İsrail'i nasıl yargılamalıyız?
Sunday, June 6, 2010 9:17:21 PM
Gücün Hukuku-Magdurun yargılaması ve Adaletİsrail askerleri Türk gemisine saldırarak cinayet işlediler. Bu andan sonra pek çok şey konuşuldu yazıldı. İçeriklere bakıldığında, hissedilenler, ümit edilenler, ruhunun huzura kavuşmasını isteyenlerin feveranları göze çarpıyor; hemen ardından da taraflıklarını bir şekilde duyurmak isteyenlerin taraftar söylemleri.
Ama hatırla, hukuku düşün, adaleti anımsa. Modern hukuk öngörüsü şudur, hukuk adaleti arar. Adil olanı bulmaya çalışır ve adalet adına karar verir.
Adaleti hatırla, İsrail adaletini düşün, tarihini oku İsrail !
1960 Yılı, Arjantin. Adolf Eichmann. İsrail gizli servisi tarafından derdest edilen Eichmann Kudüs’e getirilir ve bir ulusal mahkeme kurularak yargılanmasına geçilir. Savcı, iddia makamı olarak sadece kendisinin değil 6 milyon soykırım kurbanının zabıtlara geçirilmesini ister ve bunu başarır.
Yargılamaya başlanılmasından itibaren Adolf Eichmann’ın idam edilmesine kadar geçen süre yaklaşık 2 senedir. Bu iki sene zarfında, Yahudi entelektüelleri arasında şu tartışma da yer yer alevlenerek yaşanır: Hangi yetkiyle? Nasıl bir yargılama? Neyi amaçlayan? Hangi kanunlara dayanan?
Kudüs Mahkemesi’nin Eichmann’a karşı suçlamalarda yetkili oluşu üzerine yapılan tartışmalar iki argümanda odaklanmıştı; Eichmann, Yahudi halkına karşı suç işlemiş iddiasıyla dava açılmıştır evet ama bu aynı zamanda insanlık suçudur, dolayısı ile insanlığa karşı işlenen suçlar için devletüstü uluslar arası bir mahkeme kurulmalıdır ve Eichmann orada yargılanmalıdır diyenlerle; hayır, Yahudi halkına karşı işlenen suçun yargılamasını yapmaya yetkili tek yer Yahudi mahkemesidir sözü.
“Galibin yargılaması” kavramı eskiden beri tartışma konusu olan ve galibin yargılamasının yargılama/hukuk uygulamasını özünden sakatladığı düşünülen bir olgudur. Bu durumda yargılama, adalet arayışından ziyade, galibin hissiyatının telafisi anlamına gelmektedir. Kısasın yargılama başlamadan yaşanmaya başlaması halidir bu. Bizim düşüncemize göre, yargılama adaleti aramak üzere yapılır ve bir magduriyet kararından sonra ancak o da belirli koşullarda kısasa başvurulur. Modern hukukta da hiç değilse teorik olarak, yargılama magdur oldugunu düşünenin hissiyatını telafi etmek için değil adaleti aramak için başlatılan bir süreçtir.
Eichmann davasında, İsrail hiçbir resmi ağızdan, mahkemenin yetkisini ve yargılamanın usuli yerindelik tartışmalarını, kendi uygulamasını etkileyecek derecede muhatap almamıştır.
Dönemin İsrail Başbakanı Ben Gurion, uluslar arası bir mahkeme kurulması ve Eichmann’ın orada yargılanması taleplerini aşağılayarak, “Yahudiler ilk defa kendilerine karşı işlenmiş bir suçu cezalandırma şansına sahip olmuşlardır, ilk defa, Romalılar M.S. 76 da Kudüs’ü yakıp yıktıktan sonra ilk defa. Yahudiler, ilk defa kendilerini koruması kendilerine adalet araması için birilerine başvurmak zorunda değil, Yahudiler, ilk defa insan hakları safsatasına sığınmak zorunda değil, o haklara sığınmak, kendi haklarını savunamayacak olan zayıfların işidir” demiş ve evrensel tüm yargıları reddederek, kendi mağdur hissinin yargılama ve infaz etme hakkı verdiğini şiddetli bir şekilde savunmuştur.
