Türkiye'nin yükselişi
Thursday, November 5, 2009 11:06:13 PM
Amerika'nın Irak'ı yakıp yıkmasının Körfez'deki güç dengesini altüst ettiği yaygın bir kabüldür; İran İslam Cumhuriyetine Sünni Arap devletlerinin hâkimiyetine meydan okuyabilecek, İsrail ve Amerika'ya rakiplik taslayacak bölgesel büyük güç olarak ortaya çıkmanın yollarını açmıştır. Nüfuzunu şu an Şia liderliğindeki Irak'a, Suriye, Lübnan ve Filistine ve hatta belki de Kuzey Yemen'de Sana'a'daki merkezi hükümetle savaşmakta olan ayaklanmacılara kadar yaydı ki anlaşılır bir şekilde Suudi Arabistanı kaygılandıran bir gelişmedir. Bununla birlikte, Irak savaşının bir diğer sonucu daha var ki dikkatleri celbediyor. Amerika'nın Irak'taki başarısızlığı – ayrıca İsrail'in aşırılıklarını törpülemede düştüğü başarısızlık – Türkiye'yi Amerikan yanlısı dar ceketi çıkarıp Ortadoğu'dan Balkanlara, Kafkasya'dan ve Orta Asya'ya uzanan devasa bölgede bağımsız güçlü bir aktör olarak ortaya çıkmaya yüreklendirdi.
Türkler, İran ve İsrail genişlemeci ve mevcut güç yapılarına kafa tutarak kaygı ve hatta korkuya yol açan revizyonist güçlerken, Türkiye istikrar kazandıran bir güçtür, büyük bir alanda barış ve güvenliği yaymaya niyetli diyorlar ve bunu söylemekten hoşlanıyorlar.
Türkiye, askeri kuvvetle değil barışçıl diplomasiyle nüfuzlarını genişletiyor. Komşularıyla ekonomik bağlar tesis ediyor ve sürüp gitmekte olan çeşitli bölgesel çatışmalarda aracılık teklif etti (...) fakat [PKK ile mücadelesinde bile] daha yumuşak bir yaklaşım sergiliyor. PKK isyancılarına af sunuldu ve Türkiye'nin nüfuzlu Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu geçen hafta Kuzey Irak'taki Bölgesel Kürt Yönetimine -türünün ilk örneği - tarihi bir ziyaret gerçekleştirdi. Türkiye'nin Erbil'e konsolosluk açması bile gündemde.
Türkiye'nin diplomasisi son yıllarda pek çok başarıya imza attı, Arap dünyasında muazzam bir halk desteği kazandı ve AB üyeliği teşebbüsünde Türkiye'nin elini güçlendirdi. Bazıları AB olmaksızın Türkiye'nin, Türkiye olmaksızın AB'nin bir geleceği olmayacağını savunacak noktaya vardılar.
Türkiye'nin dinamik çok yönlü dış politikası Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve şu an Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül liderliğinde AKP'nin 2002 yılında iktidara gelişiyle şekillenmeye başladı. Bu adamlara haklı olarak muhafazakar ve ılımlı müslüman nazarıyla bakılmaktadır – eşleri başörtülüdür – fakat İslami bir devlet kurma emellerinin olmadığını vurgulamaya dikkat ediyorlar. Türkiye'nin nüfusu büyük ölçüde müslümanlardan oluşuyor fakat bizzat devlet laik, demokratik, kapitalist ve hem Batıya hem de Arap ve müslüman dünyasına yakın. Esasen Türkiye kendisini her iki yaka için de hâyati bir köprü olarak görmektedir.
Ahmet Davutoğlu Türkiye'nin yeni dış politikanın teorik çerçevesini çizen adam olarak kabul edilmektedir. Dışişleri Bakanı olmadan evvel Erdoğan'ın başdanışmanıydı.
