Sunday, May 27, 2012 5:28:00 PM
Seni sevmek
Gittin... Dudağıma, çocuksu susuzluğumla asla doyamadığım öpücüklerinden birini kondurup gittin. "Ne olur öyle bakma bana" dedin en son... Daha birkaç dakika önce gözlerimde varlığınla alevlenen yaşam sevincinin yerine, boyun eğmiş, donuk ve daha şimdiden hasretinle kavrulmuş bir karanlığı bırakıp gittin... Dolmuştu zamanın. Yüreğimdeki kum saatini, o göz açıp kapayıncaya kadar geçen "sen"den, sanki asırlarca tükenmek bilmeyen "sensizliğe" tersyüz ederek gittin. İçimde, günlerdir yokluğunla zayıflamış, kalbi kupkuru kalmış aşk çocuğunu sevginle emzirme sarhoşluğuyla delirdiğim şu üç saatin içindeki yüzlerce "an"ı "anı"ya dönüştürerek... Önce gözlerim öksüz kaldı yokluğunda. Sonra, nefesinin o buğulu sıcaklığından mahrum kalan evimin rutubet kokulu duvarları... Gittin... İki aşkın arasında şaşkın. Ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbini cebine koyup, başka bir eve gittin uyumaya. Artık senin değildi evin, "sizin" di. Benim özlediğim o eski evin değildi gittiğin... O eski ev... Oturup, zamanın o yağmursuz, o parça parça yüzüne bakarak, güneşin bütün gün sadece yalayıp geçtiği loş pencerelerinde dalgınlığımızı biriktirdiğimiz o ev... Şaşardık bazen. Ansızın, hesapsızca, belki de yorgun düşerek... Akıldışı bir hızla devinen imgelerin ortasında, bir çığ gibi ömrümüze yığılan anılardan birin seçip, dondurarak... Hayat, çok eskilerden gelen sonsuz bir ayinle ilgili gibi, bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafımızda, umurumuzda olmadan... Elin çaya uzanırdı. Tenim dudaklarını özlerdi. Bir sözüm şiirin olurdu. Demlenirdik. Gömüldükçe düşlerin o büyülü uykusuna, aşkımın kalbimdeki ilahi melodisi çalınırdı kulaklarına birden. Nasıl da ürkerdin... Karanlıktan korkan bir çocuğun teselli isteği gibi bölerdi sesin suskunluğumuzu. Ruhlarımızın bir yerlerde buluştuğuna, düşlerimizin bir yerde kesiştiğine inanmak istediğim bu hayattan çalıntı anları, beni bunun aksine inandırmaya çalışan bir sesle ve ilk önce hep sen bölerdin. İşte böyle anlarda yüzü daha da netleşirdi dünyaya gözlerinden bakan o yaralı çocuğunun... İşte ben en çok seni içimden doğru sevdiğim böyle anları severdim. Hayatın içinde seni barındırdığı her karesinde uzun uzun soluklar alarak, o günlük, o sıradan ayrıntılarını alabildiğince büyütüp, içinde kaybolarak severdim seni... Odanın içinde, varlığına yıllardır aşina olduğun bir eşya gibi sessizce kaybolarak, seni izlemek ve başının üzerinden sonsuzluğa akıp giden düş bulutlarında şekillenen her şeyi, şu yüreğimde senin için büyüttüğüm şiire mısra yapıp eklemekti seni sevmek. Sevmek hayatına tanıklık etmekti benim için... Sabahları evden çıkmadan önce, uykundaki o en masum halini öpücüklere boğarken "gitme" diye sayıklayan sesine kıyamayıp, patrona bin bir yalanlar uydurarak, işe gitmemekti seni sevmek... Sana kahvaltı hazırlamaktı. Senle hazırladığım sofraya iştahla oturup "sen var ya, bir meleksin, neden seninle evlenmiyorum ki ben? Senden daha iyisini mi bulacağım"diyen muzip sözlerine sevinmek, belki de çocukça inanmaktı. İnce ince kıyılmış, tabağa motif gibi işlenerek dizilmiş ve hep sevdiğin gibi üzerinde zeytinyağı ve limon gezdirilmiş domateslere, yaptığım mezelere duyduğun minnete şaşırmaktı. Hayatına eklemekten çılgınca zevk aldığım o şefkatli inceliklere duyduğun minnete şaşırmaktı seni sevmek... Seni sevmek, bundan yıllar önce, seni bir idol gibi içimde büyütüp, hayranlığımın yavaş yavaş aşka dönüşünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldığım mektuplarıma, aynı incelikle, aynı özlemle, aynı hayranlıkla verdiğin cevaplarına inanmaktı. Tüm ısrarlarına rağmen, bu eşsiz büyüyü bozmaktan çekinip, aylarca seni bir kez bile aramamaktı. Sonra ansızın yollara düşüp, çocukluğumda kalbimde filizlenen sevdası senin aşkınla yeşeren bu kentin sokaklarında izini sürmek, kendi sözlerinle "bu inceliğin ve bu derin anlayışın yüzünü", yani o merak ettiğin yüzümü, gözlerine taşımaktı. Buluştuğumuz cafe de, ayların günlerin telaşı ve suskunluğuyla anlattığın şeylerin hiçbirini algılamadan, sadece hayranlıkla seni, o hepimiz gidiliğini seyrederken, masanın altından bir türlü çıkartamadığın o telaşlı, o çocuk ellerinde kendini ele veren heyecanına inanmaktı... Seni sevmek, o gece rakı içtiğimiz köhne meyhaneden çıkıp yürüdüğümüz sokaklarda, Nisan ayında bir mucize gibi gökyüzünde dans eden kar tanelerinin Tanrı'nın bu aşk için gönderdiği bir işaret olduğuna inanmaktı. Seni sevmek kadınlığımı, bedenimi ve hazzı ilk defa seninle keşfetmekti. Onyedi yıldır sanki sadece senin için sakladığım bedenimi, en ufak bir tereddüt duymadan ve beklentisiz bir sarhoşlukla sana sunmaktı. Her dokunuşunda kutsal bir ayinin o sıcak ve tatlı şarabını yudum yudum içer gibi... Seni sevmek, aşkın uğruna, ama senden izinsiz, başka bir kentteki hayatımı sıfırlayıp, yaşadığın kente, yaşadığın göğün altına, ıslandığın yağmurların altına gelip yerleşmekti. Senden başka, bu koca kentte bir başınalık ve kimsesizlikti seni sevmek... Sokaklarda tek bir tanıdık simaya rastlamamaya alışmaktı güçlükle... Hücrelerimle beraber çoğalan aşkını özgürce ve sınırsızca yaşamak için ailemin şefkatli ve anlayışlı kollarından sıyrılıp kanatlanmak, yıllanmış can dostların sevgisini çok uzaklarda bırakmaktı... Seni sevmek, yalnızlığın soğuk kollarından biraz olsun sıyrılıp, nefes alabilmek için geceleri saatlerce tek başıma Beyoğlu'nun karanlık sokaklarında kalabalığın soluğuyla ısınmaya çalışmaktı. Hiç tanımadığım insanların yüzünde senin yüzünü aramak, onların kaybolmuş, umutsuz hayatlarında yaralı geçmişinin ve çocuksu düşlerinin izini sürmekti. Seni sevmek, bu kentin tozlu, soluk ışıkları ruhumu ısırırken, aynı gecenin yıldızları altında seni deliler gibi özlemekti. O geceyi de kollarında geçirebilmeye seni ikna edebilmek için saatlerce sokaklarda dolaşıp, barlarda, kahvelerde oturup eve dönüşünü