Skip navigation.

exploreopera

| Help

Sign up | Help

photo

Adieu Mon Coeur…

"sadece suyun yaşayışını izledim ve toprağın dinginliğini..."Bijen Celali"

Posts tagged with "Öykü"

HİKÂYESİNİ ARAYAN HİKÂYECİ - Hakan Yaman

, , ,

HİKÂYESİNİ ARAYAN HİKÂYECİ

«Karanlığı seviyorum... Eşya ile aramdaki ilişki görünür nisbetlerden sıyrılıp şuurun aydınlığına teslim oluyor ve muhayyilemin tasavvur sınırları genişliyor: Karanlığı seviyorum, evet!.. Ama canımı sıkıyor karanlık. Hayalimde idealleşen hayat zemininin dekorunu saklıyor benden. En iyisi alaca karanlık... Ama ya şu hikaye!.. Yoksa yazmaktan vaz mı geçsem? Olur mu canım?..»

Uzandığı kanepeden ağır ağır doğruldu ve reflekslerine teslim bir vaziyette, koltuk ve sandalyelere sürtünerek elektrik düğmesine yaklaştı ve yarım saat önce uyumak niyetiyle söndürdüğü ışığı yaktı. Biraz önce siyaha boyanmış bir boşlukta saklanan eşya bütün diriliği ile yeniden karşısındaydı işte!.. Halıyı alırken motiflerinden ziyade renk uyumuna dikkat ettiğini hatırladı. Hatta modern ressamlardan aparıldığı hissini veren bu şekillere hiç dikkat etmemişti.

«Sahi, ne kadar benziyor o resimlere? İyi ama resim niçin yapılır? Herhalde halılarda, tabaklarda ve masa örtülerinde motif olarak kullanılsın diye değil. Vay be, mobilyacılar, halıcılar, bilmem neciler halkımızın estetik doyuma ulaşması için elbirliği etmiş... Yaşasın estetik beslenme!.. Ne hikayesi ulan; yırt at!..»

Küçümseyici bir şekil aldı tebessümü. Aslında uyumanın binbir mazeretini kolluyor, ama ne kafasındaki tasarıları feda edebiliyor, ne de “uyumalıyım” saplantısından sıyrılabiliyordu. Ruhun buğulu bir hüznü değil, şuurun kapısını zorlayan, bir şekle girmek, kalıba dökülmek için hoplayıp zıplayan hikaye tasavvurlarının dondurucu sıkıntısıydı yaşadığı.

Şuuru tırmalayan bu fırtınalı sıkıntının, aynı şuuru ninni gibi sakinleştiren durgun bir sonbahar hüznüne dönüşmesini ne kadar isterdi. Klasik Türk musikîsinin susmaya can atan hicranlı nağmeleri ile sık sık çılgınlığın sınırını ihlâl eden metalcilerin diş kamaştıran gürültüsü geldi aklına.

«Sağlam bir ruhun hazin hâllerinin ifâdesi olan şarkılarımız yücelten ve yükselten bir hüzün taşır. Tilki Günlüğü’nde hüzün kelimesinin “zenginlik” ve “hazine bekçiliği” ile aynı mânâ hizasına denk gelmesinin sırrı galiba öz musikîmizde saklı: Dünyayı gurbet bilici ve ruhu zenginleştirici hüzün... »

«Peki, niçin hikayemi aynı zenginleştirici hüznün dokusu içinde yoğurmuyorum? O unutulmuş şarkıları hikaye formunda şâd edebilirim. Yahya Kemal’in şiirde yaptığını, ben hikayede... Yok canım, daha neler?.. Uykusuzluk başıma vurdu, sıkıntı da cabası... Ben değil miydim “sanatçı çağının şahididir” ve “zaman ândan ibarettir” ölçülerinin iç mânâlarına nüfuz etmek için çırpınmalıyız diye mangalda kül bırakmayan?..»

Dudaklarını kıpırdatmadan düşünüyordu:

«Ama haksız değildim ki... Üstelik büyük bir medeniyetin sesi olan geçmiş musikîmiz ve divan şiiri günümüz insanını tamamen doyuramaz derken bile bunlarda zamanı aşan tazelikler olduğunu unutma gafletinde bulunmadım. Tezatsız bir cemiyetin içinden fışkıran o sanat yine tezatsız bir cemiyete sesleniyor, muhataplarını iç âlemlerinde hür bir yolculuğa davet ediyordu. Yani kendi zamanının mânâsına mutabıktı.»

Dudaklarını kıpırdatmadan düşünmeye devam ediyordu:

«Günümüz insanı ise tarihin bir benzerini görmediği ve başarısızlıkla noktalanan bir medeniyet değiştirme hamlesinin şokunu üzerinden atamamış vaziyette... Hayale sığmayacak tezat uçurumlarına yuvarlanmış insanlar, karmaşıklığın pençesinde çılgınca kıvranıyor. Bu zamanı kuşatacak, nizâmlayacak sanat elbette daha farklı olacak, olmalı...»

Hâlâ dudakları kıpırdamıyordu:

«Böyle bir anlayıştan hareket etmek, zamane insanlarının seviyesine düşmek ve onların çapı kadar eser vermek değil ki... Aksine, bir doktorun tedavi edeceği hastaya dokunma mecburiyeti gibi, çağını ve toplumu nizâmlayacak sanatçının, nizâmlayacağı toplumun kaosuna ortak olma, hatta o kaosu bütün dehşetiyle yaşama zaruretinden doğar bu anlayış.»

Saatin "tiktak"ları zamandan kopuk bir tekdüzelikle güya zamanın şarkısını söylerken, farkında olmadan uzandığı yerden bir kitaba takıldı gözleri. Bu defa dudaklarını kıpırdatarak düşündü:

«Mesela şu münekkid demeye dilimin varmadığı dangalak... Necib Fazıl’ı şiirindeki metafizik gerilim sebebiyle dindar bir şair kabul etmeyen ve dindar şairin Yunus Emre gibi huzurlu olacağını söyleyen öküz!.. Ne bilsin, üstün sanatçı çağının şahididir ve yerine göre ya davacısı, ya müdafaacısı... Yani sürekli alışveriş hâlindedir yaşadığı “ân”la... Hüneri metin ezberlemekten ibaret salağa bunları nasıl anlatırsın?»

Dudaklarındaki kıpırtı yeniden kayboldu:

«Ya benim hikayemde... Korku motifleri... Güzellik usûlüyle... Ama meselesi olmalı... Yoksa...»

Saatin "tiktak"ları dil çıkaran bir çocuk şımarıklığı ile yoluna devam ederken sadece ağzının değil, şuurunun dudakları da kıpırdamaktan vazgeçmişti. Aranınca gelmeyip, en verimli keşif sürecinde bastıran uykunun azizliği...

(Düşünceleri hâlâ kurtulamamıştı gördüğü rüyanın dehşetinden. Kalktı ve ağır adımlarla lavaboya yürüdü. Aynaya baktı, gözleri kan çanağı, saçları bir kabus ormanı... Tanınmaz hâle gelen yüzünü yıkayıp salona geçti ve balkon kapısının yakınındaki bir koltuğa oturmadı da yığıldı adeta. Uyku yorgunuydu, uyku ve rüya...

Kendi ölümünü görmüştü bu gece. Cansız bedeninin başında bütün tanıdık suretler çığlık atıyor, ağlıyordu. Yıllar önce ölen annesi, ilk aşkı, çocukluk arkadaşları, bir masal ikliminde unutulmuş bütün çehreler belirip kayboluyor, birkaç damla yaş bırakıyorlardı.

Birden mekân değişti... Bir mezarlık ve derin bir çukur... Gömüleceğini anladı... «Hayır, hayır, yapmayın...» Bağırmak, haykırmak istiyor ama sesi çıkmıyor... Üzerine önce kerpiç atmaya başladılar, sonra toprak... Güneş ışığı ile bedeni arasındaki son temas noktası kapanırken, kulağında yankılanan «hüviyet, hüviyet» çığlıklarıyla uyandı.)

- Demek uyanınca bütün müsvetteleri yırttın. Büyük cesaret doğrusu... Ama bütün taşkınlığına rağmen günlerdir yazamadığın satırların bir çırpıda dökülmesi sevindirici...

- Yazamadığım değil, bir noktadan sonra yazmaya cesaret edemediğim...

Denize elli metre yükseklikten bakan yemyeşil ağaçların arasındaki park masalarından birisinde zevk sahibi dostuyla sohbete kaptırmıştı kendisini. Sigarasından derin bir nefes çeken dostu, gözlerini kül tablasının üzerine çevirip tane tane konuştu:

- Sanırım Çehov’a ait bir söz: «Bir kül tablasına bakarak bir hikaye yazabilirim.»

- Elbette bir kül tablasına bakılarak bir hikaye yazılabilir. Ama mesele o değil... İçini doldurabiliyor musun? «İşte bütün mesele... » O kül tablasının etrafında hangi ulvî mânâ tütecek?.. Yalnızca sigara dumanı tüterse komik olur. Sayfaları doldurmak zor değil ki... « Bu kül tablaları bana gençliğimin en şuh günlerini hatırlatıyor. Belki hayatımın en renkli günlerinin şahidi onlar... İlk kez “seni seviyorum" dediğim zaman kül tablası vardı masada. İlk buluşmada, ilk ayrılıkla hep kül tablaları...» Yalanın ucu mu var, salla sallayabildiğin kadar.

