KELİMELERİN HİKAYESİ
Wednesday, 3. May 2006, 13:38:52
Şimdi düşünüyorum da, bütün bunlara sebep basit bir hikaye.
Hikayeyi siz bilmiyorsunuz. Yarım kaldı. Müsveddeleri ile birlikte yaktım.
Kısa, basit bir hikaye olacaktı. Küçük bir kızın hikayesi. Bilirsiniz, kapı eşiklerinde oturan, kırmızı yanaklı, pembe elbiseli küçük bir kız.
Tek başınalığı, mırıltılı şarkıları bizi hüzünle tanıştıran bir küçük kız.
Oturduğu eşikten dünyayı kuracaktı. İnsanlar önünden arzı endam edecek, yaşanan ne varsa onun sokağında yaşanacaktı. O görüp, o anlatacaktı her şeyi.
Aklım bu kolay kurguyla oynaşıp duruyordu.
Rahat başladım yazmaya.
Küçük kız, elbisesi, kapı, kapının kolu, tebeşirler, oyunlar, sokağın müdavimleri…
Ne olduysa diz çöküp, kaldırıma eğildiğinde oldu.
Tebeşiri eline alıp, mozaik kaldırıma bir şeyler çizmeye başladı. Kendi kendine yeni bir oyun oynayacaktı ki kelimelerim tükendi. Tıkandım gecenin bir vakti. Hikayeyi, birkaç kez baştan sona okudum, ama o bölüme her geldiğimde bitmekten kurtulamadım.
“Belki odayı boğan sigara dumanı, zihnimi de boğmuştur. Balkona çıkmalıyım. Hem geceyi görürüm, hem de biraz hava almış olurum” diye geçirdim içimden.
Koştum geceye…
Elimden yalnızca o tutar...
Hilâl’in zayıf ama dinç hali hoşuma gider hep. Işığı yıldızlara yer açacak kadar zayıftır ama canlı ve mutludur o haliyle. Sohbete başlamadan bir sigara yaktım. (Bu yıldızlarla aramızda bir şifre. Sigarayı yaktığımda, yıldızlarda yanıp sönmeye başlar.)
Bu gece biraz farklı.
Ay tedirgin. Yıldızlar panik içerisinde yanıp sönüyor. Hatta tanıdığım bir çok yıldız söndü, bir daha yanmadı. Bakın işte biri daha söndü. Dün gece ne kadar neşeliydi oysa. Beni kaç kez ölümün ellerinden almış kahraman, bu sefer "kurtar beni" diye yalvarıyor...
Çaresizliğim dehşet içerisinde bana soruyor “şimdi ne yapacağız?”
O anda bir ses koptu. Yeryüzü inlemeye başladı. Korkunç bir ses bu. Yeryüzünde yaşamış ne kadar canlı varsa ve onlar yeryüzünde ne kadar ses duymuşlarsa hepsini siz bir anda duysanız bu kadar ürkütücü olmaz. O sesi ilk duyduğumda “sağır et beni tanrım” diye yalvardığımı hatırlıyorum.
Aklıma bir anda yarım kalan hikaye geldi. Yoketmeliyim bir an evvel onu. Ama küçük bir kız çocuğunun bütün bunlara sebep olamayacağını düşünüp vazgeçtim.
Ailem aklıma geldi... Onları kurtarmalıyım...
Döndüm, balkon kapısının koluna saldırdım hızla. Kapının kolu yok. Mermer eşik bir duvar gibi yükseliyor. Kapının üzerinde küçük bir aralık var. Oradan sesleniyorum “kaçın, kurtulun”. Beni duymuyorlar. Bana doğru bakıp gülüyorlar.
Kayboluyorum ama görmüyorlar.
Son bir ümit ay’a dönüyorum. Belki arkamı döndüğümde bana koşarlar, “şaka yaptık” derler diye. Bütün oyunların sonunda böyle olmaz mı? Ama gelen giden yok.
Aya bakıyorum. Ay eriyor. Uçları katlanarak kayboluyor. Bir damla gibi. Son direnen yıldız da kayboldu. Yeryüzünün iniltisi gittikçe yükseliyor. Gökyüzünün o koyu lacivert hali de yok artık. Mor bir hal alıyor. Hayır, kızarıyor gitgide.
Tanrım beni kurtar!
İnilti büyük bir patlamayla sona erdi. Her şey inanılmaz. Yeryüzü, üzerindeki tüm yapılardan silkindi. Tüm binalar, anıtlar, iş merkezleri, her şey yerle bir şimdi. Gökyüzü, kaynaksız bir kızıllık içinde.
