Seni Sevmelerimin Azametini Sığdıramam hiçbir söze..

Subscribe to RSS feed

Kırık Cam Teorisi ((( Mutlaka Okuyun )))





Yıllar öncesi. Öğrenciyim. Hava bunaltıyor. Yorgunum. Az sonra bineceğim otobüste de oturamayacağım kesin. Bari beklerken dinlenebilirdim. Duraktaki banka oturmaya niyetlendim. Ama garip ki, benden önce oturanlar oturak yerine ayaklarını koymuşlar, bankın arkalığını da oturmak için kullanmışlardı. Gençler öyle otururdu o zamanlar. (Herkes gibi otururlarsa, yaşlı sanılmaktan mı korkarlardı?) Böyle gelmiş, böyle giderdi. Ben de onlar gibi oturmak zorunda kaldım. Ayaklarımı oturak yerine koydum, bankın arkalığının daracık ucuna yerleştim. Çok geçmedi ki banka benim gibi oturamayacak yaşlı teyze, benden önce banka benim gibi oturan gençlerin hepsinin hesabını bana sordu. İyice bir fırça yedim. Ben o azarı hak etmemiştim ama o haklıydı. Sustum.
Meğer ben o koltuğa oturmadan yıllar önce, ABDde bir araştırmacı, o teyzeye karşı yaşadığım acı mahcubiyetin hesabını yapmışmış. Şimdi haberim oldu. Kırık Cam Teorisi hesabıymış bu.
Anlatıldığı kadarıyla: Kırık Cam Teorisi ABD'li suç psikologu Philip Zimbardo'nun 1969'da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirilmiş. Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model otomobil bıraktı. Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Ve olup bitenleri izledi. Bronxtaki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı. Ardından Zimbardo ve iki öğrencisi 'sağ kalan' otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil oldu. Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti. Demek ki diyordu Zimbardo, "ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz.
Şimdi niye o banka öyle oturduğumu anladım. Ve benim olmayan suça nasıl da kolayca katılabildiğime, hatta onu çoğalttığıma şaşırmadım. Ayrıca benden önceki suçların hepsinin hesabının bana sorulmuş olması da gerekiyormuş.
Kırık Cam Teorisinin takipçileri bakın ne diyor: Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım.
Bunları niye mi anlattım? Kalbimizde ucundan kıyısından kırılmış camlar taşıyoruz sürekli... Ruhumuzun başköşelerine ilk başta önemsiz gözüken, laf etmeye değmez çöpler bırakıyoruz her gün. Küçük küçük günahlar, minik minik hatalar camı kırık araba gibi diğerlerini de camları kırmaya, kapıları çerçeveleri indirmeye teşvik ediyor. Pişmanlığımızı fırsat bilip ortadan kaldıracak kadar ciddiye almadığımız çöplerimiz, sürçmelerimiz, kötülüklerimiz, ayıplarımız, kokuşmuş çöp dağlarına, kötülük yığınlarına kapı aralıyor. Böyle gelmişse, böyle gider diye kendi kendimizi ağır veballer altında ezdirdikçe ezdiriyoruz.
Kırık camın oradaki varlığı, diğer camların da kırılabileceğine dair bir haklılık üretir içimizde. Çöpün bizden önce oraya atılmış olması, oraya çöp atmanın bir alışkanlık olduğunu söyler bize. Çok geçmeden biz de o alışkanlığa alışır, alışık olunanı yapmakta haklı görürüz kendimizi. Cam ilk kırıldığında hafife alırsak, ağırlaşır cam kırıkları. Çöp ilk atıldığında umursamazsak, umursamazlığımız bir çöp dağını besler.
Tam da hafife almakla açılan, umursamazlıkla genişleyen bir yol(suzluk)u tarif eden sûrenin (Mutaffifîn) berceste ayetinin konusudur cam kırıkları teorisi: Yapmaya alıştıkları kötü işler, gitgide kalplerini paslandırdı. (Mutaffifîn, 83/14).
Bir de aynı ayeti yorumlayan Efendimizin[asm] küçümseyerek/hafife alarak ilerlediğimiz yol(suzluk)u tarif edişine kulak verelim: İnsan bir günah işler ve onu tevbe ile silmezse, kalbinde bir leke olarak kalır. Eğer tevbe ederse kalbi yine parlar. İkinci bir günah işlediğinde ise o leke büyür. Ve kalb günah işleye işleye öyle bir kararır ki, bütün kalbi ele geçirir.
Bu yüzden galiba Günah insanı kâfir yapmaz ama ama istiğfarsızlık küfre götürebilir imasında bulunur Said Nursî. Her günahta küfre giden bir yol varsa, ilk cam kırığını onarmamaktandır bu. Masum görünen her hata, her günaha yaklaşış, bir büyük günaha doğru sürüklüyorsa bizi, ilk atılan çöpü kaldırmamaktandır bu.
Özür dilemeye değmez gördüğümüz küçücük bir cam kırığı, bizi özür dileyemez bir kırıklığa mahkum ediyor.
Değil mi?