- Hah hah, çok hoş doğrusu!.. Önce çocukluğundan başlarsın. Yalnızca Cumartesi geceleri çıkan “Türk Sineması”nı izlemek için bütün aile heyecanla televizyonun karşısında toplanmıştır. Babanın önünde filmin sonuna doğru gittikçe dolan bir kül tablası vardır.

- Yani, onu demek istiyorum. İş yazmak olduktan sonra palavra bol. Hikayenin sonuna doğru, birgün hikayecinin yazı masasının başında çalışırken öleceğini ve o anda kül tablasının onu seyredeceğini belirttin mi, al sana Sait Faik’i aratmayacak bir hikaye!..

Onun böyle hırçınlığa bulaşmış bir heyecanla konuşması dostunun hoşuna gidiyor ve bahsin genişlemesi için damarına basmaya uğraşıyordu:

- İyi hoş ama, sen önceki yazdıklarının aksine bedenî hareketlerin ön plana çıktığı hikayeleri mi idealleştiriyorsun?

- Ne münasebet? Meseleyi ucuzuna getirip harcamaya kalkma! Tasavvufta insan kalbinin bir âlem olduğu anlayışı vardır ve asıl hareketler ruhta yaşanmaktadır. Bedenî hareketlerimiz ise içimizdeki hareketliliğin yüzde bilmem kaç fenomenidir sadece... Kendi içimizde hergün yüzlerce deprem olur; coşar, ağlar, hiddetlenir, özler, en akla gelmedik şeyleri umut ederiz farkında olmadan. İnsanın görünen davranışları, kendi içinde farkında olmadan yaşadığı hayatın belki sadece yüzde biri...

Susunca, bahsin uzamasını isteyen arkadaşı hemen atıldı:

- Hikaye bir tarafa, birçok meşhur romanda bile durum böyle... Peyami Safa’nın “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu”nda hareketler ne kadar kısıtlı?.. Kezâ “Bir Tereddütün Romanı”... Adı üzerinde vak’aların değil, tereddüdün romanı... Veya Marcel Proust... “Geçmiş Zamanın Peşine” düşen kahraman, bir bardak çayı yudumlarken sayfalar akıp gider.

Hikayeci heyecanla araya girdi:

- Bütün bunlara rağmen okuyucunun bir romanda dinamik vak’a arama hakkı vardır. Çünkü yazarın önünde geniş bir hareketlilik imkânı mevcut... Halbuki hikayecinin zaman ve mekânı sınırlı... Dağılmamak, tekbir noktada yoğunlaşmak ve adeta duygu ve düşünceyi tabletleştirmek mecburiyetinde... Zor, çetin ve sahici hikaye budur.

Sözün burasına gelince durdu. Çayını yenilemek istedi, demlik boşalmıştı. Yeni bir sipariş vermek amacıyla, gözleriyle garsonu ararken “Öncü Hikayeci"yi ve "Müjdelerin Müjdesi"ni düşünüyordu. Çaydan vazgeçip, o hikayelerden birisindeki Adem’in cümleleriyle devam etti konuşmasına:

- « Hikaye mi? Hikaye, roman, şiir, şu ve bu, benim için çerezlik değil, keyfiyetin alet özelliklerinde görülmesi işidir! » Anlıyor musun dostum?.. İşte meselenin bamteli... Keyfiyet, ama sahici mânâsıyla... Sanma ki ben bu kelimeyi kullanınca onun mâlîki oluyorum veya hikayem bir keyfiyet ifade ediyor. O kadar ucuz değil. Üstelik Adem’in tek vurgusu “keyfiyet” değil; onu merkeze alarak «alet özelliklerine» de gönderme yapıyor.

Dostu, ıstırabını anlayan bir tebessümle konuştu:

- Bir yazımda Türk hikayeciliği için “kolayca yazar sayılmak isteyenlerin sığınağı” diyordun.

- Bravo, tam zamanında hatırlattın. Romanın istediği geniş senteze gücü yetmeyenler kısa hikayelerle yutturmaya çalışıyorlar kendilerini. Kısacası romanın hususî zorluklarından kaçıyorlar. Üstelik kaçtıkları yerin kendilerinden istediği tecrid bünyesinden de mahrum oldukları meydanda.

- Evet, Büyük Doğu Mimarı’nın ilk gençlik şiirlerinden birisinde ifade ettiği gibi: «Bir rüya uğrunda ben diyâr diyâr / Gölgemin peşinden yürür giderim.» Yalnız unutma, yürümekten yürümeye fark var. Yularından kurtulan sıpalarda yürür; hayatın muammasını “yolların iniş, yokuş ve kavisinde” arayan soylu idrâkın sahibi de... İş yürümekte değil, yürüyende...

Kalktılar ve ayrılacakları sırada yeniden konuştu:

- Okuyucu, hikayenin sonu yaklaşana kadar bu yolculuğun şehirlerden ziyâde kitapların diyarında geçtiğini anlamamalı diye düşünüyorum. Ne dersin?..

Dostu bilgiç bir eda ile sırıttı:

- Azizim, ben okuyucuyum. (Bodler)in darağaçları kuran nazik canavara benzettiği riyakâr okuyucu... Hunharlık tiyatrosunun baş aktörüyüm yani... Ne yazarsan yaz; muvaffak olursun veya olamazsın. İşte, namlunun ucundaki hedef tahtası orasıdır. Anlıyorsun değil mi?

Bahar sabahlarının cıvıltılı serinliğinde yazmaya başlıyor, yorulana kadar kelimeler cümleleri, cümleler sayfaları kovalıyordu. Öğle vakti bahse değmez günlük ihtiyaçlardan sonra kısa bir yürüyüş... Yeniden eve, bu defa okumak için kapanış... Bir eser üzerinde çalıştığı zamanlar genellikle başına gelen hâl yine musallat oluyor, onbeş-yirmi sayfa kadar okuduktan sonra anlayışı ile kitabın cümleleri arasındaki köprü çatırdıyor, kelimelerin bazıları zıplayarak şuurun zeminine ayak bassa bile birçoğu dalgınlığın uçurumuna yuvarlanıyor, mânâlar arasındaki irtibât güme gidiyordu. Okuma veriminin iflasa sürüklenişini işaretleyen bu parçalanışa engel olmak için birkaç sayfa geriye dönüyor, ama kısa bir süre sonra daha şiddetli bir dalgınlık bastırıyor, bunun üzerine kitabın içine giremediği için bunalıyor ve elinden bırakıyordu.

Gece olunca yazdıklarını yeni baştan okuyor, kâh bu sabah karaladığı satırlarla öncekiler arasındaki irtibâtı kopuk buluyor, kâh muhayyilesinin zayıfladığı korkusuna kapılıyor, kâh müşahedenin yetersizliğinden yakınıyor, kaleminden damlayan satırların birçoğunu karalıyor, aralara bazı bölümler eklemek için sayfa kenarlarına cümleler yazıyor ve onların etrafına çizgiden bir hisar ördükten sonra, yerleştireceği yere kadar eğri bir ok uzatıyordu. Ve bütün bu tasarılar boyunca muayyen bir okuyucu zümresinin yorumları kulağında çınlıyor... Sık sık aklına bir yazarın “okuyucu eserden önce vardır” iddiası gelir.

«Galiba doğruluk payı olan bir düşünce... Her yazar bilerek veya bilmeyerek idealindeki mücerred bir zümreyi hedef alıyor, onlarla konuşuyor veya eseri üzerinde tartışıyor gibi yazıyor. Kısacası, her yazar bir adrese gönderme yapıyor. Ulaşırsa ne âlâ...»

Günleri yaklaşık bu tempoda geçiyordu. Kimi zaman kurgusunda değişiklikler yapılan, sık sık yeni teferruatlar eklenen veya bazı bölümleri kırpılan hikaye ise küçük bir roman olma yolunda ilerliyordu.

Hikayenin kahramanı “hüviyet” yolculuğunun akışı içerisinde bir kitap yazmaya başlamış ve büyük eserlerin kahramanlarını hesaplaşmaya davet etmişti. Önce (Don Kişot)u konuşturuyor, onun gülünçlüğünde Hıristiyan ahlâkının iflasını seyrediyordu. Eugenie Grandet’in cimri babası ve nankör kuzeniyle konuşurken, yalnızca para hırsının temellleri üzerinde yükselen burjuva yaşantısının kokuşmuşluğuna ve bir medeniyetin insan haysiyeti karşısındaki iflasına şahitlik ediyordu. Yüzyıllar öncesinin (Romeo ve Juliet)indeki temiz duygular, 19. Yüzyılın (Julien Sorel)inde çoktan yalan ve ihanetin sahte asaletine bürünmüştü. Ve sayfalar ilerliyor, eser bir kahramanlar geçidine dönüşüyordu. Hikayenin kahramanına göre Raskolnikov’un hüviyeti, imanını yitiren bir asra başkaldırıştı. “Suç”un ölçüsü ne ve cezayı kimin adına veriyorsunuz? Ve siz kimseniz? Siz, milyonlarca aç ve sefil Rus’un millet olma coşkusunu baltalayıp, onları hâlâ koyun sürüsü gibi güden çoban köpeklerisiniz! Asıl suçlu sizsiniz ve cezalandırma hakkınız yok. «Ah, birde vicdanımın karanlık semâsındaki şimşek aydınlıkları içimi kanatmasa...» Hikaye kahramanı, yazdığı eserde Raskolnikov’un “hüviyet”ini buna benzer bir çerçeveye yerleştirmişti. Ve hikaye ilerliyor, kahraman kendi hüviyetine bir adım daha yaklaşıyordu.