Zaman, mekan yitik.
Bütün bu olanlar bir saniye, belki de daha kısa bir süre içerisinde oldu.
Şaşkınım. Rüya diyorum, kabus bu. Kendime bir tokat atarsam anlarım. Ama elim yüzüme yaklaşmadan, vücudumun daha önce hiç hissetmediğim yerlerini bile müthiş bir acı sarıyor. Hiç duymadığım bir acı. Kendi kendime diyorum “demek ki bu daha önceki zamandan bile gerçek, belki de ilk defa bir rüyadan uyanıyorum.”
Neyse ki, etrafı dolduran duman yavaş yavaş ortadan kayboluyor. Yıkıntılar belirmeye başladı. Etrafta çıt yok. Taşların arasında birkaç göz var. Onları görüyorum. Ateş böceklerinin yanıp sönmesi gibi açılıp kapanıyor. Hepsi bana bakıyor. Korkup kaçmasınlar, yalnız kalmayayım diye görmezlikten geliyorum. Bekliyorum. Yapacak başka birşeyim yok. Belki sizin aklınıza daha başka şeyler gelebilirdi ama inanın o durumda insanın aklına hiçbir şey gelmiyor.
İyi ki de beklemişim. Bakın patika bir yol belirdi. Evet, kısa bir yolculuktan sonra geldiğim yere dönebilirim. Muhakkak öyledir. İşlediğim günahlar beni buraya sürükledi ama bu ikazın ardından yeniden gönderileceğim. Sonunda içimde bir ümit belirdi.
Bu yol, ufka doğru daralan ve yükselen, uzun bir patika.
Vakit kaybetmeden yürümeye koyuldum. İlerledikçe bir şey dikkatimi çekti. Bu, daha önceki hayatımda gördüklerimden daha farklı bir yol. Görünüşte bir farklılık yok ama, ilerledikçe açılmıyor. Ufukta kaybolan ucuna doğru gittikçe daralıyor. Yolun ufukta kaybolan kısmana geldim ve orada sıkıştım. Ne bir adım ileri gidebiliyorum ne de geri. Kemiklerim çaresizlik içinde bir bir kırılıyor.
Kendimden vazgeçip, kafamı kaldırdığımda karşımda bir dev belirdi. (Bu kısmı değiştirecektim. Çünkü bu zamanda devlere inanan çocuk bile yok. Bana yalancı denilmesinden korktuğum için iri yarı bir adam diyecektim ama isterseniz yalancılıkla suçlayın ben gerçeği söylemekte kararlıyım.) Sert ve haşin bir dev. Beni görünce hiç şaşırmadı. Yüzünde zerre merak belirtisi yok. Beni beklediği muhakkak.
Biran evvel bu cendereden kurtulmalıyım. Karşımdakinin bir dev oluşuna şaşıracak halde değilim. Acım heyecanımı öldürdü.
“Kurtar beni” dedim yalvararak.
“Kurtulmak için buradasın” diye homurdandı.
Mistik bir dev. Bu dünyada olsa ne dalga geçerdim ama şimdi O’nun mahkumuyum. Ses etmedim.
“Boşalt ceplerini” dedi. Mahkum her yerde mahkum. Her yerde aynı emirle karşılaşıyor demek.
Anahtarlar, cüzdanım, cüzdanı deforme etmesin diye sağ cebime koyduğum bozuk paralar, aklıma geldikçe yazdığım not defterim… hepsini teslim ettim. Tutanaksız. Burada öyledir diye düşündüm.
Siyah bir poşet uzattı.Şarapçıların, gündüz vakti şaraplarını saklamak için kullandıkları o iğrenç poşetlerden. “Bu ne?” dedim. “İçine aklını kusacaksın!” diye cevap verdi. “Ne aklı, ne kusması, ölürümde yapmam.” diye itiraz ettim. Arkamdan iki kişi belirdi. İri yarı iki kişi ki onlar dev değildi. Kollarımı geriye doğru kırdılar. Birisi ensemi, başparmağıyla işaret parmağı arasına alıp sıkmaya başladı. Başım poşetin içindeydi. İradem ellerindeydi. Tekrarladı dev “içine aklını kusacaksın”
Kus…
Kus…
Kus…
Ayak uçlarımdan, saç tellerine kadar vücudumun en ücra yerlerinden ağzıma doğru bir akın başladı. Korkunç bir tadı vardı. Etrafı kesif bir kokuya boğan bir kara su, poşetin içerisine boşalmaya başladı.
İri yarı adamlardan birisi “bitti” dedi deve bakarak.
