Skip navigation.

CAGRIBEYKANTURA

MAIL-WEB VE SPACEGRUP

Fethullah Efendi Kimdir?


Gaziantep'te yetisen velîlerden. Gaziantep'te dogdu.

08/10/2006

Gaziantep'te yetisen velîlerden. Gaziantep'te dogdu. Dogum târihi belli degildir. Babasi Abdüllatif Efendidir. Hazret-i Ebû Bekr'in soyundan oldugu rivâyet edilir. Hayâti hakkinda fazla bilgi yoktur. Zamânin âlimlerinden ilim ögrendi. Icâzet aldiktan sonra insanlara dogru yolu anlatti ve ömrünü bu sekilde geçirdi.

Fethullah Efendi, talebelere ders vermek için Gaziantep'te bir tekke ile bir câmi yaptirdi. Câminin insâsi sirasinda, ona; "Sen fakir birisin bunlari yaptirmak için nereden para bulacaksin?" diye sorduklarinda; "Allahü teâlânin öyle kullari vardir ki, tasa baksalar altin olur." diyerek bir tasa bakti. Tas o anda altin oldu. Soruyu soran yaptigi hatâyi anlayarak tövbe etti.

Câmi ve tekkenin insâsi sirasinda Fethullah Efendi isçi ve ustalarin yevmiyelerini üzerinde oturmakta oldugu postun altindan çikarip verirdi. Isçilerden biri Fethullah Efendinin bulunmadigi sirada postun altinda fazla para var zanniyla çalmaya gitti. Postu kaldirinca çöreklenmis siyah bir yilanin sahlanisi ile irkildi ve isinin basina döndü. Fethullah Efendi insâat yerine gelince o isçinin kulagina egilerek; "Her delige elini sokma, kiminden yilan, kiminden çiyan çikar." dedi. Fethullah Efendinin bu sözü o zamandan beri deyim olarak kullanilmaktadir.

Câmi ve tekkenin insâati devâm ettigi günlerde Fethullah Efendinin hanimi hamama gitti. Burada iyi muâmele görmedi ve kirli suyla yikandi. Olup bitenleri Fethullah Efendiye anlatti ve fakirligi yüzünden ugradigi muâmeleden dolayi yakindi. Fethullah Efendi; "Hanim kovayla kuyudan su çek!" dedi. Hanimi kuyudan su çekince kovanin altinla dolu oldugunu gördü. Fethullah Efendinin emri ile bunu kuyuya bosaltti. Ikinci bir kova daha su çekti. Bunun da içerisi yilan, akrep ve çiyanla doluydu. Fethullah Efendi; "Ey hâtun! Eger dünyâ mali olan altina ragbet etseydin, bu haserat senin içindi." dedi. Hanimi bu kovayi da bosaltti. Üçüncü kere kovayi çektiginde çikan su ile yikandi. Bu durum üzerine Fethullah Efendi câminin yanina bir de hamam yaptirdi. Hamam yapildiktan sonra yedi sene bir mumla isitildi. Ancak durum açiga çikip halkin ögrenmesi ile mum söndü ve odun kullanilmaya baslandi.


Bir gün hamam kazanini degistirmek için yeni kazan getirildi. Vaktin geç olmasi sebebiyle degistirme isi bir gün sonraya birakildi. Gecenin geç saatlerinde kapi önünde birakilan yeni kazani bir hirsiz çalmak istedi. Elini attigi sirada karsisinda Fethullah Efendiyi gördü. HocaEfendi kazani hirsizin üzerine kapatti. Ertesi gün kazan kaldirildiginda, altindan hirsiz çikti. Olup bitenleri oradakilere anlatti ve Fethullah Efendiye gidip af diledi.


Fethullah Efendinin vefât târihi belli degildir. 1563 (H.971) senesinde vefât ettigi rivâyet edilmektedir. Yaptirdigi Câminin bahçesinde defnedildi. Kabrinin üstü açiktir. Bâzi kimseler kabrinin üstüne türbe yaptirmak istedi. Üstünün kapanmasi sirasinda iki kisinin düsüp yaralanmasi üzerine, Fethullah Efendinin bu ise râzi olmadigi düsüncesi ile türbe yapimi yarim birakildi.

Derviş Muhammed Kimdir?


Evliyânin büyüklerinden. Insanlari Hakka dâvet eden, dogru yolu göstererek saâdete kavusturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin yirmincisidir.

07/10/2006

Evliyânin büyüklerinden. Insanlari Hakka dâvet eden, dogru yolu göstererek saâdete kavusturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin yirmincisidir. Dogum târihi bilinmemekte olup, 1562 (H.970) senesinde vefât etti.

Rûh ilimlerinde mütehassis idi. Büyük âlim ve kâmil bir velî olan dayisi Kâdi Muhammed Zâhid'in derslerinde yetisti. Dayisina talebe olmadan önce, on bes sene nefsinin isteklerinden kurtulmak için mücâdele etmis ve insanlardan uzak yasamisti.


Bir gün ellerini açip, âcizligini ve çâresizligini Allahü teâlâya yalvararak arz etmisti. Âniden Hizir aleyhisselâm gelip; "Eger sabir ve kanâat istiyorsan, Muhammed Zâhid'in hizmet ve sohbetine kavusmakta acele et. O sana sabir ve kanâati ögretir." buyurdu. Hemen Muhammed Zâhid'in yüksek huzûruna varip, orada ilim tahsîl etti. Güzel terbiye görüp, kemâle geldi. Hocasi ona, insanlara dogru yolu anlatmak, ebedî olan Cehennem azâbindan kurtaracak seyleri bildirmek için hilâfet verdi. Hocasinin vefâtindan sonra yerine geçip, Semerkand'da, dogru yoldan ayrilanlarla ve dîne sonradan sokulan bid'atlerle ugrasti. Bid'atleri yok etti. Çok velî yetistirdi.


Insanlari Allahü teâlânin yoluna çagirmada çok gayret gösterdi. Talebelerinin terbiyesi husûsunda, insan üstü bir kuvvet ve gayrete sâhipti. 1562 (H.970) senesinde, ikinci binin yenileyicisi Imâm-i Rabbânî hazretlerinin dünyâya gelmesinden bir sene önce, Büster kasabasinin Dasferar köyünde vefât etti. Insanlari irsâd için yetistirdigi yüksek talebeleri pekçoktur. Bunlarin en büyügü, oglu Hâce Muhammed Imkenegî'dir.

CÂFER-I SÂDIK Kimdir?


Ehl-i beytten ve meshûr velîlerden. Islâm âlimlerinin gözbebeklerinden olup, seyyid ve oniki imâmin altincisi. Hazret-i Ali'nin torunlarindan.

05/10/2006

Eshâb-i kirâmi görmekle sereflenen Tâbiîn devrinin yükseklerinden ve evliyânin büyüklerinden olup, tasavvufda büyük rehberlerden olan ve kendilerine silsile-i aliyye denilen Naksibendiyye yolu âlimlerinin dördüncüsüdür. Ismi Câfer-i Sâdik bin Muhammed Bâkir bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib, künyesi Ebû Abdullah'dir. Tâhir, Fâdil gibi lakablari vardir. En meshûr lakabi, "Sâdik"tir. Babasi Muhammed Bâkir, Annesi Ümmü Ferve'dir. Annesinin babasi Kâsim, onun babasi Muhammed ve onun babasi da hazret-i Ebû Bekr-i Siddîk'tir. Annesinin annesi, Abdurrahmân bin Ebû Bekr'in kizi Esmâ'dir. 702 (H.83) senesinin Rebîul-evvel ayinin on yedisinde Pazartesi günü Medîne-i münevverede dogdu. 765 (H.148) senesi Recep ayinin on besinde Pazartesi günü Mekke'de vefât etti. Kabri, Cennet-ül-Bâkî'de olup, babasi ve dedesi yanindadir.

Imâmligi, yâni tasavvufta, Kur'ân-i kerîmin mânevî hükümlerini kalblere yerlestirme vazîfesi, feyz vermesi otuz dört sene sürmüstür.

Câfer-i Sâdik hazretleri, temiz ve yüksek bir neseb ve soya sâhip oldugu gibi, güzel yüzlü ve tatli dilliydi. Bedeni sanki nûr saçiyordu. Yüzünün renginde beyaz ve kirmizi karismis olup, tatli bir çehresi vardi. Kuvvetli ve orta boylu idi. Kisa ve sisman degildi, saçi kumrala yakindi. Hazret-i Ali (r.a)'ye çok benzerdi. On evlâdi olup, yedisi erkek, üçü kiz idi. Ogullari: Mûsâ Kâzim, Ishak, Muhammed, Ismâil, Abdullah, Abbâs ve Ali'dir. Evlâtlarinin hepsi zamâninin süsü, âlimi ve üstünlerinden olup, evliyânin rehberiydiler. Mûsâ Kâzim, oniki imâmin yedincisidir.


