Skip navigation.

saçını kısaltan rapunzel

gizli davet


gel de savaşa sür yenik kalbimi / ey harfleri meryem sükûtuna bürüyen zümra

yaşasın kapitalizm / yaşasın iş gücü

zenan'ın ölümü


Penceresinin pervazına düşen şeytan tüylerini hışımla üfledi Zenan, hayatındaki fazlalıkları sadece İsrafil'in üfürüğüyle atabileceğini düşünerek. Kahvaltı yapmamış ve ilk kez ekmeğin kokusunu çekmek istememişti sinesine. Geceden mi kalmıştı yoksa geceyi sarhoş atlar gibi farkında olmaksızın hatim mi etmişti? Hatırlayamadı. Ve hatırlaması da bir şey kazandırmazdı. Zihnini kurcaladı ve varlık anahtarını ne kadar çevirdiyse de, açamadı bir türlü hafızasının kösnül kapısını. Sevindi bu hale. Makineleşmemişti hala ve unutmak denen o kutsal duygu terketmemişti varlığını. Ruhunu delik deşik eden depresif sancı böldü bu gururu. Etajerin üzerinden ilaçlarını alırken küçük bir kağıda iliştirilmiş notu okudu hışımla : "ağacı yık, çiçeklerle gel" . Neydi bu şimdi?

Bahçeye çıktı ve asırlık çınar ağacını seyre koyuldu. Yaprakları her nesilden bir iz bırakmışçasına farklı damarlarla çevriliydi. Ve en eski yapraklar, en çok yağmur damlasını taşırdı. Dikkatinden kaçmamıştı bu tesadüfi durum Zenan'ın. Beyaz blüzünün kollarını çemirledi ve iskarpinlerini çıkarıp ağaca çıkmaya koyuldu. Ama bu incelmiş ayaklar bu kalın gövdeye hafif geliyordu ve bir dala tutunup çıksa bile ikinciye çıkamadan düşeceğini anlıyordu. Öyleyse nasıl çıkılacaktı zirveye ve tüm insicâmın panoramasını nasıl seyredecekti? Bu imkansız görüntü, bu bulanık bilmece umutsuzluğa sürüklerken bir anda aklına kağıda iliştirilmiş not geldi "ağacı yık, çiçeklerle gel". Ve ağacı yıkmaya karar verdi.

Malzemelikte duran ve bir sonraki kurbanını bekleyen baltayı kaptığı gibi ağacın yanında aldı soluğu. İnce bilekleriyle baltanın sapını sımsıkı kavradı ve ağacın gövdesine acımasızca savurmaya başladı. Hafifçe savrulan parçalar, ağacın kalbine inen darbelerden fışkıran gözyaşlarıydı sanki. Evet haykırıp hıçkırıyordu tabiat, ve bu umrunda değildi insanın. Terledikçe daha sert vurmaya başladı Zenan. Yerinden oynayıp hareket etmeye başlamıştı ağaç. Sanki her sallanış bir boyun eğiş ritüeliydi. Dallarda kuşlar vardı hala ve birkaçı ötüyordu herşeye rağmen. Amansız bir yağmur başladı birden. Ve Zenan bunu Tanrı'nın takdiri olarak algılayıp daha da sarıldı işine. Ve nihayet gök kıpkırmızı bir hal alıp yağmurlar durulunca, duruldu ağacın kalbi. Ve Zenan elinde baltayla, yere uzanmış ağacı seyretti ganimete bakan muzaffer savaşçılar gibi. Ama gururunun yerini anlamsız bakışlar ve karmaşık düşünceler aldı. Çünkü ağacın yanındaki çiçekler de solmuş ve devrilmişti adeta. Durdu öylece Zenan.