Pek çok kişi bunun üzerine pek çok şey söylemiş, ama siyaset bilimci ve araştırmacı Arendt’in aktardığı kadarıyla en çarpıcı olan yorumu Karl Jaspers bir mülakatında yapmıştır. Jaspers; Eichmann suçlu kabul edilse bile bunun bir insanlık suçu olduğunu ve yargılamanın insanlık adına bir uluslar arası mahkeme tarafından yapılması gerektiğini belirtmiş, Gurion’un dile getirdiği hissiyatın ise, Kudüs Mahkemesi’nin tüm kanıtları değerlendirip, tüm tespitlerini yapmasıyla tatmin olması gerektiğini, bu aşamadan sonra mahkemenin, kendisinin yetkisizliğine karar vererek yargılamanın uluslar arası bir mahkeme tarafından yapılması gerektiğinde uzlaşılmasını önermiştir.
İsrail, Ben Gurion’un özetlediği, uluslarası alanı tanımaz ve kendi hükmünü koyabileceğine inandığı an işlettiği “galibin yargılaması” “kazananın infaz hakkı” “gücün hükmü” ilkelerini öne çıkarır, kendi hal dairesi içinde bildiğini okumaya devam eder ve Eichmann infaz edilir.
Eichmann yargılaması sürecindeki tutum hiçbir zaman değişmemiştir. İsrail hala, galibin yargılaması ve gücün hükmü anlayışını taşıyan bir hukuk ve yönetim mekanizması ile yönetilmektedir.
İsrail, Gazze filosuna saldırıdan sonra yükselen uluslar arası tepkilerin hiç birisine BM İnsan Hakları Komisyonu’nun soruşturma kararı kadar sert tepki göstermemiştir. Bu sert tepkiye hiç şaşırmamak gerekir. Çünkü, İsrail’in en çok kanına dokunan 3 kavram aynı cümle içinde geçmektedir: BM-İNSAN HAKLARI-ULUSLAR ARASI SORUŞTURMA KOMİSYONU
İsrail, üçünü de tanımamaktadır. İsrail ile adalette, evrensel adalette buluşma şansınız İsrail açısından yoktur. İsrail, kendi söylemine göre, insan hakları, evrensel haklar, global erdem kavramlarının ancak zayıfların, kendi hakkını savunamayacak olanların dile getirdiği “safsatalar” olduğunu düşünmektedir ve bu düşüncesini, kendi ezik tarihine başbakanı diliyle ve eliyle kazımıştır.
Ama, biz o fikirde değiliz. Biz adalete inanıyoruz. Biz adaleti aramak için soruşturma ve yargılama yapılması gerektiğine inanıyoruz.
Bir devletin Başbakanı’nın kendi devletinin kuruluş ve yönetim temellerine ilişkin belirlediği temel mahiyetteki duruş, bizzat o devlet tarafından yalanlanmadığı sürece o devleti bağlar, bu uluslar arası siyasetin hukukun temel ilkelerinden biridir.
Ben Gurion, Eichmann davası ve Kudüs Mahkemesi yetkisini ve yargılamanın yerindeliğini kendince izah ederken, Gazze filosuna saldıran İsrail askerlerinin, onların komutanlarının ve İsrail Savunma Bakanı’nın, Başbakanının Türk Mahkemelerinde yargılanmasının İsrail açısından meşru olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde izah etmiştir
İsrail’in, Gazze filosuna saldırı nedeniyle Türk Mahkemelerinde yargılanacağına İsrail duruşu açısından hiçbir engel olmadığına şüphe yoktur. Şu durumda, pekala İsrail, Türk Mahkemelerinde yargılanabilecektir, buna en son itiraz edecek olan İsrail olmalıdır.
Ama biz öyle bakmıyoruz. Biz, Gazze filosuna yapılan saldırının, Türk vatandaşlarına yapıldığı kadar ve daha çok, İnsanlığa, Adalete, Uluslarası barışa ve evrensel değerlere yapıldığını düşünüyoruz. Biz, adaleti ararız. Biz, hissiyatımızı tatmin için değil hak yerini bulsun diye yargılama yapanlarız. Bizim tarihten alacağımız intikam yok. Türkiye Devleti, gücü eline geçirdiğinde gücün kürsüsünü kurup, galibin yargılamasını yapan ezik bir çete devleti değil, yeri geldiğinde vatandaşına karşı kendi padişahını yargılamış bir kök üzerinde yükselen, kadim adaletin temsilcisidir. Bu nedenle, biz İsrail’in yaptığını yapmayarak şöyle yapmalıyız,
Jaspers’in tavsiyesine uyarak:
Türk Mahkemeleri, Gazze filosu’na yapılan saldırı ile ilgili olarak, cezai ve hukuki soruşturmayı derhal başlatmalı, tüm delilleri toplamalı, tanıkları dinlemeli, dosyalar tekemmül ettirilmeli ve o aşamadan sonra Türk Mahkemeleri’nce insanlığa karşı işlenen bu suçun adaletle karşı karşıya getirilerek adalet için bir sonuca varılması için Uluslarası topluma yönelmelidir.
