Thursday, 5. November 2009, 23:14:21
“Türkiye'nin yükselişi" bugünlerde dünyanın öncelikli tartışma konusu. Uzunca zamandır, detaylarıyla, örnekleriyle bu sürece not etmeye, aktarmaya devam ediyoruz. Bunu, sadece kendi bakışımızla, hamasi bir yaklaşımla değil, dünyanın tartışma biçimiyle de örneklemeye çalışıyoruz.
Önceleri merak ve dikkatle hatta teşvikle izlenen Türkiye, son zamanlarda uyarı, şantaj, tehdit gibi yaklaşımlarla birlikte sorgulanır oldu. Hemen her gün ABD ve Avrupa basınında yer alan değerlendirmelerde "Türkiye nereye gidiyor", "Türkiye Batı'ya sırtını dönüyor", "Türkiye hata yapıyor" türü yorumlar son günlerde içeride de etkili oldu. Bazı çevreler tartışmayı daha doğrusu bu algılama biçimini hemen ithal edip "içeriden" tehditler savurmaya başladılar.
Ama namuslu yazarlar da var. Rasyonel değerlendirmelerle Türkiye'nin ne yapmaya çalıştığını anlamaya ve anlatmaya çalışanlar da var. Bunlardan biri Patrick Seale. Türkiye'nin yükselişini konu alan 2 Kasım tarihli yazısında, gerçekçi tespitlerde bulunuyor. Türkiye'nin Ortadoğu'da oyunun kurallarını yeniden yazdığını vurgulayan Seale, Irak işgalinin bölgedeki güç dengesini tamamen bozduğunu, İran'ın lehine ortam oluşturduğunu, İran-İsrail çekişmesini öne çıkardığını, çatışmadan güç devşiren ülkelerin hareket alanını genişlettiğini teslim ettikten sonra Türkiye'nin ABD ceketini çıkartarak güçlü ve bağımsız bir aktör olarak öne çıkmaya başladığını belirtiyor.
Barışçı diplomasiyi ve yumuşak gücü kullanan Türkiye'nin etkisinin Ortadoğu'dan Orta Asya'ya, Balkanlar'dan Kafkaslar'a uzandığına işaret eden yazar, çatışmacı güçlerin dışında Türkiye'nin istikrar gücü olarak güç kazandığını ifade ediyor. Avrupa Birliği olmadan Türkiye olamayacağını hatırlatan yazar, artık Türkiye olmadan AB'nin olamayacağına vurgu yapıyor.
Şüphesiz bu yeni durumu en iyi özetleyenlerden biri de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül. Doğu-Batı tartışmalarına nokta koyar şekilde açıklamalar yapan Gül, Slovakya ziyareti sırasında "ders verir" nitelikte cümleler kullandı. Tartışmaya katılanları, samimi olanlar, kıskançlık duyanlar ve bilgisizler olarak üçe ayıran Cumhurbaşkanı'nın "kıskançlık duyanlar" için kullandığı ifadeler şöyle:
"Alışık olmadıkları şekilde Türkiye'nin serbest, bağımsız ama gayet dikkatli ve etkili bir dış politika takip ettiğini ve bunun herkes tarafından nasıl saygınlıkla karşılandığını görüyorlar. Bazı telkinlerini dinlemeyen Türkiye'nin haklı çıktığını görüyorlar. Türkiye engagement (dışlamayıp yapıcı bir şekilde müdahil olma) politikaları izledi. Bunu hep tehlikeli gördüler, 'aman bunu yapma, böyle yapma, biz ne yapıyorsak aynısını yap' diyenlere karşı Türkiye, 'hayır benim konumum farklı' dedi ve bu politikaları izledi. Bunun doğru neticeler verdiğini gördüler ve şimdi onlar da bunu tavsiye ediyorlar. Yani kıskançlık biraz burada. Ve Türkiye'nin parlayan bir yıldız olduğunu, örnek alındığını görüyorlar. Eskiden hep kendileri örnek alınırdı. Etki alanlarının Türkiye'nin lehine kaydığını görüyorlar. Bundan kıskançlık duyuyorlar açıkçası."