(Engin bir ovanın ufuk noktasına doğru benek benek uçuşan ve kıpkızıl akşam bulutlarının altında rakseden belli belirsiz kuş sürülerini buğulu gözlerle seyrederken hatıralarının kanatlarına tutunup şiir rüzgârının peşine düşen bir sevdalının hâlinden daha renkli tasvirlere lâyık, tedaî gemisine binerek Tilki Günlüğü’nün tablolarındaki kelimeleri kovalamak...

Mânâlandırdığı yerde ufuk noktasındaki kuşlardan daha az canlı olmadığını hissettiren ve göçmen kuşlar gibi önce birbirini, sonra mevsimleri, iklimleri, ülkeleri kovalayan bu kelimeler iç ve dış dünyamıza göre yorumlamak...

Hüviyetimi roman dağlarının zirvesinde aradım hep ve nihayet karşıma “Ufuk ile Hafiye” çıktı.

Hüviyet: Kimlik... Kafa Kağıdı... Asıl... Mahiyet... Derinliği genişliğinden çok olan çukur...

"Derinliği genişliğinden çok olan çukur”un bendeki tedaisi rüyamda gördüğüm mezar ve onun hatırlattığı ölüm... Yoksa yeniden yolculuğumun başlangıcına mı dönüyorum; mezar ve ölümün uyanırken kulağımda yankılanan “hüviyet”le ne ilişkisi olabilir? Mâdem öyle, Tilki Günlüğü’nün başlangıcına, ilk vâridâta dönmeli:

« "Ben kimim" diye sormak, "ölüm nedir" diye sormakla birdir. "Ben"... Bütün hayat, bu soruya cevap vermek üzere yaşadığımız hadiseler dizisinden ibaret...»)

- Özellikle yirminci yüzyılda ve hele son döneminde, bu mevzuda çok şey yazılıp söylendi. Birçok hikaye ve romanın muhtevasını kişinin kendi “ben”ine dair yaptığı yolculuklar oluşturuyor. Senin hikayende buna yeni bir örnek...

Sürekli uğradığı sahafın bitişiğine sanat galerisi adıyla açılan ve duvarları hiçbir keyfiyet ifade etmez tablolarla dolu dar bir kafeteryanın loş bir köşesinde hikayesini okuyan dostuna hırçın bir eda ile cevap verdi:

- Bak, defalarca konuştuğumuz husus... Yenilik mevzudan ziyade onun işlenişinde ve tüttürülen mânâda aranmalı... Sanki (Şekspir)den önce Romeo ve Juliet’in aşk hikayesinden bahsedilmiyor muydu? Goethe’den önce Faust’u kimbilir kaç kişi kaleme almıştı. Bizden tarafa gelelim: Al sana Leyla ile Mecnun... Fuzuli için bu malzemenin, öncekiler tarafından defalarca işlenmesi önemli değildi ki... O, aynı hammaddeye “Fuzuli” olarak sanatın büyüleyici nefesini üfledi ve bambaşka bir Leyla ile Mecnun canlandı şiirinde. Divan edebiyatını düşün!.. Yüzyıllar boyu “gül, bülbül, mey” gibi beş on sembolün etrafında yüzlerce şair pervane olmuştur. Üstelik aynı semboller daha önce, özellikle Fars edebiyatında, Hafız gibi şairler tarafından iyice eskitilmişti. Sen şaşmıyor musun; bu kadar sınırlı bir malzemenin binbir çeşit ifadeye bürünmesine?.. Alışılmış teşbihlerin daracık toprağında alışılmadık incelikler yeşertilmiş...

Dostu sûkut ettikçe hırslanıyor ve gittikçe heyecanlanarak konuşmasını sürdürüyordu:

- Bugüne biraz daha yaklaşalım. Solcu yazar Sabahaddin Ali’nin “Kafa Kağıdı” isimli bir hikayesi vardır. Biliyorsun ki, Büyük Doğu Mimarı’nın da aynı adı taşıyan ruhî bir romanı mevcut... Halbuki solcu yazarın bahsettiği kafa kağıdı yaşlı bir köylünün nüfus cüzdanıdır. Büyük Doğu Mimarı ise bu ifadeyle bütün bir ruh hayatının girinti ve çıkıntılarını işaretler. Onun benzetişiyle “fareden koparılan bir kılla filden koparılan bir kılı yanyana getirip" hokkabazlık yapmamalı... Hem sen değil miydin “ne yazarsan yaz, ben muvaffak olup olamadığına bakarım” diyen? Seni gidi “nazik canavar, riyakâr okuyucu...”

Bu heyecanlı nutku saygılı bir sessizlikle dinleyen ve aslında onu konuşturmak için özellikle ters ifadeler kullanan dostu, iri çay fincanındaki son yudumu içip, tane tane konuştu:

- Ben sana niye alışılmış bir muhtevaya el attın demedim. Üstelik senin kahramanın “hüviyet”ini zamanı aşan eserlerde arıyor ve unutulmaz tiplerin korkularını, sıkıntılarını paylaşıyor.

- İşte, Bu noktada zaten, alışılmış bir “ben” anlatımından sıyrılıyor hikaye. Kendi çağına şahitlik eden meşhur tiplerin iç âlemine sızma çabasına dönüşüyor.

- Yani etrafındakilere “ne kadar içli çocuk” dedirtmek için çırpınan fikir kellerinin ve keyfiyet tüysüzlerinin yazdıklarına benzemiyor bu yolculuk.

- Evet, evet!.. Bilâkis onların sözde kimlik arayışlarına verilmiş bir cevap... Kafa sancısı çekmeyen ve büyük meseleler karşısında söyleyecek sözü olmayan anlayış garibanının hüviyetinden bana ne? Onun “renkli dünyasıyla” seslendiği zümrenin genç kızları ilgilensin.

Kalktıklarında güneş son ışıklarını da saklamaya başlamıştı. Ayrılırken dostunun hiçbir şey anlayamayacağını bile bile gayet sıcak bir dille konuştu:

- Unutma, en iyisi alacakaranlık!..

Ayrı bir zaman dilimi ve farklı bir mekân dekorunda iki delikanlı konuşuyordu:

- Sence bu hikayenin sonu nasıl biter?

- Galiba hikayeci bütün yazdıklarını yırtacak.

- Bence oturup kendi hikâyesini yazacak.

Mayıs 2000
Hakan Yaman

The Door In The Wall - H.G.Wells



DUVARDAKİ KAPI
(THE DOOR İN THE WALL) 1906

H.G.Wells

Üç ay kadar önce, baş başa olduğumuz bir gece, Lionel Wallace bana Duvardaki Kapının hikâyesini anlattı. O zaman, en azından onun açısından, bunun gerçek bir hikâye olduğunu düşündüm. Hikâyeyi anlatırken öylesine ikna ediciydi ki, ona inanmaktan başka bir şey gelmezdi elimden. Fakat ertesi sabah, kendi evimde, farklı bir ruh hali içinde uyandım; yatağımda yatarken, bana anlattıklarını berrak bir kafayla, onun samimi, kısık sesinin büyüleyiciliğinden, masa lambasının loş ışığından, bizi saran büyülü atmosferden, güzel, zarif eşyadan, yemekte kullanılan, o an için günlük gerçeklerden uzak parıltılı küçük bir dünya yaralan peçeteler ve masa örtüsünden, tatlı ve bardaklardan bağımsız olarak hatırladığımda, hayli inanılmaz buldum doğrusu. Uyduruyordu! dedim kendi kendime: Ne kadar da iyi becerdi!... Başkaları neyse de, ondan böyle bir şey beklemezdim.

Daha sonra yatağımda oturmuş sabah çayımı yudumlarken, Wallace'ın inanılmaz hatıralarının, başka türlü anlatılması mümkün olmayan yaşantıları bir biçimde ortaya koyduğunu, ilettiğini, aktardığını -hangi sözcüğü kullanacağımı bilemiyorum- düşünerek, bunlardaki şaşırtıcı gerçeklik payına bir açıklama getirmeye çalışırken buldum kendimi.