Geçen Ekim ayında yapılan iki ziyaret, Türkiye'nin faal dış politikasını resmetmek için kullanılabilir. Başbakan Erdoğan ve beraberindeki dokuz bakan, işadamlarıyla dolu bir Airbus'la Bağdat'ı ziyaret ettiler; ticaret, enerji, su, güvenlik, ormancılık, çevre vb alanlarda 48 civarında sözleşme imzaladı.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu hemen hemen aynı tarihte Halep'teydi; Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim'le 40 kadar anlaşmaya imza attı ki bunların içerisinde en önemlisi herhalde vizelerin kaldırılması, insanların ortak sınırdan serbestçe geçmesine izin verilmesiydi.
Türkiye Ekim ayında Ermenistan'la diplomatik ilişkileri normalleştiren ve iki ülke arasında uzun süreden beri kapalı sınırları açan iki protokol imzalayarak bir ilki gerçekleştirdi. Şaşırtıcı değildir, Türkiye'nin müttefiki Azerbaycan bu gelişmeye güçlü bir şekilde itiraz etti zira ona ait olan Ermeni nüfuslu ve Ermenistan işgali altındaki Yukarı Karabağ yüzünden Ermenistan'la çatışmaya kilitlenmiş durumda.
Aslında, Ermenistan Karabağ'ın hiç değilse bazı kesimlerinden çekilene dek Türkiye'nin Ermenistan'la imzaladığı protokollerin yürürlüğe gitmesi muhtemel değil fakat en azından Türk-Ermeni uzlaşmasında tarihi bir başlangıç yapılmış oldu.
Arap nokta-i nazarından en çarpıcı gelişme şüphe yok ki Türkiye'nin özellikle de savunma sanayi ve yüksek teknoloji ürünü silahlarda 1996'dan beri İsrail'le kurduğu çok yakın ilişkilerde yaşanan soğumadır. İsrail'in Filistinlilere karşı Gazze savaşında zirve yapan zâlim baskısına Türklerin duyduğu öfke ilişkilere zarar verdi.
Başbakan Erdoğan -Filistin davasının güçlü bir destekçisidir - Gazze saldırısından evvel bile İsrail'in vahşi bazı hareketlerini "devlet terörizmi" olarak tanımlamaktan çekinmemişti. İki ülke ilişkilerinin topyekûn bozulması muhtemel değil fakat İsrail'in sertlik yanlısı Başbakanı Benjamin Netanyahu ve onun ırkçı Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman iktidarda kaldığı müddetçe eski kıvama dönülmesi de muhtemel değil.
Türkiye'nin diplomasisini destekleyen bir şey de Rusya ve Orta Asya'daki petrol ve doğalgazı enerji açlığı çeken Avrupa pazarlarına bağlayan eşsiz bir enerji merkezi olarak oynadığı merkezi roldür.
Öyle ya da böyle, yeniden dirilen bir Türkiye, karşılaşmacı olmayan ve olumlu bir tarzda, Ortadoğu'da güç oyununun kurallarını yeniden yazıyor. Çalkantılı ve hayli yanıcı Ortadoğu'daki ışıltılı birkaç noktadan biri bu.
Patrick Seal
Analist
The Rise and Rise of Turkey
One way and another, a resurgent Turkey is rewriting the rules of the power game in the Middle East, in a positive and non-confrontational manner. This is one of the few bright spots in a turbulent and highly-inflammable Middle East, says Patrick Seale.
It is generally accepted that America’s destruction of Iraq overturned the balance of power in the Gulf, opening the way for the Islamic Republic of Iran to emerge as a major regional power, able to challenge the dominance of Sunni Arab states and pose as a rival to both Israel and the United States.
Its influence has spread to Iraq itself -- now under Shi ‘a leadership -- and beyond to Syria, Lebanon, Palestine, and even perhaps to Zaidi rebels in northern Yemen fighting the central government in Sana‘a, a development which has aroused understandable anxiety in Saudi Arabia.
However, the Iraq War has had another important consequence which is also attracting serious notice. America’s failure in Iraq -- and its equal failure to tame Israel’s excesses -- has encouraged Turkey to emerge from its pro-American strait-jacket, and assert itself as a powerful independent actor at the heart of a vast region which extends from the Middle East to the Balkans, the Caucasus and Central Asia.
The Turks like to say that whereas Iran and Israel are revisionist powers, arousing anxiety and even fear by their expansionism and their challenge to existing power structures, Turkey is a stabilizing power, intent on spreading peace and security far and wide.