Etki alanlarının Türkiye'nin lehine kayması, "parlayan yıldız" gibi gerçekleri kıskançlıkla karşılayanlar dışarıda çok fazla. Ama bir o kadar da içeride olduğunu biliyoruz. Cumhurbaşkanı'dan birkaç söz daha aktaralım:
"Türkiye on sene sonra hiç kimsenin düşünemeyeceği hale gelecek. 2002 veya 2001 yılında Türkiye'nin 7-8 sene içinde bir trilyon dolarlık gayrisafi milli hasılaya geleceğine kim inanıyordu? Türkiye'nin hedefi dünyanın ilk onu arasına girmek. İnanın ki, bu olur." "Fransa'da en çok neden rahatsız oldular biliyor musunuz, Türkiye'ye böyle engel çıkartan insanlar karşısında ben hiçbir zaman yalvarmadım. 'Gerekirse biz Norveç gibi olacağız' deyince, hepsi rahatsız oldu."
"AB, bu gidişle böyle devam etsin, on sene sonra dünyada dikkate az alınan bir grup, bir güç olur. On sene bugünkü politikasıyla devam etsin, on sene sonra global oyuncu olmaz."
Peki bu süreç hep böyle mi devam edecek? Amaç bu ve böyle devam etmek zorunda. Ancak yaşadığımız bölgede çatışmaya yatırım yapanların, bölge dışı aktörlerin müdahalelerini her zamanki gibi devam ettiğini ve "oyun bozma"ya dönük ciddi bir çaba olduğunu biliyoruz. Oyun bozma girişimleri her geçen gün daha da dikkat çekici hale geliyor. Mesela;
Lübnanlı yetkililer, İsrail'in Lübnan'a saldırı hazırlıkları içinde olduğunu dünyaya duyurdu. İsrail-Hizbullah savaşının devamı her an gelebilir. Bu ciddi bir endişe.
İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Eşkinazi, ülkesinin Gazze'ye yeniden saldırması için hiç bir engelin bulunmadığını açıkladı. Eşkinazi açık bir şekilde, İsrail ordusunun Filistinli direnişçilerin füze rampalarına karşı mücadele etmek için Gazze şeridinde yerleşim merkezlerine saldıracakları tehdidinde bulundu. Türkiye'nin ve dünyanın büyük tepkisini çeken, İsrail'in dünyadan adeta tecrid eden Gazze katliamı da, Lübnan saldırısı gibi fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Her iki savaşta ve cephede de İsrail, ayaklarına kurşun sıktı, güçlü imajına ağır darbe vurdu, bölgede dar bir alana sıkıştı. Bundan sonraki saldırının sebebi Hizbullah ya da Hamas olmayacak. Siyasi anlamda tükenen, bölgesel nüfuzunu büyük oranda kaybeden, köşeye sıkışan, Türkiye'nin yapıp ettikleriyle elindeki kartları birer birer kaybeden İsrail, "oyun bozucu bir senaryo" ile şaşırtıcı hareketlerde bulunabilir. İşte bu, Türkiye'nin hesaplarına darbe vuracak, bölgeyi eski çatışmacı aktörlerin eline bırakacak bir girişim olacaktır.
Kim bilir, belki de Türkiye'yi bu şekilde durdurmaya çalışacaklar!
İbrahim Karagül
ibrahimkaragul@gmail.com
Thursday, 5. November 2009, 23:06:13
Amerika'nın Irak'ı yakıp yıkmasının Körfez'deki güç dengesini altüst ettiği yaygın bir kabüldür; İran İslam Cumhuriyetine Sünni Arap devletlerinin hâkimiyetine meydan okuyabilecek, İsrail ve Amerika'ya rakiplik taslayacak bölgesel büyük güç olarak ortaya çıkmanın yollarını açmıştır. Nüfuzunu şu an Şia liderliğindeki Irak'a, Suriye, Lübnan ve Filistine ve hatta belki de Kuzey Yemen'de Sana'a'daki merkezi hükümetle savaşmakta olan ayaklanmacılara kadar yaydı ki anlaşılır bir şekilde Suudi Arabistanı kaygılandıran bir gelişmedir.