Imâm-i Câfer, ilmi, oniki imâmdan besincisi olan babasi Muhammed Bâkir'dan ögrendi. Ilim ve fazîlette zamâninin bir tânesi oldu. Bütün din bilgilerinde oldugu gibi, zamâninin bütün fen ilimlerinde de söz sâhibiydi. Yetistirdigi talebeler, cebir ve kimyâ ilimlerinde çesitli kesifler yapmislar, bu ilimlerin temel sistematigini kurmuslardir. Fizik ve kimyâ ilimlerinin konusunu teskil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi, o kadar çoktu ki, bu hususlarda zamâninda yasayan herkese akil-ilim hocaligi yapardi. Kimyânin babasi sayilan Câbir de, Câfer-i Sâdik'in talebesidir. Imâm-i Câfer'in en meshûr talebesi, Hanefî mezhebinin kurucusu ve Ehl-i sünnetin reisi olan Imâm-i A'zâm Ebû Hanife Nu'man bin Sâbit'tir. Imâm-i A'zâm, Câfer-i Sâdik'in derslerine ve sohbetlerine iki sene devâm ederek, o gizli ve âsikâr mârifet kaynagindan ilim ve evliyâlik yolunda çok istifâde etti. Imâm-i A'zâm, onun huzûrunda kavustugu yüksek mertebeleri anlatmak için; "O iki sene olmasaydi, Nûman helâk olmustu." buyurmustur. Imâm-i A'zâm bu sözü ile hocasi Câfer-i Sâdik hazretlerinin büyüklügünü, kiymetini, kavustugu yüksek dereceleri anlatmak istemistir.

Câfer-i Sâdik; Muhammed aleyhisselâmin milletinin, dîninin sultani, peygamberlik kemâlâtinin, üstünlüklerinin bürhâni, delili, senedi, hakîkatlarin âlimi, evliyânin gönüllerinin meyvasi, Resûlullah'in sallallahü aleyhi ve sellem vârisi, âriflerin, Hak âsiklarinin serveri, önderi idi. Zevk, ask sâhiplerinin rehberiydi. Tefsîr ilminde esi yoktu. Namazda kendinden geçip düstügü olurdu. Mütevâzi yâni çok alçak gönüllü idi. Kimseyi incitmezdi. Her mümini kendisinden daha kiymetli bilirdi. Bir gün kölelerini çagirdi. Onlara dedi ki:

"Geliniz, sizinle sözleselim. Kiyâmet günü içinizden hanginiz kurtulursa, onun digerlerine sefâatçi olmasi için birbirimize söz verelim!"

Onlar; "Ey Allahü teâlânin Resûlü (s.a.v)'nün evlâdi! Sizin bizim sefâatimiza ihtiyâciniz yoktur. Dedeniz Muhammed aleyhisselâm, bütün insanlarin ve cinlerin sefâatçisidir." dediler. "Ben bu amellerimle, islerimle yarin kiyâmet gününde ceddimin yüzüne bakmaya utanirim." buyurdu.

Tasavvuf ilimlerinde yüksek mârifetlere kavusmus olan ve bu bilgileri arzu edenlere ögreterek onlara mürsidlik, rehberlik yapan Câfer-i Sâdik, kelâm, tefsîr, hadîs ve diger din ilimlerinde de yüksek derecelere ulasmistir. Bu ilimlerde kendisinin oldugu bildirilen eserler, risâleler sonradan yazilmistir. Din bilgisi üzerinde hiç kitap yazmadi. Kelâm ilminde, sapik îtikâd, inanç sâhibi olan Ehl-i bid'ate ve felsefecilere karsi verdigi saglam, vesikali cevaplar, bu hususta yazilan Ehl-i sünnetin kelâm kitaplarinda yer aldi.


NIÇIN HAKKIYLA YAPMADIN?

Bir gün devrin meshûr âlim ve zâhidlerinden Dâvûd-i Tâî, Câfer-i Sâdik'in yanina gelmisti. Ona dedi ki:

"Ey Peygamber (s.a.v) Efendimizin torunu! Bana bir nasîhat ver. Çünkü kalbim karardi. O da buyurdu ki: "Ey Dâvûd! Sen, zamanimizin en zâhidi, Allah'tan en çok korkanisin. Benim nasîhatima ne ihtiyâcin var?"

"Ey Resûlullah (s.a.v)'in torunu. Sizin bütün yaratilmislara üstünlügünüz var. O büyük Peygamber (s.a.v)`in kani damarlarinizda dolasmaktadir. Onun için herkese nasîhat vermeniz, üzerinize vâciptir, borçtur."

"Ey Dâvûd! Ben kiyâmet günü gelince, ceddim Muhammed aleyhisselâmin elimden yakalayip;

"Niçin bana hakkiyla uymadin?" demesinden korkuyorum. Bu isler, nesep, soy isi degil, ibâdet ve amel isidir. Dâvûd-i Tâî bu sözleri duyunca aglamaya basladi ve dedi ki:

"Yâ Rabbî! Onun varligi Peygamberlik soyundan meydana gelmistir. Sözleri yasayisi herkese senettir, delildir. Dedesi Resûl aleyhisselâm, annesi Betûl (Hazret-i Fâtima) oldugu halde, böyle düsünürse, Dâvûd da kim oluyor ki, yaptiklarinin bir kiymeti olsun!"

SELMAN-I FARISI (R.A) Kimdir?


Selman-i Farisi hazretleri, esbabi kiramin büyüklerinden ve meshurlarindandir.

03/10/2006

Selman-i Farisi hazretleri, esbabi kiramin büyüklerinden ve meshurlarindandir. Silsilet-üz Zeheb diye bilinen "Altun silsilenin" (Büyük veliler silsilesinin) ikinci halkasidir. Aslen Iranli olup, isfehan yakininda bir köyde dogup, büyüdü. Gençliginde Mecusi iken, Hiristiyan rahipleriyle tanisip, Mecusiligi terk etti. Kiliseye girip hiristiyan oldu. Çok ilim ögrenip âlim oldu. Sonra da uzun yillar degisik yerlerde kaldi.

Nihayet Medine'ye gelip Peygamber efendimiz (aleyhisselam) hicret edince maksadina kavusup müslüman oldu ve Ehl-i beytten sayildi.

Müslüman olmadan önce, ismi Mabeh idi. Müslüman olunca, Peygamberimiz O'na Selman ismini verdi, Iran'li oldugu için de Farisi denildiginden ismi Selman-i Farisi olarak meshur oldu. Nesebi ise; Mabeh bin Buzahsah bin Mursilan bin Behbudah bin Firüz'dur. Lakabi Selman-ül Hayr, künyesi ise Ebü Abdullah'tir.

Ebü'l-Ferec buyurdu ki: Abdullah ibn-i Abbas'in yaninda idim. Bana Selman-i Farisi'nin bir gün hayatini söyle anlatti:

Selman dedi ki: "Ben Faris (Iran)'in, Isfahan sehrinin Cey köyündenim. Babam köyün en zengini olup, arazimiz ve malimiz çoktu. Ben babamin tek çocugu idim. Beni herkesten çok severdi. Bunun için beni kiz gibi yetistirdi. Evden çikmama izin vermezdi. Babam Mecusi (atesperest) oldugu için Mecusiligi de bana evde tam bir sekilde ögretti. Evde devamli bir ates yanar biz ona tapar secde ederdik. Babamin mali ve mülkü çok oldugu için beni bir ara disariya çikardi ve dedi ki: "Yavrum ben öldügüm zaman bu mallarin sahibi sen olacaksin, onun için git mallarini ve arazilerini tani".

Ben de "peki" deyip bahçelerimizi dolastim. Bir gün tarlalara bakmaya gittigimde bir Hiristiyan kilisesine rastladim. Onlarin seslerini isittim, gidip baktim ki, içerde ibadet ediyorlar. Ben daha önce öyle bir sey görmedigim için çok hayret ettim. Zira bizlerin ibadeti bir miktar ates yakar ve ona secde ederdik. Fakat onlar görünmeyen bir Allah'a ibadet ediyorlardi ve kendi kendime dedim ki, bunlarin dini haktir ve bizimki batildir. Onun için aksama kadar onlari seyrettim. Tarlalarimiza gitmedim, aksam oldu. Onlara dedim ki: "Bu dinin asli nerededir?" Bana, "Bu dinin asli Sam'dadir" dediler, "Peki dedim. Ben de Sam'a gitsem beni de bu dine kabul ederler mi?" "Evet kabul ederler" dediler. "Sizlerden yakinda Sam'a gidecek kimseler var midir?" diye sordum "Bir müddet sonra bir kervanimiz Sam'a gidecektir." Diye cevap verdiler (Isfahan’daki bu Hiristiyanlar, Isfahan’a Sam'dan gelmislerdi ve sayilari da az idi.)

