Skip navigation.

saçını kısaltan rapunzel

varolmanın çözülemez ızdırabı


başına bir musibet gelmiş bir insanın başkasını değil de sadece kendisini kınadığını henüz duymadım. herkes ya Allah'ı ya şartları ya da insanları kınar. hepsini birden kınadığı da olur. öyleyse niye birbirlerini itip çeken ve son derece mükemmel bir düzen içinde hareket eden yıldızlara hayran kalmazlar da birbirleriyle ve diğer varlıklarla itişip kakışan insanlara hayran kalırlar. meydana gelen olay arzularına uygun değilse, o zaman sistemi ve sitemin Rabb'ini inkâr ederler. eğer istedikleri gibiyse ya da istediklerinden daha iyiyse, bu kez de düzeni ve düzenin Rabb'ini yüceltirler. işte Şin! bütün insanlar onun gibi. kendilerini değil, gökyüzünü ve yeryüzünü kınarlar. onun kalp gözü açılsa herkesten ve herşeyden önce insanları değil kendini kınardı.

bu dünyada takva sahibi olduklarını iddia edip, başlarına musibet geldiği vakit 'o, Allah'ın bir sınamasıdır' diyenler de. oysa bütün ihsanlar gibi onlar da Allah'ın sınamacı değil de öğretici olduğunu unutmuşlardır. o, ancak sınamanın neticesini bilmeyenleri sınar.

Allah, kendisinden korkanlara ve korkmayanlara eşit olarak öğretir. O'nun nazarında sevilen ya da sevilmeyen, ehil yada nâehil, asil ya da asil olmayan yoktur. insanlara bazen zevkle bazen elemle bazen lutfederek bazen de mahrum bırakarak öğretir. oysa O, hala örneklerini, anlatım biçimlerini, zamanını ve mekanını çeşitlendirmektedir. ve O'nun bizden ve bizim O'ndan ne anladığımızı idrak edebilmemiz için bize yavaş yavaş bilgi basamaklarını tırmandırmaktadır.

insanın, paranın hayatta hiçbir önemi olmadığını veya bütün yaptığı işlerin kendisine yaradığını anlaması ve bunlardan bir ibret alması, tüm hayatındaki en önemli noktadır. kim bir ibret alırsa tecrübe kazanır ve başka sınavlardan geçer. ve kim ibret almazsa değişik şekillerde sınavlarla karşılaşır. bunun için de her çeşidiyle ızdıraplar, insanların ayrılmaz bir parçası olur. çünkü onlar, ızdıraptan mutluluğa kaçmanın ızdırabın diğer bir yüzü olduğunu, anlamadıkları bir sınavdan yine anlamadıklar başka bir sınava kaçmak olduğunu ve yine ızdıraptan kaçmanın, Büyük Öğretici'nin bizden ne istediğini bilmek ve onu uygulamak olduğunu henüz öğrenememişlerdir.

mihail nuayme / kendini arayan adam(arkaş'ın günlüğü)

özgürlüğün ölümü


büyük bir kral ülkeyi ziyarete gelmişti. biraz sonra da konvoyuyla oradan geçecekti. işte bütün mesele buydu. insanları, bir an bile olsa bir kralı görmek için evlerinden çıkaran, hayatlarının akışını durduran buydu. oysa onların her biri birer kral değil miydi? ilahi tâcı başlarının üstünde, ilahi izleri bedenlerinde, ilahi sırları kalplerinde ve içlerinde taşıyan onlar değil miydi? bir kralı, kahramanı, pehlivanı seyretmeden önce, gece gündüz kendilerini seyretmeleri daha uygun değil miydi? fakat bu akıllarına gelmez.

ey özgürlük, gözünü aç ve insanlara bak. gördüklerin sakın seni şaşırtmasın. onları azarlama. cehaletlerinden dolayı onları kınama. senin kutsal adını boş yere ağızlarına aldıklarında onların dudaklarını yakma. çünkü onların dudakları, kalplerindekini değil, kalplerinde olmasını temenni ettikleri şeyi dile getirir. kalplerindeki, en kötü ifadeyle, köleliktir. insanın insana köleliği. kaplerinde olmasını temenni ettikleri şey de, senin tertemiz ruhundur ey temiz, saf, kutsallaştıran ve kutsal olan özgürlük.