Bir an önce odasına koşup rahatlamak ve düşüncelere dalıp bu olan bitenin ne anlama geldiğini idrak etmek istedi. Ama hafif bir nedamet dalgası, fikriyatının kıyısına çarpıp çarpıp duruyordu. Bu notu kim bırakmıştı? Neden notta yazılanı yaptığı halde çiçekler solmuştu? Duş alıp rahatlamak istedi ama suyun sesini duyunca, suyun bile kendisine değince kirleneceğini düşündü. Tekrar odasına döndü ve etajere bakınca nota bakmanın sabırsızlığından ilaçları içmeyi aklına getirmediğini farketti. Bir an önce ilaçlarını içti ve zihnindeki karmaşa kaybolur gibi oldu. Yatağa uzanıp uyumayı düşündü ama etajerin üstündeki nota tekrar bakmak istedi. Ve nota baktığında gözlerinden kan rengi yaşlar boşaldı. Babasından yadigâr kalan tüfeği alıp bahçeye çıktı. Ve kendini ağacın yanına devirecek şekilde vurdu. Çiçekler şimdi dirilmişti, çiçeklerle gitmişti Zenan sonsuzluk ağacının zirvesine. Ve yıllar sonra o bahçede bulunan notta şu yazılıydı: "hakikat aynada değil aynaya bakan ayn'da saklıdır"

delilikvakti

felaket tellalı


geceyi düşürdük cebimizden
çocuklar yere serer artık
yağmurdan uçurtmalarını
ve her beyaz kadın
dilimizin altında eriyen
günahla ayrılmış bir söz olur
bir daha kurulmamacasına

ağzımız sağır gözlerimiz lâl
ağustos gülüşünü öldüren
yetim karıncalarcasına
kar yağar saç/ak/larımıza
kalkıp gitsek kendimize
dönüş yolunu kapayacak
üzerimize doluşan balçık

soyunmadan çıplağız heyhat
başımız rüku, belimiz secdede
ters kurulmuş cümleler kadar
yarasa bakışlı kaldık hayata
öyle bir labirent ki bu
ne fare peyniri bulur
ne fareden korkar kedi

/fe eyne tezhebûn/

israfil sükut eyler yamaçlarda
şeytanın eline verdiğimiz kaval
çalınır her kaylûle riyasında
kıyam etmeyi bilemeyen biz
kıyameti bile bilemeyecek kadar
kıymetini bilemedik hakikatin

hadi toplanalım ey zelillik yurdu
cehennem dudak dayamış
ateşten donan kalplerimize

delilikvakti

aşk arası


kızıl bir çöl ezberisin
/ yalınayak kalbimde

eski ve gelmeyecek günlere...

deste deste gül kokladım
gül dalında bülbül nerde
enginlere yelken açtım
yelkenimde rüzgâr nerde

yaz güneşi kavururken
iki damla suyum nerde
sonbaharda akşam vakti
erken çöken hüznüm nerde

bulut beyaz umudum nerde
çimen yeşil tutkum nerde
dağlar yüksek gücüm nerde
pınar soğuk coşkum nerde

şifa bulmaz derde düştüm
derdime dermanım nerde
hiç kapanmaz bir yarem var
yareme tek çarem nerde

pamuk elli ninem nerde
gül yanaklı anam nerde
pembe beyaz bacım nerde
yumuk yumuk kızım nerde

yıllar önce telli duvaklı
bana koşan karım nerde
kâh üzüntüm kâh sevincim
can yoldaşım kadınım nerde

ritüel


âzâd ederim kalbimi her akşam

yaşamak ağrısı


kızların kalbinde
kırık bir ezgidir
şimdi,
yaşamak...

vüreyka


Dur gitme Vüreyka
Susacaklarım var sana

Ben Raskolnikof krizindeyken
Savrulduğum birşey vardı sende
Çocukların kalbinde zehrevan
Kadınlar kös peçelerde kargın
Sense Hürmüz gölgesinde ebrar
Bilmezdin ıslanmayı Vüreyka
Bir dilşad tabuttu yağmur sana
Çöl saçlarının kilidine yamanan

Sancıyan meleklerin ıslığından kaçıp
Sonsuzluğun kavisinden damlayan
Bir bilettin bana cennetten Vüreyka
İblisin kof mührünü rahlene deşmeyip
Böğrümü körelten zifaf karanlığında
Yakmasaydım kaburganın uçlarını
Adını sen koyardım hiç korkmadan
Kurtuluşa giden ne kadar yol varsa

Hatırlar mısın Vüreyka
Cebel yüzünden elem akarken
Kızılırmak kan alazlarındaydı
Süphan'da ateş-kes böcekleri
Ve Toros sırtlarında al yumru
Nemrut'a değmezdi gözlerin
Sen bende Erciyes kokardın