beklemekti. Bazen bu bekleyişlerin sonu, yorgun düşmüş bedenimi sürüklediğim evimde, o gece bir başka kadının yanında uyumana ağlamak olurdu sabaha kadar... Ertesi gün bir şizofren gibi, hiçbirşey olmamış gibi tekrar seni sevmeye koyulurdum. Şaşırırdım. Çünkü, seni sevmek direnmekti sevgili... Güçsüz olanı acımasızca yok eden bu kentin hoyratlığına ve senin için artık inanmaktan çoktan vazgeçtiğin, yaşadığın hayal kırıklıklarıyla çok uzun zamandır kaybettiğin o aşk duygusunun gerçekliğinin canlı ispatı olmaya direnmekti. Kalbine inançla aşk tohumları ekmekti seni sevmek. Sevmek o yitirdiğin aşk şarkısı adına sana umut vermekti. Seni sevmek, ait olduğun gökyüzünde seni özgür bırakmaktı. Koparmamaktı kanatlarını. Ruhunun ve kaleminin tek besin kaynağından, başka sevgilerin şiirine eklediği mısralardan kıskançlıkla seni mahrum etmeye yeltenmemekti. Sevmek, ruhumun tek sahibi olan seni sahiplenmemeye kanaya kanaya razı olmaktı. Çocuksu bir saflıkla tek vazgeçemeyeceğinin ben olduğuma kendimi inandırarak, hayatına boyun eğmekti. Seni sevmek, bir babayı, bir can yoldaşını hayatının sonuna kadar yanında olduğunu bildiğin güvenilir bir dostu, ilgiye ve şefkate doymayan çaresiz bir küçük çocuğu, ama en çok da tutkulu, kıskanç ve yüreği sonsuz maviliklere akan bir deli aşığı sevmek gibiydi. Bir gün ansızın, telefonda duyduğun bir sese, ya da yeni tanıştığın bir kadına aşık olduğunu, sanki tepkimi ölçmek ya da seni nasıl kıskandığımı görmek isteyen abartılı bir heyecanla söylediğinde, telaşa kapılmamak, bunun gelip geçici bir duygu olduğuna ve asla benden vazgeçemeyeceğine inanmaktı... Yine de içimdeki o kaçınılmaz endişe ister istemez sarardı yüzümü... Sesim soluğum kesilirdi birden... İşte öyle anlarda beni sımsıkı sarıp, tutkulu bir sevişmenin ilk öpücüklerini dudağıma kondururken "Sen küçücük bir kızsın, biliyor musun" diyen şefkatli sesini severdim en çok. Ve aslında ben dâhil, hiç kimseye âşık olamayacağını düşünür hüzünlenirdim. Rüyalarımın gül kokusu. Sonra bir gün aşka açıldı yüreğinin sürgüleri Sonra bir gün şiirlerin başka bir aşkın kokusuna büründü. Yıkıldı tabuların... Kırıldı zincirlerin... Uzağıma düştün. Bu defa farklıydı, hissetmiştim. Yalnız bedenini değil, ruhunu da paylaşmaya başlamıştın bir başka kadınla. Sonra sevmek yavaş yavaş kayışını izlemek oldu avuçlarımdan. Seni sevmek, sen sabaha karşı uyuduğumu sanarak yanımdan kalkıp bir başka yürekle telefonda özlem giderirken, içimde kopan fırtınaları susturmaya çalışmak oldu sessizce. Habersizce kapını çaldığım o gün, kapında kalıp, içeri girememek oldu. O güne kadar hiç olmazsa bana karşı dürüst olmanla, yaşadıklarını benden gizlememenle, yalan söylememenle avunuyordum. Ama bir başkasını incitmemek, üzmemek için ondan gerçekleri gizlediğini, yalanlarla da olsa o nu koruduğunu fark edince bu avuntu da terk etti beni. Yalanlarını bile kıskanır oldum. Neden dürüst olmak için beni seçmiştin sanki. Gerçeğin acımazız zindanlarında neden beni kilitli bırakmıştın. Ne çok düşündüm bu soruların cevaplarını. Ne çok sorguladım kendimi, nerde hata yaptığımı, neyi eksik bıraktığımı. Kadınca oyunlardan haberim olmadı hiçbir zaman. Seçtiğin yaşam biçiminden koparmak, seni soluksuz bırakmak demekti benim için. Hatam seni bir mülk gibi sahiplenmemek miydi? Acaba istediğin bu muydu? Seni yanlış mı tanımıştım? Bana hep, ne kadar asil bir yüreğim olduğunu söyler dururdun. İsyanım, kalbimin ezilmiş parçalarının üstünü örtüp, sessizce çekip kapını çıkmak olurdu en fazla. Yalnız kalmak istediğini daha sen söylemeden yüzündeki bulutlardan hisseder, çekip giderdim. Özür diler gibi bir sesle, onun geleceğini söylediğinde, sessizce çıkıp giderdim. Karşında ben otururken, onunla saatlerce telefonda konuştuğunda çıkıp giderdim. Hep giderdim. Bu onurlu tavrımdı belki de ezen yüreğini. Vazgeçemediğin tek yanım buydu belki. Sonra, sevmek yaralı kadınlığımı başka yüreklerle avutma yanılgısına kapılmak oldu. Buna hakkım olduğunu söyleyip dursan da, biliyorum aslında içten içe hiç affetmedin beni. Sen çoktan parçalanmıştın zaten. Benim de yüreğimi böldüğümü düşünmek sana bile ağır geldi. Oysa ben, seni değil, kendimi cezalandırıyordum başka bedenlerle... Ruhumu kemiren bu deli aşkı cezalandırıyordum. Bunu anlamadın mı sevgili? Sevmek seni değil çocukluğumu, düşlerimi, kendimi aldatmak olmuştu artık. Bana bağlanan masum aşkları seninle aldatmak olmuştu... Kimseye veremedim yüreğimi. Ne zaman baksalar içime, yüreğimin kırık aynasında kendilerinin değil senin yüzünün aksini gördüler hep... Sessizce çekip gittiler. Fark etmedim bile gittiklerini... Gittin... Seni sevmek, bensiz akıp giden hayatına bir yabancı gibi uzaktan bakmak oldu çoktandır... O çocuk ellerinin, bir başkasının saçlarında gezindiğini, aniden özlemle sarılıp bir başka yüzü öpücüklere boğduğunu, sabahları uykunda bir başka kadına "gitme" diye sayıkladığını düşünmek oldu, seni sevmek... Geceleri kokuna hasret yatağımda ter içinde uyanmak, kendimin bile affedemediği bir bencillikle, kalbindeki tek aşkın benimki olması için gözyaşları içinde Tanrı'ya yalvarmak oldu... Seni yasak bir aşk gibi gözlerden uzakta, rutubetli duvarlar arasında yaşamak oldu, sevmek.Beni hayatından dışladığın için öfke nöbetlerine kapılıp, bana bile yabancı gelen, hiç tanımadığım bir sesle sana bağırmak, haykırmak, ağlamak, sonra pişmanlıkla affedip tutkuyla sana tekrar sarılmak oldu... Yabani bir ot gibi ruhumu sarıp sarmalayan öfke ve kıskançlık duygularıyla benliğimden uzaklaşmayı kendime yakıştırmamak, kaldığım bu karanlık dehlizde, kendi kalbimde, yalnızlığımda, sensizliğimde, kendi aşkımla delirmek oldu seni sevmek. Şimdi, bu acıya bir son vermesi, kendisini terketmesi, sonsuzluğa bırakıp gitmesi için birbirine yalvaran iki yüreğiz artık. "Ayazda iki yürek" gibiyiz. Sen benim şizofren aşkımsın... Ben senin kanayan vicdanınım. Affet beni sevgili... Verdiğim sözleri tutamadım.