Turkey is extending its influence by peaceful diplomacy rather than by military force. It is also forging economic ties with its neighbours, and has offered to mediate in several persistent regional conflicts. It has, however, not hesitated to use force to quell the guerrilla fighters of the PKK, a radical movement fighting for Kurdish independence.
But even here, Turkey is now using a softer approach. PKK rebels have been offered an amnesty and Turkey’s influential Foreign Minister Ahmet Davutoglu has this past week paid a historic visit -- the first of its kind -- to the Kurdish Regional Government in northern Iraq. There is even talk of Turkey opening a consulate in Erbil.
In recent years, Turkey’s diplomacy has scored many successes, winning great popularity in the Arab world and strengthening Turkey’s hand in its bid to join the European Union. Some people would go so far as to argue that there is no future for Turkey without the EU, and no future for the EU without Turkey.
Turkey’s dynamic multi-directional foreign policy started to take shape when the AKP came to power in 2002, under its leaders Prime Minister Recep Tayyip Erdogan, and Abdullah Gül, now President of the Turkish Republic. These men are rightly considered to be conservative and moderately Islamic -- their wives wear headscarves -- but they are careful to stress that they have no ambition to create an Islamic state. Turkey’s population may be largely Muslim, but the state itself is secular, democratic, capitalist and close to both the West and the Arab and Muslim world. Indeed, Turkey sees itself as a bridge between them, vital to both.
Ahmet Davutoglu is the man credited with providing the theoretical framework for Turkey’s new foreign policy. He was Erdogan’s principal adviser before being promoted Foreign Minister.
Two visits this past October may serve to illustrate Turkey’s activist foreign policy. Prime Minister Erdogan, accompanied by nine ministers and an Airbus full of businessmen, visited Baghdad, where he held a joint session with the Iraq government and signed no fewer than 48 memoranda in the fields of commerce, energy, water, security, forestry, the environment and so forth.
At much the same time, Foreign Minister Davutoglu was in Aleppo where he signed another 40 agreements with Syria’s Foreign Minister Walid al-Muallim, of which perhaps the most important was the removal of visas, allowing for a free flow of people across their common border.
Turkey also broke new ground in October by signing two protocols with Armenia, providing for the restoration of diplomatic relations and the opening of the long-closed border between them. Not surprisingly, Turkey’s ally Azerbaijan has strongly objected to this development, since it is locked in conflict with Armenia over Nagorno-Karabakh, an Armenian-populated pocket of Azerbaijan occupied by Armenian forces.
Indeed, Turkey’s protocols with Armenia are unlikely to be fully implemented until Armenia withdraws from at least some of the districts surrounding Karabakh – but, at the very least, a historic start has been made towards Turkish-Armenian reconciliation.
From the Arab point of view, the most dramatic development has undoubtedly been the cooling of Turkey’s relations with Israel, which had been very close since 1996, especially in the field of defence industries and high-tech weapons. The relationship has been damaged by the outrage felt by many Turks at Israel’s cruel oppression of the Palestinians, which reached its peak with the Gaza War.
Even before the assault on Gaza, Prime Minister Erdogan -- a strong supporter of the Palestine cause -- did not hesitate to describe some of Israel’s brutal actions as “state terrorism.” A total breach between the two countries is unlikely, but relations are unlikely to recover their earlier warmth so long as Israel’s hard-line Prime Minister Binyamin Netanyahu and his racist Foreign Minister Avigdor Lieberman remain in power.
Underpinning Turkey’s diplomacy is its central role as a unique energy hub linking oil and gas producers in Russia and Central Asia with energy-hungry markets in Europe.
One way and another, a resurgent Turkey is rewriting the rules of the power game in the Middle East, in a positive and non-confrontational manner. This is one of the few bright spots in a turbulent and highly-inflammable Middle East.
Patrick Seale is a leading British writer on the Middle East, and the author of The Struggle for Syria; also, Asad of Syria: The Struggle for the Middle East; and Abu Nidal: A Gun for Hire.
Copyright © 2009 Patrick Seale – distributed by Agence Global