bunun için ismini dudaklarıyla överler. cismini de ayaklar altına alırlar. bugün ayaklarıyla seni toz haline getirdiklerine şahit oldum. ve kulaklarımla da 'yaşasın kral' diye tezahürat yaptıklarını duydum. bunun anlamı da 'yaşasın kölelik, kahrolsun hürriyet' idi. çünkü onlar kölelik için tezahürat yaptıklarında, senin ölümüne tezahürat yaptıklarını anlayamıyorlar. yine onlar, kölelik konvoyunda yürüdüklerinde, senin cenazende yürüdüklerinin farkında bile değilleri.

köle, köle pazarında alınıp satılan değil, kalbi köle pazarı olandır.

işte bunun için insanlar tezahürat yaparken ben sustum.

mihail nuayme / kendini arayan adam(arkaş'ın günlüğü)

basın özgürlüğü(!)


basın, hem kışkırtma hem uyuşturma, hem teşvik hem de tahrik içindir. ve yine basın, karın kömür rengine, kömürün de kar beyazına boyanması, ihtiyaç durumunda gözleri örten perdelerin parçalanması ve yine ihtiyaç anında gözlerin bu perde ile örtülmesi için vardır.

mihail nuayme / çağdaş putlar

putperestliğin anatomisi


her dönemde putlar vardır. birbirini takip eden nesillerce miras alınan eski putlardır bunların bir kısmı. bir kısmı, yeni şartların gerektirdiği yeni putlardır. bu putların bazıları, bütün insanların tapmalarından istifade eder. bazıları da insan topluluklarının sadece bir bölümünün tapmasıyla sınırlı kalmıştır. putların yıkılıp fezada duman olarak uçtuğu zamanlarda, putperestliğin de yıkılıp fezada duman olarak uçup gittiğini zannedenler apaçık bir yanılgı içindedirler.

bu, putperestliğin düşünen bir beden değil, bedenleşen bir düşünce olması nedeniyledir. bir tahta parçasında bedenleşebildiği gibi, bir kelimede de bedenleşebilir putperestlik. her iki durumda da, ne baltanın nasibi vardır bu putperestliken, ne ateşin. çünkü sizler, elektrik ampulünü parçalamakla elektriği parçalamış olmazsınız. aynı şekilde herhangi bir kitabı yakmakla bu kitabın yazarının düşüncelerini yakamazsınız.

mihail nuayme / çağdaş putlar

putperestlik ve modern köleler


paraya gelince, ne iblislerin ne de meleklerin yapamayacağı şeyleri yapmıştır o.
bir tek kişinin, insanlığın ortak servetinde bin kişinin hissesine sahip olabilmesi ve bin kişinin bir tek bile hisse sahibi olamaması paranın cehennemi tuzaklarından biridir.

ekenin aç,dokuyanın çıplak, saraylar yapanın barınaksız kalması ne kadar büyük bir haksızlıktır. içimizde çalışmak isteyip de çalışacak iş bulamayan, toprağı sevip de kendisiyle toprak arasına engeller koyduğumuz, midesine koyacak bir lokma isteyip de uzanmış bir el, merhamet dileyen bir göz ve hesapsızca dua eden bir dilden başka bu lokmaya giden yol bulamayan kimselerin bulunması ne kadar büyük bir ayıptır. sonra, utancımızı, haksızlığımızı ve ayıbımızı, iyilik olarak adlandırdığımız, iğrenç bir erdem olan 'vah' perdesiyle örtmemiz ne kadar çirkindir.

yaşam, ancak Tanrı katından verilmiş bir haktır, yeryüzündekiler tarafından verilen bir sadaka değil. yavaşın, sakatın, körün ve çillinin yaşamdaki hakkı hızlının, güçlünün, görenin ve sağlıklının hakkı kadardır.