Sunday, May 27, 2012 5:24:21 PM
Bir şizofrennin hikayesi
Babam öleli 12 yıl olmuştu ve ben 20 yaşına geldiğimde babasız olmanın acısını artık çok daha iyi anlıyordum.Annemle birlikte küçük ama mutlu bir dünya kurmuştuk kendimize. Mevsimlerden bahardı,sokaklarda parklarda dolaşıyordum.Bu bahar daha bir çoşkulu hissediyordum kendimi. Birçok arkadaş edinmiştim. Mehmet,Can Canı´ın kuzeni Merve ve daha birçoğu…Her gün belirli saatlerde buluşup eğlenceli dakikaler yaşıyorduk. Onlarla o kadar eğleniyordum ki işe dahi gitmiyordum.Yine işe gitmediğim bir günde yalnız başıma dolaşırken arkadaşlarımla her zaman oturduğumuz parkta gördüm onu. O kadar güzeldi ki..Bir süre çevresinde dönüp beni fark etmesini umdum ama bana hiç bakmıyordu. Tam umutsuzluğa kapılmışken son bir cesaretle yanına yaklaştım ve”Oturabilir miyim?” diye sordum. Deniz mavisi gözleriyle bakıp ,küçük bir tebessümden sonra.”Oturabilirsiniz” dedi. Kalbim heyecandan deli gibi çarpıyordu.Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Sonra kısık bir sesle,”Adım Vedat,” diyebildim. Bana dönüp “Nazlı” dedi. Bir süre sonra telefonlarımızı birbirimize verdikve ayrıldık. Akşam olanları anneme anlattım. Annem gözlerimdeki mutluluğu fark edince çok sevinmişti. Arkadaşları bize davet ettimİlerleyen günlerde Nazlı ile daha sık görüşür olduk. Zaman ilerledikçe ona daha çok bağyaaıyordum. O hayatıma girdikten sonra işe gitmeye bile başlamış,diğerarkadaşlarımla da daha az görüşür olmuştum. Arkadaşlar sitem edince kendimi affettirmeye, onları akşsam yemeğine davet ettim. ve hazırlık yapmak için erkenden evegittim.Anneme arkadaşlarımın geleceğini ve güzel bir yemek yapmak için hazırlığa başlamamamız gerektiğini söyledim. Akşam gelip çatmıştı. Kapı çaldı, hemen koşup açtım.Arkadaşlar gelmişti. Onları salona alıp sofrayı hazırlamak için mutfaktaki anneme yardıma gittim. Sofra hazırlandıktan sonra salona geçip onları içeri çağırdım.Arkadaşlarımı masaya alırken annemin bakşlarındaki korku ve şaşkınlık ifadesine bi anlam verememiştim. Tam arkadaşlarımı tanıtıyordum ki annem büyük bir feryatlamasadan ayrılıp gitti. Olanları bir türlü anlayamıyordum. Arkadaşlardan özür diledim ve yemeğe başladık. Yemeğin ve sohbetin ardından arkadaşlar gitti. Annemin odasına olanları sorduğumda hiç cevap vermedi. Sadece yüzüme bakıp ağlıyordu. Eve gelen misafirAradan 3 ay geçmişti. Arkadaşlarla ve özellikle Nazlı ile görüşmelerimiz iyice sıklaşmıştı.Bir ara anneme sözü Nazlı´dan açıp onunla birbirimizi ne kadar sevdiğimizi ve evlenmek istediğimizianlattım. Annem mutlu olmamdan gülüyordu. Ama gözündeki korkuyu ve acıyı hissedebiliyordum.Öbür gün işdönüşü eve geldiğimde bir misafir vardı. Tanıştıkve annem o arada kayboldu. O adam bana tuhaf sorularsorup durdu. 1-2 saat oturduktan sonra annem gelip misafiri yolcu etti.Anneme gelenin kim olduğunu sorduğumdadoktor olduğunu söyledi.”Yoksa hasta mısın?” dedim. Annem doktrun benim için geldiğini ve sadece genel birkontrol yaptırmak istediğini söyledi. Sabah erken kalkıp hastaneye gittik ve bir çok testten geçirildim.Bir kaç saat sonra doktor gelip hiçbir şeyimin olmadığını söyledi ve annemi odasına çağırdı.Akşam evegeldiğimde annemin gözleri ağlamaktan şişmişti. Ne olduğunu sorduğumda, “Bir cenazeye gittim,çok etkilendim,”dedi.Artık Nazlı ile hemen hemen her gün görüşüyorduk. Her geçen gün ona olan aşkım içimden taşacak gibi oluyordu.Eve erkendöndüğüm bir gün misafirler olduğunu gördüm.kimse beni fark etmedi. Mutfağa gidip atıştırırken ister istemez konuşulanlara kulak misafirioldum.Konu bendim ve annemin niye böyle üzgün olduğunu o an anladım. Meğer hastane , doktor hep bu yüzdenmiş. Meğer ben şizofreni hastasıymışıımadını bie bilmediğim bu hastalık beni hayal dünyasında yaşamama neden oluyomuş. Misafirler gidene kadar ortaya çıkmadımAnnem onları geçirince beni arkasında gördü ve “Birşey duydun mu?” der gibi yüzüme bakıyordu. Ona, “herşeyi duydum,” dedim.Kadıncağızın gözleri dolmuştu ve bana sarılarak ağladı. Ona üzülmemesini ve kendimi çok iyi hissettiğmi söyledim ama gerçekten korkmuştum.Bana arkadaşlarımı davet ettiğim gün hasta olduğumu anladığını söyledi. Annemin anlattığına göre benim hiç arkadaşım yoktu. Eve davet ettiğimkişiler tamamen hayal ürünüydü. Annemin hazırladığı sofrada sadece ben oturmuştum ve sanki