Artık bu açıklamaya sığınmıyorum. Kafamı kurcalayan şüphelerden kurtuldum. O anda olduğu gibi şimdi de, Wallace'ın, sırrını bana mümkün olan en yalın gerçekliği içinde anlatmak için elinden geleni yaptığına inanıyorum. Ancak, bir rüya mı gördü, yoksa gördüğünü mü sandı, paha biçilmez bir ayrıcalığa mı sahipti, yoksa bu garip rüyanın kurbanı mıydı, bunu bildiğimi söyleyemem. Ölümüyle ilgili, şüphelerimi tamamen gideren gerçekler dahi buna ışık tutmuyor. Bu kadarına okur kendisi karar vermeli. Hangi yorum ya da eleştirimin bu kadar ketum bir adamın bana güvenip sırrını açmasına vesile olduğunu şimdi hatırlamıyorum. Sanırım, büyük bir halk hareketinde beni hayal kırıklığına uğratan tutumu konusunda onu gevşeklik ve güvenilmezlikle suçladığım için kendini savunuyordu. Ama aniden ileri atılıp, Benim, dedi zihnimi meşgul eden bir konu var Biliyorum, diye devam etti biraz duraksadıktan sonra. İhmalkâr davrandım. Mesele şu... Cinler, hayaletler falan değil... Bu sana tuhaf gelebilir

Redmond... Fakat... Bana bir şey görünüyor. Her şeyi önemsiz kılan, içimi özlemle dolduran bir şey görünüyor bana...

Etkileyici, ciddi veya güzel şeylerden bahsederken sık sık bürünüverdiğimiz o ingiliz utangaçlığıyla duraksadı. Saint Athelstan'den beri beni tanırsın, dedi; o an bu bana çok ilgisiz göründü. Evet yine duraksadı. Önce epey tereddütle, fakat sonraları daha akıcı bir biçimde, yüreğini özlemle dolduran, dünyevi zevk ve hırsları onun için sıkıcı, kasvetli ve anlamsız kılan gizi, ona görünen o güzelliğin ve mutluluğun anısını anlatmaya başladı.

Şimdi meseleyi bilen biri olarak düşünüyorum da, anlattıkları yüzünden okunuyordu sanki. Bu dalgın bakışını yakalayan ve yoğunlaştıran bir fotoğrafı var elimde. Bir zamanlar bir kadının onu çok sevmiş olan bir kadının onun hakkında söylediği bir şeyi hatırlatıyor bana. Aniden, demişti, ilgisini yitiriyor. Sizi unutuveriyor. Hemen burnunun dibinde olduğunuz halde, sizi hiç umursamıyor...

Aslında her zaman ilgisiz değildi Wallace, bir şeye dikkatini verdiğinde çok başarılı olmayı becerebiliyordu. Kariyeri gerçekten de başarılarla doluydu. Beni uzun süre önce geride bıraktı; yanımdan geçti gitti ve bu dünyada benim bırakamadığım bir iz bıraktı her neyse. Kırk yaşına basmasına bir yıl kalmıştı, yaşasaydı hâlâ çalışıyor olacağı ve muhtemelen yeni Bakanlar Kurulu'nda yer alacağı söyleniyor. Okulda beni geçerdi hep, bunun için çaba da sarf etmezdi sanki başarılı olmak için doğmuştu. Batı Kensington'daki Saint Athelstan Koleji'nde hemen hemen tüm okul hayatımız boyunca beraberdik. Okula başladığında eşit durumdaydık, fakat aldığı burslar ve harika performansı sayesinde benden çok daha iyi bir dereceyle mezun oldu. Gerçi ben de ortalama bir başarı sergilemiştim ya. 'Duvardaki Kapı'yı ilk kez okuldayken duymuştum - ikinci kez de ölümünden bir ay önce duyacaktım.

En azından onun için Duvardaki Kapı, içinden geçildiğinde ölümsüz gerçeklere giden yolu gösteren, gerçek bir kapıydı. Bundan kesinlikle eminim. Bu kapı hayli erken dönemde, beş allı yaşlarında küçük bir çocukken girmişti havalına. Büyük bir ciddiyetle oturmuş bana itiraflarda bulunurken, kapıyı ilk gördüğü tarihi düşünüp hesap edişini hatırlıyorum, içeride, dedi, şarap renginde bir frenk asması vardı - beyaz bir duvara sarılmış, açık kehribar rengi gün ışığında parlayan bir frenk asması. Şimdi nasıl olduğunu çok net hatırlayamasam da, nedense bu izlenim kalmış aklımda. Yeşil kapının önündeki temiz yolun üzerinde de atkestanesi yaprakları vardı. Sarı ve yeşil lekeliydi yapraklar, kahverengi ve kirli değildiler, öyleyse daha yeni dökülmüş olmalıydılar. O halde ekim ayıydı, diye düşünüyorum. Her yıl bu atkestanesi yapraklarına dikkat ederim de, oradan biliyorum.

Yanılmıyorsam, yaklaşık beş yıl dört aylıklım. Söylediğine göre, hayli erken gelişmiş bir çocukmuş-konuşmaya çok erken yaşla başlamış, o kadar aklı başında ve 'olgun' imiş ki, pek çok çocuğun yedi sekiz yaşlarında zar zor yapabildiği çoğu şeyi yapmasına izin veriliyormuş. İki yaşındayken annesi ölmüş, dolayısıyla bir mürebbiye tarafından nispeten katı, otoriter bir terbiyeyle yetiştirilmiş. Babası ona çok az ilgi gösteren ve ondan çok fazla şey bekleyen, hep meşgul, sert bir avukatmış. Parlak zekâsına rağmen, yaşamı hayli sıkıcı ve renksiz buluyormuş sanırım. Ve bir gün çekip gitmiş.

Hangi ihmalkârlığın evden tek başına çıkıp gitmesine fırsat verdiğini hatırlayamıyordu, Batı Kensington yollarında izlediği rotayı da. Tüm bunlar hafızanın kaçınılmaz bataklığında yitip gitmiş. Fakat beyaz duvar ve yeşil kapı daha dün gibi gözlerinin önündeydi.

Bu çocukluk anısını hatırlayabildiği kadarıyla, kapıyı görür görmez tuhaf bir çekim hissetmiş, gidip kapıyı açmak ve içeri girmek için dayanılmaz bir arzu duymuş. Aynı zamanda bu çekiciliğe kapılmanın akılsızca ya da yanlış -hangisi olduğunu söyleyemiyordu- olacağından da eminmiş. Şayet hafızası ona garip bir oyun oynamıyorsa, en başından beri kapının kilitli olmadığını ve dilediği takdirde içeri girebileceğini bildiğini ve bunun aslında ne kadar tuhaf olduğunu ısrarla belirtti. Ezik ve ihmal edilmiş bu küçük çocuğu gözümde canlandırabiliyorum. Neden olduğunu asla açıklamadıysa da, bu kapıdan geçtiği takdirde babasının ona çok kızacağını biliyormuş. Wallace tereddüt içinde geçirdiği bu anı bana son derece ayrıntılı bir biçimde betimledi. Kapının önünden geçip gitmiş, sonra elleri cebinde, çocukça bir ıslık çalma gayretiyle duvarın sonuna kadar yürümüş. Burada döküntü ve pis birkaç dükkân, özellikle de, toz içindeki toprak borular, kurşun levhalar, musluk tıpaları, duvar kâğıdı desen katalogları ve emaye kutuların dağınık bir biçimde durduğu bir tesisat ve dekorasyon dükkânı olduğunu hatırlıyor. Bu nesneleri inceliyormuş gibi yaparken, yeşil kapıya gitmek için yanıp tutuşuyormuş.

Sonra içinde bir duygu patlaması olmuş. Yine tereddüde kapılıp vazgeçmemek için koşarak kapıya gitmiş, yeşil kapıyı eliyle itip içeri girince kapı ardından çarparak kapanmış. Böylece, bir anda, yaşamı boyunca peşini bırakmayan bahçeye adım atmış.

Girdiği bu bahçeyi bana etraflıca anlatabilmek Wallace için çok zordu.

Bahçede, insanın içini neşeyle, hafiflik, iyilik ve ferahlıkla dolduran bir hava, görünümünde, tüm renkleri berrak, mükemmel ve parlak gösteren bir şeyler varmış. İnsan içeriye girer girmez mutluluktan uçuyormuş - bu dünyada ancak genç ve neşeliyken yakalanabilecek o çok nadir anlar gibi. Orada her şey çok güzelmiş... Wallace sözlerine devam etmeden önce bir süre dalıp gitti. Biliyor musun, dedi, sesi inanılmaz şeyler karşısında duraksayan, kuşkulu bir insanınki gibi inip çıkarak. Orada iki büyük panter vardı... Evet, benekli panterler. Ama ben korkmadım. İki yanında mermer çiçeklikler sıralanan uzun, geniş bir yol uzanıyordu önümde ve bu iki kadifemsi koca hayvan orada bir lopla oynuyorlardı. Birisi başını kaldırıp bana doğru geldi, biraz meraklı görünüyordu. Tam önümde durdu ve ona uzattığım minik elime yumuşak, yuvarlak kulağını sürtüp mırladı. Burası büyülü bir bahçeydi. Biliyorum. Büyüklüğü ise... Ah! Alabildiğince uzanıyordu. Sanırım, uzaklarda dağlar da vardı. Batı Kensington nereye gitmişti, Tanrı bilir. Garip ama, kendimi evime gelmiş gibi hissettim. Biliyor musun, kapı arkamdan kapanır kapanmaz, tüccarların yük arabalarının ve yaylıların geçtiği, dökülmüş kestane yapraklarıyla bezeli caddeyi unuttum, evdeki disiplinin ve itaatkârlığın kasvetini unuttum, tüm tereddüt ve korkularımı unuttum, tüm ihtiyatı elden bıraktım, bu hayatın tüm gerçeklerini unuttum.