değer biçilemeyen yaşama değer biçtiğimiz sürece, değerlerimiz civa gibi oynak olmaya devam edecek, yaşamımızda hiçbirşey istikrar bulmayacak ve para bizi kendisine, tamamı yorgunluk olan bir dinginlik, içi mutsuzluk olan bir mutluluk ve kasları örümceğin ağlarından olan bir güçle, kulluk etmeye teşvik eden bir put olarak kalacaktır.

mihail nuayme / çağdaş putlar

ب'nin esrarı


ب harfi, altında noktası olan yatar bir yay şeklindedir (ب). Denir ki; kainat Kuran'da, Kuran Fatiha'da, Fatiha Besmele'de, Besmele 'ب' de, 'ب' ise noktada gizlidir. ب'nin noktası, anlayabilenler için bilimin ta kendisidir. İşte onun içindir ki; bizzat Hz.Muhammed(sav) tarafından ilim şehrinin kapısı olarak vasıflandırılan Hz.Ali(ra) : "ilim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı" buyuruyor. O noktaya da 'tevhid-i vahdet(birlik) noktası' denir. Bütün ilimler, o tevhid noktasını öğrenmek içindir.

Kuran-ı Kerim'de besmelesiz başlayan tek süre Tevbe Süresi'dir, ki o da 'beraetün' kelimesi ile yani 'ب' ile başlar. Besmelenin ب'si, Tevbe Süresi'nin ilk kelimesi olan 'beraetün' kelimesinin ب'sinde gizlidir.

ömer tuğrul inançer / dinle neyden

hicret vakitleri


Modern dünya insanı en derininden yakalar, manaya açılan yüreğinden. Makineleşmeyle başlayan dönüştürme süreci, insanları atalete itmiştir mesela. İnsan bu evreden sonra hayatının ortasına kolay kelimesini yerleştirmiştir. Bu sebeple, zorlukla yoğrulan Müslüman şuur, kolay olanı tercih etmeye meyletmiştir yıllar yılı. Örneğin çamaşır makinesinin kolaylığı, kadınları genel olarak atalete derk etmiştir. Dere kenarlarında, balkon taşlarında çamaşır çiteleyen kadınların huzuru, boş zamanları dolduran laçka televizyon programlarını izlemenin anlamsızlığına bırakmıştır kendisini. Otomobil çıktı çıkalı iki adım mesafeyi yürümenin huzurunu duyamıyor artık erkekler, o güzel havayı nüfuz edemiyor içine. Betonun ve demirin soğukluğunda eritiyor kendini günden güne. Telefonlardan ediliyor artık ilan-ı aşklar, en güzel dostluk kelamları tuşların samimiyetsizliğine kurban gidiyor. Gözlerin ve vücut dilinin olmadığı bir cümle alışverişi, zelil yürekler bırakıyor ardında. Gözleri ıraklara dikip mektup beklemenin, gecenin kan doğranmış mürekkebiyle mektup yazmanın rahmeti terkediyor bizleri.

Artık yeni bir nefes ile yeni bir yola çıkmalıyız. Heybemize ezelden verilmiş onca nimet ile, Rahman'ın kalbimize nakşettiği o büyük aşk ile yürümeliyiz. Hicret etmeliyiz en yorgun ayaklarla. Kendi kalbimize doğru gitmeliyiz. Çünkü her hicret bir inkılaptır. Ve inkılabı olanın, inkisârı olmaz.

delilikvakti

geri dönüşüm kutusu


Modern hayatın standartlaştırdığı insana şahsiyetini iade etmek lâzımdır. Faaliyetlerinin çok çeşitli ve özel zenginlik içinde gelişmesinin önemi büyüktür, insanlar seri halinde üretilen makineler değildir. Onların şahsiyetini yeniden oluşturmak için okul, fabrika, büro çerçevelerini kırmak, teknolojik medeniyetin prensiplerini reddetmek zorundayız.