arkadaşlarım varmış gibi saatlerce o hayali varlıklarla konuşmuştum.Ya Nazlı da hayalse?Hiçbirşey umurumda değildi. Her şey, bütün bir Dünya hayal olabilirdi ama ya Nazlı…Ya o da hayalse? Bu ihtimal beni delirtmeye yetiyordu. Annem birçok ilaç getiriyor ve bunların rahatlamam için olduğunu söylüyordu. Ama ben zaten rahattım. İşten ayrıldım ve aradan 3 gün geçtikten sonra dışarı çıktım. Her zaman gittiğimiz parka gittim.Arkadaşlar yine oradaydı.Aslında belki oradan hiç ayrılmamışlardı.Onlarla konuşurken parktaki diğer insanların alaylı alaylı güldüğü fark ettim.O gülen insanlara,”Siz gerçek değilsiniz!” diye bağırdım.Ama onlar sadece gülüyorlardı.Peşimi bırakmalarını söyledim.Nereye gidersem onlarda benimle beraberlerdi.İlaçlar beni iyice dağıtmıştı.Düşüncelerimi toplayamıyordum.Arkadaşlar da yavaş yavaş benden uzaklaşıyorlardı. Nazlı´yı aramaktan korkuyordum. Çünkü ararsam Nazlı diye birinin olmadığını anlayabilirdim. Bir gün dayanamayıp aradım ve her zamanki yerimizde buluştuk. Ona bir yandan başıma gelenleri anlatırken diğer yandan da çevredeki insanları süzüyordum. Yine bana gülmelerinden korkuyordum.. Eğer bana gülüyorlarsa bu Nazlı´nın olmadığını gösterecekti. Evet çevredekiinsanlar yine bana alaylı bakıyorlardı ama bu defa gülmüyorlardı. Nazlı olayı beni gün geçtikçe bitiriyordu.Bir gün anneme Nazlı´yı eve getireceğimi söyledim. Annemin gözleri kocaman oldu. Yine bir hayali eve getireceğimden korkuyordu. Ama ben kendime güveniyordum. Nazlı bir hayal değil gerçekti.Annem isteksiz olsa da benim ısrarımla kabul etti. Öbirgün Nazlı´yla buluştuk ve ona ,”Seni biraz sonra anneme götüreceğim,” dedim. Nazlı çok telaşlandı. Hazırlıksız olduğunu söyledi ama ben ısrar edince kabul etti. Artık geri dönüş yoktu. Biraz sohbetin ardından eve doğru yola koyulduk. Sokağa gelip eve yaklaştığımızda son bir kez kulağına eğilip “Seni çok seviyorum,” dedim. Eve geldik,kapıyı çaldım. Annemkapıyı açtığında ben önden girip ayakkabılarımı çıkardım ve Nazlı´yı içeri aldım. Anneme bakıp gözlerimle Nazlı´yı işaret ederken kalbim duracaktı sanki. Annemin gözlerindeki yaşı görünce olduğum yere yığıldım.Demek yine hayaldi…Ama annemin ağzından çıkan şu kelimeler benim için o an bir dua kadar kutsaldı; “Hoş geldin, güzel kızım,,,”
Monday, May 7, 2012 10:35:32 PM
Bayan Tipleri
Bayan “Harbi Kız”
Şunları Söyler : “Ahh boks maçına bilet mi aldın! Harikasın beee!!!”
Halk Dilinde İsimleri : Delikanlı Kız, Bacı.
Avantajları : Kafadengi, eğlenceli.
Dezavantajları : Bu tipler genellikle erkek gibi yapılı güçlü kuvvetli olurlar. Kafasını bozarsanız, hakkınızda pek hayırlı olmaz…
Bayan “Cıyak Cıyak”
Şunları Söyler : “Seni serseeeeeeem!!!! Gel burayaaa!!! Çabuk söyle bu saate kadar nerdeydiiiiiinnnnnnnn?”
Halk Dilinde İsimleri : Cadaloz, Başbelası.
Avantajları : Kendince size ilgi gösteriyor işte daha ne…
Dezavantajları : Sürekli kafanıza bişeyler fırlatır, uçan tekme savurur…
Bayan “Mızmız”
Şunları Söyler : “Aaah başım.. ayağım.. ayyy mideme ağrı saplandı.”
Halk Dilinde İsimleri : Mıymıntı, Uyuntu, Karın ağrısı.
Avantajları : Sayesinde anatomi ve tıp bilginiz gelişir.
Dezavantajları : Bulaşıcıdır!
Bayan ‘Patron’
Şunları Söyler : “Çabuk kalk!! O kravat olmamış çıkar başka bir tane tak!! Saçlarını biraz kestir!! Git para kazan!”
Halk Dilinde İsimleri : Çokbilmiş, Müdire Hanım, Diktatör, Terminatör!
Avantajları : Çoğunlukla doğruları söyler.
Dezavantajları : Yahu doğruları söylese ne oluuuuur, söylemese ne oluuur…
Bayan “Kararsız”
Şunları Söyler : “Ay ben ne yapsam.. İşten ayrılsam mı.. Evi değiştirsem.. Saç rengimi değiştirsem.. Yoksa böyle iyi mi.. Ayyy ya daha kötü olursa…”
Halk Dilinde İsimleri : Bayan Panik, Bayan Kriz.
Avantajları : Kolay ikna edilir, kolay sakinleştirilir.
Dezavantajları: 2 dakika sonra herşey yeniden başlar.
Bayan “Vahşi”
Şunları Söyler : Valla bu türün pek bilinen kalıplaşmış sözü yok, yani ne yapacakları hiç belli olmaz.
Halk Dilinde İsimleri : Çılgın.
Avantajları : Her an herşeye hazırdır.
Dezavantajları : Güvenilmezdir…
Bayan “Donuk”
Şunları Söyler : “Ne anlıyorsun bu çizgi filmlerden, bu abuk fıkralardan, karikatürlerden? Ne çocukça şeyler bunlar..”
Halk Dilinde İsimleri : Ruhsuz, Soğuk, Buz Kalıbı.
Avantajları : Hayatınızda olduğu sürece, arkadaşlarınızın sizin için endişelenmesini sağlar.