( Senai Demirci )

Aynaya Bakınca Kimi Görüyorsun?





Bütün zamanların en aptalca sorusunu soruyorum dostuma: Aynaya baktığında kimi görüyorsun? Sorunun cevabını vermeye kalkmak daha da aptalca olmalı ki. Cevap vermeye yanaşmıyor. Dudak büküp, omuz silkerek: Elbette ki kendimi... diyor.

Beni görecek değilsin ya! diye teselli ediyorum. Aynada gördüğünü Bu benim işte! diye tanıyorsan, bunun hiç hesap etmediğin bir bedeli var diye ekliyorum. Yeniden omuz silkiyor, dudak büküyor. Şaşkın ama umutsuz bir ifade beliriyor yüzünde: Nasıl yani?

Aynaya bakabiliyorsan, aynaya bakabilen birisi olarak varsın demektir. Unutmuş olabilirsin. Buraya, o aynanın karşısına kolay gelmedin. Hatırlatayım. Doğum gününden sadece bir yıl önce aynada görünen bir insan olmak gibi bir beklentin yoktu. Yıllar sonra aynada kendine bakıp Bu benim işte! diyebilmeyi tasarlamış değildin. Üstelik, o sıralar kimseler tarafından var olman beklenmiyordu. Hele de insan olman hiç umulmuyordu. Adın zaten anılmıyordu. Kayda değer bir şey değildin.



Bir bak, nereden nereye gelmişsin? Bugün, önüne ayna koyabilen, aynaya baktığında kendini insan olarak tanıyabilen bir insansın. Üstelik yıllardır bu böyle.. Alışmış olabilirsin kendini aynada görmeye. Ama.. Hiç umulmadık bir sonuçla karşı karşıyasın şu anda. Hiç beklenmedik bir zafer bu. Sürprizsin sen sana. Herkesin seni unuttuğu o karanlıkta Biri seni andığı için buradasın.Olsan da bir olmasan da bir din aslında. Hiç doğmasaydın, şimdi arayıp sormayacaktık bile seni. Yokluğuna yanmayacaktık. Aramızda olmayışına üzülemeyecektik. Bir zamanlar, yokluğun varlığına tercih edilebilirdi. Bak şu işe, tam tersi olmuş! Varlığın yokluğuna tercih edilmiş. Hayret! Çok şaşırmalısın, aynada kendini görebildiğine

Sahi ya, hiç düşünmemiştim

Dur, daha bitmedi. Aynada kendi yüzünü değil de, herkesin yüzü gibi bir yüz görebilirdin. Yani gözleri, kaşları, kirpikleri, burnu, ağzı, yanakları, çenesi, dudakları, kulakları ve saçlarıyla robotlar gibi prefabrik bir yüze sahip olabilirdin. Sen yüzüne baktığında herkesin yüzünü görüyor olabilirdin. Herkes yüzüne baktığında senin yüzünü görüyor olabilirdi. Çok özenle yapılmış, çok pahalı araçlar gibi seri numaralarıyla başkalarından ayrılıyor olabilirdin. Yüzün sana özel olmayabilirdi. Çok genel bir yüz şablonu içinde sıradan biri olabilirdin. Oysa, aynaya baktığında özel birini görüyorsun. Kendini! Sana bu özel yüzü veren diyor ki, benim güzel kulum, bak seni ne kadar da özel yarattım. Seni kimselere benzetmedim. Kimseleri de sana benzetmem. Bu yüzü senin için sakladım, sadece sana verdim. Duyabiliyor musun?

Aynaya bakınca kendim diye/bildiğim birini görüyorum. Doğru...