Bunu, kendimiz için yapmalıyız. Bunu, adaleti önemsediğimiz bizim nihai hedefimiz adalet olduğu için yapmalıyız. İnsanlığı (belki de başarısız olacağı) bu sınava sokmalıyız. Uluslarası toplum, bu sınavı veremese de, biz insanlığın vicdanında ve tarihin sayfalarında, adalet arayanların adaleti kutsayanların timsali bir hareket olarak, tüm mağdurların hakkının yeni mağdurlar üretmeden, gücün hukuku değil, adaletin gereği diyerek savunulabileceğini sergilemiş olmalıyız.
Türk Mahkemeleri, Gazze filosu’na yapılan saldırı ile ilgili olarak, cezai ve hukuki soruşturmayı derhal başlatmalı, tüm delilleri toplamalı, tanıkları dinlemeli, dosyalar tekemmül ettirilmeli ve o aşamadan sonra Türk Mahkemeleri’nce insanlığa karşı işlenen bu suçun adaletle karşı karşıya getirilerek adalet için bir sonuca varılması için Uluslarası topluma yönelmelidir.
Burada, kurulu bekleyen modern kapana ise yakalanmadan bunu yapmalıyız. Bu kapan nedir? Bu kapan, uluslarası yargı mekanizmalarıdır.
Türkiye, hiçbir surette, davacı sıfatı ile bu uluslarası yargı mekanizmalarına yönelmemelidir. Yapılması gereken, hukuki soruşturmayı Türk savcı ve yargıçları eliyle mükemmelen tamamlayıp dünya kamuoyuna, BM Genel Kurulu’na, BM İnsan Hakları Komisyonu’na takdim etmek ve onların bu soruşturma raporlarını öğrenmelerini sağlamak, sonraki süreci gelişimini izlemek ve dünya halklarına Türk adalet anlayışını anlatmak olmalıdır.
Peki, Bu söylediklerimizi yapmakla, misal Lahey Adalet Divanı’na başvurmak arasında ne fark vardır? Çok fark vardır !
Lahey Adalet Divanı, BM Uluslar arası Ceza Mahkemesi gibi protokoller, devletlerin devlet olarak “fiillerini”, egemenlik haklarına da müracaat ederek, devlet halini resmi ağızlarla sorgulamaya yarayan ve batılı devletlerin, “diğerlerini” oturtmaya çalıştıkları çivili koltuklardır.
Türkiye, günü geldiğinde egemenliği tartışılmaktan çekinilmeyecek olan ve objektifliği oldukça tartışılır bu mecralarda hak arama gafletine düşmeyecektir.
İsrail terörünün adalete, uluslar arası kamuoyunca aranacak bir adalete sevk edilmesi gayreti ile, devlet egemenliğini masada tartışmak gibi bir sonuca dönüşebilecek olan, Türkiye’nin davacı olarak Lahey gibi BM Ceza Mahkemesi gibi kurumlara başvurması birbirinden çok farklı konulardır. Türkiye bu konuda hassasiyetini hiçbir zaman yitirmeyecektir.
Nihayet, gerek dışarıdan gelen telkinler gerekse içerden çıkan kimi “Lahey Adalet Divanına başvurulsun” “devlet davacı olsun” seslerini de birer ayar kabul etmek gerekir. Türkiye, istisnai özel hukuk, şahıs hukuku (AİHM gibi) hususları dışında, hiçbir konuda devlet olarak davacı olmaz, bu devlet oluşun özüne aykırıdır. İşte bu noktada, ama dışarıdan ama içerden gelen “laheye gidilsin” telkinlerini de dostu düşmanı not etmek açısından birer fırsat olarak görmek ve geleceği geçmişe bakarak okumaya devam etmek gerekmektedir.
Serdar Özkederoğlu






