Monday, 26. March 2007, 20:29:57
Kıraç, şarkılar, marşlar, TMC
...
|

Bursaspor maçı öncesi Holliday Inn oteldeyiz. Bir aile var belki kimsenin dikkatini çekmiyor ama seçiciyiz ya bizden kaçmıyor. Bir aile iki çocuğu eşi ve kendisi aile tümden Fenerbahçeli. Çocuklardan kız olan zihinsel özürlü bekliyor. Bir futbolcu çıkacak da onunla beraber fotoğraf çektirecek. Hepsi Fenerbahçeli formalı…Çıkan ilk Fenerbahçeli formalıya koşarak gidiyor. Belki Fenerbahçeli futbolcudur diye… Bazen futbolcu oluyor çıkan bazen de diğer görevli ama o uzatıyor formasını imzalatmak için.
Herkes formasını veriyor takıma imzalatmak için onun Fenerbahçe formasının ne olduğunu bildiğini biliyorum ama asıl bakışlarından imza kavramının ne anlam taşıdığını hepimizden çok bildiğinden eminim. Mademki Fenerbahçe kafilesinde mutlaka o formasını imzalatmalı.
Onun için Fenerbahçe’nin kazanması kaybetmesi önemli değil o sadece seviyor. O yüreğindeki Fenerbahçe’sini sadece Fenerbahçe olduğu için seviyor. Şampiyonluk kupa onun için hiç önemli değil. Keşke ben de onun kadar Fenerbahçeli olup, keşke Fenerbahçe’yi onun kadar sevebilseydim.
Şimdi sistem, düzen, puan kupa şampiyonluk falan tartışalım ama hiçbirimiz onun kadar saf ve temiz Fenerbahçeli olamayacağız.
Fenerbahçe’yi sırf Fenerbahçe olduğu için sevebilmek galiba taraftarlık da büyüklük bu işte…
Galiba o zihinsel özürlü kız hepimizden çok Fenerbahçeliydi be… Ne bileyim bana öyle geldi işte… Bütün yazdıklarımın hava civa lafa gelince en önde gittiğim Fenerbahçeliliğimin boş olduğunu hatırlattı işte.
|
Friday, 2. February 2007, 06:12:17
Fenerbahçe, eleştiri, şarkılar, marşlar
...
Kahvehanenin camlarında ki buğu artık su damlalarını dönüşmüştü. Ne dışarıdan içerisi ne de içerden dışarısı görülüyordu. Dijiturk son kıyağını bize çekmişti. Salı günü çıkan lodos anteni oynatmış sözleşme maddelerinde olmasına rağmen gelip bakmamışlar onarmamışlardı. Televizyon göstermiyordu. Her maç öncesi aksatmadan maç sonucu için beni arayan Evlâd-ı Fâtihân ’lardan (Bazıları nick’imizin altına yazdığımız onurla, gururla, şerefle taşıdığımız bu sıfatımızdan çok rahatsız olmuşlar. Aslında rahatsız olmalarına hiç gerek yoktu. Biz bu kadar Ermeni’nin yaşadığı bir ülkede rahatsız olmadık ki böylesine demokratik bir ülkede biz Türklerin de olmasında bir sakınca yok değil mi?) 6Kasım2002 yardımcı olmaya çalışıyor ama nafile dijiturk her zaman ki gibi dertten anlamıyor.