Sen herkes gibi sıradan bir yüze sahip olsaydın, kimseler seni tanımayacaktı. Seni sevenler herkesi sever gibi sevecekti seni. Sen kimseye aşık olamayacaktın. Herkesin yüzü aynı çünkü. Seni kimse özlemeyecekti. Herkesinki gibi yüzün çünkü. Kimse gidişine de gelişine de aldırış etmeyecekti. Çünkü her yerde senin gibiler olacaktı. Belki de hiç sevmediğim bir katilin yüzüyle karşılaşacaktın aynaya her baktığında. Hepten nefret ettiğin bir zalimin saçlarını tarıyor olacaktın her defasında. Sen zannedilen insanların her yaptığından utanacaktın. Yerin dibine girecektin suçlular ekrana çıktığında. Ne itibarın kalacaktı ne şöhretin. Dahası, her aşamada kimliğini ispatlamak zorunda kalacaktın. Yo, yo, o ben değilim!diye polisten kaçtığını düşünsene. Hayır, vallahi o iğrenç işi yapacak biri değilim!diye yalvardığını hayal etsene en sevdiklerine bile.

Ne diyeceğimi bilemiyorum. Acaba barkodlarla mı gezerdik her yerde? Eşimize her akşam seri numaramı göstermek zorunda mı kalırdım?
Doğrusu, bu kadarını hayal edemiyorum ama.. Sen yine de benim sorumu bir kez daha cevapla

Soruyorum: Aynaya baktığında kimi görüyorsun?

Kendimi görüyorum, çok şükür
Omuz silkmek yerine derin bir nefes alıyor bu defa. Dudak bükmektense derin bir minnettarlıkla konuşuyor.


SENAİ DEMİRCİ

Okumanızı tavsiye ederim,değecek göreceksiniz.......

Yürekde Büyümek....


Okulda birinci sınıf öğrencileri, bir aile fotoğrafı üzerinde tartışıyorlardı. Fotoğraftaki küçük çocuğun saç rengi ailenin öteki bireylerinin saç renginden değişikti. Öğrencilerden biri o erkek çocuğunun belki de evlat edinilmiş olabileceğini söyledi. Onun bu sözünü duyan başka bir küçük kız örgenci, birden sesini yükseltti;

- Ben evlat edinme konusunda her şeyi bilirim, çünkü bende evlatlığım!

Arkadaşı sordu;

- Madem biliyorsun, bize de anlatsana evlat edinilmek ne demektir?

Küçük kız öğrenci kendinden emin bir biçimde bilgisini özetledi;

- Annenin karnında değil, yüreğinde büyümüşsün demektir



alıntı

Müezzine küfür eden çocuk





Eğitim merkezli yazılarımı okuyan bir arkadaşım “Biliyor musun, ben çocukken ezan okuyan müezzine küfür ederdim? Ama sadece akşam ezanını okurken küfür ediyordum.” deyince çok şaşırdım.

Ezandan rahatsız olan bir ailesi olmadığını bildiğim için şaşırmıştım. Altından ilginç bir şeyler çıkacağını tahmin ettim ama en çokta “Neden sadece akşam ezanına okunurken küfür ediyordu acaba?” diye merak ettim.

“Senin çocukluğunda en sevdiğin şey neydi?” diye sorunca arkadaşım, merakım kursağımda kaldı. “Tabi ki mahalle de arkadaşlarla oyun oynamak!” diye cevaplandırdım. “Oyunun en tatlı zamanı hangi zamandı?” diye tekrar sorunca, “Tabi ki akşam saatleri” diye cevapladım.
Hepimiz öyle değil miydik? Çocukluğumuzda en sevdiğimiz şey mahalle arkadaşlarıyla oyun oynamaktır. Sebebini hala bilmesem de, oyunun en tatlı zamanı akşam saatleridir.

Saatlerce süren oyunun yorgunluğuna rağmen gün batımı saatleri nedense oyun daha bir tatlı gelir insana.
Arkadaşım merakımı kursağımda bırakıp bana işkence edercesine sorularını bitirince, yeni bir soruya fırsat vermeden neden akşam ezanı okuyan müezzine küfür ettiğini sordum.

“Annem evden çıkarken ezan okunurken eve gel!” derdi. “Ezan okunmaya başlayınca oyunumuzu bırakmak zorunda kalıyorduk. Bende çok sinirlenirdim. Ne olurdu sanki biraz daha geç okusaydı!”
Oyunumu en tatlı yerinde bıraktırdığı için müezzine küfür ederdim!


