başına bir musibet gelmiş bir insanın başkasını değil de sadece kendisini kınadığını henüz duymadım. herkes ya Allah'ı ya şartları ya da insanları kınar. hepsini birden kınadığı da olur. öyleyse niye birbirlerini itip çeken ve son derece mükemmel bir düzen içinde hareket eden yıldızlara hayran kalmazlar da birbirleriyle ve diğer varlıklarla itişip kakışan insanlara hayran kalırlar. meydana gelen olay arzularına uygun değilse, o zaman sistemi ve sitemin Rabb'ini inkâr ederler. eğer istedikleri gibiyse ya da istediklerinden daha iyiyse, bu kez de düzeni ve düzenin Rabb'ini yüceltirler. işte Şin! bütün insanlar onun gibi. kendilerini değil, gökyüzünü ve yeryüzünü kınarlar. onun kalp gözü açılsa herkesten ve herşeyden önce insanları değil kendini kınardı.
bu dünyada takva sahibi olduklarını iddia edip, başlarına musibet geldiği vakit 'o, Allah'ın bir sınamasıdır' diyenler de. oysa bütün ihsanlar gibi onlar da Allah'ın sınamacı değil de öğretici olduğunu unutmuşlardır. o, ancak sınamanın neticesini bilmeyenleri sınar.
Allah, kendisinden korkanlara ve korkmayanlara eşit olarak öğretir. O'nun nazarında sevilen ya da sevilmeyen, ehil yada nâehil, asil ya da asil olmayan yoktur. insanlara bazen zevkle bazen elemle bazen lutfederek bazen de mahrum bırakarak öğretir. oysa O, hala örneklerini, anlatım biçimlerini, zamanını ve mekanını çeşitlendirmektedir. ve O'nun bizden ve bizim O'ndan ne anladığımızı idrak edebilmemiz için bize yavaş yavaş bilgi basamaklarını tırmandırmaktadır.
insanın, paranın hayatta hiçbir önemi olmadığını veya bütün yaptığı işlerin kendisine yaradığını anlaması ve bunlardan bir ibret alması, tüm hayatındaki en önemli noktadır. kim bir ibret alırsa tecrübe kazanır ve başka sınavlardan geçer. ve kim ibret almazsa değişik şekillerde sınavlarla karşılaşır. bunun için de her çeşidiyle ızdıraplar, insanların ayrılmaz bir parçası olur. çünkü onlar, ızdıraptan mutluluğa kaçmanın ızdırabın diğer bir yüzü olduğunu, anlamadıkları bir sınavdan yine anlamadıklar başka bir sınava kaçmak olduğunu ve yine ızdıraptan kaçmanın, Büyük Öğretici'nin bizden ne istediğini bilmek ve onu uygulamak olduğunu henüz öğrenememişlerdir.
mihail nuayme / kendini arayan adam(arkaş'ın günlüğü)
büyük bir kral ülkeyi ziyarete gelmişti. biraz sonra da konvoyuyla oradan geçecekti. işte bütün mesele buydu. insanları, bir an bile olsa bir kralı görmek için evlerinden çıkaran, hayatlarının akışını durduran buydu. oysa onların her biri birer kral değil miydi? ilahi tâcı başlarının üstünde, ilahi izleri bedenlerinde, ilahi sırları kalplerinde ve içlerinde taşıyan onlar değil miydi? bir kralı, kahramanı, pehlivanı seyretmeden önce, gece gündüz kendilerini seyretmeleri daha uygun değil miydi? fakat bu akıllarına gelmez.
ey özgürlük, gözünü aç ve insanlara bak. gördüklerin sakın seni şaşırtmasın. onları azarlama. cehaletlerinden dolayı onları kınama. senin kutsal adını boş yere ağızlarına aldıklarında onların dudaklarını yakma. çünkü onların dudakları, kalplerindekini değil, kalplerinde olmasını temenni ettikleri şeyi dile getirir. kalplerindeki, en kötü ifadeyle, köleliktir. insanın insana köleliği. kaplerinde olmasını temenni ettikleri şey de, senin tertemiz ruhundur ey temiz, saf, kutsallaştıran ve kutsal olan özgürlük.