Neyse lafı uzatmayalım kahve milleti insanı malum. Bizim Fenerbahçeliler daha ilk nakarat da başladı. Sahada oynayanlardan küfredilmek hiç kimse kalmadı. Rakip takım taraftarları ise malum futbol töreleri gereği. “Şimdi atarsınız bu kötü oyunla alırsınız maçı ya da hakem el mel penaltı falan geçer size bir kıyak falan”. Sanki Federasyon Başkanı benim. Aslında fena fikir değil ama Federasyon Başkanı ben olsam Galatasaray’a yapacaklarım ki vicdanım ve her şeyden önce insanlığım nedeniyle Haluk Ulusoy’un Fenerbahçe’ye yaptıkları yanında solda sıfır kalırdı hadi ona da neyse…
Volkan o golü yeyince hemen kahvenin köşedeki internete girdim. Onlarca küfürün arasında topiğimi açtım antuya… ”Hata futbolun içindedir. Volkan sana inanıyoruz.” Biliyorum Volkan’la beraber ben de linç edilecektim. Başıma gelecek her şeyi eleştiri adı altında söylenecek her şeyi biliyordum. Üstelik daha ağırlarını kahvedekilerden duyuyordum. Korkmuyordum, çünkü benim Fenerbahçe sevdam onların her sözünü kaldıracak kadar büyüktü. Yürekliydim. Hani bazıları fikir aşamasını geçipte bize saldırsa da dimdik tek başıma ayakta kalacağımı biliyordum. Çünkü ben Fenerbahçe’yi sadece Fenerbahçe olduğu için sevmiştim. Daha kurulurken diğerleri misyonerlik faaliyetleri ile uğraşırken, ya da saray’a yalakalıklarıyla yaşarken. Ben Fenerbahçe'yi Fuat Hüsnü’ lerin, Dalaksız Hüseyin’lerin Siyah Çoraplıları ile Abdulhamit’e ilk direnmesinde Çanakkale’de Arif ile Kurtuluş Savaşında “İstiklal Yolu”nda ölümü göze aldıkları tarihiyle sevmiştim.
Bir kaleci değildi önemli olan Fenerbahçe’nin “1” numarasıydı. Efendim deve yüküyle katır yüküyle, para alıyormuş. Hakkı yokmuş falan filan. O benim sorunum değildi. Neredeyse 40 yaşı geceli çok oldu. Hiçbir zaman futbolcunun profesyonelliğiyle Taraftarlığımın amatörlüğünü veya Fenerbahçe Romantizmimi kirletmedim. Yoksa kimler giydi o formayı kimler çıkardı ve ne kadar kazandılar Fenerbahçe’nin sırtından ama benim unutmadığım tek değer orada duran hep o Fenerbahçe’nin formasıydı. İnsan sevdasına nasıl küfreder anlamam. Bu yaştan sonra da anlayacağımı da zannetmiyorum.
Ertesi akşam Uludağ’da bir dostumun yemeğine ailecek davetliyiz. Salon hınca hınç dolu..Gelenlerin bir çoğu iş adamı ya da bürokrat. Son zamanın moda sanatçıları da var yemekte. Galatasaray ikinci golünü atınca bir sevinç havası dolaştı salonda… Ben tebessümle karşıladım bu sevinç dalgasını öyle ya galiptiler puan farkını azaltmışlardı sevinmek onların hakkıydı. Büyük kızım döndü.
- Baba dün antuya girdin mi?
- Girdim.
- Ne yazdın?
- Maçı seyrederken bir tane Volkan’a sahip çıkmak için bir iki satır yazdım Bir de sabah karşı Gökhan amcanın babasının Hacı olmadan önce Fenerbahçe ile olan vedasını yazdım.
İlk önce yemek yediğimiz salona baktı. Salon hala Galatasaray’ın galibiyeti ile çalkalanırken birden bağıra bağıra söylemeye başladı.
- “Seni sevmek deli gibi yürek ister
bu kalpler bir tek sende titrer
bir Allah'ım olsun
bir de sen ol Fenerrr”
Abartmasız salondaki herkes dönüp ona baktı. On beş yaşındaydı. Belki sadece lise talebesiydi. Belki sadece küçük bir kız çocuğuydu. Sonra dili döndüğünce yedi yaşında ki kardeşi katıldı ona…
Sonra ben bu yaşları küçük, Fenerbahçeli yürekleri büyük kızlarımın sevdalarına sığındım. Ve onların Fenerbahçe sevdalarına duyduğum gururla haykırdım.
Seni sevmek deli gibi yürek ister,
Bu kalpler bir tek sende titrer,
Bir Allah'ım olsun,
Bir de sen ol Fenerrr…
Ey eleştirmen ağızlı şimdi gönder kimi istersen bize ne kupa, ne galibiyet ne de Avrupa da başarı, Fenerbahçe’ye duyduğumuz sevda yeter.
Ali KUTAY
Sakura