Cebbâr sokakların kızı Vüreyka
Akrep lekesinde titrek tebessüm
Alabildiğine pos kaçardı kavline
Sen aşkların eline meyletmeden
Sana çiçekler ısmarlamıştı Hayy
Bu yüzden berfin düşlerin yâri
Çelenksiz ölümler zordu sana

Balgın aklımın hasreti Vüreyka
Sen bana türkülerle koşardın
Ben sana Endülüs ağıtlarıyla
Yıldızları karartan düşbaz değil
Yüzünde mavi güneşler saklayan
Levanten bir yolcuydun içimde
Raylarımı çürütmeseydim eğer
Fahhâr yollarımı sana yürütürdüm

Bilseydim delişmen aşkların kızı
Bilseydim şu rüveyha sevdamı
Şeytanların ininden kiraladığımı
Damar damar ayaklarına kapanmaz
Sana hep mezarımdan bakardım
Keşke bilebilseydim acını Vüreyka
Mintanımı hoyrat bulutlara giydirip
Kasırgalara emanet ederdim seni

Keşmekeş güzlerin baharı Vüreyka
Sen bu dünyaya ne zaman ağlasan
Cellat kırmızısı hüzünlere bürünürdü
İçimdeki çocuğun ağustos gülüşleri
Ve kemikleri sızlardı dudaklarımın
Çünkü derimden içeri giren mayınlar
Militan gözlerince örülmüştü Vüreyka
Bu yüzdendi toprağına basmayışım

Keşişleme kederler kovalardım hep
Topuğumda ezdiğim nergislerin izi
Ve safir alnımın özerk vadilerindeki
Hannas bir menekşenin yalnızlığıyla
Kazırdım sancılarımı incifer duvarlara
Ama bilmiyordun sen namlusuzluğu
Ve kaçıyordun beni esriten cezadan
Oysa çarmıha gerseydin beni Vüreyka
İman ederdi günahına tüm havariler

Yazgımın nevzâr karanfili Vüreyka
Kurşunların ağladığı günleri düşün
Kalbimi hep umutlarla iliklerdin sen
Şimdi ben seni ölüme ilikleyeceğim
Gitmeliyim zindan şehirlerin hurisi
Gitmeliyim sökerek ilmeğini aşkın
Ve sana İbrahim gibi seslenmeliyim
Ölümü hakedecek kadar yaşamadım
Yaşamayı hakedecek kadar ölmeliyim

delilikvakti

tasavvuf ve hâl


tasavvufun en ön önemli özelliği, öğrenme yolu ile ulaşılamayan ancak tadarak, yaşayarak ve sıfat değiştirerek varılabilen yanlarıdır. daha açıkçası sarhoş sarhoşluğun ne olduğunu bilemediği halde sarhoştur. buna karşılık ayık kimse, sarhoşluğun tarifini, neden ve nasıl meydana geldiğini bildiği halde sarhoşluk hali ile hiçbir ilgisi yoktur. işte zühdün mahiyetini, şartlarını ve sebeplerini bilmek ile doğrudan zahidliği yaşamak arasında fark da böyledir. sûfiler söz düşkünleri değil, hâl adamlarıdır.

mehmet maruf / ayna bizim olmalı

felsefe karşısında alınacak tavır


filozof ilahiyat alanında yanılır, ama tabiat ilimlerinde çoğunlukla isabet eder. dini düşünceye sahip birisi ise ilahiyat konusunda eğer sağlıklı çıkarımlar yapabiliyorsa genellikle doğru bilgilere varır. ancak tabiat ilimlerinde filozofla aynı şansa sahiptir. bilimsel gücü arttırdıkça doğru sonuçlara ulaşılabilir. öyleyse felsefenin ilimlere bakan cephesini her zaman ilgiyle izlemek gerekirken, metafiziğe bakan cephesinden mümkün mertebe uzak kalmaya çalışılmalıdır.