bunun için ismini dudaklarıyla överler. cismini de ayaklar altına alırlar. bugün ayaklarıyla seni toz haline getirdiklerine şahit oldum. ve kulaklarımla da 'yaşasın kral' diye tezahürat yaptıklarını duydum. bunun anlamı da 'yaşasın kölelik, kahrolsun hürriyet' idi. çünkü onlar kölelik için tezahürat yaptıklarında, senin ölümüne tezahürat yaptıklarını anlayamıyorlar. yine onlar, kölelik konvoyunda yürüdüklerinde, senin cenazende yürüdüklerinin farkında bile değilleri.
köle, köle pazarında alınıp satılan değil, kalbi köle pazarı olandır.
işte bunun için insanlar tezahürat yaparken ben sustum.
mihail nuayme / kendini arayan adam(arkaş'ın günlüğü)
basın, hem kışkırtma hem uyuşturma, hem teşvik hem de tahrik içindir. ve yine basın, karın kömür rengine, kömürün de kar beyazına boyanması, ihtiyaç durumunda gözleri örten perdelerin parçalanması ve yine ihtiyaç anında gözlerin bu perde ile örtülmesi için vardır.
her dönemde putlar vardır. birbirini takip eden nesillerce miras alınan eski putlardır bunların bir kısmı. bir kısmı, yeni şartların gerektirdiği yeni putlardır. bu putların bazıları, bütün insanların tapmalarından istifade eder. bazıları da insan topluluklarının sadece bir bölümünün tapmasıyla sınırlı kalmıştır. putların yıkılıp fezada duman olarak uçtuğu zamanlarda, putperestliğin de yıkılıp fezada duman olarak uçup gittiğini zannedenler apaçık bir yanılgı içindedirler.
bu, putperestliğin düşünen bir beden değil, bedenleşen bir düşünce olması nedeniyledir. bir tahta parçasında bedenleşebildiği gibi, bir kelimede de bedenleşebilir putperestlik. her iki durumda da, ne baltanın nasibi vardır bu putperestliken, ne ateşin. çünkü sizler, elektrik ampulünü parçalamakla elektriği parçalamış olmazsınız. aynı şekilde herhangi bir kitabı yakmakla bu kitabın yazarının düşüncelerini yakamazsınız.
paraya gelince, ne iblislerin ne de meleklerin yapamayacağı şeyleri yapmıştır o. bir tek kişinin, insanlığın ortak servetinde bin kişinin hissesine sahip olabilmesi ve bin kişinin bir tek bile hisse sahibi olamaması paranın cehennemi tuzaklarından biridir.
ekenin aç,dokuyanın çıplak, saraylar yapanın barınaksız kalması ne kadar büyük bir haksızlıktır. içimizde çalışmak isteyip de çalışacak iş bulamayan, toprağı sevip de kendisiyle toprak arasına engeller koyduğumuz, midesine koyacak bir lokma isteyip de uzanmış bir el, merhamet dileyen bir göz ve hesapsızca dua eden bir dilden başka bu lokmaya giden yol bulamayan kimselerin bulunması ne kadar büyük bir ayıptır. sonra, utancımızı, haksızlığımızı ve ayıbımızı, iyilik olarak adlandırdığımız, iğrenç bir erdem olan 'vah' perdesiyle örtmemiz ne kadar çirkindir.
yaşam, ancak Tanrı katından verilmiş bir haktır, yeryüzündekiler tarafından verilen bir sadaka değil. yavaşın, sakatın, körün ve çillinin yaşamdaki hakkı hızlının, güçlünün, görenin ve sağlıklının hakkı kadardır.
değer biçilemeyen yaşama değer biçtiğimiz sürece, değerlerimiz civa gibi oynak olmaya devam edecek, yaşamımızda hiçbirşey istikrar bulmayacak ve para bizi kendisine, tamamı yorgunluk olan bir dinginlik, içi mutsuzluk olan bir mutluluk ve kasları örümceğin ağlarından olan bir güçle, kulluk etmeye teşvik eden bir put olarak kalacaktır.
