Skip navigation.

Doğuştan Kafası Güzel Adam

Bilinmeyenlerin Ötesinde İçi Kokuşmuş Bilinmeyen Denklemim Ben...

STICKY POST

Guest Book

hjkjk

Tipik bir ekim günü... ve ben yine bilinmezlerdeyim. önümüzdeki çarşambe günü yine askerlik izin bitiyor ..

...




Yunanistanda Anarşi !...

"Atina’da dün gece 16 yaşındaki bir gencin polisin açtığı ateş sonucu yaşamının yitirmesinin ardından başlayan olaylar tüm yunanistan’a yayıldı.
Kendilerini "Anarşist" ve "iktidar karşıtı" olarak niteleyen gruplar, atina, selanik, yanya, patras ve girit adasında çok sayıda banka şubesi, işyeri, polis karakolu, kamu binası ve aracı ateşe verdi..."


Vatanseverlik 135 bin ölü daha verir Yunanistan'ı bile alırız değil işte.
it dalaşlarında üstüne çıkmak, kardaklara bayrak dikmek değil vatanseverlik.
kimse sırtına üniformayı geçirince vatansever olmuyor.
polis copu değildir vatan nazım'ın dediği gibi.
Vatanı sevmek o vatanın çocuklarıniı sevmektir.

Adı ne bilmiyorum, o yolun yolcusu ya da değil.
su testisi su yolunda kırılır'da diyebilirsiniz.
şimdi onun adı yazıyor kocaman, yunan bayrağının üstünde.
karşı yaka bize ahlak dersi veriyor.

Bizse ne deniz'e sahip çıkabildik, ne erdal'a, ne metin'e ne de uğur kaymaz'a.
çocuklardan katiller yaratıp,
yarattığımız katillere sahip çıkıyoruz anca.
beyaz bereler geçiriyoruz kafamıza, karanlığımızı örtmek için.
Yazıklar olsun bize.


Ek$i Sözlük'te "kelebak" adlı yazar'dan alıntıdır.


Pink Floyd


Pink Floyd, 1965'lerde ismini o dönemin iki blues ustası olan Pink Anderson ve Floyd Council'den alarak kuruldu. Dört müzisyenin çalgılarını çalmadaki özel becerileri kısa bir süre sonra müzik çevrelerindeki diğer gruplardan kendini ayırır bir görünüm ortaya koydu. Pink Floyd sadece müzikte değil, sinema ve felsefe gibi alanlarda da önemli, eşsiz bir isimdir.

İlk kurulduğunda ismi Sigma 6 olan toplulukta George Roger Waters bas ve vokalde, William Wright tuşlu çalgılarda, Nicholas Mason davulda ve Syd Barrett gitarda o günlerin İngiltere'sinde biraz şaşırtıcı olarak da nitelendirilebilecek çalışmalarıyla beğeni topladılar. Üyelerin hiçbiri diğerlerinin gölgesinde kalmadı ya da onları gölgede bırakmadı.

Pink Floyd'u Pink Floyd yapan bu dört insanı tanıyalım; Roger Waters her ne kadar grubun yüksek dozlu müziğinin kurucularından biri olsa da blues'a olan eğilimi tartışılmaz. Öyle ki blues'un ayrılmaz bir parçası gibi düşünülebilecek ağıtları, en özgün yapılar içinde kuruyor ve besteliyordu. "The Final Cut" albümü böyle bir çalışmanın ürünüydü. Waters, bestelenmesindeki amacı ve ithaf edilen insanların konumları da düşünülünce en uygun seçimi yapmıştı. Çalışkan ve yaratıcı bir özelliğe sahip olan Waters, arkadaşları arasında da en çok okuyan ve araştıran olarak bilinir. Bu sanatçı popüler müziğin dışındaki alanlara hiç yönelmediğinden söz eder ancak "Atom Heart Mother" albümü kendini haksız çıkaracak nitelikte. Anlaşılması güç bir adam olduğunu düşünür ve bundan da gizli bir sevinç duyar. Arabalarla çok ilgilidir, tümüyle işlemez bir durumda olan 1950 model Lotus Super Seven marka otomobiliyle övünür.