Dezavantajları : …tabii “arkadaş” diye bişeyiniz kalmışsa
Bayan “Rüya Kız”
Şunları Söyler : “Seni herşeyinle çok seviyorum benim yakışıklı, akıllı, tatlı sevgilim!”
Halk Dilinde İsimleri : Kanatsız Melek
Avantajları : Eğlenceli, akıllı ve eşsiz…
Dezavantajları : Ya hiç karşınıza çıkmaz ya da karşınıza çıktığında çok geçti
Monday, May 7, 2012 10:32:53 PM
Seninle Olmanın, En Güzel Yanı - Can Yücel
Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?
Elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını taa içimde hissetmek.
Seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun?
”Seni seviyorum” sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek.
Seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun?
Aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek birlikte ağlamak gülmek. Ve buradayken bile seni çılgınca özlemek…
Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun?
Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında olan, seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak.
Seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun?
Tanıdık birileriyle karşılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana… Elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. Elimde kır çiçeğiyle seni beklemek… Aynı mekanlarda aynı yiyecekleri yemek.
Seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun?
Sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara aya anlatmak… Okuduğum kitabın sayfalarında dinlediğim şarkıların türkülerin şiirlerin her mısrasında seni bulmak.
Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?
Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek. Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. Yalın ayak yürümek bıçağın en keskin yerinde. Kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak yüreğime.
Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun?
Nereden bileceksin?
Sen benimle hiç olmadın ki. Olsaydın avuçlarım terlemezdi… Isırmazdım dilimin ucunu… Özlemezdim seni yanımdayken.Kıskanmazdım.
Korkmazdım yollarda yürümekten. Islanmazdım yağmurlarda… Yıldızlara aya dert yanmaz, böyle her şarkıda serhoş olmazdım.
Korkmazdım seni kaybetmekten ayaklarım kan revan atlardım sandaldan denize… Ve her kulaçta haykırırdım seni..
Ama sen hiç benimle olmadın ki…
YA AKLIN BAŞKA YERLERDEYDİ YA YÜREĞİN…
Can YÜCEL
Monday, May 7, 2012 10:31:36 PM
Uçurum - Can Dündar
Gece yarısıydı. Arabadaydım. Radyo Maydonoz’da Selim gazete köşelerinden internete yayılmış bir öyküyü anlatıyordu. Kulak kesildim:
”Bir sonbahar günü Londra’daki doktor muayenehanesinin bekleme odasında oturan adam, yaprakların dökülmesini hüzünlü bir gülümsemeyle seyrediyordu. Biraz sonra muayene odasında doktor, teşhisi açıkladı kendisine:
’- Bay Winkelman, beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat olmalısınız.’
Yüz hatları gerildi Winkelman’ın:
’- İngiltere’de bu ameliyatı yapabilecek doktor var mı’ diye sordu.
’- Amerika’da yaşadığınıza göre orada olmanızı öneririm’ dedi doktor; ‘Zaten sizi ameliyat edebilecek tek operatör olan Charles Wronkow da orada yaşıyor.
Winkelman teşekkür edip ayrıldı. Otele giderken derin derin düşünüyor ve yere dökülen yaprakları ayaklarıyla yavaşça itiyordu.
Birkaç gün sonra gazeteler tanınmış Amerikalı operatör Charles Wronkow’un İngiltere’de tatilini geçirirken intihar ettiği haberini verdiler.
Polis, böyle tanınmış bir doktorun neden Wilkelman adı altında, Londra’nın yoksul bir mahallesindeki otelde kaldığını merak ediyordu.”
* * *
Bu öyküyü dinlediğim gecenin sabahında gazeteler Reve Favaloro’nun intihar haberini duyurmuşlardı.
Favaloro, 1967’de bulduğu by-pass yöntemiyle kalp ameliyatlarında bir çığır açan ve milyonlarca hastayı kurtaran Arjantinli cerrahtı. Buenos Aires’teki muhteşem villasında kalbine sıktığı tek kurşunla son vermişti hayatına…
Milyonların kalbine giden kanalları açan bir insanın, kendi yüreğindeki tıkanmaya deva bulamaması ve sonunda onu kurşunlayarak susturması ne trajik bir final!..
Bütün bir salonu gülmekten kırıp geçirdikten sonra çekildiği makyaj odasında sessizce ağlayan bir palyaço gibi… Çevremize yaydığımız ışıktan biz nasiplenemeyiz çoğu zaman… insanın sözü geçmez, gücü yetmez bazen kendine…
En güzel aşk filmlerinde oynayan kadın, alabildiğine mutsuzdur bakarsanız…
Diline doladığı herkesin iç dünyasını kalemiyle didikleyen yazar, kendi içindeki keşmekeşi tariften acizdir.
Cemaate iman telkin ederken içten içe Tanrı’yı sorgulamaya başlamış bir din adamı kadar çaresiz, kıvranır insan…
Yalnızlık korkusunu bastırmak için ömrü boyunca sayısız kadına tutulmuş bir Kazanova’nın sonunda anavatanı yalnızlığa dönmesi,
…ya da cehennemi bir cephede gün boyu askerlerine cesaret aşılayan kumandanın gece karargahta korkudan titremesi gibi,
…en yakından tanıdığı zaafı, en güvendiği yanına yakıştıramaz insan:
…ve kendini en bildiği yerinden vurur: Kalpse kalp; beyinse beyin…
…bir kurşunla durur.
* * *
Çünkü en beteridir kendisiyle savaşanların, kendine yenilmesi…
İnanmadan din adamı olarak kalamazsınız; sevmeden aşık rolü oynayamaz, cesaretsiz savaşamazsınız; beyninizde bir urla beyinlere deva, kalbinizde kanayan bir yarayla kalplere şifa taşıyamazsınız.
Bu kuşatmayı yarmak için o “zaaf”larınızı yok etmek zorundasınızdır; çoğu kez kendinizden vazgeçmek pahasına…
insan, kendine rağmen gider o zaman…gençliğinde nice cana kıydığı kılıcının üzerine karnıyla yatıveren yaşlı bir Samuray savaşçısı ya da intihar için artık hükmedemediği tanıdık bir mikrofonu seçen Zeki Müren gibi, ölümü beklemeden onun kollarına koşar.
Bazen uluorta, bazen yapayalnız,
…uçsuz bucaksız bir boşluğa akar…
Malum; “uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da senin içine bakar.”
Can DÜNDAR
Friday, April 27, 2012 11:51:11 AM
Bir, hikaye, uzun
Buz gibi bir günde hızlı hızlı yürürken, birden ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm...
Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. Üç dolar çıktı.. Bir de buruşmuş, sararmış, eskimiş mektup...
Belli ki yıllardır, o cüzdanın içinde duruyordu. Zarf öylesine harap olmuştu ki. Sadece tepedeki "İade" adresi okunabiliyordu. Mektuba bir göz attım. Bir ipucu bulma ümidi ile.. Birden tarihi gördüm.. 1924... Mektup nerdeyse 60 yıl önce yazılmış. El yazısı belli, bir kadına ait.. Sol köşeye bir çiçek resmi çizilmiş.