Bir anda mutluluktan şaşkın küçük bir çocuk oluvermiştim - başka bir dünyada. Havası mutluluk yayan, daha sıcak, daha tesirli, daha tatlı ışığıyla ve masmavi gökyüzünde güneşin dokunduğu bulut kümeleriyle farklı nitelikte bir dünyaydı bu. İki yanında, yabani otlardan arındırılmış, güzel çiçeklerle dolu tarhların sıralandığı ve bu iki büyük panterin dolaştığı geniş, uzun yol, davetkâr bir biçimde önümde uzanıyordu. Küçük ellerimi panterlerin yumuşak postlarının üzerinde korkusuzca gezdirdim, kulaklarını ve kulaklarının arkasındaki duyarlı bölgeleri okşadım, onlarla oynadım, bana 'evine hoş geldin' der gibiydiler.

Gerçekten de evime gelmiş gibi hissediyordum kendimi ve aniden uzun boylu, açık tenli bir kız görünüp de beni karşıladığında ve gülümseyerek yanıma geldiğinde ve 'Eee?' dediğinde ve beni kucaklayarak kaldırıp öptüğünde ve tekrar yere indirip elimden tuttuğunda ve benimle yürüdüğünde, şaşkın değildim, doğru olan buymuş, nedense hep gözden kaçmış mutluluklar bana hatırlatılıyormuş gibi sevinçliydim. Hezaren başakları arasından geniş kırmızı basamakların göründüğünü hatırlıyorum; bu basamakları çıkıp iki yanında çok yaşlı ve koyu renkli ağaçların sıralandığı geniş bir yola geldik. Yol boyunca, toprağı yarıp çıkan kızıl ağaç köklerinin arasında, mermer koltuk ve heykeller, evcil ve dost beyaz güvercinler vardı. Bu güzel yolda kız arkadaşım bana eşlik ediyor, başını eğip bana bakarak, şirin, kibar yüzünün hoş hatlarını, zarif çenesini hatırlıyorum-yumuşak, makul bir sesle sorular sorarak, neler olduğunu asla hatırlayamasam da, hoş olduğunu bildiğim bir şeyler anlatıyordu... Kızıl kahverengi tüylü, ela gözlü küçük bir maymun bir ağaçtan inip yanımıza geldi ve yanımda yürümeye başladı, gözlerini kaldırıp bana bakıyor, gülüyordu, sonra omzuma sıçradı. Biz ikimiz büyük bir mutluluk içinde yolumuza devam ettik. Sustu.

Devam et, dedim.

Çok az şey hatırlıyorum. Defne ağaçları arasında düşüncelere dalmış yaşlı bir adamın yanından, muhabbet kuşlarının cıvıldaştığı bir meydandan geçtiğimizi hatırlıyorum, geniş, gölgeli sütunlar arasından yürüyüp hoş çeşmelerle, türlü güzelliklerle, gönlün çekebileceği şeylerle dolu ferah, serin bir saraya geldiğimizi. Pek çok şey ve pek çok insan vardı orada, bazılarını hâlâ çok net hatırlayabiliyorum, bazılarını da hayal meyal; ama bu insanların hepsi güzel ve nazikti. Bir biçimde nasıl olduğunu hatırlamıyorum bana çok nazik davranıyorlar, beni orada görmekten mutlu oldukları izlenimi veriyorlardı, hareketleriyle, ellerinin dokunuşuyla, gözlerindeki samimiyet ve sevgiyle beni neşeye boğuyorlardı. Evet Bir süre dalıp gitti. Orada oyun arkadaşları buldum. Bu benim için çok önemliydi, çünkü ben yalnız bir çocuktum. Çiçeklerden örülü bir güneş saatinin bulunduğu çimle kaplı bir bahçede neşeli oyunlar oynanıyordu. Oynadıkça seviyordu insan... Fakat ne gariptir ki hafızamda bir boşluk var. Oynadığımız oyunları hatırlamıyorum. Asla hatırlayamadım. Sonraları, çocukken, uzun saatler boyunca, kimi zaman gözyaşları içinde, bu mutluluğu geri getirmeye çalıştım. Bütün o oyunları tekrar oynamak istedim odamda, kendi başıma. Hayır! Tüm hatırladığım orada duyduğum mutluluk ve yanımdan ayrılmayan iki sevgili oyun arkadaşım.. . Daha sonra ciddi, solgun bir yüzü, hülyalı gözleri olan hüzünlü, esmer bir kadın çıkageldi; eflatun rengi yumuşak kumaştan uzun bir elbise giymişti, elinde bir kitap tutuyordu, eliyle yanına çağırıp salonu gören bir balkona çıkardı beni oyun arkadaşlarım gitmemi istemediler, oyunlarını yarıda kesip gidişimi seyrettiler. 'Yine gel!' diye bağırdılar. 'Yakında yine gel!' Başımı kaldırıp kadının yüzüne baktım, ama o hiç istifini bozmadı. Yüzü çok şefkatli, çok ciddiydi. Balkonda bir sandalyeye götürdü beni, yanında ayakta durdum, dizlerinin üzerinde tuttuğu kitaba bakmaya hazırlandım. Sayfalar birbiri ardına açılmaya başladı. O gösteriyor, ben de hayretle sayfalara bakıyordum; çünkü kitabın canlı sayfalarında kendimi görüyordum; bu, benim hakkımda bir hikâyeydi ve doğduğumdan beri başıma gelen her şey vardı içinde..

Benim için harika bir şeydi, çünkü kitabın sayfalarında resimler değil, anlıyorsun ya, gerçekler vardı.

Wallace ciddi bir ifadeyle durdu şüpheyle bana baktı.

Devam et, dedim. Anlıyorum. Bunlar gerçekti - evet, öyle olsa gerek; insanlar hareket ediyor ve nesneler ileri geri gelip gidiyordu; neredeyse unuttuğum sevgili annem, haşin ve mağrur babam, hizmetçiler, odam, evdeki tanıdık her şey. Sonra evin ön kapısı ve hareketli caddeler, işleyen trafik. Baktıkça hayrete düşüyordum, yine yarı şüpheli, kadının yüzüne baktım, daha fazla şey görebilmek için arada birkaç sayfa atladım, sonunda kendimi uzun beyaz duvardaki yeşil kapının önünde tereddüt içinde dolanırken gördüm, yine o çelişki ve korkuyu hissettim. 'Ya sonra?' diye bağırdım, sayfayı çevirmek isledim, ama hüzünlü kadının soğuk eli beni durdurdu. 'Sonra?' diye ısrar ettim, elini hafifçe iterek, olanca çocuk gücümle parmaklarını kaldırdım, teslim olup sayfa açıldığında bir gölge gibi üzerime eğildi ve kaşımı öptü.

Ama sayfa büyülü bahçeyi göstermiyordu, ne panterleri, ne elimden tutup beni götüren kızı, ne de gitmeme üzülen oyun arkadaşlarımı.

Batı Kensington'daki upuzun, gri bir sokağın o soğuk akşamüstü lambalar yakılmadan önceki halini gösteriyordu; nitekim oradaydım perişan, küçük bir beden- kendimi zapt edemiyor, hüngür hüngür ağlıyordum, arkamdan 'Yine gel! Yakın zamanda bize yine gel!' diye bağıran oyun arkadaşlarıma dönemediğim için ağlıyordum. Oradaydım. Bu bir kitap sayfası değildi, acı gerçeğin ta kendisiydi; o büyülü yer ve dizinin dibinde durduğum ciddi annenin beni engellemeye çalışan eli gitmişti - nereye kaybolmuşlardı? Yine sustu, gözlerini şöminenin ateşinden ayırmadı bir süre.

Ah! Geri dönmek o kadar ızdırap vericiydi ki! diye mırıldandı.

Birkaç dakika geçince, Peki sonra? dedim. Bu renksiz dünyaya geri getirilmiş biçare küçük bir yaratıktım! Olan biteni tam olarak idrak ettiğimde, üstesinden gelinemeyecek bir kadere kapıldım. Herkesin içinde ağladığım için kendimi nasıl küçük düşmüş hissettiğimi, eve geri dönüşümün utancını dün gibi hatırlıyorum. Beni şemsiyesiyle dürttükten sonra durup benimle konuşan, altın çerçeveli gözlüğü olan, yardımsever görünümlü yaşlı beyefendi geliyor gözümün önüne. 'Zavallı küçük,' demişti, 'kayboldun galiba?' Ne de olsa, beş küsur yaşında küçük bir Londralı'ydım! Sonra genç, kibar bir polisi çağırması, etrafımda bir kalabalığın oluşması, beni eve götürmeleri. Üzerimdeki gözleri hissederek, korku ve hıçkırıklar içinde, büyülü bahçeden babamın evinin merdivenlerinin önüne geldim.

O bahçe hâlâ peşimi bırakmayan o bahçe hakkında hatırlayabildiklerim bu kadar. Elbette, bu yarı şeffaf düşselliğin betimlenemez niteliklerini, sıradan yaşantılardan farkını tam anlamıyla aktaramıyorum; fakat yaşadığım buydu... Bu bir rüya idiyse, eminim gündüz vakti görülmüş olağanüstü bir rüyaydı... Evet! Elbette, daha sonra halam, babam, dadı, mürebbiye, herkes beni sıkı sıkıya sorguya çekti.