ب harfi, altında noktası olan yatar bir yay şeklindedir (ب). Denir ki; kainat Kuran'da, Kuran Fatiha'da, Fatiha Besmele'de, Besmele 'ب' de, 'ب' ise noktada gizlidir. ب'nin noktası, anlayabilenler için bilimin ta kendisidir. İşte onun içindir ki; bizzat Hz.Muhammed(sav) tarafından ilim şehrinin kapısı olarak vasıflandırılan Hz.Ali(ra) : "ilim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı" buyuruyor. O noktaya da 'tevhid-i vahdet(birlik) noktası' denir. Bütün ilimler, o tevhid noktasını öğrenmek içindir.
Kuran-ı Kerim'de besmelesiz başlayan tek süre Tevbe Süresi'dir, ki o da 'beraetün' kelimesi ile yani 'ب' ile başlar. Besmelenin ب'si, Tevbe Süresi'nin ilk kelimesi olan 'beraetün' kelimesinin ب'sinde gizlidir.
Modern dünya insanı en derininden yakalar, manaya açılan yüreğinden. Makineleşmeyle başlayan dönüştürme süreci, insanları atalete itmiştir mesela. İnsan bu evreden sonra hayatının ortasına kolay kelimesini yerleştirmiştir. Bu sebeple, zorlukla yoğrulan Müslüman şuur, kolay olanı tercih etmeye meyletmiştir yıllar yılı. Örneğin çamaşır makinesinin kolaylığı, kadınları genel olarak atalete derk etmiştir. Dere kenarlarında, balkon taşlarında çamaşır çiteleyen kadınların huzuru, boş zamanları dolduran laçka televizyon programlarını izlemenin anlamsızlığına bırakmıştır kendisini. Otomobil çıktı çıkalı iki adım mesafeyi yürümenin huzurunu duyamıyor artık erkekler, o güzel havayı nüfuz edemiyor içine. Betonun ve demirin soğukluğunda eritiyor kendini günden güne. Telefonlardan ediliyor artık ilan-ı aşklar, en güzel dostluk kelamları tuşların samimiyetsizliğine kurban gidiyor. Gözlerin ve vücut dilinin olmadığı bir cümle alışverişi, zelil yürekler bırakıyor ardında. Gözleri ıraklara dikip mektup beklemenin, gecenin kan doğranmış mürekkebiyle mektup yazmanın rahmeti terkediyor bizleri.
Artık yeni bir nefes ile yeni bir yola çıkmalıyız. Heybemize ezelden verilmiş onca nimet ile, Rahman'ın kalbimize nakşettiği o büyük aşk ile yürümeliyiz. Hicret etmeliyiz en yorgun ayaklarla. Kendi kalbimize doğru gitmeliyiz. Çünkü her hicret bir inkılaptır. Ve inkılabı olanın, inkisârı olmaz.
Modern hayatın standartlaştırdığı insana şahsiyetini iade etmek lâzımdır. Faaliyetlerinin çok çeşitli ve özel zenginlik içinde gelişmesinin önemi büyüktür, insanlar seri halinde üretilen makineler değildir. Onların şahsiyetini yeniden oluşturmak için okul, fabrika, büro çerçevelerini kırmak, teknolojik medeniyetin prensiplerini reddetmek zorundayız.
Böyle bir devrim asla imkansız değildir. Terbiyenin yenileşmesi, okulu fazla değiştirmeden gerçekleştirilebilir. Bununla beraber okula verdiğimiz değer değişmelidir. Biliyoruz ki, insanlar birer fert oldukları için kütle halinde yetiştirilemezler. Okul, anne ve babanın verdiği bireysel terbiyenin yerini tutamaz. Öğretmenler entellektüel rollerini genellikle tatmin edici bir şekilde yaparlar. Fakat çocuğun ahlâkî, estetik ve dinî faaliyetlerini geliştirmek de gereklidir. Terbiye konusunda anne ve babanın vazgeçilemeyecek bir rolü vardır ve buna hazırlanmaları gerekir. Genç kızların zamanlarının büyük bir kısmını, çocukların fizyolojik ve zihinsel incelenmesine ve terbiye metotlarına ayırmamış olmaları tuhaf değil midir? Kadın, yalnız çocuk doğurmak değil, aynı zamanda onu yetiştirmek olan doğal fonksiyonuna yeniden getirilmelidir.