Böyle bir devrim asla imkansız değildir. Terbiyenin yenileşmesi, okulu fazla değiştirmeden gerçekleştirilebilir. Bununla beraber okula verdiğimiz değer değişmelidir. Biliyoruz ki, insanlar birer fert oldukları için kütle halinde yetiştirilemezler. Okul, anne ve babanın verdiği bireysel terbiyenin yerini tutamaz. Öğretmenler entellektüel rollerini genellikle tatmin edici bir şekilde yaparlar. Fakat çocuğun ahlâkî, estetik ve dinî faaliyetlerini geliştirmek de gereklidir. Terbiye konusunda anne ve babanın vazgeçilemeyecek bir rolü vardır ve buna hazırlanmaları gerekir. Genç kızların zamanlarının büyük bir kısmını, çocukların fizyolojik ve zihinsel incelenmesine ve terbiye metotlarına ayırmamış olmaları tuhaf değil midir? Kadın, yalnız çocuk doğurmak değil, aynı zamanda onu yetiştirmek olan doğal fonksiyonuna yeniden getirilmelidir.

alexis carrel / insan denen meçhul

dengemiz dengidir dengesizliğin


yaşasın konfederasyon!
yaşasın kamçılar ve köleler!
çünkü siyahları sevsem de
lincoln'ın bir yalancı olduğunu biliyorum
dengeler adına vuruldu kim vurulduysa
çiftçiler,marilyn monroe,bağdat
dengeler adına bırakıldım kendimle başbaşa
burada şehremini'de
ve bir hallaç pamuğuna dönüşmüş olarak
kimim ben
nereden gelip nereye gidiyorum
bunun ne önemi var
mossad besliyor kafka'yı
zen'i amerika finanse ediyor
çünkü hepimizi uyuşturup
ortadoğu'yu ateşe vermek istiyorlar


ikilem
üçlem ve dörtlemler
alternatif çöplüğüne döndü üçüncü dünyanın beyinleri
'hiç akletmez misiniz?'
hayır etmeyiz!
felsefenin soysuz çarkına teslim ederiz ayetleri
öyle büyüttük öyle büyüttük ki felsefeyi
eylemi de aldı içine
eylemi aldı bizden
ve ateşler içre bağdat'ın orta yerinde
çırılçıplak kalakaldık işte
dengeler adına silahsız
dengeler adına şahsiyetsiz
miskin,geveze,entellektüel
dengeler adına vuramadı kim vurmadıysa
dengeler adına şair yaptılar bizi

hakan albayrak / bir 7.65'liğim bile yok

demokrasi martavalı


oyları kimin verdiği değil, kimin saydığı önemlidir.

Josef Stalin

yağmursuluğuna


sen ve yağmur
başa dönemezsiniz
öyle bir yol yürüdünüz ki
ancak dönüş yolunu yok ederek gelebilirdiniz
inişiniz bir iniş olurdu başa dönmemecesine
yağmur yalnız yağarken yağmurdur
sen yalnız senken sensin
burada kalamazsın ve başa dönemezsin
gitmek zorundasın

ismet özel / erbain

eski zamanlar


Eski zamanlardı. Çocuklar, ellerinde yemyeşil cüzlerle bilmediği dualar okurdu mezar başlarında. Babalar kolunda bir çift sıcak ekmekle gelirdi eve. Genç kızlar başı yerde, erkeklerse gözlerinde bir perdeyle gezerdi sokaklarda. Anneler daha bir güzel tarardı saçlarını. Aşk ile örerdi yuvasını kadınlar.

Kumrular konardı sabahın mahmur ettiği yüzümüze. Rüyalarımızda güvercin orduları, her kanat çırpışta sonsuzluğa göç ederdik. Binbir renk içinde bir renk idi yaşam. Gökkuşağı gibi geçerdik hayatın ortasından. Namazın namaz, ezanın ezan olduğu günlerdi. Kıblesini Rahman bilip, gönlünü seccade eylerdi amcalar. Mahalle başlarında filbahri, evlerde yasemin kokardı. Şadırvana düşerdi yolu, kalbi yorulanların.