"Sevgili Michael" diye başlıyor mektup... ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak devam ediyor..
"Ama sakın unutma, seni daima seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!..
İçimden bir ses "Bul" dedi bana.. "Mektubun sahibini bul.." Milyonla Michael var. Hangi birini bulacaksın ki.. Ama tepedeki "İade" adresi ipucu olabilir. Telefon İstihbarati aradım. Anlattım...
"Bu adrese bağlı bir telefon varsa, bana verebilir misiniz" diye.. Sustu.. Gidip müdürüne sordu...
"Var ama, size vermem yasak.. Ama sizin adınıza bu numarayı arar, sorarım. İsterlerse size bağlarım.. Lütfen bekleyin.."
Bekledim.. İki üç dakika sonra kızın sesi geldi.. "Bağlıyorum efendim.."
Karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyor musunuz? " diye sordum.
"Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık." dedi.
"Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.."
"Hannah annesini bir huzurevine yatıracakti. Oradan takip ederseniz,belki adresi bulursunuz.."
Ve huzurevinin adını verdiler.. Hemen aradım.. "Yaşlı anne yıllar önce ölmüş... Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki oradan bilirlermiş..."
"Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı..
Bir kadın "Şimdi Hannah'ın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim... Bingo..
Ses "Evet, Hannah burda yaşıyor" dedi..
Gecenin saat onu, ama hemen yola çıktım, Hannah'ı görmek için..
Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama..
Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.."
Derin bir nefes daha..
"Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.."
Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.."
İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. "..Ve hiç evlenmedim... Michael gibi birisini bulamadım ki.."
Hannah'a teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız :
"Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size?" dedi..
"Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim..Cüzdanı elimde sallayarak..
O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı..
-Hey baksana.. Bu Bay Michael'in cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.."
Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre.. Michael yatmamıştı.. Okuma odasında kitap okuyordu.. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi.. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle :
"Evet bu benim cüzdanım" dedi...
"Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım.. Size teşekkür borçluyum.."
"Hiçbir şey borçlu değilsiniz" dedim..
"Ama özür dilerim.. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum..."
"Mektubu mu okudun?.."
"Sadece okumakla kalmadım.. Hannah'ı da buldum.."
"Buldun mu?.. Nerde?.. İyi mi?.. Hala eskisi gibi güzel mi.. Söyle, lütfen söyle.."
"Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça..
"Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım.." Elime sımsıkı sarıldı..
"O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti."
"Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.."
Asansörle üçüncü kata indik... Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu... Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu...
"Hannah" dedi.. "Bu bayı tanıyor musun?.."
Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden..
"Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle..
"Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.."
"Michael" diye yutkundu : Hannah.. "İnanmıyorum.. Bu sensin.. Benim Michael'im.."
Michael Hannah'a doğru yürüdü yavaşça.. Sarıldılar. Hemşire hıçkırıklar içinde koridora attı kendini...
"İşte Tanrının sevgisi de bu" dedim.. "Olacaksa.. Olur.."
Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim?..
Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı... Huzurevi onlara, bir minik daire tahsis etti...
Eğer 76 yaşında bir gelinle 79 yaşındaki bir damadı, 16 yaşında bir kız, 19 yaşında bir delikanlı havasında görmek isterseniz, orayı ziyaret etmeniz gerek..
Nerdeyse 60 yıl süren bir aşk hikayesi için, ne güzel bir son değil mi?.....
Friday, April 27, 2012 11:49:53 AM
bir hikaye, Gerçek
MerhaßaLar öncelikle sunu söyleyimki okuyacaqınız hikayeyi ilk kez burada yazıyorum ve kesinlikle alıntı deqildir. Öyle pek süslü püslü kelimelerdende anlamam biraz sade olacak ama.. ismim halil ibrahim. erzurumda yasıyorm ve su an askerim. yıl 2004 yani tam 7 yıl önce. Liseye yeni basladqm sene. Anadolu lisesini kazanmstm. O güne kadar cok maymun istahlı bi insandm. Gördüqüm her kıza asık oLan biriydm. Neyse hazırLıqa basladm aradan birkac ay qecti arkadaslarmzla iyice kaynastk derken bir cumartesi günüydü. 24 ocak 2004 cumartesi. Oturduqum evle sehir merkezi yürüyerek yaklasık 25 dk kadardı. Otobüse binecek param yoktu. Üstelik merkeze indiqim zaman qörüsebiLeceqim bi arkadasmda yoktu. Tek basıma takılp eve dönecektm. Hava o kadar soquktuki üzerimdeki incecik mont hicbir ise yaramıyordu. Neyse merkeze varmstm. Parasız pulsuz gezip eve dönecektm derken bizim sınıfta esra adındaki arkadasımı qördüm ama ne qörmek. Yanında bir kız yürüyor Allah'ım beynim kafamı ruhum bedenimi terk etti adeta.. Yanlarına yaklasnca kısa bi merhabadan sonra esra kısaca kızla tanstrdı beni. Hatice bu halil halil buda dersaneden arkadasm hatice. İnanırmsnz memnun oldm bile diyemedm kıza.. Esra dershanede oqlen arasndayz qeziyorz bize katLrmsn diye sornca icimden tamda bunu bekliyodm diye cqLkLar atmaya basLadm... sadece kafamı sallayabildm. yarm saate yakn beraber dolastk. Esra konusuyordu ama ne konusuyordu bilmiyorm benim qozum kzdaydı. Ben maymun istahlı biri olduqumu bildiqim icin yine iki qunluk bir hevestr die dusunuyodm. Nerden bilebilirdmki yıllarca surecek bir platonik askn temelini atacaqımı yarm saatte.. Nyse bunları dershaneye ßraktktn sonra ßn qezmeye ßasladm.. Ama nednse artk üsümüyordm ve sürekLi o kızı dusunuyordm. İcimde esen fırtınalar öylesine kuvvetliydiki kafamı toparlayamyordum. Derken eve doqru yol aldm. Eve vardıqmda odama cekilip kzı dusunmeye basladm. Esraya msj atp kzn numarasını istemeyede cekiniyorm. Pazartesini iple cekiyorm esraya yalvarp yakarp kzn numarasını almak icin. O pazar hayatmn en uzun pazarydı. qünlerden pazartesi sabah okula iner inmz qozlerm esrayı aradı. ne diyeceqimi dusunurkn esrayı qordm. esranın yanına varp direk soze qirdm. ßana haticenin numarasını verirmisn dedm. Kendisine soraym kabul ederse nedn olmasn dedi ve kza msj atp qecenki cocuk numaranı istio vereymmi die sordu. Kz sakncası yok deyince icimden sevinc naraları atmaya atmaya basladm. Kza merhaba die msj atnca kz direk beni sakn bir daha rahatsz etme kArsılqnı verdi... İlerleyen qünLerde kız hakknda herseyi oqrendm. Hanqi okulda okuo,babası ne is yapıyo,kac kardes,nerde oturuyo,babasının adı vs. sevindiqim tek nokta kzn hayatnda kimsenin olmaysydı.. Erzuruma qelen yada erzurumda yasayan varsa bilir belki erzurumun zemheri kıs qecelerini. Neyse kzn babası erzurum atatürk üniversitesinde prof.du. Buda atatürk üniversitesi lojmanlarnda oturuyordu. O andan itibaren evinin önü hayatmn merkezi haline gelmisti.. Tabi aradan birkac ay qecmisti. Ben aksamları kzn yüzünü birkac saniye qörebiLmk icin -40 ları bulan