Bununla birlikte, Irak savaşının bir diğer sonucu daha var ki dikkatleri celbediyor. Amerika'nın Irak'taki başarısızlığı – ayrıca İsrail'in aşırılıklarını törpülemede düştüğü başarısızlık – Türkiye'yi Amerikan yanlısı dar ceketi çıkarıp Ortadoğu'dan Balkanlara, Kafkasya'dan ve Orta Asya'ya uzanan devasa bölgede bağımsız güçlü bir aktör olarak ortaya çıkmaya yüreklendirdi.
Türkler, İran ve İsrail genişlemeci ve mevcut güç yapılarına kafa tutarak kaygı ve hatta korkuya yol açan revizyonist güçlerken, Türkiye istikrar kazandıran bir güçtür, büyük bir alanda barış ve güvenliği yaymaya niyetli diyorlar ve bunu söylemekten hoşlanıyorlar.
Türkiye, askeri kuvvetle değil barışçıl diplomasiyle nüfuzlarını genişletiyor. Komşularıyla ekonomik bağlar tesis ediyor ve sürüp gitmekte olan çeşitli bölgesel çatışmalarda aracılık teklif etti (...) fakat [PKK ile mücadelesinde bile] daha yumuşak bir yaklaşım sergiliyor. PKK isyancılarına af sunuldu ve Türkiye'nin nüfuzlu Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu geçen hafta Kuzey Irak'taki Bölgesel Kürt Yönetimine -türünün ilk örneği - tarihi bir ziyaret gerçekleştirdi. Türkiye'nin Erbil'e konsolosluk açması bile gündemde.
Türkiye'nin diplomasisi son yıllarda pek çok başarıya imza attı, Arap dünyasında muazzam bir halk desteği kazandı ve AB üyeliği teşebbüsünde Türkiye'nin elini güçlendirdi. Bazıları AB olmaksızın Türkiye'nin, Türkiye olmaksızın AB'nin bir geleceği olmayacağını savunacak noktaya vardılar.
Türkiye'nin dinamik çok yönlü dış politikası Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve şu an Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül liderliğinde AKP'nin 2002 yılında iktidara gelişiyle şekillenmeye başladı. Bu adamlara haklı olarak muhafazakar ve ılımlı müslüman nazarıyla bakılmaktadır – eşleri başörtülüdür – fakat İslami bir devlet kurma emellerinin olmadığını vurgulamaya dikkat ediyorlar. Türkiye'nin nüfusu büyük ölçüde müslümanlardan oluşuyor fakat bizzat devlet laik, demokratik, kapitalist ve hem Batıya hem de Arap ve müslüman dünyasına yakın. Esasen Türkiye kendisini her iki yaka için de hâyati bir köprü olarak görmektedir.
Ahmet Davutoğlu Türkiye'nin yeni dış politikanın teorik çerçevesini çizen adam olarak kabul edilmektedir. Dışişleri Bakanı olmadan evvel Erdoğan'ın başdanışmanıydı.
Geçen Ekim ayında yapılan iki ziyaret, Türkiye'nin faal dış politikasını resmetmek için kullanılabilir. Başbakan Erdoğan ve beraberindeki dokuz bakan, işadamlarıyla dolu bir Airbus'la Bağdat'ı ziyaret ettiler; ticaret, enerji, su, güvenlik, ormancılık, çevre vb alanlarda 48 civarında sözleşme imzaladı.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu hemen hemen aynı tarihte Halep'teydi; Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim'le 40 kadar anlaşmaya imza attı ki bunların içerisinde en önemlisi herhalde vizelerin kaldırılması, insanların ortak sınırdan serbestçe geçmesine izin verilmesiydi.
Türkiye Ekim ayında Ermenistan'la diplomatik ilişkileri normalleştiren ve iki ülke arasında uzun süreden beri kapalı sınırları açan iki protokol imzalayarak bir ilki gerçekleştirdi. Şaşırtıcı değildir, Türkiye'nin müttefiki Azerbaycan bu gelişmeye güçlü bir şekilde itiraz etti zira ona ait olan Ermeni nüfuslu ve Ermenistan işgali altındaki Yukarı Karabağ yüzünden Ermenistan'la çatışmaya kilitlenmiş durumda.
Aslında, Ermenistan Karabağ'ın hiç değilse bazı kesimlerinden çekilene dek Türkiye'nin Ermenistan'la imzaladığı protokollerin yürürlüğe gitmesi muhtemel değil fakat en azından Türk-Ermeni uzlaşmasında tarihi bir başlangıç yapılmış oldu.