Devin işaretiyle beni bıraktılar. Poşetin ağzını bağlayıp, deve teslim ettiler.
Sonra dev, bir kutu uzattı bana doğru. Siyah kadife kaplı bir kutu. “Bu ne?” der gibi baktım deve. “Son nefesin, her gün biraz alacaksın” dedi.
Bu dev kelimenin tam anlamıyla MİSTİK.
Yolun sıkıştığım iki tarafını elleriyle açarak beni oradan kurtardı. Devasa bir kayayı çakıltaşı misali kaldırarak, eliyle işaret etti. “Gir. Burada kalacaksın!”. İtiraz ne mümkün. Arkamda muhafızlar, önümde dev. Girdim kayıtsızca. Yıpranmış taş merdivenlerden aşağıya doğru yavaş yavaş indim.
Bir mahzen burası. Evet eski bir mahzen. Aşağıya iner inmez mahzenin taş kapağı dev tarafından gürültüyle kapandı. Küçük bir ışık huzmesi bırakılarak.
Yine yalnızım. Dünyadaki halimle ortak bir nokta diye kendimi avutarak köşede bir yere oturdum.
Yapabileceğim tek şey bu mahzeni tanımak. Kurtulma şansım yok. Kainattaki tek oyuk burası ve tüm kainat buranın zırhı. Kaçmak ne mümkün.
Taş duvarlar... Yaşlı birisine inşa ettirmişler kanaatimce. Çünkü her taş, tek tek aynı işçilikle işlenmiş. Sabır isteyen işler yaşlı ustaların elinden çıkar. Bilmem, belki de genç birisidir usta. Yaşlılar bu kadar güçlü olamaz…
Mahzenin tam ortasında büyükçe bir tas duruyor. İçerisi su dolu. Asırlardır su içmemiş gibiyim ama susuz da değilim. Bakıp geçiyorum.
Yukarıdan sızan ışık sayesinde başka bir şey daha dikkatimi çekiyor. Duvarda ara ara bir şeyler beliriyor. Kıpırdamadan, belirtinin olduğu noktaya bakıyorum. Yavaş yavaş çözeceğim galiba. Daha önceden gördüğüm bir şey bu. Yavaş yavaş beliriyor.
Tamam çözdüm; “Kelimeler, kelimeler, kelimeler…” Hamlet’ten. Bu Umman’ın işareti. Hergün karşılaşırdım bu işaretle ama hiç böyle görmemiştim. Bunlar harflere bürünmemiş. O eciş bücüş elbiseleri yok üzerlerinde. Yalın, çırılçıplak.
“Kelimeler, kelimeler, kelimeler…”
Evet. Umman bu. Demek ki daha önce o da buraya gelmiş. Belki de yan tarafta başka bir mahzenden bana haber gönderiyor. Bu kalın duvarı aşıp sesimi nasıl duyuracağım? Neyse o bir yolunu bulup haber gönderir.
Sonra bir damla düşüyor tastaki suya. Küçücük damlanın bu kadar ses çıkarması şaşırtıcı. Damla, durgun suyun yüzüyle temas eder etmez, okyanuslar dev dalgalara karışıyor, denizler saldırıyor her taraftan… Su durulur durulmaz başka bir şey beliriyor. Onu da tanıyorum;
“Süveyda”
“…
Her şey
ölüm kadar çocuksu
her yer
tarz-ı kadîm üzre
tenha
gül, karanfil ve zaman....”
Tamam. Bu O. Benim burada olduğumdan haberi olmuş.
Tüm haber bekleyenlerin heyecanıyla yeni damlaları beklemeye başlıyorum.
Bir damla daha geliyor;
“Birazdan başlar hayat
birazdan ve daima
acıyla!kadîm çığlıkların
raksından süzülen ayna
durma
söyle!”
Damlanın, ilkinde tedirgin eden, korkutan sesi hoşuma gitmeye başlıyor.
“Buradayım, devam et!” diye bağırıyorum.
Damla dediğime bakmayın, bu dünyada öyle bir çağlayan yok.
Devam ediyor çağıltı.
Aşk, kelimeler, nağmeler, sözün bittiği yerler akıp geliyor. Korkma, yalnız değilsin der gibi.
Sarhoşum. Daha önce küçük bir örneğini yaşamıştım bunun. Hatırlıyorum. Gençtik o zamanlar. Her günahı merak ediyorduk. Bir arkadaş “bu akşam esrar içeceğiz” dedi. Kısa bir tedirginlik ve bakışmadan sonra “Nerede?” diye sordum. Bizim mekanda dedi.
