin çok özel açısıyla ortaya çıkar ve güneş ancak yüzyılda bir o açıyla yeryüzüne düşer.
dedi ve konuşarak fotoğraf çekmeye devam etti:
- İnanılmaz bir buluşma, bu anı yakalamak tüm fotoğrafçıların hayalidir. Yarın dünya bu olayı konuşacak ve kasabamızdan söz edecek.
Gözlüklü adam yeniden gözlüklerini çıkardı, diğer gözlüklerini taktı, eğilip dikkatlice suyun içine doğru yeniden baktı:
- Sanırım haklısınız. bu bir origan olamaz. Çünkü origanların kuyruk uçları kırmızıdır.
- Tabii ki değil, bu bir Yenbigam taşı
diye cevapladı fotoğrafçı.
- Yenbigam taşı ha! Daha önce hiç duymamıştım.
diye mırıldandı gözlüklü adam, sonra kasabalılara döndü ve konuşmasına devam etmek istedi:
- Origanları ilk kez görüntüleyen benim
diye söze başladı ama kasabalının onu dinlemeye hiç niyeti yoktu.
"Palavracının tekisin" diye çıkıştı yaşlıca bir kadın:
- Origan diye balık mı varmış? Ben bir denizbilimciyim, olsa muhakkak duyardım
- Siz duymamış olabilirsiniz hanımefendi ama bu balıkların türünün tükenmemesi için fazla gündeme getirmiyorlar.
diye cevap verdi gözlüklü adam.
Fotoğrafçı:
- Dünyanın en güzel olaylarından birine şahit oluyorsunuz ama hala dedikodu yapıyorsunuz
diye dikkatini dağıtanları susturdu. Kasabalı taşın büyülü renklerinin içerisine girmişti. Hepsi şaşkındı. Yıllarca gözlerinin önünde dünyanın en değerli taşı durmuştu ama onu fark edememişlerdi.
II.
Sokakta oynayacak kimseleri bulamayınca eve dönmüştüm. Dedem her zamanki köşesinde oturmuş, elinde tespihi denize bakıyordu. Sedirin diğer ucuna oturup ben de dedemi seyre koyuldum. Daha doğrusu tespih çekişini. . .
Dedem dışarıya dalmış, mırıldanıp tespih çekerken onu izlemek çok keyifliydi.
Canım sıkıldığında sevdiğim en güzel oyun buydu.
Bazen tespih tanelerinin dizilişini, ekmek almaya gittiğim bakkaldaki konserve kutularına benzetip onları saymaya çalışırdım, bazen ucunda püskülü olan en büyük taneyi kuş yapar uçururdum, bazen de dedem uyuklamışken elinden sarkan tespihin dizine düştüğünde ne güzel balık olduğunu düşünürdüm.
Dedemin “kapat oğlum ağzını, sinek kaçar yoksa” demesiyle kendime geldim.
- Ne yapıyorsun?
- Hiiiç?
- Canın mı sıkılıyor?
- Evet, çok canım sıkılıyor.
- Arkadaşlarınla oynasana
- Yoklar ki. Eren babasıyla şehre inmiş, Zeki’ye de annesi izin vermiyor?
- Niçin?
- Öksürüyor ya. Hasta olduğu için.
- Hmmm. O zaman biz bir oyun oynayalım.
Dünyalar benim şimdi.
Çünkü dedemin oyunları çok güzeldir.
- Haydi oynayalım.
- Ama vakit geldi. Önce namaza gidelim, sonra oyunumuzu oynarız.
- Ne oynayacağız?
- Sabreeet…
Biz yoldayken ezan okunmaya başladı. Dedem biraz daha hızlandı, ben de dedemin yanından uzaklaşmamak için koşturmaya başladım.
Ayakkabılarımı dedemin ayakkabılarının yanına bırakıp camiye girdik.
Hem sessiz olup, hem de canımın sıkılmadığı tek yer burasıydı. Ha bir de, gece yattığımda yorganın altı öyleydi.
Bir gözüm dedemde, her yaptığını yaparak namazı bitirdik. Ama benim aklım hep oyundaydı.
Cami çıkışı bir sahile doğru sessizce yürüdük.
- Balık mı tutacağız?
- Hayır
- Ne yapacağız?
- Sabret, yahu sen ne sabırsız oldun böyle?
- Taş mı sektireceğiz?
Sahile geldiğimizde dedem, cebinden tespihini çıkarttı ve bana verdi. Hala bir şey anlamamıştım.
- Kayalıklara git, tam da şuraya, güneşin vurduğu yere bu tespihi bırak.
- Sonra?
- Sonra da yanıma gel.
Henüz birkaç kişi vardı sahilde. Onlarda kendi aralarında hararetli hararetli konuşuyorlardı. Hatta dedemin geçerken verdiği selamı bile duymamışlardı.
