Monday, 28. September 2009, 14:35:50
sloganını şöyle seçmiş bir yayınevi : “insan okur”.
insan yer. . .
insan içer. . .
insan sevişir. . .
insan sıçar. . .
eyvallah ama “insan okur” demek ne demek?
kastedilen şeyin kitaplar olduğunu tabii ki biliyorum: cilt cilt kitaplar, cilt cilt siperler, cilt cilt putlar.
zamanın bir diliminde, çölde bir dağda, okuma yazma bilmeyen orta yaşlı bir arap tüccara gelen “oku” emri vardır. o emre de, o arap tüccara da inanırım. babam kadar olmasa da inanırım.
ama bu “insan okur” sözü bana vahy gibi gelmiyor. çünkü bir ümmî’ye seslenmiyor.
okuma yazma bilen bana sesleniyor. ve benim peygamber olma şansım yok.
niçin okuyayım ki?
biliyorum; insan peygamber olmak için okumaz.
okuyan birisiyim.
çocuktum, o zamanlar da okurdum. milliyet çocuklar, teksaslar, tommiksler, kaptan swingler..
mustafa iyi kuş vururdu. ben pek beceremezdim. geçer içeri okurdum.
şerife’ye aşıktım üstelik ama söylemeye bir türlü cesaret edemezdim. burhan’la öpüşürken gördüm bir ara şerife’yi. daha çok okudum. mustafa, şerife ve burhan benden daha çok hakimdi hayata. ve hakkında daha çok şey bilirdi. ben geç kalırdım enid blayton’a daldığım için.
insan okurmuş. . . daha çok insan olurmuşuz. . . ne büyük yanılgı.
hayatı roman sanan bir adamın yanılgısını anlatır kundera. romanın adı da şaka.
kısaca özetleyeyim: adam üniversite son sınıfta asılsız bir ihbar üzerine atılır. yirmi yıl sonra kendisini ihbar eden muhbirden intikam almaya karar verir. muhbirin karısını ayartacaktır. başarılı da olur. ama muhbirin başka bir kadınla ilişkisi olduğunu, yaptığı şeyin sadece muhbirin işini kolaylaştırmak olduğunu öğrenince gerçeğin ya da hayatın nasıl şakalar yapabileceğini görmüş olur.
ilkokul yılları hayatın gerçeğini örtmek için geçen okumalarla doluydu.
sakız satmakta başarısızdım, tuğcu okudum.
hüzünle acı arasındaki farkı bilmezdim Peyami safa okudum.
iki hafta çalışmaya sabredebildiğim sucudan ayrıldım, okulun karşısındaki kitapçıdan “kaçak lassie”yi çaldım okudum.
okumasam yine o okula kayıt olacaktım: merkez imam hatip lisesi. kafka iki büyük günah var diyor; biri sabırsızlık, diğeri tembellik. ikisinden de ben de bol bol var. sabırsız ve tembel biri olmasaydım zaten tanışacakmışım o insanlarla. okumama hiç gerek yokmuş.
karanlık, ahşap zeminli, üçerli oturma düzeninde doksan kişilik bir sınıf.
paralı yatılılar, parasız yatılılar, ilkokuldan sonra iki yılını kuran ezberlemek için kuran kursunda geçirmiş hafızlar. . .
yatılıların yemekhanede üzerlerine sinmiş kızartma kokusu,
öğle aralarında evcilerin getirdiği yumurta kokusu,
ter kokusu. . .
üstüne üstlük hafızların gözlerinizin içine baygın baygın bakan gözlerinin kokusu. . .
o kokularla, o gözlerle baş edemez okurdum.
insan olmak onlarla paylaşabilmekten geçerdi: orta sonda otuzbir yarışlarına katılmaktan, caminin arkasında sigara içmekten. . . insan olamadığım için okudum.