Akşam izbe bir yerde buluştuk. Karanlık bir apartmanın zemin katına girdik. Tek odalı karanlık bir ev burası. "Burayı aydınlatacak ışık yok" diye geçirdim içimden. Odada dikkate değer tek şey akvaryum. Birlikte, neşeli şarkıları bile hüzünle söyleyerek kafa yapmıştık. Öyle diyordu o arkadaşım. Kafa yapmak. Önceki kafamızı atıp yeni bir kafa yapmak. O gece, çok iyi hatırlıyorum, balıklarla konuşmuştum. Basbayağı sohbet etmiştik sızana kadar. Neden daha önce balıkların bu halini göremedim diye de hayıflanmıştım. İlginç bir tecrübeydi. O tecrübeyi orada bıraktım. Çünkü balıkların konuştuğuna kimse inanmamıştı.
Yeni bir damlayla gerçeğe döndüm.
“Yaşamayı Deneme”
“Oysa...Ne büyük hayallerimiz vardı.
Her tarafta su birikintileri....
Ayakkabılarım da su almaya başladı
batan bir gemiden farkım yok”
Mahzene ilk girdiğimdeki korkunun yerini, sancılı bir tiryakilik almıştı.
Kimbilir, birileri çıkıp “kalk, gidiyoruz” dese, ben burada kalmayı tercih ederdim.
O anda mahzenin deliğini kapatan kaya gürültüyle açılmaya başladı. İçeri giren ışık gözlerimi oyacak gibiydi. Işığın tam ortasında bir yüz belirdi. Kolumu ışığa siper edip, yüze baktım. Umman. Beni almaya gelmişti.
“Gidiyoruz” dedi. “Süren doldu”
“Biraz daha kalayım” dedim. “Hayır, istediğin kadar değil, nefesinin yettiği kadar kalırsın. Oysa senin son bir nefesin var.”
Tamam deyip toparlandım. Eski merdivenleri biraz daha eskiterek yukarı çıktım.
Umman gülüyordu. Benim perişan halim hoşuna gitmişti belki.
Kendime gelmeye başlayınca “Nasıl buldun beni?” diye sordum.
“Seni ben getirttim buraya.” dedi. “Bu mahzen benim.”
“O dev kim?”
“Benim dostum. Gel, seni tanıştırayım.”
Dev bizi görünce gülmeye başladı. Umman ve dev gülüyor. Ben şaşkın.
“Ama” diyorum deve “sen dünyaya geldiğinde ben de sana güleceğim”
Gülüşü kahkaya çevriliyor “Mistik mi diyeceksin?” Umman, dev dostunun, benim perişanlığımdan daha fazla faydalanmasına izin vermeden koluma giriyor.
Giderken dev arkamdan bağırıyor: “Emanetlerini almadın, cüzdanın, anahtarın.”
“Kalsın” diyorum.
“Aklın!”
“At gitsin!”
Dev duyacaklarını önceden bilircesine, biraz da sevinçli, son kez bağırıyor “Tamam, attım bil.”
“Nedir bu? Anlat.” diyorum Ummanla baş başa kalınca
“O hikayedeki küçük kız vardı ya. Sen onun dünyasına girecektin ya." diyor. "Girme. Ben sana burayı göstermeden, girme desem, beni dinlemezdin belki ama biz kendi dünyamızdan başkasına bulaşmayalım dostum. Küçük kızı büyütme” diyor.
“Tamam" diyorum. "Haklısın."
Kızıl gökte, yıkıntıların arasında başladığım yol bu sefer eve çıkıyor.
Umman kayıp yine.
Evim olduğu gibi duruyor.
Ben balkondayım. Sigaranın ikinci nefesini bile çekmemişim.
Ay yine hilal. Yıldızlar yanıp sönüyor. Bizimkiler hala uyumamış. Eşim, oğluma zorla bir şeyler yedirmeye çalışıyor.
Hikayeye dönmek için içeri giriyorum. Ne acayip hayal kurdum, ben bile inandım diye düşünüyorum.
Ta ki eşimin sesini duyana kadar;
“Umman aradı. Telefonun kapalı olduğu için sana ulaşamamış. Emanetlerin varmış. Anahtarlar, cüzdanın. Mistik mi ne? O göndermiş. Ne geziyor senin anahtarın, cüzdanın elalemde!”
Anlatsam bütün olanları bana inanmaz. Delirmiş diye düşünür. En iyisi anlatmamak.
“Ne bileyim. Unutmuşum!” diye geçiştiriyorum.
Küçük kızın hikayesine bir daha dönmüyorum.
Anlatılanların devamını bilmek isteyenler olabilir.