Syd Barrett, grubun belki de en gizemli elemanı. Uç yaşayışların tümünü destekleyen bir yapıya sahip olan Barrett "çingene yürekli" olarak betimliyordu bir yazar. Barrett'ın en önemli özelliği gitardaki yetkinliğinin yanında resim ve felsefeyle de ilgilenmesi idi. Yaşamının her dilimi sanatla donanmış Barrett'ın. Sanatını en çok etkilemiş müzikçi ve gruplar ise The Beatles, Rolling Stones, Donovan ve Bob Dylan gibi ayrıcalıklı müzikçiler. Giyim kuşamına fazlasıyla önem verirken, bu önemin içinde yatan resmi koşullara karşı isyankardır. Özgürlüğü her şeyiyle bir bütün olarak algılamak ve yaşamın her boyutunda özgürlüğü ile birlikte olmak isterdi. Eleştirmekten ve eleştirilmekten nefret ederdi. Hep yaşadığı ana hesap veren bir kişiliğe sahipti. Tek amacı büyük bir müzisyen ve ressam olmaktı. 1968'de gruptan ayrıldığı halde grubu her an, en çok etkileyen müzikçi oldu.

Grubun emektarı ve en sempatik üyesi Nick Mason, kişiliğinde hümanist bir yapının her zaman ön planda olduğunu söyler. İnsanlara karşı olan her türlü eylemi şiddetle olumsuzlayan Mason'a en gülünç gelen şey de insanların kendisinden ürkmesi. Mason, 1965'li yılların popüler gruplarından olan Cream'in davulcusu Ginger Baker'ın hayranıdır. Mason'un tekniği yavaş, az gerilimli zaman zaman kendisinin de şaştığı başarılı ataklarla donanmış bir tekniktir. Gündelik yaşamında neredeyse hiç bir şeyi umursamayan kendine özgü bir kişiliğe sahiptir Mason. Her şeye rağmen, ünlü olma dürtüsünü de hiç bir zaman inkar etmez. Bir diğer uğraşı da film senaryoları yazmaktır. Fakat bunlar onun deyimiyle asla uygulanamayacaktır.

Pink Floyd'un ortaya çıkışında sonuncu kişi ise tuşlu çalgıları çalan Rick Wright'dır: Tek ve en önemli ilgi alanının müzik olduğu biliniyor, ancak grubun en karamsar kişisi olduğu da bir gerçek. Kötü çaldığını hissettiği anda her şeyi yarım bırakıp gidebiliyor. Bir zamanlar en büyük amacı bir melletron, diğer bir deyişle dünyanın en gelişmiş klavyeli çalgısını (bu alete sahip olan diğer gruplar arasında Jethro Tull, Manfred Mann's Earthbend, The Who, Yes, Emerson Lake and Pawner, The Moody Blues, Led Zeppelin gibi belli başlı gruplar vardır.) satın alıp, müzik deneylerine girişmekti. Sonradan bu amacına erişti. Cole Porter gibi şarkı sözleri yazmak da diğer önemli bir amacıdır. Wright, yüzlerce şarkı sözü yazmış, bir o kadar da beste yapmıştır, ancak bunların çoğunu çekmeceye atar, değersiz olduklarını düşünür.

İşte bu dörtlü 1966'nın sonlarında yoğun bir çalışmaya yönelir. 1960'larda 1966'lara doğru uzanan blues kökenli rock müziğine yeni şeyler katmaktır amaçları. Yeni ses, ışık ve efekt oyunları uygularlar. Bu uygulamalar dinleyicilere daha farklı bir müzik algılamalarını sağlar. Gerçi o dönemde gençliği olduğu gibi kuşatan uyuşturucu ve mistik hiç'e yönelimli yaşayışları bir noktada değişik çağrışımlarla zenginleşmiştir. Ancak bunu daha da zenginleştirmek için ellerinde önemli bir kozları vardı: Pink Floyd'un kendine özgülüğe doğru hızla yol alan sound'u.