Tespihi aldım, kayalıkların üzerinden sekerek en uça kadar gittim, en uçtaki taşın üzerine eğilip tespihi dedemin dediği yere bıraktım ve koşarak geri geldim.
- Ne yapacağız şimdi?
- Bekle biraz.
Balıkların tespihe üşüşmelerini beklediğimizi düşünmeye başlamıştım.
İnsanlar sahile doğru geliyorlardı, biraz önce birbiriyle tartışanlar sakinleşmiş denizi gözlemeye başlamışlardı.
İçlerinden birisi
- Görüyor musun?
- Neyi?
- Az ilerde, kayalıkların hemen ucunda bir şey var.
Diğeri:
- Nerede? Ha tamam. Nedir ki o?
Sahile doğru yürüyenlerin hepsi merakla oraya doğru bakmaya başladılar. Kalabalık gittikçe artıyordu. İçlerinden uzunca olanı : “Konserve kutusu o” dedi, “El yapımı bir konserve kutusu”
Ben oyunu anlamıştım. Dedeme bakıp güldüm.
Yıllar geçti.
Uzun boylu adam öldü.Zaten kasabamızda çok az kalan fotoğrafçıyı o günden sonra hiçbirimiz görmedik. Çiçekçi komşumuz başka bir şehre taşındı. O gidince, gözlükleriyle bir de balıklar hakkında anlattıklarıyla ünlü Özcan Amca çiçekçiliğe başladı. Sadece Ekvator'da yaşayan gülleri yetiştiriyor şimdilerde. Kimse de o güllerin herkesin bildiği güller olduğunu söylemiyor.
Arkadaşlarım da kasabadan taşındılar. En son, her şehre gidişinde heyecanlı heyecanlı oradaki binaları, oyuncakcı dükkanlarını anlatan Eren de geçen yıl bir büyük şehre yerleşti.
Bense hala buradayım.
Elimde dedemin hasta yatağındayken bana verdiği tespih ne zaman sahile insem, pulları ışıltılar içinde bir balık ya da dalgaların altında, şekilden şekle bürünen bir taş görsem, birazdan bir çocuğun suya dalıp sonra elinde bir tespihle dedesine doğru koşacağını hayal eder dururum. Sonra dalgın bir kadın söylenerek yürür geçer, bir fotoğrafçı heyecanla sahile koşar, gözlüklerini dikkatlice silen bir adam etrafındakilere birşeyler anlatır. . .
Tuesday, March 27, 2012 1:28:52 PM
Mesele şu;
Seninle oturup ateşten bahsederken, aslında odunun yanarken çıkarttığı çıtırtıdan bahsederiz. Dumandan bahsederiz ara ara, kızgın közden, kızıllıktan. . .
Ta ki içimizde durduğunu sandığımız ama çalılıklarda gezinen o acemi kuş, o ateşe düşene kadar. O zaman fark ederiz, artık biz o kuş kadar bile ateş hakkında bir bilgiye sahip değiliz.
Bilinç sahibi olmadığı için yanan bir kuş, bilinç sahibi olduğu için ateşi bilemeyen iki insan. . .
Oturup kuşun yanık kokusundan konuşuruz.
Ara ara vicdandan, sonra muhakkak cehennemden. . .
Ateşin ne olduğu hakkında nutuk yarıştırırken, nasıl olduğunu bilmenin mümkün olmadığını anladığımızda bilenle alay ederiz. Neticede bir kuş deyip geçiştiririz.
Biz aslında ateşin olmadığını aklımızdan, gözümüzden, terleyen yüzümüzden saklarız. Kuştan daha akıllı olduğumuz için bilmeyi reddederiz. Bilenin düştüğü halden ders çıkartırız.
Bazı soğuk günlerde alnını cama dayayıp buğusuna yazı yazan insanlar olarak yine de konuşalım biz ateşten. Ta ki uçmayı beceremeyen bir kuş gelip düşsün içine.
Tek korkum; bu sefer onu bile görmeyiz. . .
Tuesday, March 27, 2012 8:25:45 AM
Amerika'da diaspora üyelerinden bir ailenin çocuğu olsaydım
sanırım ben de onlar gibi atalarımın Türkler tarafından soykırıma uğratıldığını savunurdum.
Okuduğum kitaplar bu yönde olurdu. Bunu ilan eden haberlere kulak asardım. Bu yönde yorum yapan akademisyenleri alkışlardım. Fransa meclisini hakikatin temsilcisi kabul ederdim. Bir sürü anısı vardır o dönemi yaşamış atalarımın. Onları benden sonrakilere aktarırdım.
Bir Türk olarak doğduğum için bunun tersini yapıyorum.
Diaspora ne kadar o olayların "soykırım" olduğuna inanıyorsa, ben de "olmadığına" inanıyorum.