Mahzeni ziyaret etmeyi göze alanlar için veriyorum adresi;
http://www.my.opera.com/umman
Sevgilerimle…
Hikayeyi siz bilmiyorsunuz. Yarım kaldı. Müsveddeleri ile birlikte yaktım.
Kısa, basit bir hikaye olacaktı. Küçük bir kızın hikayesi. Bilirsiniz, kapı eşiklerinde oturan, kırmızı yanaklı, pembe elbiseli küçük bir kız.
Tek başınalığı, mırıltılı şarkıları bizi hüzünle tanıştıran bir küçük kız.
Oturduğu eşikten dünyayı kuracaktı. İnsanlar önünden arzı endam edecek, yaşanan ne varsa onun sokağında yaşanacaktı. O görüp, o anlatacaktı her şeyi.
Aklım bu kolay kurguyla oynaşıp duruyordu.
Rahat başladım yazmaya.
Küçük kız, elbisesi, kapı, kapının kolu, tebeşirler, oyunlar, sokağın müdavimleri…
Ne olduysa diz çöküp, kaldırıma eğildiğinde oldu.
Tebeşiri eline alıp, mozaik kaldırıma bir şeyler çizmeye başladı. Kendi kendine yeni bir oyun oynayacaktı ki kelimelerim tükendi. Tıkandım gecenin bir vakti. Hikayeyi, birkaç kez baştan sona okudum, ama o bölüme her geldiğimde bitmekten kurtulamadım.
“Belki odayı boğan sigara dumanı, zihnimi de boğmuştur. Balkona çıkmalıyım. Hem geceyi görürüm, hem de biraz hava almış olurum” diye geçirdim içimden.
Koştum geceye…
Elimden yalnızca o tutar...
Hilâl’in zayıf ama dinç hali hoşuma gider hep. Işığı yıldızlara yer açacak kadar zayıftır ama canlı ve mutludur o haliyle. Sohbete başlamadan bir sigara yaktım. (Bu yıldızlarla aramızda bir şifre. Sigarayı yaktığımda, yıldızlarda yanıp sönmeye başlar.)
Bu gece biraz farklı.
Ay tedirgin. Yıldızlar panik içerisinde yanıp sönüyor. Hatta tanıdığım bir çok yıldız söndü, bir daha yanmadı. Bakın işte biri daha söndü. Dün gece ne kadar neşeliydi oysa. Beni kaç kez ölümün ellerinden almış kahraman, bu sefer "kurtar beni" diye yalvarıyor...
Çaresizliğim dehşet içerisinde bana soruyor “şimdi ne yapacağız?”
O anda bir ses koptu. Yeryüzü inlemeye başladı. Korkunç bir ses bu. Yeryüzünde yaşamış ne kadar canlı varsa ve onlar yeryüzünde ne kadar ses duymuşlarsa hepsini siz bir anda duysanız bu kadar ürkütücü olmaz. O sesi ilk duyduğumda “sağır et beni tanrım” diye yalvardığımı hatırlıyorum.
Aklıma bir anda yarım kalan hikaye geldi. Yoketmeliyim bir an evvel onu. Ama küçük bir kız çocuğunun bütün bunlara sebep olamayacağını düşünüp vazgeçtim.
Ailem aklıma geldi... Onları kurtarmalıyım...
Döndüm, balkon kapısının koluna saldırdım hızla. Kapının kolu yok. Mermer eşik bir duvar gibi yükseliyor. Kapının üzerinde küçük bir aralık var. Oradan sesleniyorum “kaçın, kurtulun”. Beni duymuyorlar. Bana doğru bakıp gülüyorlar.
Kayboluyorum ama görmüyorlar.
Son bir ümit ay’a dönüyorum. Belki arkamı döndüğümde bana koşarlar, “şaka yaptık” derler diye. Bütün oyunların sonunda böyle olmaz mı? Ama gelen giden yok.
Aya bakıyorum. Ay eriyor. Uçları katlanarak kayboluyor. Bir damla gibi. Son direnen yıldız da kayboldu. Yeryüzünün iniltisi gittikçe yükseliyor. Gökyüzünün o koyu lacivert hali de yok artık. Mor bir hal alıyor. Hayır, kızarıyor gitgide.
Tanrım beni kurtar!
İnilti büyük bir patlamayla sona erdi. Her şey inanılmaz. Yeryüzü, üzerindeki tüm yapılardan silkindi. Tüm binalar, anıtlar, iş merkezleri, her şey yerle bir şimdi. Gökyüzü, kaynaksız bir kızıllık içinde.
Zaman, mekan yitik.
Bütün bu olanlar bir saniye, belki de daha kısa bir süre içerisinde oldu.