Selman-i Farisi (r.a) hazretleri ölüm dösegine yattigi vakit agladi. Sebebini soranlara "Dünyadan ayrildigim için aglamiyorum.

Ancak Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz; "Dünyadan ayrilirken sermayeniz bir yolcunun yol azigindan fazla olmasin" buyurmustu, iste buna agliyorum" dedi. Halbuki öldügü vakit biraktigi malin kiymeti on dirhem civarinda idi.


Bir gün yaninda misafiri oldugu halde Medayinden çikip bir yere gidiyorlardi. Yolda karinlari acikti, yiyecek bir seyleri de yoktu. Orada geyikler vardi ve süvari atiyla dahi onlara yetisemezdi. Kuslar vardi. Fakat avcilar onlari vuramazlardi. Zira uzaktan hemen kaçarlardi. Selman-i Farisi (r.a) hazretleri bir geyik ile bir kusu yanina çagirdi, ikisi de yanlarina geldi. Onlara "Bu kimse benim misafirimdir. Sizi ona ikram etmek istiyorum" buyurdu. Geyik ve kus hiç itiraz etmediler. Onlari kesip yediler. O zat bu ise çok hayret etti ve "Ey efendim, geyik ve kusu çagirdiniz hiç kaçmadan yaniniza geldiler, ben buna hayret ettim" dedi. Hz. Selman (r.a) buyurdu ki "Bunda hayret edilecek bir sey yok. Bir kimse Allahü teâlâ'ya itaat eder ve O'na hiç günah islemezse, her sey ona itaat eder."

"Allahü teâlâ mü'minin hastaligini ona kefaret yapar ve günahlarinin affina sebeb olur. Fasikin hastaligi ise, sahibi tarafindan baglanan devenin hali gibidir. Daha sonra salindiginda niçin baglandigini ve neden salindigini bilmez."


Selman-i Farisi (r.a) hazretlerinin, Peygamber (s.a.v)´imizden rivayet ettigi hadis-i seriflerden bazilari sunlardir:

"Insanlar ilim ögrenip, ameli terk ettikleri, dil ile sevisip kalbten düsmanlik besledikleri ve sila-i rahmi (akraba ziyaretini) terk ettikleri zaman, Allah onlara lanet eder, kulaklarini sagir (hakikati dinlemez), gözlerini kör (dogruyu göremez) eder."

"Allahü teâlâ'nin yüz rahmeti vardir. Bunlardan yalniz birini dünyaya indirdi. insan ve cin, kus ve bütün hayvanlar, bu bir rahmetin tesiriyle birbirine acir ve birbirlerine merhamet ederler. Diger doksandokuz rahmeti Ahirete birakti. Onlar ile de kullarina merhamet edecektir."

"Muhakkak ki sizin Rabbiniz haya ve kerem sahibidir. Kullari, ellerini kaldirip kendisinden birsey istedikleri zaman, onlari bos çevirmekten haya eder."

Hz. Selman (r.a); "Resul-i Ekrem (s.a.v), bizde olmayan seyi misafir için almak suretiyle külfete girmememizi ve mevcut ile yetinmemizi bizlere emretmistir" demistir.

"Dünya malindan nasibiniz, yolcunun azigi gibi olsun"

"Maliyla Allahü teâlâ'ya itaat eden ve malinin zekatini veren mal sahibi, kiyamet günü serveti ile beraber gelir.

(Sirat köprüsünden geçerken) her ne zaman Sirat önüne dikilirse, mali, "geç, geç zira sen Allahü teâlânin bende olan hakkini ödedin" der. Sonra da malindaki Allahü teâlânin hakkini ödemeyen gelir. Mali yaninda Sirat köprüsü önüne çikinca, mal, "Yazik sana, neden Allahü teâlânin bende olan hakkini ödemedin?" diye onunla alay eder durur. Ta ki adam "Vay bana, ben ne yaptim" deyinceye kadar. Sirati geçip Cennete kavusamaz"

"Misafir için külfete girmeyin; misafir buna üzülür. Kim ki misafiri küstürürse, Allahü teâlâyi küstürmüs olur. Allahü teâlâyi küstürene de Allahü teâlâ bugz eder."

"Dünyada iyilik isleyenler, ahirette yaptiklari iyiliklere kavusurlar."

Bişr-i Hafi Kimdir?


ekizinci ve dokuzuncu yüzyillarda Horasan'in Merv sehrinde ve Bagdât'ta yasamis olan büyük velîlerden.

30/09/2006

Sekizinci ve dokuzuncu yüzyillarda Horasan'in Merv sehrinde ve Bagdât'ta yasamis olan büyük velîlerden. Ismi, Bisr bin Hâris Abdurrahmân, künyesi Ebû Nasr'dir. Yalinayak gezdigi için "Hafî" lakabiyla bilinir. Bisr-i Hâfî diye meshûr olmustur. 767 (H.150) senesinde Horasan'in Merv sehrinde dogdu. 841 (H.227) senesinde Bagdât'ta vefât etti. Kabri orada olup ziyâret yeridir.

Bir gün eglence âlemlerinden sonra sarhos ve bitkin olarak evine dönerken yolda üstünde Besmele yazili bir kagit buldu. Içi sizlayip yerden aldi. Öpüp, çamurlarini silerek, temizledikten sonra, güzel kokular sürüp, evinin duvarina asti. O gece âlim ve velî bir zâta, rüyâda; "Git Bisr'e söyle! Ismimi temizledigin gibi seni temizlerim. Ismimi büyük tuttugun gibi, seni büyültürüm. Ismimi güzel kokulu yaptigin gibi, seni güzel ederim. Izzetime yemin ederim ki, senin ismini dünyâda ve âhirette temiz ve güzel eylerim." dendi. Bu rüyâ üç defâ tekrar etti. O zât sabah Bisr-i Hâfî'yi arayip meyhânede buldu. Mühim haberim var diye içerden çagirdi. Bisr geldiginde; "Kimden haber vereceksin?" dedi. "Sana Allahü teâlâdan haber verecegim." deyince, aglamaya basladi. "Bana kiziyor mu, siddetli azap mi yapacak?" dedi. Rüyâyi dinleyince arkadaslarina; "Ey arkadaslarim! Beni çagirdilar, bundan sonra bir daha beni buralarda göremeyeceksiniz." dedi. O zâtin yaninda hemen tövbe etti. Bu anda ayaginda ayakkabi bulunmadigi için, hiç ayakkabi giymedi. Sebebini soranlara, "Allahü teâlâya tövbe ettigim, günâh islememeye söz verdigim zaman yalin ayaktim. O zaman giymedigim ayakkabiyi simdi giymeye hayâ ederim. Allahü teâlâ Bekara sûresi yirmi ikinci âyetinde meâlen; "Biz yeryüzünü sizin için tefris ettik, dösedik." buyuruyor. Pâdisâhlarin mefrûsâti üzerinde ayakkabi ile yürümek edebe uymaz. Ayagim ile yer arasinda bir vâsita oldugu hâlde onun sergisine basmayi câiz görmüyorum." derdi. Bu zamandan sonra ayakkabi giymedigi için kendisine yalin ayak mânâsinda "Hâfî" lakabi verildi.

Allahü teâlâya tövbe ettikten ve eski yasayisini terk ettikten sonra bir müddet memleketi olan Merv'de ilim tahsîliyle mesgûl oldu. Dayisi Ali bin Harsam'a talebe oldu. Onun sohbetlerinde bulunup tasavvuf yolunda ilerledi. Ilim yolunda seyâhatlere çikti. Mekke, Kûfe, Basra, Sam ve Lübnan taraflarina gitti. Gittigi yerlerdeki âlimlerin ve velîlerin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu. Bu yüzden Seyyâh Sûfilerden sayildi. En sonunda Bagdât'a gelerek yerlesti. Gerek memleketinde, gerek gezdigi yerlerde ve gerekse Bagdât'ta devrinin ileri gelen âlimlerinden ilim tahsîl etti ve hadîs-i serîf dinledi. Ibrâhim Sa'd, Abdurrahmân bin Zeyd bin Eslem, Hammâd bin Zeyd, Süreyk bin Abdullah, Muâfâ bin Imrân Mûsulî, Vekî bin Cerrâh, Ebû Bekr bin Iyâs, Hafs bin Giyâs, Abdullah bin Mübârek, Îsâ bin Yûnus, Abdullah bin Dâvûd el-Hayrî, Ebû Muâviye ed-Darîr, Zeyd bin Ebi'z-Zerka onun ilim tahsîl ettigi ve hadîs-i serîf dinledigi âlimlerden bir kismidir.