imam-ı gazali / tehafüt-el felasife

ibret ve aklet


çelenksiz ve çengisizce
bir dolu lacivert bakışı
yitiğine kefen eylemek
ölmekten daha muzafferane
daha kudretli ve masumane

yer yarılır ve fışkırır
kirletilmemiş kitabelere
sonsuz bir tandans vahyi:
aynası ölüm olanların
yakasında ne klas şavkır
yaşamak denen kof yansı

reklamın iyisi kötüsü olmaz


modern kapitalizmin en şeytani alanlarından birincde, reklam denilen yalan ortamında mübadeleye giren eşarp, modernleşmiş Müslüman'ın ihin durumunu ele veren bir ipucu. birbirinden güzel hanımların işveli bir edayla sergilediği pahalı eşarpların ilk göze çarpan özelliği renk armonisinden yoksun oluşu.

batıdan esen moda rüzgarlarından yeterince nasiplenen örtülerimiz, en tuhaf ve zoraki renk beraberlikleriyle ve altın filan gibi lüks karışımlarla birincil amacından uzak üretiliyor. orta sınıftan bir çalışanın aylık maaşıyla ancak alabileceği kadar pahalı olan ipek-altın vs. hiper-alaşımlı, berbat bir desen ve renk örgüsüne sahip eşarplarımızın reklam filmleri ise ayrı bir alem.

en başarısız reklam hangisidir? diye soracak olursanız, tereddüt etmeden eşarp reklamları diyebilirim.

eşarbın reklamına gelecek olursak.

iffet, haram, helal, namaz, cenaze vs. dahil herşeyi seyirlik bir malzemeye dönüştüren modern iletişim araçlarının tüketim ortamında eşarbın ne işi var? bu soruya bir Allah'ın kulu çıkıp cevap verebilse alnından öpeceğim. kadını sadece bir arzu nesnesi olarak gören bu ortamlara örtü gibi bir aracın da dahil olması akıl alır şey değil. reklamı yapılan aracın işlevine aykırı bir biçimde sunulması daha da rahatsız edici.

bu türden reklamların yayınlandığı ekranlarda reklam olgusuna veryansın edilmesi ise postmodern bir durum.

modern araçların çarkları arasında öğütülen başörtüsü, laikperestlerin dediği gibi bir simge, lakin bir siyasal örgütün değil, modernleşen Müslüman'ın hüzünlü durumunu anlatan bir simge.

herşeyin aslını, esasını ve ruhunu yitirdiği bir dünyaya hüzünlü bakışlarla bakan Müslüman'ın dünyayla çelişkisini başarıyla yansıtıyor.

abartılı bir makyajla güzelliğin maddi boyutunu öne çıkarmış olan aktris, iç gıcıklayan mimiklerle, saçma sapan bir oyunla örtüyü dünyevileştiriyor, metaya dönüştürüyor.

manevi niteliğinden soyutlanan örtü, sıradan bir bez parçasına ve giderek reklam denilen ve çağımızı özetleyen dev öğütücünün dişleri arasında mala dönüşüyor.

ninemin kareli çarşafı, diyorum; böylesi bir belaya uğramadı. o ne birilerinin saçmaladığı gibi bir simgeydi, ne de lüks tüketim aracı.

o, onun fıtri haliydi, sadeydi ve güzeldi, mahremiyetin bir süreciydi.

sadık yalsızuçanlar / tarafsızlık masalı

şizofren


kendisiyle ilgili kararların alınma sürecine bir eğlenceymiş gibi yaklaşan şizofrenlere seyirci deniyor artık.

sadık yalsızuçanlar / tarafsızlık masalı

isyan tefsiri


sigarası erken bitenlerin parmak arasından hızla geçen duman kadar yorgunuz hayattan. çocuklarımız hep zemin katta oturur ve biliriz ki rüzgarın ilk alıcısıdır günahını ilk kefarete götüren. oysa nezleden değildi hapşuruk ve gözyaşı. bir balkon korkuluğunun en zayıf suntasına tüm risklerine rağmen tutunup, minicik gözlerle dünyayı seyretmek yerine, demir parmaklıklarla aynı hizaya gelen betonun üstündeki gövdesi anonim adımları seyretmenin soğukluğuydu onları somurtturan. mutlu değil çocuklar, ve bizler yorgun argın huzursuzlarız. kimimiz çocuğun üzerindeki yeni elbiseyi kimin aldığını sorduğumuzda çocuğun dedem aldı diye cevap vermesinin babada açtığı yarayı ve çağları yerinden oynatan o kahrolası sancısını görmeyiz, anlamayız. varsa yoksa bordrolar, billboardlar, poliçeler ve daha nice saklı tanrılar. ya kadınlarımız. kim altın kazanacak, kim mobilyalarını yenileyecek, kim örtülerini bezeyecek, kim çeyizin en cafcafını düzecek, kim bugün et pişirecek, kim et bulamayıp ta kimin canlı etini yiyecek. bir asra bir günlük sevabı sığdıran ümmet, bir güne bir asırlık günahı sığdırırsa ve'l asr demenin vakti gelmiştir.