1967'nin başlarında "Games For May" (Mayıs Oyunları) adıyla başladıkları konser dizisinde de ilk olarak "Quadrophonic-Sound"u denerler. "Atom Heart Mother" albümünde de müziklerine klasik orkestra ve koroyu eklerler. Öncü elektronik müziğin mimarı Peter Jenner isimli bir sosyologtur. Büyük çabalar sonucu ortaya çıkardığı yeni sound makinalarını kullanabilecek gruplar aramaktadır. Önerisini Pink Floyd'a yapar ve grup elemanlarının zaten aradıkları uğraş olan Jenner'in yaratıları ilk önemli hareketliliğin adımı olur. Müzikteki bu yenilik doğallıkla plak şirketinin dikkatini çekmeye başladı ve Morison Agency Pink Floyd'a plak teklifinde bulundu. 1967 yılının Şubat ayında Pink Floyd'un ilk plağı piyasaya çıktı. 45 devirli olan bu plakta iki Barrett bestesi "Arnold Layne" ve "Candy and a Currant Bun" seslendirilmişti. Bu plak umulanın üzerinde ilgi topladı ve grup bir öneri üzerine "EMI-Harvest" plak şirketiyle anlaşmaya vardı. Bu 45'liğin peşinden aynı yıl "See Emily Play" isimli plak çıktı ve bu ikisi Pink Floyd'u İngiltere'nin en başarılı grupları arasına soktu. Bestelerin bir ucunda mistik bir hava sezinlenirken diğer uçta melodiye yeni renkler ve çağrışımlar katan değişik ses ve efektler hissedilir. Özellikle ritm ve vokal anlayışında sezilen bu etki, dönemin doğal bir sonucudur.

Aynı yılın Mayıs ayında "Games For May" konserlerine başlarlar. Efektlere ve ışık düzenine verdikleri önem dikkati çekmiş ve müzik çevrelerinden olumlu eleştiriler almaya başlamıştı. Artık deneysel müziğe iyiden iyiye iyiden iyiye sıvanmışlar, bir arayışı ve bu arayışın ürünü olan aykırı bir sesi oldukça başarılı bir biçimde sunmuşlardı dinleyicilere. Grup, 1967'de ilk albümünü çıkardı: "The Piper at the Gates of Dawn". En çok satılan albümler listesinde yedi hafta ilk onun içinde yer almış, bir çok eleştirmen tarafından olumlu karşılanmıştır. Bu albümün ardından çıkarılan "Apple and Oranges" isimli 45'liğe ilgi az oldu. İlgisizliğin nedenleri ise önemliydi. Syd Barrett'in alışılmış beste randımanı gittikçe düşmekteydi ve kullandığı aşırı uyuşturucu yüzünden dengesini tamamen yitirme durumundaydı. Barrett, 6 Nisan 1968 günü gruptan tümüyle ayrılarak evine kapanmayı tercih etti. Dört plağı çıkar Barrett' in. Bu palkların çıkmasında en büyük katkıyı yine eski arkadaşları yapmıştır ve arkadaşları ölene dek destek olmuşlardır.

Haziran 1968 Pink Floyd, ikinci albümünü piyasaya sunar. "A Saucerful of Secrets" şimdiye kadarki çalışmalarından oldukça değişik motifler içermekteydi. Bu plağın ardından bir ABD turnesine çıkarlar ve oldukça büyük bir başarı kazanarak o günlerin popüler grupları olan Cream, Fleetwood Mac ve Ten Years After'ı ardlarında bırakırlar. Pink Floyd'un etkisiyle kıtanın her yanında yeni "psychodelic-rock" grupları görülür. "Ne istersek onu yaparız" düşüncesi ana ilkeleridir. Ancak şu önemli bir noktadır ki rock müziğine getirdikleri katkının kesinlikle farkında değillerdir. 1969 yılı da yoğun konser ve albüm çalışmalarıyla geçer. "More" adlı bir film müziği yaparlar ve albüm olarak çıkartırlar. Peşi sıra "Ummagumma" isimli ikili bir albüm sürerler piyasaya. Ertesi sene "Zabriskie Point" isimli filmin müziği için kolları sıvarlar. Topluluğun bu albümde, tümü filmde kullanılmış dört bestesi yer alır. Bu sıralarda diğerlerinden çok farklı bir albüm üzerinde çalışmaktadırlar. "Atom Heart Mother" isimli 1970 yılı yapımı bu plak gerçekten son derece özgün bir sound içermektedir. Yıl sonuna doğru ABD ve ilk kez bir uzak doğu turnesinden dönüşte yeni bir albüm piyasaya çıktı: "Meddle".

1972 yılının ortalarına gelindiğinde grubun hazır olan bir albümü daha vardı ve bu albüm "The Valley" filmi için hazırlanmış film müziklerini içeren "Obscured By Clouds" adlı albümdü.