birkac saatimi dershanesinin önünde qeciriyordm. Kz dershanedn cktqnda yüzüme o nefret dolu bakısını fırlatmıyomuydu ben sevincten qöklere ucuyodm. Hani diyorya sair kahrında qüzeL Lütfunda diye.. İste aynen öyle birsydi. Kahrınada asıqm lütfunada.. dershaneden ckp evine qideceqi dolms duraqina qidinceye dek benm icin zorlu bir maraton baslams sayılıyo. Cnku durak yaklask 500 metre ve o duraqa varmadan once arka sokaklari dolasarak onu birkac kz daha qormeliyim.. O duraqa varncaya dek arka somakları dolasp birkac kere daha onune ckyordum ve her sefernde nefret dolu bakslar.. Tabi biz bu aralarda mesajlasmaya devam ediyorz. O surekli beni tersliyo bn o tersledikce tekrar tekrar ilanı ask... bu sekilde uzun zamanlar qecirdim.. Artk hayat benim icin cok monotondu. qundz okul okuldan snra dershanenin onu ve aksam qec saatlere kadar universite... ne yaptmsa bu kza kndimi kabullendiremedm.. Bazn cok ümit veriyodu ama sonunda yine yerdn yere atıyordu... bu sekilde koca 4 yıl qecti ve biz liseyi bitirdik. Bnm aklmda uni okumak yoktu ve nitekmde oyLe oLdu... Sınava qirdm ama kazanamadm. Bilqisayar teknik servis isi yapyordm.. Hala ilk qunki qibi asıktm ona ve o halen aynı yerde oturuyordu. Bn 4 yıl boynca hic deqismedm.. is dershane uniersite... Bu sırada haln daha mesajLasyorz ve bu ısrarla reddediyo beni... Derkn bunu hayalmde yucelymeye basladm.. Oyle bir yuceldiki izini kaybettiqim zaman hic arama qereqi duymadm cnku hayaLmdeki o kz ondan daha canlı kanlydı... Gecem Gündüzüm yediqim ictiqim aldiqm her nefes oydu artk... aradan 2 yl daha qecti yıl 2010 oldu.. O arada telefonunu deqistirmsti evi halen ordaydı ama kendisini hic qormemistm o kadar sabahlamama raqmn evinin onunde... Derken 2009 u 2010 a baqlayan yılbası qecesi arkadaslarla bayaa alkol aldktn snra eve qeLdm. qece 3 u qeciyoduki o kafayla dis aqrısı qibi vurdu. Uyumaya calstm ama basaramadm. Bilqisayarı actm facede onu aramak daha once hic akLma qelmemsti. Harfleri bile qormzkn zar zor adını yazabildm.. Ara tusuna tklar tklamaz ilk sayfada 4. sırada qordm onu.. Sanki ilk kz qoruyorm qibi heyecanlandm. Bi an kalp krizinden ölüyorm qibi qeldi bana... nyse arkadaslk davetiyesini qonderp pc kapatp yattm. ertesi qun isyernde facemi actm ve ondan bir msj. Beni eklemssnz kimsnz tanyamadm. Bu sekilde birkac muhabbetten snra hatrLadı ve o ilk konusmamzda yine ilanı ask yaptm.. Bana hic deqismemissin diyerek tersledi ve bir kz daha reddetti beni.. Cnku o da hic deqismemisti.. birkac qnLk bir muhabbetn ardndan bn istemedn kndisi telefonunu verdi.. qunLer qecip qiderkn ackoqretm fakuLte kaydımı dondurp cktm askere qeLdm. Su an ne mi oLdu? Tarih 2 ekim 2011 ben psikoz hastasym ve onu hala ilk qnki kadar cok ama cok seviyorm... Ama onunla hicbr sekilde hicbr qeleck dusunmuyorm cnku hayalmdeki kz daha masm.. hayalmdeki kza ihanet edemem.. Bu arada aradan qecen bu zaman boynca deqil herhanqi bir kzla ckmak herhanqi bir kza yanqozLe dahi bakmadm... O benim omrumun son noktası olacak. onu sevmeyi cok seviyorm.. Onun hayalini bile cok seviyorm.. Alıntı deqildir. Bu mesajı size askeriyede ranzamda yazıyorm.. Vakit ayırıp okuduqunuz icin tesekkur ediyor hepinizi Allah'a emanet ediyorm... Benden tavsiye sevdiqinizi cok dusunmeyn sonunda aklınızı sıyırıyorsunuz ) hoscakaLn... Bu arada askersn bunu nasL yazdn qibi soranLar oLursa teknoloji ilerledi cep telefonu.. Şafak sadece 70
Friday, April 27, 2012 11:48:48 AM
hikayesi, Aşk
Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu... Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım. Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael" diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!.. Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez hemen telefon idaresini aradım.Görevli kişi, kendisine bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat ısrarım karşısında: "Belki, size yardımcı olabilirim" dedi. "Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.." dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi.. "Bağlıyorum efendim." Telefonda, karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum. "Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.." "Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş.. Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki orada bilirlermiş.. "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı.. Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses; "Evet, Hannah burada yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyordu ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için.. Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha.. "Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.." Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.." İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. "Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.." Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız "Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim.. Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı.. "Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.. "Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum." "Hiçbir şey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum." "Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım. Hannah'yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi? Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.." "Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım." Elime sımsıkı sarıldı.. "O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti." "Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.." Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu.. Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah" dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden.. "Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle.. "Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.." "Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum.. Bu sensin. Benim Michael'ım." Michael Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar. Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı.. "Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması gereken her şey, er ya da geç, bir gün kesinlikle yaşanacaktır." *** Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim? Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı.. Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi… Aşklarını on sekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız… Altmış yıl önce bittiği sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız...
Friday, April 27, 2012 10:16:44 AM
hikayesi, acı, Asker
Askerliğini bitirmiş olan genç askerliğini yaptığı şehirden ailesini aradı:
-Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum
Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum.
-Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz, diye cevapladılar.Oğulları,
-Bilmeniz gereken bir şey var diye devam etti.
-Arkadaşım savaşta ağır yaralandı.Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti.Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.
-Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.
-Hayır. Anne,baba,onun bizimle yaşamasını istiyorum.