Onlara anlatmaya çalıştım; babam yalan söylediğim gerekçesiyle bana ilk dayağımı attı. Sonra halama anlatmaya çalıştım, o da arsızca ısrarımdan dolayı beni cezalandırdı. Sonra, dediğim gibi, insanların beni dinlemesi, hikâyemin bir kelimesini bile duymaları yasaklandı. Masal kitaplarım bile bir süreliğine elimden alındı. Çünkü 'fazla hayal kuruyordum'. Eh! Bunu bile yaptılar! Babam eski kafalıydı... Hikâyemle baş başa kaldım. Fısıldayarak yastığıma anlattım hikâyemi fısıldayan dudaklarıma kadar süzülen çocuksu gözyaşlarımla ıslanan yastığıma. Ciddi ve daha ağırbaşlı dualarıma kalbimin derinliklerinden kopan şu dileği ekledim hep: 'Tanrım, lütfen rüyamda bahçeyi göreyim. Ne olur! Beni bahçeme geri götür.' Beni bahçeme geri götür! Sık sık o bahçenin hayalini kurdum. Şimdi sana anlatırken bazı eklemeler yapmış, bir şeyleri değiştirmiş olabilirim belki; bilmiyorum... Bütün bunlar, anlıyorsun ya, parça parça anılardan, çok erken yaşta yaşanmış bir tecrübeyi yeniden kurma çabaları. Bu anımla çocukluğumun diğer anıları arasında bir boşluk var. Bu mucizeyi olay hakkında bir daha konuşmamam gerektiğini düşündüğüm zamanlar da oldu.

Herkesin soracağı soruyu sordum. Hayır, dedi. O yıllarda, bahçeye giden yolu bir kez daha bulmaya çalıştığımı hatırlamıyorum. Bu şimdi bana tuhaf geliyor, fakat büyük ihtimalle, bu talihsiz maceradan sonra, yoldan sapmamı önlemek üzere hareketlerim daha yakından izlenir olmuştu. Hayır, seninle tanıştığım zamanlara kadar bahçeyi yeniden bulmaya çalışmadım. Ve sekiz ya da dokuz yaşında şimdi inanılmaz gelse de- bahçeyi tamamen unuttuğum bir dönem de oldu. Benim Saint Athelstan'deki halimi hatırlıyor musun? Elbette!

O günlerde gizli bir hayalim olduğunu hiç belli etmedim, öyle değil mi?

Ani bir gülümsemeyle gözlerini kaldırdı. Hiç benimle Kuzeybatı Geçidi oyunu oynamış mıydın?... Hayır, elbette hiç karşıma çıkmadın! Hayal gücü kuvvetli her çocuğun her gün oynadığı bir oyundur bu, dedi. Oyunun amacı okula giden Kuzeybatı Geçidi'ni keşfetmekti. Okul yolu çok sıkıcıydı; oyun dolambaçlı bir yol bulmaktan ibaretti, evden on dakika erken çıkar, ümitsiz görünen bir yöne doğru giderdim ve tanımadığım sokaklardan geçerek hedefime ulaşmaya çalışırdım. Bir gün Campden Hill'in öte tarafındaki kenar mahallelere daldım, bu sefer oyunun galip geldiğini ve okula geç kalacağımı düşünmeye başlamıştım. Çaresizlik içinde, çıkmaz sokak gibi görünen bir sokağa girdim, sonunda bir geçitle karşılaştım. Yeniden ümitlenerek aceleyle içeri daldım. 'Hâlâ başarabilirim,' diyordum kendime; nedense bana çok tanıdık gelen, pis ve döküntü dükkânların bulunduğu dar bir sokaktan geçtim, bir de ne göreyim! Uzun beyaz duvar ve büyülü bahçeme açılan yeşil kapı karşımda duruyordu! Aniden kafama dank etti. O bahçe, o muhteşem bahçe bir düş değildi işte! Durdu.

Sanırım bahçeyle ilgili bu ikinci yaşantım, meşgul bir öğrenci ile sınırsız boş zamana sahip küçük bir çocuğun dünyaları arasındaki farkı ortaya koyuyor. Her neyse, bu kez bir an bile içeri girmeyi düşünmedim. Anlıyorsun ya. Öncelikle, kafam okula zamanında varma fikriyle doluydu. Dakiklik rekorumun kırılmasını istemiyordum. En azından kapıdan şöyle bir bakmak için az da olsa bir istek duymuş olmalıyım - evet. Böyle bir şey hissetmiş olmalıyım... Fakat kapının cazibesini okula zamanında varma kararlılığımın önünde bir engel gibi gördüğümü hatırlıyorum. Şüphesiz, bu keşfim beni çok etkilemişti -yoluma devam ederken aklım orada kalmıştı- ama devam ettim. Beni durdurmadı. Saatime bakarak kapının önünden geçip gittim, hâlâ on dakikam vardı, yokuş aşağı inerek tanıdık yerlere geldim. Evet nefes nefese kalmış, terden sırılsıklam olmuştum ama okula zamanında varmıştım.

Paltomu ve şapkamı askıya astığımı hatırlıyorum... Kapının önünden geçip gitmiş, onu ardımda bırakmıştım. Tuhaf, değil mi? Düşünceli gözlerle bana baktı. Elbette o anda kapının hep orada olmayacağını bilmiyordum. Okul çocuklarının hayal güçleri sınırlıdır. Sanırım onun orada bulunmasının ve istediğimde beni ona götürecek yolu bilmenin olağanüstü güzel olduğunu düşündüm; ama okul beni bekliyordu. O güzel, tuhaf insanları tekrar gördüğümde neler olacağını düşünüp durduğumdan, o sabah okulda epey şaşkın ve dikkatsizdim galiba. Garip ama, beni görünce sevineceklerinden hiç şüphem yoktu... Evet, o sabah bahçenin, yorucu derslerden kaçıp zaman zaman sığınabileceğim eğlenceli bir yerden ibaret olduğunu düşünmüş olmalıyım. O gün oraya bir daha gitmedim. Ertesi gün öğleden sonra tatil olması bu kararımı etkilemiş olmalı. Belki de, içinde bulunduğum dağınık ruh hali üzerimde bir ağırlık yapmış, oraya gidebilecek hal bırakmamıştı. Bilmiyorum. Tek bildiğim, büyülü bahçe zihnimi o kadar meşgul ediyordu ki, bunu kendime saklayamadım. Hani Çakırkeyif adını taktığımız sıska bir çocuk vardı ya -neydi adı? - ona anlattım. Hopkins, dedim.

Tamam, Hopkins. Ona anlatmak hoşuma gitmedi. Nedense bunu ona anlatmamın kurallara aykırı olduğuna dair bir his vardı içimde, ama yine de dayanamadım. Okul dönüşü yolun bir kısmını beraber yürürdük; konuşkan bir çocuklu, eğer büyülü bahçeden bahsetmeseydim başka şeyler konuşacaktık, ama benim başka bir konuyu düşünmem mümkün değildi. Böylece, boşboğazlık ettim.

Ve o, sırrımı ifşa etti. Ertesi gün teneffüste, büyülü bahçe hakkında daha fazla şey öğrenmeye can atan, üst sınıflardan yarım düzine çocuk yarı alaylı bir tavırla etrafımı sardı. Koca Faxcett vardı -onu hatırlıyor musun?- sonra Carnaby ve Morley Reynolds. Sen de orada miydin acaba? Ama, orada olsan hatırlardım sanırım... Bir çocuk garip duygular besler. Bu yaptığımdan dolayı içten içe kendimden tiksinsem de, benden büyük çocukların ilgisi gururumu okşamıştı galiba. Özellikle Crawshaw -besteci Crawshaw'un oğlu, hatırlıyor musun?- bunun duyduğu en iyi yalan olduğunu söylediğinde, bu övgünün o an için hoşuma gittiğini hatırlıyorum. Öte yandan, gerçeklen de kutsal bir sır olduğunu hissettiğim bir şeyi açıklamaktan dolayı duyduğum utanç bana acı veriyordu. Şeytan Fawcett bahçedeki kızla ilgili bir şaka yaptı -

Wallace'ın sesi o utanç dolu anıyla kısıldı. Duymamazlıktan geldim, dedi. Neyse, daha sonra Carnaby bana küçük yalancı dedi ve ben anlattıklarımın gerçek olduğunu söylediğimde benimle tartışmaya başladı. Yeşil kapının nerede olduğunu bildiğimi ve onları on dakika içinde oraya götürebileceğimi söyledim. Carnaby dürüstlük tasladı ve bunu yapmak zorunda olduğumu, söylediklerimi kanıtlamam gerekliğini, aksi takdirde cezasını çekeceğimi söyledi. Carnaby seni köşeye sıkıştırdı mı hiç? Ancak o zaman anlayabilirsin benim ne duruma düştüğümü. Hikâyemin gerçek olduğuna yemin ettim. Crawshaw araya girdi ama, Carnaby'nin eline düşmüş birini kurtaracak kimse yoktu okulda. Carnaby oyunu kazanmıştı. Heyecanlandım, kulaklarım kızardı, biraz da korktum. Aptal, küçük bir çocuk gibi davrandım ve sonuçta büyülü bahçeme tek başıma gitmek yerine, -yanaklarım ve kulaklarım kıpkırmızı, gözlerim yanarak, ruhum ızdırap ve utanç içinde kıvranarak- alaycı, meraklı ve tehditkâr altı okul arkadaşıyla birlikte büyülü bahçeme doğru yola koyuldum.