1973'te, gerek Avrupa gerek ABD konserlerinde başarı ile icra ettikleri "The Dark Side of the Moon" çıkmıştır piyasaya. Bestelerdeki özgünlük, sözlerdeki şiirsellik, ses mühendisi Alan Parsons'un anlamlı ve özgün efektleri plağın tartışılmaz kalitesini ortaya koyar. Albümdeki "Time", "Money" ve unutulmaz sözleriyle "Eclipse" efsanevi parçalardır: "Uyum içinde güneşin altındaki her şey/Fakat gölgede bırakılıyor ay tarafından güneş." 1974'te albüm değerini korurken güçlü rakiplerini de sessizce alt etmiştir. Yes'in "Relayer"ı, Led Zeppelin'in "Physical Graffiti"si gibi.

İki yıllık bir aradan sonra "Animals" albümü gelir. Anlayışta bir değişiklik yoktur ama müzikte kalite düşmüştür. Albümde insanlar üç gruba ayrılır: Köpekler, domuzlar, koyunlar... Uzun psikolojik ve sosyolojik yorumları şarkılara sığdırarak olgun müziğin nasıl olduğunu göstermişlerdir. Ardından Waters, müziğinde ve yorumunda yeniliklere başvurdu.

1978'de arkadaşlarına daha önce banda kaydettiği eserleri sunuyordu ve bugün Rock klasikleri arasında sayılan "The Wall"du sıradaki. Dokuz ayı bulan yoğun bir çalışma sonrasında bir albüm daha sundular. Albümde Waters'ın yarattığı, hayatı tamamen yaratıcısınınki olmasa bile benzerlikler gösteren Pink isimli kahramanın öyküsünü anlatılır. Eser "Midnight Express"in yönetmeni Alan Parker tarafından filme de aktarılır, bu çalışma Cannes'a yarışma dışı katılarak büyük ilgi topladı. Bir sonraki albüm "The Final Cut"tır. Büyük savaşların sorumluları albümde yerilir. Pink Floyd'un olgunluğunun zirvesindeyken hazırlamış olduğu bir albümdür bu. Ne kadar popüler olduğunu söylemeye gerek bile yok. İnsani değerlerin yitirilmesine bir haykırış ve eskiye dönüş için bir çağrıdır niteliğindedir. Albümün en büyük özelliği Wright'sız ilk albüm oluşu... Bu albümle Pink Floyd eski performansının çok çok altındaydı. Bir nedeni de boynuzun kulağı geçmesi...

Hayranlarına ve sevenlerine istediklerini tam olarak veremeyen bir başka albüm de "A Momentary Lapse Of Reason" oldu. Eski kadro Wright hariç yeniden bir araya geldi ancak sadece bir önceki albümden daha iyi olabildi. Çok büyük bir dünya turnesiyle 200 konser verildi. Ancak "yaşlandılar" izlenimini silemedi. Pink Floyd'un yaptıkları çıtayı öylesine yükseltmişti ki "Dark Side" kalitesinde bir albüm beklemek neredeyse imkansızı istemek gibi bir hareket artık.

Müziği araç olarak kullandı Pink Floyd. Değişimi sevdirdi, kuru düşünceyi sildi. İlk bakışta anlamsız, saçma gözüken, dinledikçe keyif veren besteleriyle müziğin bugünlere gelmesinde bir katalizör görevi üstlendi; cesaret ve hız kazandırdı müzikseverlere. Müzikteki en son devrimlerden birini gerçekleştirmekle kalmadı, klasik değerleri yeni anlayışla bütünleştirerek sanatta ulaşılmaz yerlerden birine kendi ismini yazdırdı.


Lizard King







.

Uykum yok , beynim bulanık. Elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi ağlamak istiyorum ağlamayamıyorum. Yataktan kalkıyorum ve tuvalete gidiyorum işimi bitirdikten sonra aynaya bakıyorum , kara kuru bir surat , saç sakallla karışmış bir kafa , gözlerimin altı morarmış... Tanrım! Bu Benmiyim? İçimden bir ses "Evet ta kendisi" diyor. "Susadım" deyip dolaba bakıyorum , hiç su yok mecburen musluğa yöneliyorum gece boyunca içtiğim sigaralardan dolayı ciğerlerimin ve suya hasret diğer iç organlarımın yangınını söndürmek amacıyla musluğun altına bir dilenci gibi avuç açıp suyu içiyorum...