ötekilerin okuduğum kitaplarda olduğunu sanırdım. okumanın yanılgısı . . . lisede benim de ötekiler içinde olduğumu anladım.
emniyetle yan yanaydı imam hatip’in binası. tam karşıda da askerlik şubesi.
bu hocalarımızı çok gererdi.
pazartesi ve cuma günleri istiklal marşı için toplanıldığında ya da resmi bayramlarda yapılan törenlerde çok dikkatli olmalıydık. hem emniyetin hem de askeriyenin gözü bizdeydi. tüm liseler bu törenleri şamataya çevirirken bizler başımızda zebaniler sus pus geçirirdik. turganyev okurdum sus pusluğu sindiremediğim için.
fıkıh derslerinde zina bahsi hepimizin pür dikkat dinlediği bir bahisti.
teneffüste, boyasını jiletle kazıdığımız pencereden, beş yüz metre ileriden geçen, kaç yaşında, güzel mi çirkin mi hatta erkek mi kadın mı olduğu bile belli olmayan bir silüete, üst üste çıkarak, acayip sesler çıkararak bakıp, kendimizden geçtikten sonra fıkıhçıyı beklerdik.
konunun zina olacağını bildiğimiz için.
anlatırdı: elle zina, dille zina, gözle zina. . .
dille zinayı anlatırken birbirimize dil uzatır gülerdik. gözle zinayı anlatırken de hafızlarla gözgöze gelmekten korkardık.
bidolu ergen erkekle aynı ortamda ergenlik yaşadığım için okudum ihtişam ve sefaleti, madam bovaryleri. . .
köylülüğün ve gericiliğin gelecekteki temsilcileriydik. öyle bakardı hem içerdekiler hem de dışarıdakiler.
bizimse bunu yıkmak için yapabildiğimiz tek şey tefsir derslerine sarhoş girmek, abdestsiz kuran okumaktı.
bireyliğimiz eğitimin tüm incelikleri uygulanarak iğdiş edilmişti. dinci örgütlerin liderleri bile bizim okulumuzdan çıkmazdı. düz liselilerdi.
fuko, niçe, şeriati, sartır, cid’i bu açığı kapatmak için okudum ama beyhude.
ötekilikten kurtulmak için okur insan. sisteme girebilmek, hayata dahil olmak için. . .
boş vakitlerini okuyarak değerlendiren biri olmaya hep imrendim boş vakitlerini gözlerini dinlendirmek için harcayan biri olarak.
cumartesi akşamı çoban hayri ile oturduk içtik. okuması yazması yok denecek kadar. ama kütüphaneler yutsanız hayat hakkında onun kadar bir şeyler bilemezsiniz.
konuştu da konuştu. anlattı da anlattı.
kafa kıyak olmuşken aklıma o slogan geldi: insan okur.
yuh dedim kendi kendime, yuh ki ne yuh.
insan okurmuş. ne de büyük yalan. insan yaşar kuş beyinlim, insan yaşar.
* yazıda bahsedilen kişiler, kitaplar hariç, tamamen gerçektir. yalnızca vahy hakikattir.
Friday, 25. September 2009, 16:40:17
uykular ormanıydı bir yaprak uyandı
bir dağ eteğiydi belki bir serinlik unuttum
bir ben dinledim o ahrazı sağırdım
kördüm çırçıplak karanlığı bir ben gördüm
kirli bir lügatten aklıma yaşamak düştü
gittim sevgilimi öldürdüm
söylendim söylenecek söz dilimi kesti
içimde bir hainden emanet herkeslik bilgisi
yürüdüm avazım yitik bir yola girdi
koptu aklımın ruhuma yapışan eli
kurtuldum kök kurutan ketreden
bir sıcak sır tuttum tenim alaz sanıldı
serencam ölüm demeyip bulaştı yeşile kan
seyfullah
Thursday, 25. June 2009, 14:37:12
hıdrellezde canım gazete kağıdında iki büklüm biber peynir yiyelim
yemesine yeriz de ben şimdi hıdrellez gibi iki büklüm odanın köşesinde
niçin çıkardım bu kitapları buraya derken
hışır poşet hışırtısıyla /atlet torba/
sanki bir mesaj düşmüş
sanki kokun kalmış
yeni çıkmışım memelerinin altından
üşümüşüm hafif kırık
(kırık süpürge sapı da plastik)
neler de yapıyorlar derken petrolden
kim özelleştirdi lan tüpraşı?