Onun geldigi yillarda, dünyâ meraklilarinin da âhiret sevdâlilarinin da merkezi durumunda bulunan Bagdât'ta, Ahmed bin Hanbel hazretleriyle görüstü. Süfyân-i Sevrî Fudayl bin Iyâd, Muâfa bin Imrân ve Imâm-i Mâlik hazretlerinin ilim meclislerinde ve sohbetlerinde de bulunup onlardan feyz aldi. Hadîs ilminde güvenilir âlimlerden oldugu gibi, tasavvufta da yüksek derecelere kavustu.

Hanbelî mezhebinin kurucusu Ahmed bin Hanbel, Bisr-i Hâfî'yi çok sever, devamli yanina giderdi. Talebeleri; "Siz âlimsiniz. Hadîste, fikihta, ictihadda ve bütün ilimlerde esiniz yoktur. Niye Bisr-i Hâfî gibi birini sik sik ziyâret ediyorsunuz?" dediklerinde; "Evet, dediginiz ilimleri ondan iyi bilirim. Fakat o, kalp ilimlerini benden iyi bilir." derdi.

Dînî ilimlerde yüksek bir âlim, tasavvufta yüksek bir velî olan Bisr-i Hâfî, zamâninin tib bilgilerinde de söz sâhibi idi.

İmamı Buhari Kimdir?


Hadis bilginlerinin en büyüklerinden Muhammed el-Buhârî, Hicri 13 şevvâl 194 / Miladi 21 Temmuz 810 tarihinde Buhara'da doğdu.

29/09/2006

Hadis bilginlerinin en büyüklerinden Muhammed el-Buhârî, Hicri 13 şevvâl 194 / Miladi 21 Temmuz 810 tarihinde Buhara'da doğdu. Bundan dolayı da Buhârî nisbetiyle anılmasına sebep olmuştur. Tam adı Ebû Abdullah Muhammed b. Ismâil b. Ibrâhim b. el-Mugîre b. Berdizbeh el-Cûfî el-Buhârî'dir. Buhârî, henüz bebek yaşta iken babası vefat etti. Annesinin terbiyesi altında büyüdü ve küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip Arapça öğrendi. Babasından kalan servet, onun hiç kimseye muhtaç olmadan ilim öğrenmesinde yararlı oldu. On bir yaşında hadis öğrenmeye başladı. Ardından da on altı yaşında annesi ve kardeşi Ahmed'le birlikte hacca gitti. 825 yılında, annesi ve kardeşi Buhârâ'ya dönerken, kendisi ilim öğrenmek isteğiyle Mekke'de kaldı.

18 yaşında eserler yazdı

Onsekiz yaşında "Kitâbu Kadâya's-Sahabe ve't-Tâbiin" ile "et-Târîhü'l-Kebîr" adlı eserlerini yazan Buhârî, ilim öğrenmek için Şam, Mısır, Basra ve Bağdat'a gitti. Bu amaçla altı yıl Hicâz'da kalan Buhârî, hadis öğrenmek ve nakletmekle kalmadı, şiirle de ilgilendi. Ancak fazla şiir yazmadı. Savaş sporlarına ilgi duydu, ata bindi, ok attı. Yaşıtları Buhârî'den övgüyle bahsederler. Onu övenler arasında büyük muhaddis İmam Müslim'de vardır.

Dedikodu yaydılar

Buna rağmen, Buhârî'nin üstünlüğünü çekemeyenler fitne çıkarmaktan geri kalmadılar ve Buhârî'nin "Kur'an mahluktur" düşüncesini savunduğunu yaydılar.

Bu dedikodulardan rahatsız olan Buhârî, memleketi Buhâra'ya döndü fakat burada da rahat edemedi. Buhârâ emiri ile arası açıldı. Buhara Emiri Halid Ibn Ahmed, çocuklarına Câmiu's-Sahîh'i ve et-Tarih'i okutması için Buharî'yi konağına çağırdı fakat Buharî, bu teklifi kabul etmedi. İlim meclislerinin herkese açık olduğunu, isteyenin gelerek yararlanabileceğini, ilmi valinin konağının duvarları arasına hapsedemeyeceğini bildirdi. Bu olay üzerine de Ahmed Ibn Hâlid, onu Buhara'dan sürdü.

Bir defa bakması yeterli

İmam Buhârî, keskin bir zekâ ve ezberleme yeteneğine sahipti. Herhangi bir şeyi ezberlemesi için ona bir defa bakması veya onu bir defa dinlemesi yeterliydi.

Buhârî, ilmiyle amel eden bir insandı ve İslâmi sınırlara uymada aşırı derecede titizdi. Helâl ve haram konusunda duyarlı idi. Hadis ilmine hizmet, bu yolla Allah'ın rızasını, Hz. Muhammed (S.A.V.)'in şefaatini kazanmaktan öte bir amaç taşımıyordu. Babasından kalan mirası bile bu yolda harcamıştı ve cömertliğiyle şöhret bulmuştu. Çok Kur'an okur, çok nafile namaz kılardı. Rivayete göre her üç günde bir Kur'an-ı Kerîm'i hatmederdi.

Hocalarının başlıcaları şunlardır:

Ahmed b. Hanbel, Ali b. el-Medinî, Yahya b. Maîn, İsmail b. idris el-Medînî, İshak b. Rahuyeh, Mekkî b. ibrahim el-Belhî, Muhammed b. Selam el-Bikendi, İbrahim b. el-Es'as, Ali b. el-Hasan b. Sekîk, Yahya b. Yahya, İbrahim b. Musa el-Hafiz, Süreyc b. en-Numan, Ebu Asim en-Nebil es-Seybânî, Muhammed b. Abdullah el-Ensârî, Abdullah b. Zübeyr el-Hamidî, El Mekrî, Abdülaziz el-Üveysî.
Öğrencileri arasinda da en meşhurları şunlardır;
Ebu isa et-Tirmîzî, Muhammed b. Nasru'l Mervezî, Ibni Ebi Dâvud, Müslim b. Haccac ve en-Nesâi.

İmam Buhari'nin hadis titizliği

Buhârî, sahih adıyla anılan ve içerisine sadece kendince sahih olduğu sabit olan hadisleri koyduğu kitabını yazmakla hükümlerin kaynaklarını bulmada önemli bir hizmeti yerine getirmiştir. İmam Buhârî ayrıca, bu eserle kendisinden önce yaşamış mezhep imamlarının dayandığı temellerin sağlam olduğunu, hiç birinin kişisel görüşle fetva vermediğini ortaya koydu. Ondan sonra gelen muhaddisler, hadis çalışmalarının sınırlarını az çok belirlemiş oldular. İlim adamları, Buhârî'nin eserine büyük önem verdiler ve özellikle sahih hadis konusunda onun eserinin ortaya koyduğu gerçekleri ve şartları kabul ettiler, örnek aldılar. O, hadiste odak ve hareket noktası olarak değerlendirildi. Buhârî, bu eseri meydana getirirken çok titiz davrandı. Eserine aldığı hadisleri, alti yüz bin hadisin içinden seçti. Sahih hadislerin dışında kalan diğer hadisleri eserine almadı. Eserin kabarmasını önlemek için sahih hadislerin bile bir kısmını almamıştır. Câmiu's-Sahih'te yer alan hadislerin sayısı 7275'tir. Bazı hadisler değişik kitaplarda geçmektedir. Mükerrerler çıkarıldıktan sonra geriye kalan hadis sayısı 4000'dir.