yaşasın konfederasyon! yaşasın kamçılar ve köleler! çünkü siyahları sevsem de lincoln'ın bir yalancı olduğunu biliyorum dengeler adına vuruldu kim vurulduysa çiftçiler,marilyn monroe,bağdat dengeler adına bırakıldım kendimle başbaşa burada şehremini'de ve bir hallaç pamuğuna dönüşmüş olarak kimim ben nereden gelip nereye gidiyorum bunun ne önemi var mossad besliyor kafka'yı zen'i amerika finanse ediyor çünkü hepimizi uyuşturup ortadoğu'yu ateşe vermek istiyorlar
ikilem üçlem ve dörtlemler alternatif çöplüğüne döndü üçüncü dünyanın beyinleri 'hiç akletmez misiniz?' hayır etmeyiz! felsefenin soysuz çarkına teslim ederiz ayetleri öyle büyüttük öyle büyüttük ki felsefeyi eylemi de aldı içine eylemi aldı bizden ve ateşler içre bağdat'ın orta yerinde çırılçıplak kalakaldık işte dengeler adına silahsız dengeler adına şahsiyetsiz miskin,geveze,entellektüel dengeler adına vuramadı kim vurmadıysa dengeler adına şair yaptılar bizi
sen ve yağmur başa dönemezsiniz öyle bir yol yürüdünüz ki ancak dönüş yolunu yok ederek gelebilirdiniz inişiniz bir iniş olurdu başa dönmemecesine yağmur yalnız yağarken yağmurdur sen yalnız senken sensin burada kalamazsın ve başa dönemezsin gitmek zorundasın
Eski zamanlardı. Çocuklar, ellerinde yemyeşil cüzlerle bilmediği dualar okurdu mezar başlarında. Babalar kolunda bir çift sıcak ekmekle gelirdi eve. Genç kızlar başı yerde, erkeklerse gözlerinde bir perdeyle gezerdi sokaklarda. Anneler daha bir güzel tarardı saçlarını. Aşk ile örerdi yuvasını kadınlar.
Kumrular konardı sabahın mahmur ettiği yüzümüze. Rüyalarımızda güvercin orduları, her kanat çırpışta sonsuzluğa göç ederdik. Binbir renk içinde bir renk idi yaşam. Gökkuşağı gibi geçerdik hayatın ortasından. Namazın namaz, ezanın ezan olduğu günlerdi. Kıblesini Rahman bilip, gönlünü seccade eylerdi amcalar. Mahalle başlarında filbahri, evlerde yasemin kokardı. Şadırvana düşerdi yolu, kalbi yorulanların.
Kandiller yanardı camilerde. Havai fişek yerine mahyaları izlerdi balkonda çocuklar. Kaldırırdı bir adamı yerinden selâlar. Ölüm düşerdi aklına cümle insanlığın. İlmihallerde arardı hayatın cevabını sabiler, hayat bilgisi kitapları çıkmamışken daha.
Eski zamanlardı. Sonsuzluğun nurunu vaktin ipliğine saran kalplerimiz vardı. Hüzün dokurken yedi kat semaya ellerimiz, nakış nakış rahmet derlerdik avuçlarımızdan. Kutsal yolculuktan dönen büyüklerimizden aldığımız tesbihle, sabır çekerdik karanlık saatlerin ortasında. Daha bir mutluyduk ve varlığımızın kudsiyetinin farkındaydık.
Eski zamanlardı. Kalbimizin cennet kapılarında bekleştiği..