Şaşkınım. Rüya diyorum, kabus bu. Kendime bir tokat atarsam anlarım. Ama elim yüzüme yaklaşmadan, vücudumun daha önce hiç hissetmediğim yerlerini bile müthiş bir acı sarıyor. Hiç duymadığım bir acı. Kendi kendime diyorum “demek ki bu daha önceki zamandan bile gerçek, belki de ilk defa bir rüyadan uyanıyorum.”
Neyse ki, etrafı dolduran duman yavaş yavaş ortadan kayboluyor. Yıkıntılar belirmeye başladı. Etrafta çıt yok. Taşların arasında birkaç göz var. Onları görüyorum. Ateş böceklerinin yanıp sönmesi gibi açılıp kapanıyor. Hepsi bana bakıyor. Korkup kaçmasınlar, yalnız kalmayayım diye görmezlikten geliyorum. Bekliyorum. Yapacak başka birşeyim yok. Belki sizin aklınıza daha başka şeyler gelebilirdi ama inanın o durumda insanın aklına hiçbir şey gelmiyor.
İyi ki de beklemişim. Bakın patika bir yol belirdi. Evet, kısa bir yolculuktan sonra geldiğim yere dönebilirim. Muhakkak öyledir. İşlediğim günahlar beni buraya sürükledi ama bu ikazın ardından yeniden gönderileceğim. Sonunda içimde bir ümit belirdi.
Bu yol, ufka doğru daralan ve yükselen, uzun bir patika.
Vakit kaybetmeden yürümeye koyuldum. İlerledikçe bir şey dikkatimi çekti. Bu, daha önceki hayatımda gördüklerimden daha farklı bir yol. Görünüşte bir farklılık yok ama, ilerledikçe açılmıyor. Ufukta kaybolan ucuna doğru gittikçe daralıyor. Yolun ufukta kaybolan kısmana geldim ve orada sıkıştım. Ne bir adım ileri gidebiliyorum ne de geri. Kemiklerim çaresizlik içinde bir bir kırılıyor.
Kendimden vazgeçip, kafamı kaldırdığımda karşımda bir dev belirdi. (Bu kısmı değiştirecektim. Çünkü bu zamanda devlere inanan çocuk bile yok. Bana yalancı denilmesinden korktuğum için iri yarı bir adam diyecektim ama isterseniz yalancılıkla suçlayın ben gerçeği söylemekte kararlıyım.) Sert ve haşin bir dev. Beni görünce hiç şaşırmadı. Yüzünde zerre merak belirtisi yok. Beni beklediği muhakkak.
Biran evvel bu cendereden kurtulmalıyım. Karşımdakinin bir dev oluşuna şaşıracak halde değilim. Acım heyecanımı öldürdü.
“Kurtar beni” dedim yalvararak.
“Kurtulmak için buradasın” diye homurdandı.
Mistik bir dev. Bu dünyada olsa ne dalga geçerdim ama şimdi O’nun mahkumuyum. Ses etmedim.
“Boşalt ceplerini” dedi. Mahkum her yerde mahkum. Her yerde aynı emirle karşılaşıyor demek.
Anahtarlar, cüzdanım, cüzdanı deforme etmesin diye sağ cebime koyduğum bozuk paralar, aklıma geldikçe yazdığım not defterim… hepsini teslim ettim. Tutanaksız. Burada öyledir diye düşündüm.
Siyah bir poşet uzattı.Şarapçıların, gündüz vakti şaraplarını saklamak için kullandıkları o iğrenç poşetlerden. “Bu ne?” dedim. “İçine aklını kusacaksın!” diye cevap verdi. “Ne aklı, ne kusması, ölürümde yapmam.” diye itiraz ettim. Arkamdan iki kişi belirdi. İri yarı iki kişi ki onlar dev değildi. Kollarımı geriye doğru kırdılar. Birisi ensemi, başparmağıyla işaret parmağı arasına alıp sıkmaya başladı. Başım poşetin içindeydi. İradem ellerindeydi. Tekrarladı dev “içine aklını kusacaksın”
Kus…
Kus…
Kus…
Ayak uçlarımdan, saç tellerine kadar vücudumun en ücra yerlerinden ağzıma doğru bir akın başladı. Korkunç bir tadı vardı. Etrafı kesif bir kokuya boğan bir kara su, poşetin içerisine boşalmaya başladı.
İri yarı adamlardan birisi “bitti” dedi deve bakarak.
Devin işaretiyle beni bıraktılar. Poşetin ağzını bağlayıp, deve teslim ettiler.