Arap nokta-i nazarından en çarpıcı gelişme şüphe yok ki Türkiye'nin özellikle de savunma sanayi ve yüksek teknoloji ürünü silahlarda 1996'dan beri İsrail'le kurduğu çok yakın ilişkilerde yaşanan soğumadır. İsrail'in Filistinlilere karşı Gazze savaşında zirve yapan zâlim baskısına Türklerin duyduğu öfke ilişkilere zarar verdi.
Başbakan Erdoğan -Filistin davasının güçlü bir destekçisidir - Gazze saldırısından evvel bile İsrail'in vahşi bazı hareketlerini "devlet terörizmi" olarak tanımlamaktan çekinmemişti. İki ülke ilişkilerinin topyekûn bozulması muhtemel değil fakat İsrail'in sertlik yanlısı Başbakanı Benjamin Netanyahu ve onun ırkçı Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman iktidarda kaldığı müddetçe eski kıvama dönülmesi de muhtemel değil.
Türkiye'nin diplomasisini destekleyen bir şey de Rusya ve Orta Asya'daki petrol ve doğalgazı enerji açlığı çeken Avrupa pazarlarına bağlayan eşsiz bir enerji merkezi olarak oynadığı merkezi roldür.
Öyle ya da böyle, yeniden dirilen bir Türkiye, karşılaşmacı olmayan ve olumlu bir tarzda, Ortadoğu'da güç oyununun kurallarını yeniden yazıyor. Çalkantılı ve hayli yanıcı Ortadoğu'daki ışıltılı birkaç noktadan biri bu.
Patrick Seal
Analist
The Rise and Rise of Turkey
One way and another, a resurgent Turkey is rewriting the rules of the power game in the Middle East, in a positive and non-confrontational manner. This is one of the few bright spots in a turbulent and highly-inflammable Middle East, says Patrick Seale.
It is generally accepted that America’s destruction of Iraq overturned the balance of power in the Gulf, opening the way for the Islamic Republic of Iran to emerge as a major regional power, able to challenge the dominance of Sunni Arab states and pose as a rival to both Israel and the United States.
Its influence has spread to Iraq itself -- now under Shi ‘a leadership -- and beyond to Syria, Lebanon, Palestine, and even perhaps to Zaidi rebels in northern Yemen fighting the central government in Sana‘a, a development which has aroused understandable anxiety in Saudi Arabia.
However, the Iraq War has had another important consequence which is also attracting serious notice. America’s failure in Iraq -- and its equal failure to tame Israel’s excesses -- has encouraged Turkey to emerge from its pro-American strait-jacket, and assert itself as a powerful independent actor at the heart of a vast region which extends from the Middle East to the Balkans, the Caucasus and Central Asia.
The Turks like to say that whereas Iran and Israel are revisionist powers, arousing anxiety and even fear by their expansionism and their challenge to existing power structures, Turkey is a stabilizing power, intent on spreading peace and security far and wide.
Turkey is extending its influence by peaceful diplomacy rather than by military force. It is also forging economic ties with its neighbours, and has offered to mediate in several persistent regional conflicts. It has, however, not hesitated to use force to quell the guerrilla fighters of the PKK, a radical movement fighting for Kurdish independence.
But even here, Turkey is now using a softer approach. PKK rebels have been offered an amnesty and Turkey’s influential Foreign Minister Ahmet Davutoglu has this past week paid a historic visit -- the first of its kind -- to the Kurdish Regional Government in northern Iraq. There is even talk of Turkey opening a consulate in Erbil.
In recent years, Turkey’s diplomacy has scored many successes, winning great popularity in the Arab world and strengthening Turkey’s hand in its bid to join the European Union. Some people would go so far as to argue that there is no future for Turkey without the EU, and no future for the EU without Turkey.
Turkey’s dynamic multi-directional foreign policy started to take shape when the AKP came to power in 2002, under its leaders Prime Minister Recep Tayyip Erdogan, and Abdullah Gül, now President of the Turkish Republic. These men are rightly considered to be conservative and moderately Islamic -- their wives wear headscarves -- but they are careful to stress that they have no ambition to create an Islamic state. Turkey’s population may be largely Muslim, but the state itself is secular, democratic, capitalist and close to both the West and the Arab and Muslim world. Indeed, Turkey sees itself as a bridge between them, vital to both.