Câmiu's-Sahih dışında, şu eserleri vardır:

Tarihu'l Kebir: Hadis ricaline ait önemli bir eserdir. Sahasında ilk yazılanlardandır. Buhârî, bunu henüz onsekiz yaşında iken Hz. Muhammed (S.A.V.)'in kabri başında yazmıştır. Haydarabad'ta 1941-1954 tarihlerinde dört cilt, 1959-1963 tarihlerinde üç cilt halinde basılmıştır.
Târihu'l-Evsât: Tarihu'l Kebir'in kısaltılmasıdır. Bazı yazma nüshaları mevcuttur. İbni Hacer Tehzibû't-Tehzib isimli eserinde bundan nakiller yapmıştır.
Tarihu's-Sagîr: Tarihu'l Kebir'in bir özetidir. 1325 yılnda Zuafâü's-Sagîr ile birlikte Hindistan'da basılmıştır.
Kitâbu Zuafâü's-Sagîr: Zayif ravilerin hallerinden bahseder. Hindistan'da 1323 ve 1326 tarihlerinde basılmıştır.
Et-Tarihu fi Ma'rifeti Ruvati'l-Hadîs ve Nükâti'l Âsâr ve's Sünen ve Temyizü Sikatihim min Züafâihim ve Târihu Vefâtihim: Küçük bir risâledir.
Eet-Tevârîhu'l Ensâb: Bazi şahısların özel hallerinden bahseder.
Kitâbu'l Künâ: Râvîlerin künyelerinden bahseden bir eserdir. Haydarabad'ta 1360 yılında basılmıştır.
Edebü'l-Müfred: Ahlâk hadislerini toplayan bir eserdir. İstanbul'da 1306, Kahire'de 1346, Hindistan'da 1304 yıllarında basılmıştır.
Refu'l-Yedeyn fi's-Salati: Namazda el kaldırmakla ilgili bir risâledir. Kalküta'da 1257, Delhi'de 1299 yıllarında yayınlanmıştır.
Kitâbu'l-Kiraati Halfe'l-imam: Namazda imamın arkasında okuma hakkında yazılmış bir risâledir. Hayrü'l Kelâm fi Kiraati Halfi'l Imam adıyla Orduca çevirisi ile beraber 1299'da Delhi'de, ayrıca 1320'de Kahire'de basılmıştır.
Halku'l-Ef'ali'l-ibâd ve'r-Redd Ale'l Cehmiyye: Cehmiyye mezhebinin görüşlerini reddeden bir kitaptır. 1306'da Delhi'de basılmıştır.
El-Akîde yahut et-Tevhîd: Akaid konusunda yazılmış bir eserdir.
Abarü's Sifat: Hadisle ilgili bir eserdir ve bazı kütüphanelerde yazma nüshaları mevcuttur.

Bunlardan baska kimi kaynaklarda Buhârî'ye ait olduğu zikredilen şu kitapların ismini de görmek mümkün: Birri'l Valideyn, El-Camiu'l Kebir, Et-Tefsirü'l Kebir, Kitabü'l Hibe, Kitabü'l Esribe, Kitabu'l Mebsut, Kitabü'l ilel, Kitabü'l-Fevâid, Kitabu'd-Duâfa, El-Müsnedü'l-Kebir, Sülâsiyyât

Seyyid Kutub Kimdir?


Haci ibrahim Kutub'un oglu olan Seyyid Kutup, 1906'da Asyut kasabasina...

27/09/2006

Haci ibrahim Kutub'un oglu olan Seyyid Kutup, 1906'da Asyut kasabasina bagli Kalia köyünde dünyaya geldi. Babasi köyde, sayilan bir kisi ve Vatan Partisinin bir üyesi olarak bilinmekteydi.
O zaman bu partinin baskanliginda Mustafa Kamil vardi. Haci Ibrahim Kutup ziraatla ugrasir, elde ettigi mahsulün bir kismini satar bir kismini da fakirlere infak ederdi. Annesi ise çok mütedeyyin ve asil bir aileye mensup birisiydi. Seyyid Kutub'a terbiyesiyle, sevgi ve sefkatiyle çok tesir etmisti.
Seyyid Kutup'un Hamide ve Emine adli iki kiz kardesiyle Muhammed adinda küçük bir de erkek kardesi vardi. Daha Kahire'de okurken babasini kaybedince, annesinin ve kardeslerinin bütün mesuliyetleri onun üzerine yikilmis oluyordu. O cia bu durumdan oldukça sikilmisti. Bu sikintidan biraz olsun kurtulmak için, annesini Kahire'ye tasinmaya razi eder ve Kahire`ye tasinirlar.
1940'da annesinin ani vefati Seyid Kutup'u oldukça etkilemisti. Kendisini. hayatta yalniz hissetmeye baslar. Bu konudaki duygularini bizzat kendisi bazi kitaplarinda anlatmaktadir.

SEYYID KUTUB'UN HAYATININ DÖNEMLERI
Seyyid Kutup'un hayatini dört ana bölümde toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi dogumundan 1919'a kadar olan bölüm. Seyyid Kutup bu devrede babasinin itinali dini terbiyesi altinda yetismisti. Bir tarafta köylerindeki medreseye devam ederken bir taraftan da babasinin özel terbiyesindeydi. Daha on yasina gelmeden Kur'an-i Kerim'in tamamini ezberlemisti.
Seyyid Kutup'un hayatindaki ikinci dönem ise 1920 ve 1939 arasindaki zamani içermektedir. Bu dönemde Kahire'ye giderek liseyi bitirir ve üniversiteye "Darul Ulum"a girer. Darul Ulum'a girmesindeki maksadi arap dilinde ihtisas sahibi olmakti. Kardesi Muhammed Kutub'un "Küçük Çigliklar" adli kitabinin önsözünde de anlattigi gibi Darul Ulum'da dört sene okumustu. Burada okutulan dersler ise Tarih, Cografya, Arap edebi-
yati, Ingilizce, Sosyaloji, Matematik, Fizik, Felsefe ve dini ilimlerdi.
Seyyid Kutup'u okutan hocalarin basinda ise Mehdi Allame geliyordu. Bu zat Seyyid Kutup'un "Sairin hayattaki görevi" kitabinin ön sözünde sunlari diyor: "Seyyid Kutup'un benim talebem olmasi bana çok büyük bir mutluluk veriyor. Eger hayatta benim ondan baska talebem olmasa bile onun varligi mutluluk olarak kafidir."
Darul Ulum'dan mezun olduktan sonra Milli Egitim Bakanliginda müfettis olarak görev alir.
Fakat bir yazar olarak görevini daha iyi yapabilmek için görevde fazla kalmayarak istifa eder. Bu siralarda hemen hemen her konuda kendisini yetistirmek için okumaya daldigini görürüz. Özellikle arapçaya çesitli dillerden çevrilmis eserleri incelemekte ve degerlendirmeye tabi tutmaktaydi.
Çok geçmeden Seyyid Kutup da tipki Taha Hüseyin, Abbas Mahmut Akkad ve Mustafa Sadik Rafi gibi harika bir yazar,olarak ortaya çikiyordu.
Onun yazilari da tipki ötekilerinki gibi ayni gazete ve dergilerde yayinlanmaya baslamisti.
Seyyid Kutup'un hayatinin üçüncü merhalesini ise 1939 ile 1951 yillari olusturmaktâdir. Bizim görüsümüze göre bu dönem ayni zamanda Seyyid Kutup'un Islâmi düsünceye dönüsünün de bir baslangici oluyordu. 1939'da "El-Muktatif' dergisi O'nun "Kur'an da Fennî Tasvir" adli bir makalesini yayinlamisti. Seyyid Kutup bu yazisinda bazi ayetlerden örnekler vererek Kur'an'daki sanatsal güzellikleri ve onun üstün icazini ortaya koyuyordu.
Bu yazisiyla ayni zamanda Kur'an'da icaz olayini inkar eden Akkad'in görüslerinden de ayrilmis
oluyordu. 1945 yilinda ayni konuda iki kitap yayinladi.
Seyyid Kutup bu kitaplarinin, almis oldugu dini terbiyenin bir semeresi oldugunu açikça itiraf etmekte, Kur'an'in uslubu ve harikaligiyla kendisini uyandirdigini kabul etmektedir. O'na göre ilmi Kelamin uslubu olan cedel, dinde pek neticeye götürmemektedir. Çünkü akil Kur'an'in inceliklerini ve harikaliklarini tam olarak anlamaktan acizdir. Arkasindan "Sahrada" adli bir kasidesini yayinlayan Seyyid Kutup, burada her seyin bir tertip ve ölçüye göre yaratildigini anlatmaktadir.
1946'da "Iste Sahtekarlik" diye bir kitabi daha yayinlandi. Bu kitabinda Abdullah Ali el-Kasimi ile iki konuda tartisiyordu. Bunlardan birisi "Insanin yaratmak konusundaki gücü" ikincisi ise "Insanin dinlere inanmasiydi". Akkad ve onun gibileri makalelerinde genelde Abdullah Ali'nin kitabini, dolayisiyla fikirlerini medhederken Seyyid Kutup siddetle tenkit ediyordu. Çünkü Abdullah Ali dinin hayatin gerçeklerine ters oldugunu, dine
tabi olanlarin gerilediklerini, özellikle Islâmin insani gerilettigini savunuyordu. Iste bundan dolayi Seyyid Kutup Abdullah Ali'nin demogojilerine yazdigi kitapda hücum ediyor, tenkit ediyor ve onlari çürütüyordu.
7 Ekimn 1946 da Seyid Kutup'un Islâmi fikre baslangiç olarak degerlendirilen "Konum Dersleri" adinda bir makalesi daha yayinlanmisti. Seyyid Kutup bu makalesinde Misir'in toplum yapisinin, siyasi, ahlaki ve sosyal yönlerden tenkidini yaparak, müslümanlari çalismaya çagiriyordu. Toplumun islahi için ne yapilmasi gerekiyorsa müslümanlarin yapmak zorunda olusunun Kur'an'in emri oldugunu söyleyen Kutup delil olarak Al-
lah'in su ayet-i kerimesini gösterip tefsirini yapiyordu: "Sizden iyiligi emreden, kötülükten sakindiran, bir topluluk olsun. Iste asil kurtulusa erenler onlardir. "