-Oğlum,dedi babası,bizden ne istediğini bilmiyorsun.Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur.Bizim kendi hayatımız var,bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz.Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin.
O kendi başının çaresine bakacaktır.Oğlu o anda telefonu kapattı.
Ailesi ondan bir süre haber alamadı.Ama birkaç gün sonra,
polisten bir telefon geldi.Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler.Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu.
Üzüntü dolu anne-baba oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler.Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler:
Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı.
Bir çoğumuz bu hikayedeki aile gibiyiz;
Güzel olan ya da birlikte olmaktan zevk aldığımız insanları sevmek bizim için çok kolay, ama bize rahatsızlık veren ya da yanlarında kendimizi rahatsız hissettiğimiz insanları sevemiyoruz. Bizim kadar sağlıklı, güzel ya da akıllı olmayan insanların yanından uzak durmayı tercih ediyoruz

OKUDUYSAN PAYLAŞIMI BEĞENİR MİSİN? EMEĞE SAYGI.
Friday, April 27, 2012 10:10:29 AM
günü, Temmuz, 1
Temmuzdu, sıcaktı, birden buz kestim.
prensesim gideli 3 yıl oldu.
çok hastaydı, gözlerimin önünde eriyordu gözlerimin içine bakarak.
çaresizlik nedir o bakışlarda öğrendim.
ellerim kollarım bağlı bişey yapamıyorum.
beraber geçmiş 2 yıl.
arkadaşlarımızın yaptığı gibi düğün günümüzü değil ölüm gününü, o zifiri kara günü bekliyorduk.
ulan çok zormuş be
doktor artık çok geç yapabılecegımız fazla birşey yok diyor.
yazıyor çiziyor ama bişey yapamıyor.
lösemiydi.
prensesim eriyordu lan
bugün olmazsa yarın bekliyoruz. gelecek o gün çok yakın.
o soğukluğu hissediyoruz.
üşüyoruz, sarılıp ağlıyoruz.
seni nasıl bırakıcam diyor, tebessüm ederken gözlerimden yaşlar geliyor.
sarılıyorum. ikimizde buz.
5 temmuzdu sıcaktı.
kardeşi aradı
efendim dedim, ağladı
konuşmadık hiç.
hastahaneye nasıl gittim hatırlamıyorum.
beyaz bi çarşaf vardı üzerinde bembeyaz.
gelinlik değildi ama beyazdı, bembeyazdı.
birdaha bakamadım çöktüm bir köşeye çenem diz kapağımda ellerim yüzümde.
onsuz geçecek günlerimin ilk günüydü, zordu be.
siz hiç sevgilinizin namazını kıldınız mı?
toprağa verdik papatyamı, yeniden filizlenip bana gelir mi?
öpmeye doyamadığım yüzüne toprak attık kürek kürek.
o gün akşama kadar kaldım orda ağladım hiç konuşmadım.
gözlerimden yaş gelmiyordu artık ama hep ağladım
özledim,
çok özledim
zor arkadaşlar zor.
an geldi unuttum an geldi sabahladım mezarında.
gercekten cok zor.
allah kımseye vermesın.
gittim bugun mezarına yemyeşildi.
gözlerinin rengini almış heryer.
bi fatiha okudum oturdum biraz ağladım.
konuştum.
3 yılda neler oldu onu anlattım biraz.
herkes iyi sen rahat uyu çiçeğim dedim.
zararlı otları kopardım sonra.
dikenleri.
canını acıtmışlardır
kıyamam.
sonra yine ağladım
arkama bakmadan yürüdüm.
bakamadım hiç
yaşanıyor arkadaşlar bi şekilde yaşanıyor.
isyan etmemeyi öğrendim değişen bişey yok çünkü
özledim ama.
şimdi size bi örnek vereyim hepinizin sevgilisi vardır
şimdi onu düşünün
gözünüzün önüne gelmiştir muhakkak dimi?
bakışı, gülüşü, öpüşü, veya size bağırması amk ne bileyim
benim aklıma hep o beyaz örtü geliyor
çok zor be
yaşanıyor ama bi şekilde yaşanıyor.
hiçbişey yapamamak çok zor
ölümden de zor belki.
el kol bağlı
onun eli yok avuçlarımın içinde
yarimin toprağı var.
zor arkadaşlar , çok zor.
şu mk memleketinde gitmediğimiz,
onu bana hatırlatmayan tek yer yok arkadaşlar.
o var heryerde.
uzun zamandır rümayada girmez oldu.
darıldı mı ki bana?
tamam başkalarıda oldu
ama sen esas hatundun be güzelim.
kızma.
zor sende biliyosun, çok zor
hayat sana başka seçenek sunmadı ki.
özledim seni
sevgilinin ölecegını bilmek zor be.
hiçbişeye benzemıyor bu.
dusunsenıze ona ait hıcbısey yok
nefesını, ellerını, tenini kokusunu hıssedemıyosunuz artık.
zor be arkadaşlar çok zor.
ayrılık kolay.
ama ölüm çok zor be
keşke benı terk etseydin de ölmeseydın.
en azından aynı oksijeni tüketirdik
bıraksaydın beni dövseydın sövseydın
ama ölmeseydın.
numarasını hala silmedim
aradığım numara artık kullanılmıyomuş
öyle dedi telesekreterdeki ses
ona ait herşey gitmek zorunda mı?
fazla değil mi bu kadarı
yoklugun agresıf yaptı benı be guzelım
olur olmadık seylere sinirlenir oldum.
keşke gitmeseydin
hasta olarak kalsaydın zararı yok
ama ölmeseydın be
hastaysan yaşıyosun demektır en azından.
özledim seni bitanem
çok özledim
zor lan harbi zor amk
3 yilda neden unutulmazki bi insan?
ayrilsak kavga etsek unuturdum bi sekilde
ama doyamadim lan
ölum acisi bu
benzemiyo hic biseye
zor lan
yanimda olsan bu saate kadar uyanik kalmazdim.
hos, buna ne kadar uyanigim denilebilinirki.
ben hic uyumuyorum, sen hep uyuyosun,
uyan artik be guzelim
cok ozledim seni,
uyan nolur uyan
canim dis macunumu nereye koydun de.
yine keki yakmisim de.
su pis coraplarini al surdan de.
konus yeterki
nolur uyan be guzelim
fazla degil mi bu saka?
ozledim inan cok ozledim
bu kacinci sabah sensiz
yanimda sen olmadan uyandigim gunlerin mk ben.
siz hiç sevgilinizin namazını kıldınız mı?
toprağa verdik papatyamı, yeniden filizlenip bana gelir mi?
öpmeye doyamadığım yüzüne toprak attık kürek kürek.
o gün akşama kadar kaldım orda ağladım hiç konuşmadım.
gözlerimden yaş gelmiyordu artık ama hep ağladım
özledim,
çok özledim...
1 2 Next »