Beyaz duvarla yeşil kapıyı asla bulamadık...

Yani?

Yani bulamadım. Mümkün olsaydı bulurdum. Sonra yalnız başıma gittiğimde de bulamadım. Asla bulamadım. Tüm okul günlerim boyunca aradım durdum, ama ona bir daha hiç rastlamadım - hiç.

Çocuklar meseleyi büyüttüler mi? Hem de nasıl... Carnaby ahlaksızca yalan söylediğim için bana karşı bir cephe oluşturdu. Hüngür hüngür ağladığımı görmesinler diye eve gizlice girip üst kata saklandığımı hatırlıyorum. Fakat ağlamaktan bitap düşüp uykuya dalmamın sebebi, Carnaby değil, bahçe, hayalini kurduğum o güzel öğle sonrası, tatlı dost kadın ve beni bekleyen oyun arkadaşlarım, yeniden öğrenmeyi ümit ettiğim o oyun, unuttuğum o güzel oyundu... inanıyorum ki, eğer söylememiş olsaydım, belki de... O günden sonra çok kötü bir dönem geçirdim - geceleri ağlıyor, gündüzleri rüyada gibi dolaşıyordum. İki dönem boyunca gevşedim ve kötü notlar aldım. Hatırlıyor musun? Elbette hatırlarsın! Beni kendime getiren sendin, matematikte beni geçmen kendime getirdi beni.

Arkadaşım bir süre sessizce ateşin kızıl yüreğine dikti gözlerini. Sonra, On yedi yaşıma kadar onu bir daha görmedim, dedi.

Bir burs için Oxford' a gidiyordum, arabayla Paddington' dan geçerken kapı üçüncü kez göründü bana. Çok kısa bir an görebildim. Tek atlı arabanın penceresine kolumu dayamış bir sigara içiyor ve hiç kuşku yok, bir hayat adamı olduğumu düşünüyordum ki, aniden kapı, duvar ve unutulmaz, hâlâ ulaşılabilir şeylere dair o hisler yeniden karşıma çıktı.

Yanından gürültüyle geçip gittik - epey uzaklaşıp köşeyi dönene kadar arabayı durdurmayı akıl edemeyecek kadar şaşkındım. İrademle bir an boğuştuktan sonra, arabanın tavanındaki küçük kapıyı tıklatıp saatime baktım. 'Buyurun efendim!' dedi arabacı kibarca. 'Şey...Yok bir şey,' diye bağırdım. 'Kusura bakma! Zamanımız kısıtlı! Devam et!' Ve arabacı yola devam etti... Bursu kazandım. Bunu öğrendikten bir gece sonra, babamın evinde, üst kattaki küçük çalışma odamda şöminenin karşısına oturmuş, babamın övgü dolu sözleri -çok nadir dile getirdiği övgüleri- ve derin öğütleri kulaklarımda çınlarken, en sevdiğim pipomu- funda kökünden yapılma o güzel pipoyu- tüttürüyor ve uzun beyaz duvardaki kapıyı düşünüyordum. 'Eğer dursaydım,' diye düşündüm, 'bursu alamayacaktım, Oxford'a gidemeyecektim - beni bekleyen muhteşem kariyeri mahvedecektim! Bazı şeyleri daha iyi görmeye başlıyorum!' Derin düşüncelere daldıysam da, kariyerimin bu fedakârlığa değdiğinden şüphe etmedim.

Oradaki sevgili arkadaşlarım ve bahçenin berrak havası çok tatlı geliyordu bana, çok güzel, fakat uzak. Artık ilgim bu dünya üzerinde yoğunlaşıyordu. Önümde açılan başka bir kapı görüyordum - kariyerimin kapısını. Gözlerini ateşe dikti yine. Ateşin kızıl alevinin ortaya çıkardığı inatçı yüz ifadesi bir an görünüp kayboldu.

Evet, dedi ve iç geçirdi, bu kariyere hizmet ettim. Çok, ama çok çalıştım. Fakat o günden sonra büyülü bahçeyi rüyamda binlerce kez gördüm, kapısını da dört kez daha gördüm, bir anlığına da olsa. Evet - dört kez. Bir süre için bu dünya çok parlak ve ilginçti, hayatın son derece anlamlı, fırsatlarla dolu olduğunu düşünüyordum ve bahçenin yarı silik cazibesi buna kıyasla hafif ve uzak kalıyordu. Kim güzel kadınlarla ve seçkin adamlarla yemeğe çıkarken panterleri sevip okşamak ister ki? Parlak bir gelecek vaat eden bir adam olarak Oxford' dan Londra' ya geldim. Parlak bir gelecek, yine de bazı hayal kırıklıkları oldu... İki kere âşık oldum -bu konuya girmeyeceğim-fakat bir keresinde, gelmeye cüret edip etmeyeceğimden şüphesi olduğunu bildiğim biriyle randevuma giderken, Earl's Court yakınlarında pek sık kullanılmayan bir yoldan kestirmeden gitme riskini göze aldım ve o tanıdık beyaz duvarla yeşil kapı karşıma çıktı.

'Tuhaf!' dedim kendi kendime, 'Bu kapının Campden Hill'de olduğunu sanıyordum. Burası bir türlü hatırlayamadığım -tıpkı Stonehenge'in taşlarını boşu boşuna saymaya çalışmak gibi- o yer, o tuhaf gündüz düşümdeki yer.' Ve niyet ettiğim şeyi yapmak üzere, önünden geçip gittim. O öğlen kapı beni hiç cezbetmedi. Kısa bir an kapıyı açma isteğine kapıldım, bunun için üç adım atmam yeterliydi -açılacağından emindim- ama bunu yaparsam, benim için bir gurur meselesi olan randevuya geç kalacağımı düşündüm. Oraya zamanında vardığıma pişman oldum sonra. En azından kapının aralığından içeriye bir göz atabilir, panterlere el sallayabilirdim, fakat aranarak bulunmayan şeyin yeniden peşine düşmenin faydasız olduğunu çoktan öğrenmiştim. Evet, bu kez gerçekten üzülmüştüm... Ondan sonraki yıllarda çok çalıştım ve kapıya hiç rastlamadım. Kapı ancak bundan kısa süre önce bana geri döndü. Gelmesiyle birlikte, sanki dünyayla arama bir sis tabakası girdi. Bir daha o kapıyı asla göremeyecek olmamın son derece hazin ve acı olduğunu düşünmeye başlamıştım. Belki fazla çalışmaktan dolayı yorgun düşmüştüm biraz - belki de hep işittiğim o kırk yaş bunalımına girmiştim. Bilmiyorum. Fakat son zamanlarda bir şeyler için çaba harcama hevesimi yitirdim, tam da çalışmam gereken -tüm bu yeni siyasi gelişmelerin yaşandığı-bir zamanda. Tuhaf, değil mi? Fakat hayatı çok zahmetli, ödüllerini de, elde ettikçe, ucuz bulmaya başladım. Kısa bir süreden beri bahçeye karşı müthiş bir özlem duyuyorum. Evet - ve onu üç kez gördüm.

Bahçeyi mi?

Hayır - kapıyı! Ve içeri girmedim! Masanın üzerinden bana doğru eğildi, sesinde yoğun bir keder vardı, Üç kere bu şans geçti elime - üç! Eğer o kapı bir daha kendini bana sunarsa, bu toz ve sıcaktan, bu boş gösterişten, bu zahmetli anlamsızlıktan çıkıp kapıdan içeri gireceğim diye yemin etmiştim. İçeri girecek ve bir daha geri dönmeyecektim. Bu kez orada kalacaktım... Yemin ettim ve elime fırsat geçtiğinde - içeri girmedim.

Bir yıl içinde üç kez kapının önünden geçtim ve içeri giremedim. Geçtiğimiz yıl tam üç kere. Birincisi, Kiracı Kanunu için acil oylama yapıldığı ve hükümetin üç oyla kurtulduğu geceydi, hatırlıyor musun? Bizden hiç kimse karşı taraftan birkaç kişi dışında belki o gecenin öyle biteceğini tahmin etmiyordu. Sonra görüşme sonuçsuz kaldı. Ben, Hotchkiss ve kuzeni Brentford'da yemek yiyorduk, ikimizin de oylamada eşi yoktu. Bizi telefonla çağırdılar, alelacele kuzeninin otomobiline atlayıp derhal yola çıktık ve ucu ucuna yetiştik. Yolda benim duvarla kapının önünden geçtik. Ay ışığında kurşuni bir renk almıştı, farların ışığıyla parlak bir sarıya büründü, ama o kapı olduğu kesindi. 'Aman Tanrım!' diye bağırdım. 'Ne oldu?' dedi Hotchkiss. 'Bir şey yok!' diye cevap verdim ve o an öylece geçip gitti.

İçeri girdiğimde, parti sözcüsüne 'Büyük bir fedakârlıkta bulundum,' dedim. 'Herkes gibi,' dedi ve aceleyle yürüdü gitti.