ISLAMA DOGRU YÖNELIS.
21 Ekim 1946 bu günkü medeniyeti tenkit ederek onun manevi degerlerden soyutlanmis, sadece maddi bir medeniyet oldugunu delillerle açikliyordu. 1948'in sonlarinda ise "Islâmda Sosyal Adalet" kitabini yayimladi. Kutub bu kitabinda insanligin arzu ettigi gerçek sosyal adaletin Islâmda oldugunu ve hakiki adaletin Kur'an'in
gölgesinden baska hiç bir yerde olmadigini açik açik anlatarak hayatin her alaninda oldugu gibi edebiyatin dahi Islâmi ölçülerden kaynaklanmasi gerektigini vurguluyordu.

1949'da Amerika'ya giden Kutub iki buçuk yil kaldi. Amerika'da kaldigi bu müddet içersinde Misir'daki arkadasi Tevfik el-Hakim'e gönderdigi mektuplarda Amerikan toplumunu ve medeniyetini devamli olarak tenkit ediyordu. Çünkü ; bu medeniyette ruhi degerlerden hiç bir sey yoktur, diyordu. Ayni mektuplarinda "El Melik" adli kitabini da tenkit ediyordu. Çünkü Kutup bu kitabi Islâmi fikirlerle yogrulmadan çok önce yazmisti.
Iste Seyyid Kutup arkadasina yazdigi mektuplarda bu kitabinin tenkidinde, "keske kitabin konusu Yunan felsefesine göre degilde, Islâmi ruhla yazilmis olsaydi. Insallah gelecekteki konular, hayata, kainata ve insana özel bir bakis açisi olan Islâmdan kaynaklanir" diyerek temennilerini de bildiriyordu.
Buna göre diyebiliriz ki Seyyid Kutup'un bu tarihten sonra edebiyata bakis açisi degismistir. Çünkü hayatinin önceki dönemlerine baktigimizda edebiyati din ile ilgisi olmayan bir güzellik olarak degerlendirmekteydi. Fakat simdi her seyin oldugu gibi edebiyatin da tüm konularini dogrudan dogruya Islâmdan almasi gerektigini söyle-
mektedir.

1951 ile 1965 yillarini kapsayan zaman parçasi ise hayatindaki dördüncü merhaleyi olusturuyordu. Kutup bu dönemde edebiyattan tamamen siyrilarak Ihvan-i Müslimin teskilatina katilmisti. Abdulhakim Abidin'in anlattigina göre Seyyid Kutup artik Ihvanin bir fikir elemani olmustu.
Gerçi yönetici olarak Ihvanda hiç bir makami yoktu ama iyi bir müntesip olarak Ihvanin gazetelerinde ve dergilerinde halki devamli olarak Islâma davet ediyordu. Bir ara, 1954'deki tutuklanmasindan önce "Ihvan-i Müslimin" adli gazetede yazi isleri müdürlügü yapmis, orada yazdigi yazilari bir araya getirerek birçok kitaplar olusturmustu.
Bu kitaplardan birkaçini burada zikretmeden geçemeyecegiz:
1- Islâm ve Dünyaya bakis
2- Iste Din Budur
3- Istikbal Islâmindir.

Kutup ayrica Ihvan-i Müslimin gazetesinde din ile devlet islerini birbirinden ayirarak dini siyasetten uzak tutan laik düsünceyi de siddetle tenkit eder, siyaset baskadir, din baskadir sloganinin bir hikaye oldugunu söyliyerek Islâmda böyle bir sey olmadigini haykirir. Çünkü Seyyid Kutup "Islâmin kalplerde bir inanç ve hayat için
bir kanun oldugunu" vurguluyordu.
Ezher üniversitesinin Kur'an-i Kerim'i tefsir etmede taklidi tutumunu da açikça tenkit eden Kutub bu konuda söyle diyordu:
"Bu gün bütün dünya sosyalizm ve kapitalizm gibi belirli sosyal fikirlerin pesinde gitmektedir. Onun için Ezher üniversitesi Islâmi kültürü her yönüyle halka götürmelidir. Ibadette, inanç ve hayatin her alaninda, Islâmin kendisine has, her türlü noksanliklardan uzak ölçülerinin oldugunu izah etmelidir. Ister siyasette olsun, ister iktisatta ve ister cezalarda olsun Islâmin hayatin her konusu için ölçüler koydugunu anlatmali ve Islâmi günlük hayata hakim kilmak için çalismalar yapmalidir.

SEYYID KUTUB'UN SEHADETI
Seyyid Kutup Islâma inanmis ve inandigi davanin gerçeklesmesi için de bir çok çalismalar yapmis büyük bir mücahitti. 27 Kasim 1954'de, Ihvan-i Müslimin Misir devlet baskani Cemal Abdunnasir'a suikast girisimiyle itham edildiginde Seyyid Kutup'da Ihvan-i Müslimin saflarina katilmisti.
Bundan dolayi Ihvan-i Müslimine mensup birçok müslümanla birlikte Seyyid Kutup'da tutuklandi. Yapilan yargilamanin neticesinde Seyyid Kutup'a agir islerde çalistirilmakla birlikte on bes sene agir hapis cezasi verildi. Artik Seyid Kutup Kahire'den bir kaç km. uzakta "Limanneze" hapishanesinde yasamaya baslamisti. On sene hapis yattiktan sonra o zamanin Irak devlet baskani Abdusselam'in Abdunnasir'i ziyaret ederek
Seyyid Kutup'u serbest birakmasini istemesi üzerine Kutub 1964'de serbest birakildi.
Hapisten çikan Kutub 1965'de "Yoldaki Isaretler" adli kitabini yayinlayinca tekrar tutuklanir.
Bu tutuklamada yine Ihvan-i Müsliminden bir çok müslüman vardi. Gerekçe olarakta Ihvan-i Müsliminin devlete karsi darbe girisimini ileri sürerek Ihvani ve Seyyid Kutup'u darbecilikle itham ediyorlardi.
22 Agustos 1966'da Seyyid Kutup'a idam cezasi verildiginde, Assam el Attarin kitabinda anlattgina göre Kutub bu karari tebessüm ve Allah'a kavusmanin verdigi büyük bir mutlulukla karsilamisti. Muhammed Ali Eenna'nin dedigine göre Seyyid Kutup'un asilmasina asil sebep "Yoldaki Isaretler" adli kitabi idi.
Seyyid Kutup'a verilen bu idam karari, Islâm alemine yayildiginda Pakîstan'da Karaçi içinde Cemaati Islâminin mepsuplari tarafindan bir yürüyüs tertiplenmis ve olay kinânarak Abdunnasir'dan karari yeniden gözden geçirmesi istenmistir.
Ayrica yine Pakistan'da "Meclisi Nizami Islâm", "Cemaati Islâmi", "Cemaati Avami"de bu karari ayni sekilde kinamislardi. Diger taraftan Ingiltere'de Rabitatül Islâm, Lübnan'da "Cemaati Islâm" teskilati, Ürdün'de birçok dini sahsiyetler, Sudan'da Seyyid Allal El Fasi ve Istiklal partisi baskani Ahmet el-Hatib, Irak'taki Rabitanin
baskani Seyh Emcek Eczzehavi ve bir çok Islâm alimleri Abdunnasir'i bu kararindan dolayi kinamis ve vaz geçmesi için ikaz etmislerdi.
Bütün bunlara ragmen 9 Agustos 1967 sabahi Lübnandaki "Ennebar"gazetesiyle Misir'daki "El-ehram" gazetesi idam haberini su cümlelerle veriyorlardi.