Ahmet Davutoglu is the man credited with providing the theoretical framework for Turkey’s new foreign policy. He was Erdogan’s principal adviser before being promoted Foreign Minister.
Two visits this past October may serve to illustrate Turkey’s activist foreign policy. Prime Minister Erdogan, accompanied by nine ministers and an Airbus full of businessmen, visited Baghdad, where he held a joint session with the Iraq government and signed no fewer than 48 memoranda in the fields of commerce, energy, water, security, forestry, the environment and so forth.
At much the same time, Foreign Minister Davutoglu was in Aleppo where he signed another 40 agreements with Syria’s Foreign Minister Walid al-Muallim, of which perhaps the most important was the removal of visas, allowing for a free flow of people across their common border.
Turkey also broke new ground in October by signing two protocols with Armenia, providing for the restoration of diplomatic relations and the opening of the long-closed border between them. Not surprisingly, Turkey’s ally Azerbaijan has strongly objected to this development, since it is locked in conflict with Armenia over Nagorno-Karabakh, an Armenian-populated pocket of Azerbaijan occupied by Armenian forces.
Indeed, Turkey’s protocols with Armenia are unlikely to be fully implemented until Armenia withdraws from at least some of the districts surrounding Karabakh – but, at the very least, a historic start has been made towards Turkish-Armenian reconciliation.
From the Arab point of view, the most dramatic development has undoubtedly been the cooling of Turkey’s relations with Israel, which had been very close since 1996, especially in the field of defence industries and high-tech weapons. The relationship has been damaged by the outrage felt by many Turks at Israel’s cruel oppression of the Palestinians, which reached its peak with the Gaza War.
Even before the assault on Gaza, Prime Minister Erdogan -- a strong supporter of the Palestine cause -- did not hesitate to describe some of Israel’s brutal actions as “state terrorism.” A total breach between the two countries is unlikely, but relations are unlikely to recover their earlier warmth so long as Israel’s hard-line Prime Minister Binyamin Netanyahu and his racist Foreign Minister Avigdor Lieberman remain in power.
Underpinning Turkey’s diplomacy is its central role as a unique energy hub linking oil and gas producers in Russia and Central Asia with energy-hungry markets in Europe.
One way and another, a resurgent Turkey is rewriting the rules of the power game in the Middle East, in a positive and non-confrontational manner. This is one of the few bright spots in a turbulent and highly-inflammable Middle East.
Patrick Seale is a leading British writer on the Middle East, and the author of The Struggle for Syria; also, Asad of Syria: The Struggle for the Middle East; and Abu Nidal: A Gun for Hire.
Copyright © 2009 Patrick Seale – distributed by Agence Global
Thursday, 5. November 2009, 22:59:01
TÜRKİYE ile ilgili yerli ve yabancı basın-yayın organları ve akademik yayınlarda, Türk dış politikasındaki eksen kayması tartışması ve Türkiye-İsrail ilişkilerindeki kriz son zamanlarda en öne çıkan konular. Birbirinden ayrı gibi dursa da bu iki konunun birlikte ele alınması hem analitik hem siyasi hem de pratik bir zorunluluk. Tartışmanın asıl sebebi ise Türkiye’nin dış politikada artan ağırlığının nedeni ve mahiyetinin idrak edilememesi ve bu değişimden dolayı mağdur olduğunu düşünen imtiyazlı çevrelerin, durumu kendi lehlerine çevirmek için ülkenin en temel fay hattına oynayarak iç siyasete müdahil olma arzusu.