"Ayrım yapmak aktif bir süreçtir. Hiçbir ayrım yapmadan haberleri izlemenin yol açtığı edilgenlik, kolayca yönetilmemizi ve manipüle edilmemizi sağlar. Rafine totaliter toplumlar, çocuklar için geçerli olanın yetişkinler için de geçerli olduğunu keşfetmişlerdir. Yeni ve hızlı olan her şey dikkatimizi uyandıracaktır ve şimdiki zamanı vurgulamakla geçmişi silecektir. Tarih bilinci az olan ya da hiç olmayan bir toplumu yönetmek kolaydır. Böyle toplum eleştirici değildir ve kurulu düzenden kolayca memnuniyet duyar. "
Ey Tanrım! Beni gül rengi sabahların, alevlere bürünmüş akşamların ve yaratılışın geçmiş gecelerinin gölgesinin kucağında, ebedi uykularını uyuyanların yer aldığı, sık ormanların bulunduğu bu dünyada yarattığın için sana şükürler olsun.
Yaşam bir soru işareti gibi duruyor karşımızda. Bu çetrefil düğümü (!) çözemediğimiz için karantinaya alınmış bir dünyada yaşıyoruz. Sımsıkı sarıldığımız sahte mushaflar olmuyor derdimize çare. Çünkü hayatımızın amentüsü çalınmış. Oysa ki, cennet ve cehennemin kendi içinde olduğunu bilmelidir insan. Elindeki fırça veya spatulayı kullanarak bir cennet resmi yapmalıdır kendine. Sonra da içine gidip yaşamalıdır. Zira boş bir tualdir hayat ve her birimiz birer ressamız...
olabilecekken olamayanlar dil değil, lehçe konuşanlar din değil, kör inanç sahibi olanlar sanat değil, süs eşyası yaratanlar kültürleri değil, folklorları olanlar adları değil, numaraları olanlar yani, hiç kimseler...
Mümkünün son sınırlarına, imkânsızı elde etmek için çabalayanlar ulaşabilir ancak. Gerçekleşmiş imkânlar, zorlanmış imkânsızlıkların sonucudur. Karl Liebknecht
kendisizliğimize kaçıyoruz kendimizden ve şeytanın cennete uzaklığı kadar yoksunuz taşın kalbinde halkalanan rahmetten oysa bilirdik ve aşk gibi inanırdık gözlerini gökyüzüne râm eyleyenler yağmur taneleri kadar temiz kalır
avuçlarımın arasından kayan ince bir endülüs türküsü geçer kargış akşamlara ısmarladığın bağdat yangını rüyalardan
işte benim kan revan yüreğim: bir ormancının elindeki balta hangi aşk uğradıysa yıkıldı bende yere serilmesi gibi ulu çınarların
yüzümü temizlemez ne zemzem ne de cennet yüzündeki amber suretim, eski bir yahudi çömleği her savaşta yenilgi toplayan
babil karanlığıyla git şehrimden gittiği gibi ammar'ın, cafer'in sana hiç hubel sunmadım ama ilk ben vurdum kalbine mızrağı
üzmesin seni yaşama kavgası ağlatmasın ekmek ve namus bir sus payıdır sana bu dünya cennet'i bürüsün diye ruhun
şarabı üzüme çeviren güzelliğin çeviremedi küfrümü ihtilâle bilirsin, azgın suya alışmış balıklar eğreti durur toprağın üstünde
bir şiirin arasına öylesine sıkıştırılmış apostroflu bir 'i' harfi kadardır cellatların bahçıvan olduğu şu ömür bahçesindeki yerim
eğitim, görgü, ahlak ve inanç pazardaki elma, armut gibi kaç kilo alırsan al hepsinden sadece çöpü kalır ellerinde
ve sen inanma yalanlar/ım/a çocukları ağlamamış bir annenin kalbine sıkışan o kutsal korkuyla sana ve gözlerine şarap sunar elleri fatiha kokan sahte rahipler
sana veda etmek ne garip bozar gibi oyuncaklarını hiç doğmamış bebeklerin
'İnsanoğlunun değeri bir kesirle ifade edilecek olursa; payı gerçek kişiliğini gösterir, paydası da kendisini ne zannettiğini. Payda büyüdükçe kesirin değeri küçülür.'