Kandiller yanardı camilerde. Havai fişek yerine mahyaları izlerdi balkonda çocuklar. Kaldırırdı bir adamı yerinden selâlar. Ölüm düşerdi aklına cümle insanlığın. İlmihallerde arardı hayatın cevabını sabiler, hayat bilgisi kitapları çıkmamışken daha.

Eski zamanlardı. Sonsuzluğun nurunu vaktin ipliğine saran kalplerimiz vardı. Hüzün dokurken yedi kat semaya ellerimiz, nakış nakış rahmet derlerdik avuçlarımızdan. Kutsal yolculuktan dönen büyüklerimizden aldığımız tesbihle, sabır çekerdik karanlık saatlerin ortasında. Daha bir mutluyduk ve varlığımızın kudsiyetinin farkındaydık.

Eski zamanlardı. Kalbimizin cennet kapılarında bekleştiği..

özgürlük mahkumları


"Ayrım yapmak aktif bir süreçtir. Hiçbir ayrım yapmadan haberleri izlemenin yol açtığı edilgenlik, kolayca yönetilmemizi ve manipüle edilmemizi sağlar. Rafine totaliter toplumlar, çocuklar için geçerli olanın yetişkinler için de geçerli olduğunu keşfetmişlerdir. Yeni ve hızlı olan her şey dikkatimizi uyandıracaktır ve şimdiki zamanı vurgulamakla geçmişi silecektir. Tarih bilinci az olan ya da hiç olmayan bir toplumu yönetmek kolaydır. Böyle toplum eleştirici değildir ve kurulu düzenden kolayca memnuniyet duyar. "

gündüz vassaf / cehenneme övgü

perdenin arkasında kalan figüran


güller ve çiçeklerle, şekerler ve tatlılarla
eksiksiz tüm aşkımla
bekliyorum.

ben toprak, ben ay ışığı.
ben çeşme, ben lâle, ben zeytin.

susamış tarlalarla,
yollarla
ve bağlarla

ve yemyeşil bin bir şiirle,
taşı yaprağı çeviren şiirlerle
bekliyorum.

ve doğudan gelen
yelin esintisini
siper almış bir câsus gibi
bekliyorum.

belki de, kim bilir
bir gün haber gelir bize
kanatlarının kanatlarında.

günün birinde, belki de,
taşıverir çığlıklarla
ırmaklarım

nefes al artık, nefes al,
kardeşlerin perperişan
kalbim delik deşik.
nefes al haydi.

ben,
çarmıha gerilmiş
filistinli!

tevfik el zeyyad / kardeşlerim benim

gök-mesel


gök dediğin iki kuşun arası

hilmi yavuz / yalnızlık bir tarihtir

yokluğuyla gelebilene

kelebek etkisi


her birimiz ormana atılmış acemi kelebekleriz
ve bir günlük aşk için binlerce kez ölmekteyiz

delilikvakti

işin aslı


kerem kendi suretini görmeden
sen artık aslı-na bürün demişler
ferhat doğduğu gün isim vermeden
bu çocuk ne kadar şirin demişler

serdar tuncer / sen istanbul kokardın

ikili delilik

***yangın**************************deprem***
******lardan********************* lerden******
********geliyorum*********** geliyorum*****
**************dedi *******dedi****************
************** adam**** kadın***************
********************ve************************
****************dep** yan********************
*************rem******* gın******************
***********lere*********** lara****************
********gitti*****************gitti*************
*****yıkık********************** yanık********

metin altıok / bir uyumsuz rastlaşma

esrar ve hakikat


İman ne kadar gizliyse o kadar halis; aşk ne kadar gizlilik perdesi altında saklıysa o kadar temiz olur.

ali şeriati / yalnızlık sözleri

mecnunluk safhası


Leylası ilâhi kudretin yeni bir cilvesi ile Mevlâ olan kimseye hiç Mecnun denilir mi?