İlginçtir, ne zaman Türkiye-İsrail ilişkilerinde bir gerilim çıksa, dış basında konu eksen değişimine kilitleniyor. Oysa bu tartışmalarda cevabı verilmemiş onlarca soru var. Öncelikle, eksen değişiminin ne olduğu hiçbir şekilde tanımlanmıyor. İkincisi, eksen değişiminin tamamlanmasını öngören şartlardan bahsedilmiyor. Üçüncüsü, Türkiye’nin hangi eksende, hangi dengelerle durduğu, bunun karşısında nasıl bir eksen ya da eksenler olduğu, bir eksende durmanın neleri gerektirdiği analiz kapsamına kesinlikle giremiyor. Oysa iyi niyetli ve analitik bir tartışmada en başından itibaren bu soruların masaya yatırılması beklenirdi. Eğer ki tartışma bu kavramsal ve analitik çerçevede ele alınıyorsa, o halde karşımızda muğlaklıktan beslenen bir kavramsal düzenek var demektir. Bu noktada eksen değişimi iddiasının, daha çok terbiye etme, dayak atma amaçlı olarak kullanıldığı, yani nedensiz ve gerekçesiz bir şiddet kullanımını gizleyen bir yönü bulunduğu söylenebilir.
Bu açıdan bakıldığında, AK Parti’nin kuruluşundan beri kendisini İslamcı bir parti olarak tanımlamadığı, parti programının ve icraatlarının da bunu desteklediği görülebilir. Bir başka deyişle, AK Parti’nin icraatları, İslamcı ya da başka bir ideolojik duruş çerçevesinde Türkiye’nin eksen değiştirdiğine delalet edebilecek bir mahiyete sahip değil. O halde bu eksen değiştirme tartışması nereden çıkıyor? Elbette bu soruya cevap bulmak oldukça zor. Ancak ilk olarak Türkiye’nin halihazırda hangi eksende olduğu sorusunun ele alınması gerekir. Muhtemelen bu soruya Transatlantik eksen cevabı verilecektir. Türkiye’de son yedi yıldır Transatlantik ekseni değiştirme çabası içinde olan siyasi pozisyonlar varsa da bu AK Parti değil, Rusya muhibbi, gizli-açık faaliyette bulunan bir kesimdir. Ancak bu grup hiçbir zaman eksen değiştirme suçlamasına muhatap olmadı.
Rusya bağlamında gündeme gelen bir başka iddia ise Türkiye’nin AK Parti ile birlikte Moskova’yla yaptığı enerji anlaşmalarına ilişkin. Türkiye’nin Rusya ile yakın ilişkilere sahip olmasının eksen kaymasına yol açabileceği eleştirileri ise yine Rusya ile yakın ilişkilere sahip, hatta eski şansölyesini Rus enerji şirketi Gazprom’a vermiş Almanya için asla yapılmadı. İtalya da Rusya ile yakın ilişkilerine rağmen bu tür eleştirilerden muaf tutuldu. O halde eksen değiştirmek için yakın ve yoğun bir ilişkiden daha fazlası gerekir.
Hamas lideri Halid Meşal’in 2006’da Ankara’yı ziyaretinden sonra da Türkiye’nin eksen değiştirdiği iddia edilmişti. Ancak gelinen noktada, Hamas’ın Filistin-İsrail görüşmelerinde masaya dâhil edilmesi Batı başkentlerinde en sıradan konulardan biri haline geldi. Ne daha önce ne de şu anda Hamas lideri ile görüşmek bir başka ülke (mesela Rusya) için eksen değiştirme tehdidi olarak algılanmadı.
Bir başka örnek ise Türkiye-Suriye ilişkileri. Suriye Ankara’nın da telkiniyle ABD’nin başkenti Washington’a yakın Annapolis şehrindeki Ortadoğu Barış Konferansı’na dâhil edildiğinde, bu gelişme Türkiye’nin Ortadoğu barışına katkısı olarak sunulmuş ve İsrail dostu olduğu görüşü öne çıkarak büyük takdir toplamıştı. Yine Ankara, İsrail-Suriye görüşmelerinde arabuluculuk girişiminde bulunduğunda, bu çaba Suriye’nin uluslararası toplumla barıştırılması girişimi olarak görülmüş ve takdir toplamış; dış basında bu, Türkiye’nin “İslam dünyası ile Batı arasında köprü olduğu” şeklinde değerlendirilmişti.