* * * * * * *
Kolaylaştırın, zorlaştırmayın… Nefret ettirmeyin, sevdirin…
Her anne akşamın şerrine inandığından, gün batımında çocuğunun evde olması ister elbette. Hepimiz aynı duyguları yaşardık. Oyunun en güzel yerinde bırakıp eve gitmek zorunda kalırdık. Biz gitmesek bile oyundan arkadaşlarımız ayrılınca oyun bozulurdu. Oyunun bozulma işaretini müezzin verir! Bu arkadaşım gibi müezzine küfür eden birini hiç duymadım ama hepimiz sinirlenirdik.
Hayatı karıştıran, her şeyimize karışan ALLAH değil, hayatımızı kolaylaştıran ALLAH kavramını yerleştirmeliyiz çocukların zihnine.
“Ezan okunmaya başlayınca eve gel” denildiğinde oyunun en tatlı yerinde oyunu bırakmak zorunda kalan çocuk müezzine kızar.

“Müezzin ezan okumaya başlayınca annenin seni ne kadar özlediğini hatırla. Lütfen hemen eve gel. Sen gelmezsen ben dayanamam seni almaya gelirim” denilebilir mesela.
Oyunun en tatlı yerinde, oyundan daha tatlı olan annesine gitsin çocuk.
* * * * * * *


Coca Cola yerine çocuk kolası

Anne babanın kurduğu her cümle, attığı her adım çocukların zihninde bir iz bırakıyor. Birçok aileden akıllıca çözüm hikayeleri dinledim. En beğendim davranışlardan biride çocuğunun “Coca Cola içmemesini” sağlamayı başaran annenin “akıllı” yöntemi oldu.
Anadolu insanının kendine has tatlı çözüm yöntemleri vardır. Çocuklarını Coca Cola’nın zararlı asitlerinden korumak, onları faydalı olan bir içeceğe alıştırmak için bir annenin uyguladığı “akıllıca” yöntem bu.
Televizyon reklamlarından etkilenen çocuk annesinden Coca Cola isteyince, annesi ona hemen “Çocuk kolası” hazırlarmış. “Çocuk colası var mı ki?” diye düşünebilirsiniz. Bende ilk duyduğumda öyle düşündüm. Kızı Coca Cola isteyince annesi ona hemen pekmez suyu hazırlayıp verirmiş. Bildiğimiz pekmez suyu işte

Coca Cola yerine pekmez suyu içen kız bugün üniversite öğrencisi. Hala Coca Cola içmiyor. Canı soğuk içecek isteyince pekmez suyu içiyor.
* * * * * * *


Çocukların kalplerindeki sevgilerinde, nefretlerinde, alışkanlıklarında evde atıldığını…
Alışkanlıkları değiştirme / şekillendirme gücünün en çok anne babanın elinde olduğunu…
Bunu yapmak için akıllıca yöntemler geliştirmemiz gerektiğini…
Aksi takdirde çocuklarımızın / geleceğimizin ziyan olacağını asla aklımızdan çıkartmamamız gerek.


Sait ÇAMLICA

İKİZ RUHLAR EŞ RUHLAR






İkiz Ruhlar, Eş Ruhlar




Aynı zannedilen ama birbirinden çok farklı kavramlar.
Birçoğumuz eş ruhuyla karşılaşmıştır, fakat ikiz ruhla karşılaşmak çok ender bir durumdur. Herkes yaşamaz.


İkiz ruhlar aynı özden gelen, fiziksel bedenlerini alabilmek için iki ayrı enerjiye ayrılmak zorunda kalan ruhlardır.
Kendine ait özün bir parçası oldukları için aralarındaki çok güçlü çekim, eninde sonunda onları karşılaştırır.
Bu karşılaşma çok acı dolu ve tehlikeli olabilir. Her ikisi ya da birisi hazır olmadan karşılaşılmışsa bu daha acı vericidir.
Karşılaşmalarının tek nedeni birbirlerinin ruhsal tekamüllerini hızlandırarak bütüne ulaşmaktır.
İkiz ruhlar birbirlerine tıpatıp benzer hayatlar sürmemişlerdir.
Her ikisi de hayatta değişik deneyimler yaşamışlardır. Birbirine zıt kişilikleri olabilir.