şehbenderzâde filibeli ahmed hilmi / a'mak-ı hayal

şiirsel delilik


Bir matematikçi başaramaz ama bir şair tek bir mısrasına bütün sonsuzluğu sığdırabilir.

muhammed ikbal / yansımalar

varlık duası


Ey Tanrım! Beni gül rengi sabahların, alevlere bürünmüş akşamların ve yaratılışın geçmiş gecelerinin gölgesinin kucağında, ebedi uykularını uyuyanların yer aldığı, sık ormanların bulunduğu bu dünyada yarattığın için sana şükürler olsun.

muhammed ikbal / yansımalar

sensizlik arası


bütün yolcularını
boğaz köprüsünün çaldığı
araba vapurunun
boş seferleri gibi
yalnızca rüzgar gezinir
sensiz yüreğimde

sunay akın / kaza süsü

dişilik sorunsalı


insanın yaratıldığı toprağı
çamur sanan kavimle
yaşamak zorunda kaldım
havva da yaratılmasaydı
nasıl sızlardı kaburgaları insanın

ayşe sevim / taburcu

acemi ressamlar


Yaşam bir soru işareti gibi duruyor karşımızda. Bu çetrefil düğümü (!) çözemediğimiz için karantinaya alınmış bir dünyada yaşıyoruz. Sımsıkı sarıldığımız sahte mushaflar olmuyor derdimize çare. Çünkü hayatımızın amentüsü çalınmış. Oysa ki, cennet ve cehennemin kendi içinde olduğunu bilmelidir insan. Elindeki fırça veya spatulayı kullanarak bir cennet resmi yapmalıdır kendine. Sonra da içine gidip yaşamalıdır. Zira boş bir tualdir hayat ve her birimiz birer ressamız...

andre maurois / yaşama sanatı

dejenerasyon toplumu


olabilecekken olamayanlar
dil değil, lehçe konuşanlar
din değil, kör inanç sahibi olanlar
sanat değil, süs eşyası yaratanlar
kültürleri değil, folklorları olanlar
adları değil, numaraları olanlar
yani, hiç kimseler...

eduardo galeano / kucaklaşmanın kitabı

luther ve ghandi anısına

kollektif hüzün


yeryüzünün gözyaşları sonsuzdur
biri ağlamaya başladığında
bir başka yerde
bir başkasının gözyaşları diner

Samuel Beckett - Godot'yu Beklerken

düşünce özgürlüğü


düşünce özgürlüğünün olmaması, insanların düşüncelerini söyleyememesi değildir.
düşünce özgürlüğünün olmaması, insanların düşünememesidir.

Jean Paul Sartre

firari vakitler

kum saati


ben bir kum saatiyim ve sen kum taneleri
seninle biriktirdim içimde seneleri

sedat umran / altın eşik

gıybet


şimdi bir dua getir mezarlara girmemiş
şimdi bir ağız getir mezarlar girmemiş

cafer keklikçi - tanınma korkusu

feragat makamı


ölümden daha güçlü olan şey / bize ölümü göze aldıran şeydir
candan daha kıymetli olan şey / canın kendisi için feda edildiği şeydir

ibn hazm / güvercin gerdanlığı

perspektif


çoğu insan ölmek için yaşar
oysa yaşamak için ölenlere ne mutlu

mihail nuayme / mirdad

fazladan mesai


evet!
dünya sevgisizliklerle dolu
ama bu sevgi açığını kapatmak için değil mi
kalbi olanların hayatın fazla mesaisine kalmaları?

gökhan özcan / sabrın dingin avuntuları

milli öğütüm bakanlığı iftiharla sunar


impossible is nothing


Mümkünün son sınırlarına, imkânsızı elde etmek için çabalayanlar ulaşabilir ancak.
Gerçekleşmiş imkânlar, zorlanmış imkânsızlıkların sonucudur.
Karl Liebknecht

yağmursuzlaştırıldığımıza



kendisizliğimize kaçıyoruz kendimizden
ve şeytanın cennete uzaklığı kadar yoksunuz
taşın kalbinde halkalanan rahmetten
oysa bilirdik ve aşk gibi inanırdık
gözlerini gökyüzüne râm eyleyenler
yağmur taneleri kadar temiz kalır

gül zamanlar



Gül olanın aslı güldür
Peygamber'in nesli güldür
Girdim Şah'ın bahçesine
Cümlesi aşı güldür gül