O anda elimden başka bir şey gelmezdi. İkinci seferinde, hasta yatağındaki babama, o katı yürekli, yaşlı adama elveda demeye gidiyordum. O zaman da hayatın gerekleri ağır basmıştı. Ama üçüncüsü farklıydı; bir hafta önceydi. Hatırladıkça vicdan azabı çekiyorum. Gurker ve Ralphs'la birlikteydim, biliyorsun, Gurker'la görüşmem bir sır değil artık. Frobisher'da yemek yiyorduk, derken sohbet koyulaştı. Yeniden yapılanan bakanlıktaki konumumun ne olacağı konusu her an açılacak gibiydi. Evet, evet. Mesele halledildi. Bunu şimdiden konuşmaya gerek yok, fakat senden sır saklamam da gereksiz... Evet.Teşekkür ederim! Teşekkür ederim! Ama hikâyemin devamını dinle.

O gece her şey çok belirsizdi. Durumum çok hassastı. Gurker'dan kesin bir söz almaya çalışıyordum, ama Ralphs'ın orada bulunuşu elimi kolumu bağlıyordu. Havadan sudan konuşarak sürdürdüğümüz sohbetin doğrudan beni ilgilendiren konuya gelmemesi için beynimi zorluyordum. Buna mecburdum. Ralphs'ın o günden sonraki davranışları temkinli tavrımı haklı çıkardı... Ralphs'ın Kensington High Caddesi'nde bizden ayrılacağını biliyordum, ondan sonra Gurker'ı ani bir açık sözlülükle şaşırtabilirdim. Bazen insanın bu tür küçük oyunlara başvurması gerekiyor... Sonra önümüzdeki yolun aşağısında bir kez daha o beyaz duvarı ve yeşil kapıyı gördüm.

Konuşa konuşa önünden geçtik. Önünden geçip gittim. Gurker'ın keskin profilinin gölgesi hâlâ gözümün önünde, iri burnunun üzerine eğdiği silindir şapkasıyla, atkısının kıvrımlarıyla, benim gölgemin ve Ralphs'ınkinin önünden gidiyordu. Kapıyı bir iki metre geçmiştim. 'Şimdi onlara iyi geceler deyip içeri girsem ne olur?' diye sordum kendime. Öte yandan, Gurker'a konuyu açmak için kıvranıyordum.

Kafam diğer sorunlarımla öylesine doluydu ki, bu soruya cevap veremedim. 'Benim deli olduğumu sanırlar,' diye düşündüm. 'Ya birdenbire ortadan kaybolursam? - Ünlü politikacı esrarengiz bir biçimde ortadan kayboldu!' Bu beni etkiledi. Bu kriz anında bin bir önemsiz dünyevi şey beni etkiledi. Daha sonra mahzun bir gülümsemeyle bana döndü, alçak sesle İşte buradayım, dedi. işte buradayım! diye tekrarladı, Ve şansımı kaybettim. Kapı bir yıl içinde üç kez sunmuştu kendini bana huzura, mutluluğa, hayal bile edilemeyecek bir güzelliğe, dünya üzerinde hiç kimsenin bilemeyeceği bir hoşluğa açılan o kapı. Ve ben onu reddettim Redmond, elimden kaçırdım

Nereden biliyorsun?

Biliyorum. Biliyorum. Şimdi bununla baş etmem gerekiyor; özlediğim o anlar geldiğinde var gücüyle beni o kapıdan içeri girmekten alıkoyan görevlerime sarılmalıyım. Başarılı olduğumu söylüyorsun bayağı, göz boyayıcı, usandırıcı, kıskanılan başarı. Evet ona sahibim. İri elinde bir ceviz tutuyordu. Eğer bu benim başarım olsaydı, dedikten sonra cevizi kırdı ve uzatıp bana gösterdi.

Sana bir şey söyleyeyim mi, Redmond. Bu kayıp beni mahvediyor. İki aydır, daha doğrusu on haftadır, en gerekli ve en acil görevler dışında hiçbir iş yapmadım. Ruhum yatıştırılamaz bir pişmanlıkla dolu. Geceleri -tanınma olasılığımın düşük olduğu zamanlarda- dışarı çıkıyorum. Dolaşıyorum. Evet. insanlar bunu bilseler ne düşünürlerdi acaba? Bir kapı, bir bahçe için yas tutarak -kimi zaman neredeyse sesli sesli ağlayarak- tek başına dolanan ve bütün kabinenin sorumluluğunu taşıyan bir kabine başkanı.

Solgun yüzünü ve gözlerindeki o tanıdık hüzünlü pırıltıyı görebiliyorum şimdi. Bu gece onu çok net görüyorum. Oturmuş onun sözlerini, sesini, vurgularını düşünüyorum, ölüm ilanının yer aldığı, dün akşamın Westminster Gazeteleri kanepemin üzerinde duruyor hâlâ. Bugün öğle yemeğinde kulüp onun ölüm haberiyle çalkalanıyordu. Tek konuştuğumuz konu buydu.

Cesedini dün sabah erken saatlerde, Doğu Kensington istasyonu yakınlarında derin bir hendekte bulmuşlar. Bu hendek, demir yolunun güneye doğru uzatılması için açılan iki kanaldan biri. Halkın girmesini önlemek üzere etrafına çekilen tahta perdede, o tarafta oturan işçilerin rahatça girip çıkması için küçük bir kapı açılmış. Kapı iki işçi arasındaki bir yanlış anlamadan dolayı kilitlenmeden bırakılmış ve o da bu kapıyı açmış.

Kafam sorular ve muammalarla dolu. Öyle anlaşılıyor ki, o gece Parlamento'dan oraya kadar yürümüş -son zamanlarda evine genellikle yürüyerek gidiyordu-; geç vakitte, paltosuna sarınmış, kararlı bir biçimde boş sokaklarda yürüyen kara siluet onunki olmalı. Acaba istasyon yakınlarındaki solgun elektrik ışığı altında kaba tahta duvar ona beyaz mı göründü? Kilitlenmemiş bu ölümcül kapı anılarını mı hatırlattı ona? Hem zaten, duvarda bir yeşil kapı var olmuş muydu hiç?

Bilmiyorum. Hikâyesini bana anlattığı biçimde size aktardım. Wallace'ın, az rastlanır, ama benzerleri daha önce de görülmüş bir sanrı türüyle dikkatsizlikten düşülen bir tuzağın arasındaki benzerliğin kurbanı olduğunu düşündüğüm zamanlar oluyor, ama buna tüm kalbimle inanmıyorum doğrusu. Benim batıl inançlı olduğumu ve aptallık ettiğimi düşünebilirsiniz; fakat Wallace'ın gerçekten, bir duvar ve kapı biçimine bürünmüş bir çıkış, çok daha güzel başka bir dünyaya açılan gizli ve tuhaf bir geçit sunan olağanüstü bir şeye, bir yeteneğe, duyguya -nasıl adlandırılabilir bilemiyorum- sahip olduğuna ikna oldum sanırım. Ne olursa olsun, diyeceksiniz, sonunda Wallace'a ihanet etti işte. Ama gerçekten ona ihanet etti denebilir mi? Burada düş kuranların, hayal gücüne sahip insanların kendilerine özgü gizemli dünyası söz konusu. Bizim bakışımız açık ve sıradan, tahta kapı ve hendek. Bizim gün ışığı ölçütlerimize göre o, emniyeti bırakıp karanlığa, tehlikeye ve ölüme doğru yürüdü. Ama o böyle mi görüyordu?


H.G.Wells

Şizofrenin İntihar Bahçesi

, ,

Şizofrenin İntihar Bahçesi

Giriş-

gerçeği söylemiş olur bir gölgeyi söyleyen
Paul celan değil
De ki
Ben yazdım bu dizeyi
Ya da şizofren
Ne değiştirir gerçeği

Kendi uçurumundan düşmeye görsün insan
Kopar karanlığa taş atan bilekleri
Sıyrılır iyimser kuşkularından
Bulduğun hiçbir şey
Yitirdiğin değildir
Gölgelerde ney

Ve en büyük yıkımlar yanılgılarla başlar
Çaresiz dört yanını duvarla öreceksin
Tercihlerindir kader dediğin yazgı
Suç Tanrı nın değil öğreneceksin

1

Çocuğu emzirdi kadın
Beyazın siyaha en yakın renk olduğunu bilmeden
Acıyı emzirdi kadın

Yaratıldığımı umursamadan
Mütekebbirane
Sınanmak dilendim yaratandan
Oysa adımın
Serüvenimle bir ilintisi vardı anladım
Anladım kesiksiz boşalacak damarlarımdaki kan
Kelimesiz çözülecek sorgularım
Giyinmek gidermeyecek çıplaklığımı
Hiçbir çehre itimat telkin etmeyecek
Denenmemiş bir ölümün izini süreceğim
Geri dönecek fırlattığım ok
Ölümü kendime güldüreceğim

2

Şeytan ruhumun
Toprak tenimin
Anaforcu şairler
Hikayemin peşinde
Yabancısıyım kefaret gerektiren yeminlerin
And olsun ki
Varlığından şüphe duyduğum dilimi
Ateşe sokmamak
Zayıf hilelere kurban olmamak için
Bir gölge gibi takipteyim gölgemi

Abdullah Çevik