Eş ruhlar, ruh ikizleri gibi zıt değildir, tamamlayıcıdırlar. Aynı titreşimlere sahiptirler ve birbirlerini dengelerler.
Onlarla uyum içinde yıllar boyunca yaşanabilir. Her zaman yanımızda olup yaşamımızı kolaylaştırırlar.
Zaman her şeyi değiştirdiği gibi eş ruhları da değiştirebilir. Koşulsuz hep aynı kalacaklar diye bir kaide yoktur.
Zamanla birbirlerine hitap etmeyebilirler. Zaman yaşanılanları sıradanlaştırabilir.
Eş ruhumuzun bizi koşulsuz sevmesini ve yüzde yüz anlamasını bekleriz.
Koşulsuz aşkı yaşamak sanıldığı kadar kolay olmadığından, herkes hayatını özünde tek başına yaşadığı ruhsal ihtiyaçlar değiştiğinden zamanla yaşadıkları sıradanlaşıp, birbirlerine hitap etmeyebilirler.


Kişiler kendilerine eş ruhlar ile bir değil birçok kez karşılaşabilirler. Ama ikiz ruhlar enderdir ve çok ender karşılaşırlar, bu da neredeyse imkansız gibidir.


İkiz ruhlar karşılaştıkları zaman neler yaşarlar?
Aralarında çok yoğun ve çok güçlü, dayanılması imkansız bir çekim oluşur.
İkiz ruhun gözlerine bakıldığında kişi o gözlerde kendisini görür. Fiziksel ve karakteristik olarak çok benzerler, yalnız kişilikleri farklıdır.
İkiz ruhumuz kendisinden bahsederken, sanki bizi anlatıyor gibidir.
Nasıl ikizler kız ve erkek ya da iki kız, ya da iki erkek olarak doğabilirlerse dünyada fiziksel beden bulmuş ikiz ruhlar da öyledirler.
Aralarındaki çekim cinsellikten çok öte, sevgili olmaktan çok öte bunların çok daha üstünde bir çekim olup bir arada bulunmak,
yanında olmak, nefesini duymak, kendinden bir parça olan o öze sarılmak hislerini beraberinde getirir.
Cinsellik çok üst boyutlardan daha aşağılara inmek olup, frekans düşürücü, gereksiz bir durumdur.


İkiz ruhlar birbirini ne yaparsa yapsın yargısız, karşılıksız severler. Yanında olmak her şeydir, ondan vazgeçmek, kişinin kendinden vazgeçmesi gibidir. Çaresizliği, sabrı, koşulsuz sevmeyi birbirlerinden öğrenirler.


Şartlar ikiz ruhların bir arada olabilmesine her zaman hatta çoğu zaman müsait değildir.
İnsanlar aralarındaki çekimi anlayamazlar, şartlar ikiz ruhları birbirinden ayırmak için elinden gelen her şeyi yapar.
Dayanabildikleri kadar bir arada olurlar.
Dünya hayatında bir arada olmaları, sorumlulukları, çevresel baskılar, toplumun bilmediği, tanımadığı şeyden korkup yok etmeye çalışma gayretlerinden belki de en yakınlarının bencilliklerinden, paylaşamama gayretlerinden olsa gerek zordur, ayrılık bazen kaçınılmaz olur.


Birbirlerinden ayrıldıklarında çok zorlu bir sürece girerler.
Fiziksel ve ruhsal sıkıntılar geçirirler. Günlerce süren, ruhsal felç olma durumu yaşarlar. Yoklukları dayanılacak gibi değildir.


İkiz ruhlar daha önce aşık olmuşlardır, aşkı her ikisi de bilir.
Ama bu durum aşktan çok daha öte, çok daha başka bir şeydir. Öyle bir durumdur ki; kendini bir başkasında bulmak, ait olmak, kendinden vazgeçmek,
benliği aradan kaldırıp onda kaybolmaktır. “Ben yokum dünyada; bana dair her ne varsa sendendir benden hiçbir şey kalmamıştır.”; “ben senim, sen bensin, ikimiz biriz” cümleleri onların gönüllerinden dökülür.


İkiz ruhların karşılaşmalarının mutlaka bir nedeni, bir hikmeti vardır.
Hikmet koşulsuz sevgiyi, ilahi sevgiyi yaşamak ve hissetmektir. Bu sevgiyi öğrenmenin başka yolları da vardır muhakkak, lakin bu en kısa ve en etkili yoldur.