Asmasında gül dalları
Kovanında gül balları
Ağacında gül halleri
Selvi çınarı güldür gül

Açıl gel ey gonca gülüm
Ağlatma şeyda bülbülün
Şu inleyen garip dilin
Âh-u efgânı güldür gül

Gülden terazi yaparlar
Gül ile gülü tartarlar
Gül alırlar gül satarlar
Çarşı pazarı güldür gül

Gel ha gel gül ey Nesimi
Geldi yine gül mevsimi
Bu feryat bülbül sesi mi
Sesi feryadı güldür gül

Nesimi

i have a dream - I -


'Bize rüyanın değil uyanıklığımızın tabiri gerek'
Furkan Çalışkan

veda şarkıları



avuçlarımın arasından kayan
ince bir endülüs türküsü geçer
kargış akşamlara ısmarladığın
bağdat yangını rüyalardan

işte benim kan revan yüreğim:
bir ormancının elindeki balta
hangi aşk uğradıysa yıkıldı bende
yere serilmesi gibi ulu çınarların

yüzümü temizlemez ne zemzem
ne de cennet yüzündeki amber
suretim, eski bir yahudi çömleği
her savaşta yenilgi toplayan

babil karanlığıyla git şehrimden
gittiği gibi ammar'ın, cafer'in
sana hiç hubel sunmadım ama
ilk ben vurdum kalbine mızrağı

üzmesin seni yaşama kavgası
ağlatmasın ekmek ve namus
bir sus payıdır sana bu dünya
cennet'i bürüsün diye ruhun

şarabı üzüme çeviren güzelliğin
çeviremedi küfrümü ihtilâle
bilirsin, azgın suya alışmış balıklar
eğreti durur toprağın üstünde

bir şiirin arasına öylesine sıkıştırılmış
apostroflu bir 'i' harfi kadardır
cellatların bahçıvan olduğu
şu ömür bahçesindeki yerim

eğitim, görgü, ahlak ve inanç
pazardaki elma, armut gibi
kaç kilo alırsan al hepsinden
sadece çöpü kalır ellerinde

ve sen inanma yalanlar/ım/a
çocukları ağlamamış bir annenin
kalbine sıkışan o kutsal korkuyla
sana ve gözlerine şarap sunar
elleri fatiha kokan sahte rahipler

sana veda etmek ne garip
bozar gibi oyuncaklarını
hiç doğmamış bebeklerin

iki bilinenli denklem


'İnsanoğlunun değeri bir kesirle ifade edilecek olursa; payı gerçek kişiliğini gösterir, paydası da kendisini ne zannettiğini. Payda büyüdükçe kesirin değeri küçülür.'

Lev Nikolayeviç Tolstoy

maskeli koro



Herkes karanlığı kesmek için bileyliyor bıçağını. Kimi bir kitap sayfasında, kimi bir nargile marpucunda, kimi bir şarkı nakaratında, kimi bir film sekansında. Oysa herkes bumerang gibi kendi kalbine dönüyor yine ve değişen sadece zaman oluyor. Çünkü insanoğlu öyle bir kavim taşır ki kalbinde; kendi ayetine kendi karşı çıkar da; helak eder tüm varsılını.

Her şehrin kaldırımı aynı yağmura bekçilik eder ve her kaldırım kendi payına düşen zerrenin müderrisidir. Trabzanları tutan çocuklar, trabzanları yapan ustalardan öğrenmemiştir ağacın ruhunu ve ustasından öğrenmek zorunda değildir usturanın ustalığını berber kalfaları. Öyleyse kendi inkişâfı için, neden karman çorman eder durur insanoğlu, etrafındaki yörüngeleri? Kendi kudsiyetini kutsayan insanlar neden başkalarının lehçesiyle küfür eder hayata? Neden başka anahtarlarla açmaya zorlar varlık kapısını? Neden başka eller çıkarır da bağdan, insana kalır üzümün yenmesi?