Herkes karanlığı kesmek için bileyliyor bıçağını. Kimi bir kitap sayfasında, kimi bir nargile marpucunda, kimi bir şarkı nakaratında, kimi bir film sekansında. Oysa herkes bumerang gibi kendi kalbine dönüyor yine ve değişen sadece zaman oluyor. Çünkü insanoğlu öyle bir kavim taşır ki kalbinde; kendi ayetine kendi karşı çıkar da; helak eder tüm varsılını.
Her şehrin kaldırımı aynı yağmura bekçilik eder ve her kaldırım kendi payına düşen zerrenin müderrisidir. Trabzanları tutan çocuklar, trabzanları yapan ustalardan öğrenmemiştir ağacın ruhunu ve ustasından öğrenmek zorunda değildir usturanın ustalığını berber kalfaları. Öyleyse kendi inkişâfı için, neden karman çorman eder durur insanoğlu, etrafındaki yörüngeleri? Kendi kudsiyetini kutsayan insanlar neden başkalarının lehçesiyle küfür eder hayata? Neden başka anahtarlarla açmaya zorlar varlık kapısını? Neden başka eller çıkarır da bağdan, insana kalır üzümün yenmesi?
Söz kati, hepimiz başka maskelerle kendini gizleyen amatör figüranlarız. Ve maskenin içinden gelen soylu bir utanç kaplar benliğimizi her vakit. İnsanoğlu barizdir ki; kendi diktiği elbiseyi giymekten utandığı için ve bu utancı hiçbir zaman gün yüzüne çıkarma tutarlılığında bulunamadığı için terzilere emanet etmiştir zerâfetini. Oysa başkasının diktiğini, ölüler bile yakıştıramazdı kendine, dilleri olsa.
Gündüze bulaştırdığı kiri, aklamasını ister geceden insan. Oysa kendi beyaz yüzünü yıkamaktan aciz bir çocuktur gece ve bu yüzden karanlıkladır ebedi zifâfı. O halde neden şeytanla girdiği münasebetin yarattığı çocuğu, meleklerden peydah etmek ister insan?
Çünkü insan, insansıdır sadece, insan olamamıştır. Tıpkı larvadaki bir kurbağa gibi, nefes alıp vermenin yeteceğini düşünür bataklıklarla cedelleşmeye ve insan, tıpkı larvadaki bir kurbağa gibi sadece ansiklopedilerde insan olarak anılır.
Evet, hepimiz aynı yalan şarkının ayrı bölümlerinden paylanıyoruz ve kendimiz dışındakilerin bilmediği notaları birbirimize paylayarak yine tekrar bütüne, aynı yere, o yalan şarkıya varıyoruz. Mutsuzluğumuzun, huzursuzluğumuzun ve insanlıksızlığımızın nedeni bu değil mi? Ve koro halinde aynı galiz şarkıyı mırıldanmamız kanıt değil midir buna?
'Hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük. Sanki hepimize aynı suni hafıza takılmış. Hepimizin belli başlı hedefleri aynı. Hepimizin korkuları aynı. Gelecek parlak değil. Çok yakında aynı anda aynı şeyleri düşünmeye başlayacağız. Mükemmel bir uyum içinde olacağız. Senkronize. Birleşmiş. Eşit. Kati. Karıncalar gibi. Böcekler gibi. Koyunlar gibi.'
aşk, elinde iki parça nar çiçeğiyle yasemin kokuları getiren sevgilinin peçesinin altına gizlediği korkuyu ar bilip kuyulara saklanmaktır saklambaç acemisi çocuklar gibi
ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak sabahtan akşama dek, uykusuz sağır, eski bir pişmanlık ya da anlamsız bir ayıp gibi ardını bırakmayan bu ölüm bir boş söz, bir kesik çığlık bir sessizlik olacak gözlerin böyle görünür her sabah yalnız senin üzerinde kıvrımlar yansıtırken aynada hangi gün, ey sevgili umut bizlerde öğreneceğiz senin yaşam olduğunu, hiçlik olduğunu
herkese bir bakışı var ölümün ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak bir ayıba son verir gibi olacak belirmesini görür gibi aynada ölü bir yüzün dinler gibi dudakları, kapalı bir ağzı o derin burgaca ineceğiz sessizce