ilk kez gördüm sırtını çıplak
son kez belki de
köşedeki karpuzcu bilir
o her şeyi bilir
bir keresinde kedisinin burnu kanıyordu kapısının önünde de
ya da kanamıştı
boşver bir gün mutlaka kanayacaktır
öyle ya kedilerin burnu niye kanar sevgilim
hadi buna da not düşelim
soğüt dalı üzerine gölgelensin
ben sana güleyim sen el salla
el sallayayım gülerken sen git
sen git çünkü yeni çıkan kitaplar yaza göre
trafik lambaları da madem bu kadar kısa yanıyor
remzi kitabevine uğramasak da olur
elle düzeltmişler bileti
artık iptal olmayacaksa elinle düzelt şöyle bir saçlarını
madem bırakmadın dökülen saçlarını
bırak şu sigarayı ya da değiştir
sağlığa zararlı olduğundan değil
bu aylarda işler biraz durgundur da
boş geçer
boş geçen masada güya eski mahallemiz olur
yeni yeni türkçeyiz o zamanlar
ki kör şaban
küçüktü
ufacıktı
top oynayıp acıktıktan sonra
sürdürülebilir çevre bilinciyle
ya da ekonominin millileştirilmesine aldırmadan
günde üç masturbasyon yapardı
/ulan! ulan! ulan! geliyor
öf yaaa banyo da bile adama rahat yok/
ve hiç bırakmadı kör şaban
kör olursun dedik bırakmadı
beyninde fosfor kalmazmış
bilimsel açıkladık
imamın cehennemine attık
inandı ama keyfinden bırakmadı
bugün sevgilisinin dilini ısırdığını duysan
sen bile inanırsın
kısaca;
şansım yaver giderse
gırla içkiler olsun masada
sızalım uyanıp içip
içip uyanıp sızalım
yoksa bu beyaz badanalı evler diyarı
yoksa boydan boya asılı begonviller
sanki bana biraz
ya da ne bileyim
sen öyle güneşin düştüğü gözlüğünden dedin ya
oradan aklıma geldi
yok yok bu sefer yaver gitsin şansım
gülümserken bu cümlenin ortasındasın ya
geniş olmam gerek
evelallah yağmur da yağmayacak gibi
seyfullah karaköse
Tuesday, 23. June 2009, 09:49:13
Sıkıcı bir berraklık günün üzerini sımsıkı örtmüş.
Hiçbir hayal bu aydınlıkta yaşayamaz.
Biraz ileride, üzeri kıymıklarla kaplı yeşil bir dal
görünüyor. Ucunda kırmızı bir leke.
Kıpırtıya benzer birileri var etrafında.
Kiminin gözleri şaşkınlıktan kocaman olmuş, kimi
anlaşılmaz baygınlıklar içinde.
Kıyıda, güneşe terk edilmiş bedenler var; elleri iki yana
düşmüş cesetler. Ayaktakiler koca su birikintisine
koşuyorlar.
Daha koyu olan bölgeleri seçiyor oturup sohbet etmek için
bir başka kalabalık. Etleri birbirine değiyor, duymuyorlar.
Bir esinti tırmalıyor yüzlerini, serinlediklerini
söylüyorlar.
Başparmağı okul çantasının askısına sıkışmış çocuk
yere bakıp susuyor.
Servisler geçmiyor, okul zili çalmıyor.
Siyah bir örtü kaplamış yolları, kepenkler açılmıyor.