"...Çelik migferli askerlerden bir grup hazirlanip, agir silahlar artirilarak Kahire hapishanesinin etrafinda bir hisar olusturuldu. Gazetecilerin hapishaneye girisi yasaklandi. Seyyid Kutup idam edildikten sonra da gazetecilerden bölgenin terk edilmesi istendi."
Seyyid Kutup bir çok kiymetli kitap yazmisti. Basta Kur'an-i Kerimin bir tefsiri olan "Fizilal-i Kur'an" olmak üzere hemen hemen her konuda eseri vardir. Özellikle Islâmi konularda, edebiyat ve egitim konularindaki eserleri daha çoktur.
Bunlardan hemen hemen hepsi de türkçeye çevrilmistir.

Şeyh Şamil Kimdir?


İmam Şamil 1797 yılında Dağıstan’ın Gimri köyünde dünyaya geldi.

26/09/2006

İmam Şamil 1797 yılında Dağıstan’ın Gimri köyünde dünyaya geldi. Babası bölgenin yerli halklarından Avar Türklerine mensup Dengau Muhammed’dir. 15 yaşında iken at binerek kılıç kuşandı. 20 yaşına geldiğinde iki metreyi aşan boyu ile atlama, ateş etme, güreş, koşu, kılıç gibi spor dallarında üstün yetenek sahibi olmuştu.

Öğrenimine bilgin Said Harekani’nin yanında başladı. Daha sonra kayınpederi olan Nakşibendi Şeyhi Cemaleddin Gazi Kumuki’nin öğrencisi oldu. Kendinden önce İmamet makamında bulunan Gazi Muhammed ve Hamzat Beg’in müşavirliğini yaptı. Son derece sade ve kanaatkar bir hayatı vardı.

Şamil, İmam yani devlet başkanı seçildikten sonra ilk iş olarak iç işlerini ele aldı. Ruslara karşı daha etkili savaşmak için lüzumlu idari ve askeri teşkilatları yeni esaslara göre tanzim etti. Bir taraftan askeri tedbirler alıp düşmana karşı savunma savaşları verirken, diğer taraftan da muntazam adli ve idari sivil bir devlet mekanizması geliştirmiş, medreselerde eğitime önem verdirmiş, fikir ve sanat alanında da büyük adımlar atılmasını sağlamıştır. Döneminde tophaneler, baruthaneler, silahhaneler yapılmış, muntazam birlikler halinde askeri teşkilat kurulmuştur.

Güçlü hitabeti, kararlı tutumu ve askeri dehasıyla büyük başarılar kazanmış, ünü kısa zamanda yayılarak, otoritesi Dağıstan civarında yaşayan geniş topluluklar tarafından kabul edilmiştir.

Ayrıca, her biri birer savaş kahramanı olan bu yüksek rütbeli naiplerden Ahverdil Muhammed, Kabet Muhammed, Şuayıb Molla, Taşof Hacı, Danyal Sultan, Nur Muhammed, Hitinav Musa, Sadullah, Duba Hacı, Hacı Murat ve Şamil’in büyük oğlu Muhammed Gazi, gazavat’ın adı anılması gereken başlıca kahramanları oldular.

Şamil imam seçildiği 1834 yılından 1859 yılına kadar Rusya’nın büyüklüğü ve kudretine rağmen yılmadan mücadeleyi sürdürdü. Kendinden önceki iki imamın döneminde de fiilen 10 yıl savaşlara iştirak ettiğinden durup dinlenmeden cihad ettiği süre tam 35 yılı bulmuştur. Bu süre zarfında Rus kuvvetlerine büyük zayiatlar vermiş ancak kısıtlı sayıdaki asker sayısı da günden güne erimiştir. 1839’da Ahulgo Tepesinde 3.000 mürid ile General Grabbe komutasındaki 10.000’i aşkın üstün donanımlı Rus ordusunun kuşatmasına 80 gün süreyle direnişi harp tarihine geçmiştir. Şamil bu savaşta eşi Cevheret’i, oğlu Said’i ve kızkardeşi Mesedo’yu kaybetmiş, 8 yaşındaki oğlu Cemaleddin’i Ruslara rehin vermek zorunda kalmıştır.

Bu dehşet verici savaşlarda sadece insan kaybı olmadı. Ruslar, ancak aylar süren savaşlar sonunda işgal edebildikleri bölgelerde, ağaçları, ormanları yakıp, bir tek canlı yaratık bırakmadan ilerlerdiler.

Savaşlara iştirak eden Rus komutanlarından Milyutin, 80 gün devam eden Ahulgo savaşı hakkında hatıratında şu satırlara yer verir; "Artık muharebenin sevk ve idaresi kumandanların elinden büsbütün çıkmıştı. Hiddetlerinden köpürmüş, adeta çıldırmış bir hale gelen dağlılar, ulu orta askerlerimizin üzerine saldırıyor, süngü ucunda can verinceye kadar dövüşüyorlardı. Kadınlar bile kendilerini kudurmuş gibi müdafaa ettiler ve silahsız oldukları halde sıra sıra süngülerimizin üzerine atıldılar. Lakin muvaffakiyet için her türlü fedakarlığı göze almış olan Rus kumandanlığı inatla taarruzlara devam etti. Teslim olmayı katiyyen reddeden dağlılar, hiçbir ümitleri kalmadığı halde kahramanca dövüştüler. Kadınlar, çocuklar ellerindeki kamalarla Ruslara hücum ediyor, süngülerin önünde göz kırpmadan can veriyorlardı. Bazıları ise kendilerini ve çocuklarını korkunç uçurumlara atıyorlardı. Yaralılar bile inanılmaz şekilde dövüşüyordu."

Dost ülkelerden hiçbir yardım göremeyen İmam Şamil’in, nihayet elindeki bütün kuvvet kaynakları tükenir ve 1859’un 6 Eylül’ünde Gunip’te Prens Baryatinsky komutasındaki 70.000 kişilik Rus ordusuna, yanında birkaç yüz kişi kalıncaya kadar direndikten sonra teslim olur.

İmam Şamil, aile efradı ve 40 kadar adamı Petersburg’a Çar’ın sarayına götürülür. Rus Çarı II.Aleksandr tarafından sarayın kapısında hayrete düşülecek derecede nazik karşılanır. Çar, babası 1.Nikola’ya ve ihtişamlı ordularına tam otuzbeş yıl Kafkasya’yı zindan eden, zamanının bu en büyük kahramanını karşısında görür görmez, yüzünden ve sakalından hayranlıkla öpmekten kendini alıkoyamaz.

İmam Şamil bir ay kadar sarayda misafir edildikten sonra, saygın tutsak olarak esaret yıllarını geçireceği Kaluga’ya gönderilir.

Ancak Şamil ve ailesine esaret çok ağır gelir. İki yıl içinde Şamil’in simsiyah saçları beyazlar. Büyük kızı Nafisat ile gelini Muhammed Gazi’nin karısı Kerimet üzüntüden vereme yakalanarak ölürler.

Aradan ancak on yıl geçtikten sonra Çar, onun Hac’ca gitmesine izin verir. Ancak bir tedbir olarak oğlu Muhammed Şefi’yi alıkoyar ve Hacc’ı ifa ettikten sonra derhal Rusya’ya dönmesini şart koşar.

Şamil, 1870 yılında maiyetindeki adamları ile birlikte Rusya’dan ayrılarak önce İstanbul’a uğrar. Sultan Abdülaziz tarafından karşılanarak sarayda ağırlanır. Şamil’in İstanbul’a uğradığı haberi duyulduğunda şehirde yer yerinden oynamış, halk bu büyük kahramanı görebilmek için saray kapılarına akın etmişti.

Şamil, aşkına düştüğü son menzile bir an evvel varmak için Sultan’ın kendisine tahsis ettiği gemi ile yola koyulur. Cidde limanında Mekke Emiri, şehrin ileri gelenleri ve mahşeri bir kalabalık tarafından törenlerle karşılanarak Mekke’de Şürefa dairesinde misafir edilir.

Hac sırasında orada bulunduğunu duyan, dünyanın dört bir yanından gelmiş yaklaşık yüzbin müslümanın onu görmek için yarattığı izdiham sonucu, hükümet makamları İmam Şamil’i Kabe’nin üstüne çıkarmak suretiyle bu hayran kalabalığın arzusunu tatmin edebildi.