İkiz ruhların duygu yoğunlukları özde aynı olmakla birlikte birbirlerinden farklı yoğunlukta olabilir.
Yüreğindekileri kendine bile itiraf etmeye cesaret edemeyen bazı ikiz ruhlar;
itiraf edecek olursa her şeyden vazgeçip sadece ikiz ruhuyla olmak isteyeceğinden sosyal konumundan dolayı,
kimseye zarar vermemek adına sessiz kalmayı ve uzak olmayı seçebilirler.
Bu kararı vermek de bedel ödetir, çünkü kendilerinden vazgeçmişlerdir.
Onsuz olmak, aslında kendisi olmadan yaşamaktır. Gönülleri, benlikleri her şeyleri ikiz ruhu ile gider, dünyada sadece beden olarak kalırlar.
Bu boşluğu kaybettiği ikiz ruhunun aslında kendi içinde olduğunu, ruhunda onunla birlikte olduğunu öğrenmeleri, keşfetmeleri nadir ikiz ruhlar tarafından başarılabilir. Kimseye zarar vermeden dikkatli, kararlı ve cesaretli olunursa iletişimin devam etmesi mümkündür.
Lakin gönül öylesi taşkınlıklar yapar ki, bir kararda kalınamaz gönül dile gelir, sır ifşa edilir.
Sır birbirlerinden gizli değildir zaten; asıl olan sırrı biganelerden saklamak, sırrı açığa vermemek, anlayamayana asla anlatmamak,
anlayabilmenin de bir kabiliyet olduğunu bilmektir. Bunu yapabilmek de çok kolay olmasa gerek.


Hayatta hemen hemen pek çok şey yaşayarak öğrenilir, tecrübe edilir.
O sebepledir ki damdan düşenin halini onu görenler değil o olayı yaşayanlar anlayabilir.
İkiz ruhumuz bile olsa kimseyi zorlayamayız, insanları hayata bırakmaktan başka çaremiz yoktur.


Koşulsuz aşk, koşulsuz sevgi öğrenilmeden yaşanamaz.
Eş ruhlar birbirini koşullu sever, koşulsuz seven sadece ikiz ruhlardır.
İkiz ruhların koşulsuz aşkı asla bağımlı, hastalıklı bir durum olamaz. Koşulsuz sevmek her şeye rağmen onunla olmak ama gerektiği zamanda onsuzda olabilmektir.


Tüm bu bilgilerle Şems ve Mevlana arasındaki aşkı anlamamak talihsizlik değil de nedir?
Şems, Mevlana; Mevlana’da Şems iken aynı ruhun farklı enerjileri iken,
birbirlerini bulduktan sonra bütününe kavuşmanın verdiği sarhoşlukla birbirlerinden ayrılmamayı istemeleri nasıl anlaşılmaz?
Mevlana’nın Şems’ten ayrıldıktan sonra ölene kadar renginin sapsarı olması, ancak inzivaya çekilip çileye sık sık girmek sureti ile hayata katlanabilme gücünü kendisinde bulması nasıl yadırganır? Kendi içinde Şems’i bulduktan sonra gönlünden dökülen Mesneviyi okurken bizler yaşananlara manen şahit olmaz mıyız?


Allah ruhumuzun istidadını artırsın. İhtiyacımız olanı karşımıza çıkarsın.


Amin! Amin! Amin!


alıntı

"Kendin" iLe Tanış...


Sahiden,kendinizle buluştunuz mu,buluşup tanıştınız mı hiç?
Ipıssız gecenin yapayalnızlığında dinlediniz mi içinizi inceden inceye ,ne diyor?
Herkes herkesle birlikte,siz ise kimsesizlikte...
"Gün geldi,ağladığım günlere ağladım" diyen Ebu Bekir'in şu murakabe derinliğine dalışlar yaptınız mı zaman zaman?
Hem bir davalı sandalyesine oturtup kendinizi ,hesaba çektiniz mi katı bir savcı tavrıyla?
Geçirdiniz mi bütün bir ömrünüzü,muhasebenin hassas imbiğinden?
Süzdünüz mü hayatınızın üsaresinin ,tortularından?
Tutabildiniz mi ihlasın şefaat elini,amellerin mahşerinde?
Nasıl ,ümit var mı?
Bulabiliyor musunuz amel defterinizde cenneti gösteren bir işaret?
Ne dersiniz?
Yoksa kendinizi mi aldatıyorsunuz "desinlere" kurban kulluğunuza bakarak?!
Birbirine düşman düşüncelerin,gel-gitlerini yaşadınız mı iki dünya arasında ,bazen de olsa?