Aynı şekilde İsrail ve Suriye arasında doğrudan görüşmelere birkaç gün kala, en kritik konularda bile mesafe alınmışken, İsrail’in BM tarafından savaş ve insanlık suçu işlediği tespit edilen Gazze’ye yönelik Dökme Kurşun Operasyonu başlamış; sivillerin hedef alındığı bu operasyonun tarzı ve içeriği nedeniyle Başbakan Erdoğan, İsrail’i Davos Ekonomik Forumu’nda çok sert bir şekilde eleştirmişti. Türkiye-İsrail ilişkilerinde “post-Davos dönemi travması” yaşandığı bu dönemde başta Washington olmak üzere birçok başkentte eksen kayması tartışması en favori konulardan biri haline geldi. Aralık 2008 başında barış elçisi olarak sunulan Türkiye, arabuluculuk yaptığı İsrail’i eleştirdiği andan itibaren eksen değiştiren ülke olarak kodlanmaya çalışıldı. Son dönemde Türk Dışişleri Bakanı’nın Filistin’de seyahat hakkının kısıtlanması, İsrail’in ortak askerî tatbikattan çıkarılması, Ayrılık adlı dizinin Türkiye’de antisemitizmin arttığına delil olarak ele alınıp abartılarak koz haline getirilmek istenmesi hep aynı sürecin parçaları.
Tüm bu gelişmeler alt alta konulduğunda, Türkiye’nin olay bazlı tavırlarının değerlendirilmesinde, başka ülkelerin tavırları tartışılırken kullanılmayan bir ifade biçiminin tercih edildiğini görüyoruz: Eksen değiştirme. Aslında mesele son derece açık: Türkiye, AK Parti ile birlikte ekonomik, sosyal ve siyasi yeniden yapılanması çerçevesinde, Soğuk Savaş sonrası kriz durumunu anlamlandıracak bir dış politika açılımını yaşıyor. İslamcı, Avrasyacı ya da Doğucu değil, kullanarak evrensel olarak tanımladığı bazı değerler çerçevesinde elindeki imkanları tutarlı ve yeni bir dış politika geliştiriyor. “Değer eksenli realist dış politika” şeklinde tanımlanabilecek bu yeni yönelimin bazıları tarafından idrak edilememesi, bu yaklaşımın kısıtlı bir çerçevede ele alınması, sorunun bir ayağı. Sorunun diğer ayağı ise ikili ilişkilerinde daima kayırılmaya alışmış bazı çevrelerin ve ülkelerin, Türk dış politikasını oluşturan değerler ve ilkeler skalasında sınıfta kalmaları ve kendilerini geliştirmek istememeleri neticesinde dış baskı ile durumu lehlerine çevirmeye çalışmaları. Ankara’nın kendilerine eşit ülke muamelesi yapmasını hazmedemeyen bu çevreler, bu durumu tersine çevirmek için uluslararası ilişkiler ve basın üzerinden, Türkiye siyasetinin asıl fay hattını oluşturan İslamcı-laik gerilimini kışkırtıyor ve eksen değiştirme iddiaları ile Türkiye’de mevzi kazanmaya çalışıyorlar. Böylece içeride yaşanacak gerilimle ortaya çıkacak boşluktan nemalanmaya ya da gerilim neticesinde oluşacak yeni durumda (hükümet değişikliği, darbe, muhtıra vs.) kaybettikleri imtiyazlarını yeniden elde etmeye çalışıyorlar.
Kuşkusuz bu çevreler, hedeflerine ulaşıncaya kadar eksen değişikliği iddialarını sürdüreceklerdir. Ancak unuttukları bir şey var: Türkiye’nin yeni dış politikası, bir önceki hükümet döneminden devralınmış birtakım ilkelerin geliştirilip pratiğe dökülmesi ile neşvünema buldu; AK Parti döneminde artan ekonomik, siyasi, teknolojik, diplomatik ve askerî güç ile olgunlaştı. Türkiye-İsrail ilişkilerindeki kriz konusunda TSK-Hükümet mutabakatını sadece hükümetin icraatı sanmak, durumu net olarak kavrayamamaktır. Türkiye’nin giderek artan maddi ağırlığının gerektirdiği diplomatik çeşitlendirme ve angajman siyasetini ideolojik eksen değiştirme gayreti olarak sunmak, en hafif tabirle mevcut durumu okuyamamaktan kaynaklanmaktadır.
Nuh Yılmaz
nyilmaz@setav.org
Showing posts 1 -
3 of 20.