Tekrar uzanıyorum yatağayastığımın altından sigara paketini çıkartıyorum içinde son bir tane sigara kadığını görüp umursamadan dudaklarımın arasına götürüp yakıyorum kibriti , bir fırt çektikten sonra mp3 player'in kulaklıklarını takıp "Hush now baby, baby don't you cry" diye mırıldanıyorum. Daha saonrasında ise başımı tavana dikip birşeyler aramaya , bulmaya çalışıyorum. Daha daha sonra ise uyuyorum rüyasız , kabuzsuz bir "hiç" olarak uyuyorum , uyanmayı hiç istememecesine...



Hayalet

,

Yıllar yılı gerçekleşmesi imkansız ve muhtemel olan bisürü hayaller kurdum. Ama kurduğum hayalerin hiçbiri gerçekleşmedi. Çok fazla hayalperest olmamdanmıdır bilmem ama çocukluğumdan beri gördüğüm bu sahte düş gözlerimin önüne perde açmaya hala devam ediyor. Ama bu kez farklı olarak geçmişimde yani çocukken; "Kurduğum hayalleri mutlaka gerçekleştirebilirim." gibi büyük bir özgüven hissi vardı ama şimdi kendime duyduğum o özgüvenin yerinde umutsuzluk karamsarlık kendine daha doğrusu içinde bulunduğumuz bu piç sisteme güvensizlik yatıyor. Hemde boylu boyunca , edepsizce ,
utanmadan...

Sürü

, ,

Ağanın , paşanın daimi hüküm sürdüğü bir dünyada , biçare insanın yaşam (varolma) savaşına yenik düştüğü ve türkiyeye bakarak, yer yer dünyadaki bazı ama önemli gerçekleri insanın suratına tokat gibi çarpan bir Yılmaz Güney filmidir. "Sürü"

No Title


"Gen Bencildir", "Kör Saatçi" ve "Tanrı Yanılgısı" kitaplarının yazarı olan, Oxford Üniversitesi profesörlerinden, dünyaca ünlü İngiliz evrimbilimci , bilim adamı Richard Dawkins'in web sitesi Harun Yahya mahlasını kullanan Adnan Oktar gibi (...) bir kişinin mahkemeye suç duyurusunda bulunması üzerine Türk Telekom tarafından sansürlendi.

Ne memleket ama...


Zehirli Yılanlar, Kaygan Yılanbalıkları ve Harun Yahya (By Richard Dawkins)

Ingilizce aslindan ceviren: Kutluhan Celik

2006 yilinda, Musluman Turk apolojist Harun Yahya tarafindan yazilmis, Atlas of Creation isimli kitabi, siparis vermemis olmasina ragmen, tamamen ucretsiz olarak posta kutusunda bulan dunya capinda onbinlerce bilim adamindan biri oldum. Onbir dilde yayimlanan kitabin tezi, evrimin yalan oldugu. Ana "kanit", her biri gunumuzdeki karsiliklari esliginde sayfa sayfa sunulmus, fosilin zamanindan beri hic degismedigi soylenen hayvan fosillerinin guzel fotograflarindan olusuyor. Kitap buyuk, 700 sayfadan fazla, renkli, kuse kagida basili, gosteris yapmak icin kahve masasi uzerine koyulacak cinsten. Boyle bir kitabi uretmenin maliyeti fazlasiyla yuksek olsa gerek, ve insan kendini bunun bunca dilde ve bu kadar fazla nusha halinde uretimi ve dagitimi icin harcanan paranin nereden geldigini merak etmeden edemiyor.


Kitabin butun anafikrinin gunumuz hayvanlariyla fosillesmis karsiliklarinin guya benzerligi uzerine dayandigi dusunuldugunde, kitabi rasgele karistirirken 468. sayfanin, biri gunumuz, biri de fosillesmis "yilanbaligi"na ayrildigini gormek beni eglendirdi. Resmin aciklamasi diyor ki:

Anguilloformes takimi icinde 400'den fazla yilanbaligi turu bulunmaktadir. Milyonlarca yildir hicbir degisim gecirmemis olmalari, evrim teorisinin gecersizligini bir kez daha ispatlamaktadir.




Gosterilen yilanbaligi fosili gayet tabii gercek bir yilanbaligi olabilir, bilemiyorum. Fakat suphesiz, Yahya'nin cizdigi (solda) gunumuz "yilanbaligi" bir yilanbaligi degil, muhtemelen cok zehirli Laticauda cinsinden bir denizyilanidir (bir yilanbaligi tabii ki hicbir sekilde bir yilan degil, teleost bir baliktir). Kitabi bu tip benzer kusurlar icin taramadim. Fakat bunun neredeyse acip baktigim ilk sayfa oldugu dusunuldugunde, kitabin ana tezi olan gunumuz hayvanlarinin fosil karsiliklarinin zamanindan beri hic degismedigi savinin ne degeri kalir ki?