ah çok bilen, az düşünenlerimiz. polo yaka libaslarla, timsah damgalı lüks pelerinlerle, putperestlerin helva eriten cümleleriyle nasıl savaşacaksınız? en ucuz komplimanlarla, en sahte diyaloglarla kabuğunuzu daha ne kadar pörsüteceksiniz ey ukala sürüngenler? saçlarınızdaki yapışkan vıcıksılıkla ancak aşkı tel parçasına indirgeyen ayran gönüllü sünepeleri kandırabilirsiniz, bizi ve bizi adam edecek olanı asla. siz mağaradaki örümceğin değil ortaçağın kahrolası genelevlerine pelesenk olmuş örümcekleri umursarsınız. ve siz kutsal güvercinleri adi bir sol yalakalığıyla göklere fırlatırsınız. cennette namusdan bahseder hurileri garanti altına alırsınız, cehennemde ise yalaka bir kamusun hafızı olup lehebin ateşi sönsün diye odunlarını unufak edersiniz. çünkü siz maslahat uğruna ıslahatı satacak kadar münafıksınız. ne olursan ol gel dersiniz utanmadan, kendi olmazlığınızı sutre altına iterek. cehennem satarsınız habire, habire birilerini aşağılık gayyalara iter durursunuz. oysa her birimiz kısık ateşte on beş dakikaya ayarlı odun değil miyiz? ve bu odunu insana çevirecek bir marangozluk sınavı değil midir bu devinen zaman? peki siz kimsiniz de isalara marangozluk, zekeriyalara bahçıvanlık, muhammedlere çobanlık taslıyorsunuz? altıüstü birer meni damlasısınız. cehennemin cayırgâh damarlarında rezilce dolaştırılıp küfrün rahminden ateşe atılacak iblis peydahları olacaksınız.

kalplerin gusül vakti gelince görüşeceğiz sizlerle.

ilahi hiyerarşi


fakirliğin insanın elindekileri almadığı, mağlubiyetin onu galibiyete, ölümün ölümsüzlüğe ulaştırabildiği o Ebedi Adalet'in hak dağıtımında, son kalanların horlanışının altın bir zafere dönüşebildiği ahenkli insanlık diye bir şey var.

radindranath tagore / milliyetçilik

doğunun sonsuz ışığı


kardeşlerim, yangın afetinin kızıl ışığı yıldızlara alaycı çıtırtılarını gönderirken, siz yıkım ateşine değil o yıldızlara inanın. çünkü bu yangın kendi kendisini yiyip bitirdiğinde ve tamamen sönerek geride sadece küllerini bıraktığında, sonsuz ışık doğu'da tekrar parlayacak. doğu'da; beşer tarihindeki sabah güneşinin doğduğu yerde.

rabindranath tagore / milliyetçilik

modernleşmeyin ey modernler


şiir yazmak nasıl şairliğe özenmekse, modernleşme de modernizme özentidir ancak. taklitçilikten başka birşey değildir; ancak taklit asıldan daha gürültülü ve daha kabadır, ve fazlasıyla lafa dayalıdır.

unutulmamalıdır ki; gerçek modern ruha sahip olanların modernleşmeye ihtiyacı yoktur, tıpkı gerçekten cesur olanların yüksektek atıp tutmaya ihtiyaç duymaması gibi. modernizm avrupalıların kıyafetinde, veya çocukların ders görürken hapsedildikleri çirkin binalarda, veya o insanların ömür boyu tıkıldıkları dört köşeli pencereleri olan dik ve düz duvarlı dört köşe evlerde değildir. modernizm, onların hanımlarının uyar uymaz taşıdıkları şapkalarda hiç değildir. bunlar modern değil, olsa olsa avruplaıdır. gerçek modernizm zevke kölelik değil, zihnin hürriyetidir. düşünce ve eylemin bağımsızlığıdır. avrupalı öğretmenlerin vesayeti değil.