Onların belgeleri varsa, benim de var. Onların dayandığı akademisyen kadar benim de dayandığım
akademisyen var. Onların söylediğine inanan insan sayısı kadar inanmayan var.
Mahmur Kampında büyümüş bir kürt çocuk olsaydım, büyük ihtimalle PKKlı olurdum. Her gün Kürt halkının nasıl aşağılandığını işiten biri için bu doğal. Masum kürt çocuklarının nasıl öldürüldüğünün anlatıldığı bir ortam da bu doğal. Öldürülen "gerilla"ların nasıl burunlarının, kulaklarının kesildiğini ve sonra nasıl internette Türkler tarafından sevinçle izlenildiği propagandası altındaki biri için bu doğal. Öldürülen gerillaların annelerinin hikayesini dinleyerek büyüyen biri için PKKlı olmamak anormal.
Ama Anadolu'nun ortasında, yukarıda söylenilenlerin aksinin anlatıldığı bir şehirde doğduğum için PKK düşmanıyım.
Örnekleri çoğaltabiliriz.
Bulunduğumuz yerin tam da zıddında olanların aynı şekilde bilinçlendirildiğini düşündüğümüzde bu sonuçlara ulaşmak zor değil.
Fenerbahçelilere karşı Galatasaraylılar,
Alevilere karşı Sünniler,
Amerikalılara karşı Müslümanlar,
Müslümanlara karşı Batılılar.
Kadınlara karşı erkekler
Aynı silahlarla donatılıyor.
İnsan bir tarafa yaslanarak, bilinçli bir şekilde kendini bir iktidarın eline teslim ederek (parti, cemaat, lokal, hemşehrilik, din) yaşamak zorunda. Yani: Tarafsız özne olunamıyor. Bu zorunluluğu reddedebilen insan sayısı parmaklarımızın adedinden fazla değil.
Zor bir durumdur bir iktidara teslim olmadan yaşamak.
Hainlik,
Cahillik,
Kafirlik,
Bölücülük,
Karşı tarafın adamı olmak,
Eski köye yeni adet taşıyıcısı olmak,
Kötülüklerin kaynağı gösterilmek. . .
Bütün bu yaftaları üstlenmeyi kabul edip hayatı devam
ettirmek çok zordur.
Bilim, medya, sanat, akademi her şey iktidarın aracıyken bunları reddedip kendi gerçekliğinin peşine düşmek zordur.
İktidar kulağımıza fısıldadığı her şey için bilimsel bir delil sunar, bu delilleri akademisyenleriyle güçlendirir, tarihi anılarla destekler, "Tarafsız" gözlemcilerin söyledikleriyle pekiştirir.
İktidar derken "iktidar"dan bahsediyorum.
Foucault'un bahsettiği iktidardan.
Evdeki iktidardan,
Mahalledeki iktidardan,
Bilim iktidarından,
Din iktidarından,
Devleti yöneten iktidardan,
Yönetmeye talip olan iktidardan,
Ekonomik iktidardan. . .
Peki her gün bize sorulan soruların "doğru" cevabını nasıl bulacağım?
Farklı görüşlerdeki bilim adamlarından birine güveneceğim,
Ya da bir cemaate tabii olacağım,
Söylemleri hoşuma giden bir politikacının ardına
takılacağım,
Yıllardır söylene söylene kabul görmüş kurallara
sorgulamadan uyacağım,
Milletim ne diyorsa onu tekrarlayacağım,
Annem Babam ne diyorsa onu yapacağım,
Sevdiğim dostlarım ne diyorsa "haklısınız" diyeceğim.
Mesela Anayasa çalışmaları hakkında.
Ya da Evrim Teorisi hakkında,
Ya da Kürt Meselesi hakkında.
Ya da Kadınlar hakkında,
Ya da Din hakkında,
Ya da Cumhuriyet hakkında,
Ya da Ekonomik Politikalar hakkında,
Azınlıklar hakkında yada,
Doğa hakkında,
Tanrı hakkında,
Çevre hakkında,
Kendi hakkımda yada. . .
Başka bir yol daha aklıma geliyor
Lisede bir kimyacımız vardı, sınavları insanı kan ter içinde bırakırdı.
Sınav bitiminin ertesinde sınav sorularının cevabını tek tek yazdırırdı.
"Yazın!..
Birinci sorunun cevabı şöyledir.
İkinci sorunun cevabı şöyle şöyledir.
Üçüncü sorunun cevabı da şöyledir: Soru yanlıştır.
Üçüncü sorunun cevabı hepimizi şaşırtırdı.
Yanlış soruya kafa patlatmış olmanın tuhaflığıyla şaşırıp gülerdik.
Belki de zihnimizdeki soruların (hala varsa) cevabı kimya sınavının üçücü sorusu gibidir: SORU YANLIŞTIR!
1 2 3 4 5 ... 13 Next »