Sonra dev, bir kutu uzattı bana doğru. Siyah kadife kaplı bir kutu. “Bu ne?” der gibi baktım deve. “Son nefesin, her gün biraz alacaksın” dedi.
Bu dev kelimenin tam anlamıyla MİSTİK.
Yolun sıkıştığım iki tarafını elleriyle açarak beni oradan kurtardı. Devasa bir kayayı çakıltaşı misali kaldırarak, eliyle işaret etti. “Gir. Burada kalacaksın!”. İtiraz ne mümkün. Arkamda muhafızlar, önümde dev. Girdim kayıtsızca. Yıpranmış taş merdivenlerden aşağıya doğru yavaş yavaş indim.
Bir mahzen burası. Evet eski bir mahzen. Aşağıya iner inmez mahzenin taş kapağı dev tarafından gürültüyle kapandı. Küçük bir ışık huzmesi bırakılarak.
Yine yalnızım. Dünyadaki halimle ortak bir nokta diye kendimi avutarak köşede bir yere oturdum.
Yapabileceğim tek şey bu mahzeni tanımak. Kurtulma şansım yok. Kainattaki tek oyuk burası ve tüm kainat buranın zırhı. Kaçmak ne mümkün.
Taş duvarlar... Yaşlı birisine inşa ettirmişler kanaatimce. Çünkü her taş, tek tek aynı işçilikle işlenmiş. Sabır isteyen işler yaşlı ustaların elinden çıkar. Bilmem, belki de genç birisidir usta. Yaşlılar bu kadar güçlü olamaz…
Mahzenin tam ortasında büyükçe bir tas duruyor. İçerisi su dolu. Asırlardır su içmemiş gibiyim ama susuz da değilim. Bakıp geçiyorum.
Yukarıdan sızan ışık sayesinde başka bir şey daha dikkatimi çekiyor. Duvarda ara ara bir şeyler beliriyor. Kıpırdamadan, belirtinin olduğu noktaya bakıyorum. Yavaş yavaş çözeceğim galiba. Daha önceden gördüğüm bir şey bu. Yavaş yavaş beliriyor.
Tamam çözdüm; “Kelimeler, kelimeler, kelimeler…” Hamlet’ten. Bu Umman’ın işareti. Hergün karşılaşırdım bu işaretle ama hiç böyle görmemiştim. Bunlar harflere bürünmemiş. O eciş bücüş elbiseleri yok üzerlerinde. Yalın, çırılçıplak.
“Kelimeler, kelimeler, kelimeler…”
Evet. Umman bu. Demek ki daha önce o da buraya gelmiş. Belki de yan tarafta başka bir mahzenden bana haber gönderiyor. Bu kalın duvarı aşıp sesimi nasıl duyuracağım? Neyse o bir yolunu bulup haber gönderir.
Sonra bir damla düşüyor tastaki suya. Küçücük damlanın bu kadar ses çıkarması şaşırtıcı. Damla, durgun suyun yüzüyle temas eder etmez, okyanuslar dev dalgalara karışıyor, denizler saldırıyor her taraftan… Su durulur durulmaz başka bir şey beliriyor. Onu da tanıyorum;
“Süveyda”
“…
Her şey
ölüm kadar çocuksu
her yer
tarz-ı kadîm üzre
tenha
gül, karanfil ve zaman....”
Tamam. Bu O. Benim burada olduğumdan haberi olmuş.
Tüm haber bekleyenlerin heyecanıyla yeni damlaları beklemeye başlıyorum.
Bir damla daha geliyor;
“Birazdan başlar hayat
birazdan ve daima
acıyla!kadîm çığlıkların
raksından süzülen ayna
durma
söyle!”
Damlanın, ilkinde tedirgin eden, korkutan sesi hoşuma gitmeye başlıyor.
“Buradayım, devam et!” diye bağırıyorum.
Damla dediğime bakmayın, bu dünyada öyle bir çağlayan yok.
Devam ediyor çağıltı.
Aşk, kelimeler, nağmeler, sözün bittiği yerler akıp geliyor. Korkma, yalnız değilsin der gibi.
Sarhoşum. Daha önce küçük bir örneğini yaşamıştım bunun. Hatırlıyorum. Gençtik o zamanlar. Her günahı merak ediyorduk. Bir arkadaş “bu akşam esrar içeceğiz” dedi. Kısa bir tedirginlik ve bakışmadan sonra “Nerede?” diye sordum. Bizim mekanda dedi.