Söz kati, hepimiz başka maskelerle kendini gizleyen amatör figüranlarız. Ve maskenin içinden gelen soylu bir utanç kaplar benliğimizi her vakit. İnsanoğlu barizdir ki; kendi diktiği elbiseyi giymekten utandığı için ve bu utancı hiçbir zaman gün yüzüne çıkarma tutarlılığında bulunamadığı için terzilere emanet etmiştir zerâfetini. Oysa başkasının diktiğini, ölüler bile yakıştıramazdı kendine, dilleri olsa.

Gündüze bulaştırdığı kiri, aklamasını ister geceden insan. Oysa kendi beyaz yüzünü yıkamaktan aciz bir çocuktur gece ve bu yüzden karanlıkladır ebedi zifâfı. O halde neden şeytanla girdiği münasebetin yarattığı çocuğu, meleklerden peydah etmek ister insan?

Çünkü insan, insansıdır sadece, insan olamamıştır. Tıpkı larvadaki bir kurbağa gibi, nefes alıp vermenin yeteceğini düşünür bataklıklarla cedelleşmeye ve insan, tıpkı larvadaki bir kurbağa gibi sadece ansiklopedilerde insan olarak anılır.

Evet, hepimiz aynı yalan şarkının ayrı bölümlerinden paylanıyoruz ve kendimiz dışındakilerin bilmediği notaları birbirimize paylayarak yine tekrar bütüne, aynı yere, o yalan şarkıya varıyoruz. Mutsuzluğumuzun, huzursuzluğumuzun ve insanlıksızlığımızın nedeni bu değil mi? Ve koro halinde aynı galiz şarkıyı mırıldanmamız kanıt değil midir buna?

show-time

'Hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük. Sanki hepimize aynı suni hafıza takılmış. Hepimizin belli başlı hedefleri aynı. Hepimizin korkuları aynı. Gelecek parlak değil. Çok yakında aynı anda aynı şeyleri düşünmeye başlayacağız. Mükemmel bir uyum içinde olacağız. Senkronize. Birleşmiş. Eşit. Kati. Karıncalar gibi. Böcekler gibi. Koyunlar gibi.'

Gösteri Peygamberi / Chuck Palahniuk

aşk









aşk, elinde iki parça nar çiçeğiyle
yasemin kokuları getiren sevgilinin
peçesinin altına gizlediği korkuyu
ar bilip kuyulara saklanmaktır
saklambaç acemisi çocuklar gibi

sıcak bir ramazan ertesi





-Böyle sıcak bir günde oruç mu tutulur?
-Ben bundan daha sıcak bir gün için oruç tutuyorum.

(Ebu Hatem'den rivayetle - İBN ABDİRABBİH)

para para para






'Para, hayvanın sırtını dağlamada kullanılan bir alet gibidir. Vurduğu damga övgü de olabilir, yergi de."
(Bir Bedevi Atasözü)

istanbul





cehennemin ortasında
tesbih çeken derviş

nihayet



ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak
sabahtan akşama dek, uykusuz
sağır, eski bir pişmanlık
ya da anlamsız bir ayıp gibi
ardını bırakmayan bu ölüm
bir boş söz, bir kesik çığlık
bir sessizlik olacak gözlerin
böyle görünür her sabah
yalnız senin üzerinde
kıvrımlar yansıtırken aynada
hangi gün, ey sevgili umut
bizlerde öğreneceğiz senin
yaşam olduğunu, hiçlik olduğunu






herkese bir bakışı var ölümün
ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak
bir ayıba son verir gibi olacak
belirmesini görür gibi
aynada ölü bir yüzün
dinler gibi dudakları, kapalı bir ağzı
o derin burgaca ineceğiz sessizce

Cesare Pavese