Dizleri çamur, yeşil parkalarıyla iki gerilla pusuda.
Suratlarını dayadıkları çelikten ince yağ soluyorlar.
Oradan oraya savruluyor şaşkın mevsimler. . .
Sokaklar ürkütücü seslerle dolu, kemancı ne zaman sağır
olmuş kimseler bilmiyor.
Bu boşluk beni korkutuyor. Gelmeliyim, haber vermeliyim:
"Duymuyor musun? Bekliyorlar!.."
Belli ki gece yüzünün aydınlığını kaybedememiş. Gelişim
gibi usulca öpüyorum. Sarhoş eden yapraklarıyla
ateş gibi bir gül oluyor o kırmızı leke.
Yavaşça aralayıp gözlerini, gülüyorsun. Nasıl da deniz
oluyor o koca su birikintisi, ne de seviniyor yosunlar
rengine kavuştuğu için.
Kıyı bir anda huzurlu yanık tenlerin denizdekilere
seslenişiyle doluyor.
Koyulukları gölgeye çeviriyor yastığını örten saçların.
Sohbetler ona bakarak uzuyor.
Dudağımı çağıran omuzun o esintinin rüzgar olduğunu
anlatıyor. Yeryüzü yeniden ürpertiye bürünüyor.
Gözlerini açmadan saate uzanıp alarmı susturuyorsun. Tenler
hissetmeyi, kainat dokunmayı öğreniyor. . .
İki yana gerip kollarını gülümsemen çocuklara ulaşıyor.
Pembelikler, tebeşirler, kurdeleler, kaçırılmış goller,
çığlıklar sokağı dolduruyor.
Kalkıp, perdenin ucundan dışarı bakıyorsun. Günaydınlar
oluyor, esenlikler, bereketli alışverişler. . .
Toza bulanan kabza ikisinin de umurunda değil. Öpülmüş, kan
dolmuş bir dudak var gerilla kadının arzulu yüzünde şimdi.
Biliyorum evet; balkondasın ve kahveni yudumluyorsun.
Biraz kararsız açıyorsun dolabı. Bir anda o beyaz elbisene
uzanıyorsun; üzeri çiçeklerle dolu beyaz elbisene. . .
Böylece mevsimler baharı öğreniyor.
Yeryüzü birazdan sana kavuşacak. Kapıyı usulca çekip
çıkıyorsun. Anahtarlığının çıkardığı çınlamayla birlikte
güzel bir bestenin nağmeleri yükseliyor.
"Nihavent" diyor yeniden duymaya başlayan kemancı; "bugün
nihavent olmalı". Nihaventle birlikte Akdeniz'in bir başka
yerinde rebetikalar duyuluyor başka bir diyarda
konçertolar, aryalar. . .
Ayrılırken yüzünün aydınlığıyla bakıp "hoşçakal" diyorsun.
Hoşçakal diyorum ardından gülümserken.
Sonra binbir keyif, ellerim cebimde, göğe bakıyorum;
"İyi ki aşk var" diyorum, "Tanrım iyi ki varsın."
Seyfullah Karaköse
Thursday, 28. May 2009, 17:04:56
duvar dibi gibidir ağzında kırılan parmaklar
susulur
susmak kolay bir ağız hareketidir
kıpırtılar girer içeri
bakılır
bakmak da öyle
kolay bir göz hareketidir
elleri olur bazen boşluğun
tutulur
tutmak öyle kolay değildir
giderken bazen adımların yer arar
yürünür öylesine
bak yürümek de kolay bir ayak hareketidir
bir kere düşünürsün
bu çığlık hangi karanlığa iz eder
sıyrılır çökersin
kulağında uğultular
duymak da kolaydır
aslında hiçbir şeydir
öylesine ağrımıştır nefesin
nefes almak kolay bir hayat hareketidir
seyfullah karaköse
Showing posts 1 -
5 of 88.