Akşam izbe bir yerde buluştuk. Karanlık bir apartmanın zemin katına girdik. Tek odalı karanlık bir ev burası. "Burayı aydınlatacak ışık yok" diye geçirdim içimden. Odada dikkate değer tek şey akvaryum. Birlikte, neşeli şarkıları bile hüzünle söyleyerek kafa yapmıştık. Öyle diyordu o arkadaşım. Kafa yapmak. Önceki kafamızı atıp yeni bir kafa yapmak. O gece, çok iyi hatırlıyorum, balıklarla konuşmuştum. Basbayağı sohbet etmiştik sızana kadar. Neden daha önce balıkların bu halini göremedim diye de hayıflanmıştım. İlginç bir tecrübeydi. O tecrübeyi orada bıraktım. Çünkü balıkların konuştuğuna kimse inanmamıştı.
Yeni bir damlayla gerçeğe döndüm.
“Yaşamayı Deneme”
“Oysa...Ne büyük hayallerimiz vardı.
Her tarafta su birikintileri....
Ayakkabılarım da su almaya başladı
batan bir gemiden farkım yok”
Mahzene ilk girdiğimdeki korkunun yerini, sancılı bir tiryakilik almıştı.
Kimbilir, birileri çıkıp “kalk, gidiyoruz” dese, ben burada kalmayı tercih ederdim.
O anda mahzenin deliğini kapatan kaya gürültüyle açılmaya başladı. İçeri giren ışık gözlerimi oyacak gibiydi. Işığın tam ortasında bir yüz belirdi. Kolumu ışığa siper edip, yüze baktım. Umman. Beni almaya gelmişti.
“Gidiyoruz” dedi. “Süren doldu”
“Biraz daha kalayım” dedim. “Hayır, istediğin kadar değil, nefesinin yettiği kadar kalırsın. Oysa senin son bir nefesin var.”
Tamam deyip toparlandım. Eski merdivenleri biraz daha eskiterek yukarı çıktım.
Umman gülüyordu. Benim perişan halim hoşuna gitmişti belki.
Kendime gelmeye başlayınca “Nasıl buldun beni?” diye sordum.
“Seni ben getirttim buraya.” dedi. “Bu mahzen benim.”
“O dev kim?”
“Benim dostum. Gel, seni tanıştırayım.”
Dev bizi görünce gülmeye başladı. Umman ve dev gülüyor. Ben şaşkın.
“Ama” diyorum deve “sen dünyaya geldiğinde ben de sana güleceğim”
Gülüşü kahkaya çevriliyor “Mistik mi diyeceksin?” Umman, dev dostunun, benim perişanlığımdan daha fazla faydalanmasına izin vermeden koluma giriyor.
Giderken dev arkamdan bağırıyor: “Emanetlerini almadın, cüzdanın, anahtarın.”
“Kalsın” diyorum.
“Aklın!”
“At gitsin!”
Dev duyacaklarını önceden bilircesine, biraz da sevinçli, son kez bağırıyor “Tamam, attım bil.”
“Nedir bu? Anlat.” diyorum Ummanla baş başa kalınca
“O hikayedeki küçük kız vardı ya. Sen onun dünyasına girecektin ya." diyor. "Girme. Ben sana burayı göstermeden, girme desem, beni dinlemezdin belki ama biz kendi dünyamızdan başkasına bulaşmayalım dostum. Küçük kızı büyütme” diyor.
“Tamam" diyorum. "Haklısın."
Kızıl gökte, yıkıntıların arasında başladığım yol bu sefer eve çıkıyor.
Umman kayıp yine.
Evim olduğu gibi duruyor.
Ben balkondayım. Sigaranın ikinci nefesini bile çekmemişim.
Ay yine hilal. Yıldızlar yanıp sönüyor. Bizimkiler hala uyumamış. Eşim, oğluma zorla bir şeyler yedirmeye çalışıyor.
Hikayeye dönmek için içeri giriyorum. Ne acayip hayal kurdum, ben bile inandım diye düşünüyorum.
Ta ki eşimin sesini duyana kadar;
“Umman aradı. Telefonun kapalı olduğu için sana ulaşamamış. Emanetlerin varmış. Anahtarlar, cüzdanın. Mistik mi ne? O göndermiş. Ne geziyor senin anahtarın, cüzdanın elalemde!”
Anlatsam bütün olanları bana inanmaz. Delirmiş diye düşünür. En iyisi anlatmamak.
“Ne bileyim. Unutmuşum!” diye geçiştiriyorum.
Küçük kızın hikayesine bir daha dönmüyorum.
Anlatılanların devamını bilmek isteyenler olabilir.
Mahzeni ziyaret etmeyi göze alanlar için veriyorum adresi;
http://www.my.opera.com/umman
Sevgilerimle…