Sirasi gelmisken belirteyim; Mayis 2008'de, gercek adi Adnan Oktar olan Harun Yahya, bir Turk mahkemesinde "sahsi menfaat icin yasadisi orgut kurmaktan" uc yil hapis cezasina carptirilmisti.

8 Temmuz'da eklenen ilave:

Bu sacma kitabin bazi diger sayfalarina daha baktim. 54-55, 368-369 ve 414-415. Sayfalarda ikiser sayfa kaplayacak halde yayilanlarin "Crinoid" oldugu belirtilmis, ve hepsi eski crinoid fosillerinin gunumuzdekilere ne kadar benzer oldugunu gostermeye calisiyor. Crinoidler, derisidikenliler subesinden denizyildizlarinin bitkiye benzeyen akrabalaridir. Bu uc cift sayfada da neredeyse ayni resim aciklamasi yer aliyor. Iste 54. sayfa'daki aciklama:


Hayattaki haliyle birebir ayni olan, 345 milyon yil yasindaki crinoid fosili evrim teorisini curutuyor. 345 milyon yildir degismemis olan crinoidler evrim teorisini curutuyor ve Tanri'nin yaradisini bir hakikat olarak ortaya koyuyor.



Her uc cift sayfada da savi izah etmek icin gunumuz crinoidlerinin guzel bir renkli fotografi bulunuyor. Tek mesele su: hicbir sayfada, gunumuz ornegi gosterilen hayvan, bir crinoid degil. Bir derisidikenli bile degil. Bir ikincil agizli (derisidikenliler ve bizim de ait oldugumuz alt alem) bile degil. Zoolog okurlar, bunun bir sabellid, bir halkali solucan oldugunu fark edeceklerdir.

402. sayfada, dogru bir sekilde ophiuroid olarak belirtilmis dort adet fosil resmi bulunuyor. Ophiuroidler derisidikenlilerin onde gelen bir sinifidir. (Digerleri denizyildizlari, denizkestaneleri, ve crinoidlerdir.) Bir kez daha, standart olarak sunulan yaradilisci resim aciklamamiz:

180 milyon yillik bu fosil, ophiuroidlerin 200 milyon yildir ayni oldugunu gosteriyor. Bugun yasayanlardan farksiz olan bu hayvanlar, evrim teorisinin gecersizligini bir kez daha ortaya cikariyor.



Burada fosillerden beri degisimin olmadigini aciklayacak bir degil iki resmimiz var. Bu gunumuz hayvanlarindan biri gercekten bir ophiuroid. Digeri bir denizyildizi! Derisidikenlilerin tamamen farkli bir sinifindan, ve en kotu niyetli bakisla bile gozle gorulur bir sekilde cok farkli.

Son olarak, PZ buna Pharyngula'da dikkat cekti, fakat eksiksizlik acisindan ben de bir resim ekliyorum. Sayfa 244'te Yahya, trichopteralarin kehribar icinde 25 milyon yildan beri bozulmadigi icin hic degismediklerini soylemek istiyor. Bir kez daha, resim aciklamasi:

Bu canlilar, yapilarinda en ufak bir degisiklik olmaksizin milyonlarca yil boyunca varligini surdurmustur. Bu boceklerin hic degismemis olmasi, hic evrimlesmemis olduklarinin bir isaretidir.



Simdiye kadar, gunumuz hayvanlarindan birinin fotografina baktigimiz zaman oldukca iyi bir seyler bekleyegeldik. Gunumuz trichopterasi ne olacak? Belki bir tekes? Bir bahce sumuklubocegi mi? Buyuk bir karides mi? Hayir, bir bakima bunlardan cok daha iyisi: bariz bir celik kancaya takili bir balik yemi!

Bu kitabin pahali ve isiltili uretimiyle icerigin "nefes kesen anlamsizligi"ni bagdastirmakta aciz kaliyorum. Acaba gercekten anlamsizlik mi, yoksa basit tembellik mi – ya da cogunlukla Musluman yaradiliscilar olan hedef kitlenin cehalet ve aptalliginin alayci farkindaligi mi? Ve para nereden geliyor?

RichardDawkins.net icin ozel olarak yazilmistir.

Kaynak: RichardDawkins.net