Bir lahza sükut-içre yakalayıp kendinizi ,kulak verdiniz mi son sözüne kadar ,neler söylüyor?
Münakaşa yaptınız mı onunla yer yer ,arzuları ,idealleri hakkında?
"Gel ey şu kadar yılı iç içe geçirdiğimiz mecburi dost!...Söyle,nedir seni ağlatan şu ah ü zarın?...Nedendir bu denlü efkar ü efganın ?...Bunca heves ve iştiha da neyin nesi?"...diyerek...

Kendinizle barışacaksınız önce...Anlatacaksınız...anlatacaksınız melekutiyete müteveccih kürsünüzde.
Susan dilinize mukabil,hiç susmayacak diliniz,ikna edinceye dek ya da ilzam.
Olmadı tutacaksın yakasından ;vuracaksın,vuracaksın..İndireceksin toprağa,geçireceksin mezarlığa..silkeceksin üzerinden sarhoşluğu ,sarsacaksın ,ta ayılıncaya kadar,bir münker-nekir sayhasıyla..
Süt-beyaz benliğine kavuşmak için,buğuevinde tedaviye alacaksın...
Göynükleri kesip atacaksın bıçak gibi,ameliyat masasında .Bir yaka -paça olmadır gidecek...Zinhar!
Pes etmeyeceksin!
Ve katiyyen bileceksin ki,senin hakkından yine ancak sen gelebilirsin...



ALINTI



HİÇ....





Adam günün yorgunluğu üzerinde,perişan bir vaziyette İETT durağında otobüs beklemektedir.Nihayet uzun bir zaman sonra beklediği güzergâhın aracı gelir ve biletini attıktan sonra arka taraflara doğru ilerlemeye başlar.Bir,iki adım ilerisindeki çift kişilik koltuğun boş olanına doğru ilerler;tam oturacağı sırada engelleyici bir ses tonu onu durdurur:





- Buraya oturamazsın! Ben kimim biliyor musun?
- Kim olduğunuzu bilmeli miyim?
- Ben Yrd. Doç. falan kişiyim.
- Evet?
- Benim gibi kıdemli birinin yanına oturamazsın!
- Size bir soru sormak istiyorum. Siz Yrd. Doçentlik unvanınızdan sonra ne olacaksınız?
- Doçent.
- Peki sonra?
- Şayet başımıza bir şey gelmezse Profesör.
- Daha sonra?
- Belki zor ama, Ordünaryus Profesör.
- Evet... Peki bu dereceden sonra?
- Hiç...
- Ben şimdiden 'hiç'im;lütfen müsaade edin yanınıza oturayım...

İnsan olmanın erdemliliği,statüyle elde edilen bir kazanım değildir."



Hiçsiz bir hayatın herşeyine katlanmamın tek sebebi zamanın seni geri getireceğine inanmamdır sevgili..
Sus! sesli söyleme biliyorum dönmeyeceğini..
Duymasın oyalıyorum ben kalbimi..

alıntı








bir sigara molasında şekilleniyor hayallerim
bir demlik sen içtim az önce
bir kalem bir kağıt derken
yine bir şiir oldun en meşgul saatlerime...
Sana suskunluğum başka türlü susturulmuyor
gözlerine baktığımda
avaz avaz anlatmak istediğimde bendeki seni sana
akan sular duruyor
öyle şaşkın..
öyle aptalım ki..
aklıma sana karışmaktan başka birşey gelmiyor..!

kaç sitem..
kaç boşvermişlik indiriyorum yüreğime..
öyle çok konuşacaktım ki
anla okadar sus/tum işte..!

tutmasaydın ellerimi o vakit..
ve teninin rengi bukadar yakışmasaydı gözlerime..
kimbilir kurduğum bunca kavuşma hayali birikmezdi yüreğimde..!

anlatmalıymış meğer..



alıntı



Dilinde unuttuğum dilimle kuruyorum ayrılığın yaktığı
Gidişlerinin yıktığı devrik cümlelerimi...
Bakışlarımı savuruyorum yüzüne görmüyorsun.
Bakışlarımı savuruyorum
Gözlerimden sen düşüyorsun...