Şamil, hac farizasını yerine getirdikten sonra Medine’ye geçer. Medine günlerinde son derece takatten düşer, çektiği büyük ızdırap artık tahammül edilmez bir hal alır ve hastalanarak yatağa düşer.

Bütün hayatını ülkesinin milli bağımsızlığına adayan, askeri dehasını bütün dünyaya ve bizzat ebedi düşmanı Rus yüksek makamlarına dahi kabul ettiren, adını dünya tarihine "gelmiş geçmiş büyük liderlerden" olarak yazdıran İmam Şamil 4 Şubat 1871’de 74 yaşında iken hayata gözlerini yumar.

Piri Reis Kimdir?


Osmanlı denizci. Dünya haritaları ve denizcilik kitabıyla tanınmıştır

22/09/2006

Osmanlı denizci. Dünya haritaları ve denizcilik kitabıyla tanınmıştır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. 1465-1470 arasında Gelibolu'da doğdu. Kahire'de Vefat etti.

Asıl adı Muhiddin Pirî'dir. Karamanlı Hacı Ali Mehmed'in oğlu ve ünlü Osmanlı denizcisi Kemal Reis'in yeğenidir. Akdeniz de korsanlık yapmakta olan amcasının yanında yaklaşık 1481'den sonra denize açıldı. 1487'de onunla birlikte İspanya'daki Müslümanlar'ın yardımına gitti. 1491-1493 arasında Sicilya, Sardunya, Korsika adalarına ve Güney Fransa kıyılarına yapılan akınlara katıldı. Amcasıyla birlikte Osmanlı Devleti'nin hizmetine girerek 1499-1502 Osmanlı-Venedik Savaşı'nda bir savaş gemisinde kaptanlık yaptı.

BİLİMCİLERİ ŞAŞIRTAN HARİTALARI

Ünlü Osmanlı denizcisi ve alimi Piri Reis'in yaklaşık 500 yıl önce hazırladığı haritasının dünyanın uydudan çekilen fotoğrafları kadar eksiksiz ve mükemmel olduğu söylenir.
"Günümüzde bazı haritalardaki yanlışların Piri Reis'in haritasına bakılarak düzeltildiği biliniyor.

Rus tarihçi Sergey Manukov ise Piri Reis'in 1513'te çizdiği haritasının benzerini hazırlamanın ancak dünyanın uydudan çekilmiş fotoğraflarıyla mümkün olduğunu söyledi. Rus uzman, "Aslında harita da fotoğrafa çok benziyor. Sanki, bir uydu aracı çizimi yapılan bölgenin üzerinde dolaşarak fotoğrafını çekmiş. Özellikle güney yarımküre inanılmaz ayrıntılı" dedi.

HALA O KONUŞULUYOR

Türk amiral Vefatından yüzyıllar sonra hâlâ konuşuluyor.Ve de konuşulmaya devam edecektir.

BÜTÜN DÜNYA'DA MODA

Londra Moda Haftası'nın yapıldığı "Natural History Museum"da 2007 yaz koleksiyonunu tanıtan modacı Arzu Kaprol, giysilerinin ana konsepti olarak Piri Reis'in haritasını seçti. Piri Reis'in bugün sadece uzay teknolojisiyle tespit edilebilen harita çiziminin mükemmelliğine dikkat çeken Kaprol, "Buna hayranlık duymamak elde değil. Ben de koleksiyonumda Osmanlı denizciliğinden esin aldım" dedi.

Mehmed Zâhid Kotku Kimdir?


20. yüzyılın büyük İslâm alimlerinden biri olan Mehmed Zâhid Kotku, 1897 yılında Bursa'da doğdu. Babası ve annesi Kafkasya'dan göç eden müslümanlardandır.

22/09/2006

20. yüzyılın büyük İslâm alimlerinden biri olan Mehmed Zâhid Kotku, 1897 yılında Bursa'da doğdu. Babası ve annesi Kafkasya'dan göç eden müslümanlardandır. Dedeleri ise Kafkasya'da Sirvan'a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha'da yaşamışlardır. Ailesi Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Anadolu'ya göç etti ve Bursa'ya yerleşti. Babası İbrâhim Efendi, Bursa Hamzabey Medresesinde tahsîlini tamamlayıp, çeşitli câmi ve mescidlerde imâmlık yaptı. Babası, Hz. Muhammed’in (S.A.V) soyundan olan bir tasavvuf ehlidir. Bu sırada Bursa Kaleiçi Filiböz Mahallesi’nde Mehmed Zâhid Kotku dünyaya geldi. Mehmed Zâhid Kotku, üç yaşındayken annesi Sâbire Hanım vefât etti. Babası İbrâhim Efendi, daha sonra Dağıstan muhâcirlerinden Fâtıma Hanımla ikinci evliliğini yaptı.

Zâhid Kotku, ilk öğrenimini Bursa Oruçbey İbtidaisi’nde, orta öğrenimini ise Maksem İdadisi ve Bursa Sanayi-i Nefîse Mektebi’nde yaptı. Bu sırada çıkan Birinci Dünya Savaşı sebebiyle 18 yaşında askerlik görevine başladı. Uzun yıllar süren askerlik görevi boyunca ciddi hastalıklar geçirdi ve ordunun Suriye'den çekilmesi üzerine zor da olsa İstanbul'a dönebildi. 10 Temmuz 1914 yılından itibaren 25. Kıt’a Şûbe Yazıcılığı göreviyle askerliğe devam eden Zahid Kotku, İstanbul'da kaldığı müddet içinde çeşitli dini toplantılara, özel derslere ve camilerdeki vaazlara devam etti.

1915 yılında Gümüşhânevî Dergâhı’na giren Zâhid Kotku, Dağıstanlı Şeyh Ömer Ziyâüddîn’in öğrencisi oldu ve onun sohbet ve derslerinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Nakşi tarikatı büyüklerinden Ömer Ziyâüddîn’in vefâtı üzerine, yerine geçen Tekirdağlı Mustafa Feyzi’nin sohbetlerine devam etti. Tasavvuf yolundaki vazifesini tamamlayıp, hilâfet aldı. Ardından Râmûzü'l-Ehâdîs, Hizb-i A'zam, Delâil-i Hayrât ve Kasîde-i Bürde okutmak üzere icazetnamesini aldı. Bu arada Bâyezîd, Fâtih ve Ayasofya Câmii ve medreselerindeki derslere devam etti ve hafızlığını tamamladı. Kısa bir süre geçtikten sonra, hocasının isteği üzerine çeşitli ilçe ve köylerde dini hizmetlerde bulundu.

Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya döndü ve burada evlendi. 1929 yılında babasının vefatından sonra onun yerine Bursa'nın İzvat köyünde İmâm-Hatiplik görevine başladı. On beş yıl kadar süren bu görevden sonra, Bursa il merkezindeki Üftâde Câmii Şerîfi İmâm Hatipliğine tayin edildi. Kaleiçi'ndeki baba evine yerleşen Kotku, 1945-1952 yılları arasında buradaki görevine devam etti. Aralık 1952 yılında dergâh arkadaşı Kazanlı Abdülazîz Bekkîne'nin vefatı üzerine talebelerinin ve sevenlerinin ısrarlı davetleriyle İstanbul'a taşındı. Fatih Zeyrek'teki Çivizâde Câmii İmâm Hatipliğine tayin edildi. Bir ara yine Zeyrek'teki Ümmügülsüm Mescidinde İmâm-Hatiplik yaptı. Son hizmet yeri ise, Ekim 1958'de görev yaptığı Fatih İskenderpaşa Camii’dir.

Yaşamının son yıllarını rahatsızlıklar içinde geçiren Mehmed Zâhid Kotku, 1979 yılında uzun bir süre kalmak niyetiyle gittiği Hicaz'dan, Şubat 1980’de ağır hasta olarak dönmek zorunda kaldı. Yaklaşık bir ay sonra, 7 Mart 1980'de midesinden ağır bir ameliyat geçirdi. Ameliyattan sonra kısmen düzelen Kotku, Hac vazifesini yerine getirirken tekrar hastalandı ve güçlükle tamamladığı Hac vazifesinden sonra 6 Kasım 1980’de İstanbul’a döndü. Dönüşünden tam bir hafta sonra, 13 Kasım 1980 günü vefat etti ve bir gün sonra, İstanbul Süleymaniye Cami’nde kılınan cenaze namazının ardından hocalarının yanına defnedildi. Mehmed Zahid Kotku’nun beş ciltlik Tasavvufî Ahlâk adlı eseriyle Dua Mecmuası, Cennet Yolları ve Müminlere Vazlar adlı eserleri vardır.