radindranath tagore / milliyetçilik

bilmece, ayna ve çuvaldız


eğer doğruyu konuşmak istiyorsanız, bizzat dudağı ve dili doğru konuşturmayı öğrenin. bunun için dudak ve dille değil, dudağın ve dilin derinlikleri ile konuşun. konuşun ki; dudak ve dilin ardındaki bütün kelimeleri dillendirebilesiniz.

eğer doğruyu görüp konuşabilseydiniz, her baktığınız nesnede kendinizden başka bir şeyi görmediğinizi ve her konuştuğunuzda da sadece kendinizle konuştuğunuzu anlayacaktınız. çünkü, nesnelerin ardında ona bakan, konuşmanın ardında da onu konuşan kimsenin bizzat kendisi bulunur.

işte bu yüzden dünyanız bir bilmece olursa, kendiniz bilmece olduğunuz içindir. yine bu yüzden konuşmalarınız karmakarışık ve anlaşılmaz olursa, siz karmakarışık ve anlaşılmaz olduğunuz içindir.

mihail nuayme / mirdad

varoluş dilemması


ne kadar az şeye sahibim, ne kadar az şey bana sahip
ne kadar çok şeye sahibim, ne kadar çok şey bana sahip
sahip olduğum şeyler azalınca artıyor kıymetim
sahip olduğum şeyler çoğalınca azalıyor kıymetim

mihail nuayme / mirdad

varolmanın çözülemez ızdırabı


başına bir musibet gelmiş bir insanın başkasını değil de sadece kendisini kınadığını henüz duymadım. herkes ya Allah'ı ya şartları ya da insanları kınar. hepsini birden kınadığı da olur. öyleyse niye birbirlerini itip çeken ve son derece mükemmel bir düzen içinde hareket eden yıldızlara hayran kalmazlar da birbirleriyle ve diğer varlıklarla itişip kakışan insanlara hayran kalırlar. meydana gelen olay arzularına uygun değilse, o zaman sistemi ve sitemin Rabb'ini inkâr ederler. eğer istedikleri gibiyse ya da istediklerinden daha iyiyse, bu kez de düzeni ve düzenin Rabb'ini yüceltirler. işte Şin! bütün insanlar onun gibi. kendilerini değil, gökyüzünü ve yeryüzünü kınarlar. onun kalp gözü açılsa herkesten ve herşeyden önce insanları değil kendini kınardı.

bu dünyada takva sahibi olduklarını iddia edip, başlarına musibet geldiği vakit 'o, Allah'ın bir sınamasıdır' diyenler de. oysa bütün ihsanlar gibi onlar da Allah'ın sınamacı değil de öğretici olduğunu unutmuşlardır. o, ancak sınamanın neticesini bilmeyenleri sınar.

Allah, kendisinden korkanlara ve korkmayanlara eşit olarak öğretir. O'nun nazarında sevilen ya da sevilmeyen, ehil yada nâehil, asil ya da asil olmayan yoktur. insanlara bazen zevkle bazen elemle bazen lutfederek bazen de mahrum bırakarak öğretir. oysa O, hala örneklerini, anlatım biçimlerini, zamanını ve mekanını çeşitlendirmektedir. ve O'nun bizden ve bizim O'ndan ne anladığımızı idrak edebilmemiz için bize yavaş yavaş bilgi basamaklarını tırmandırmaktadır.

insanın, paranın hayatta hiçbir önemi olmadığını veya bütün yaptığı işlerin kendisine yaradığını anlaması ve bunlardan bir ibret alması, tüm hayatındaki en önemli noktadır. kim bir ibret alırsa tecrübe kazanır ve başka sınavlardan geçer. ve kim ibret almazsa değişik şekillerde sınavlarla karşılaşır. bunun için de her çeşidiyle ızdıraplar, insanların ayrılmaz bir parçası olur. çünkü onlar, ızdıraptan mutluluğa kaçmanın ızdırabın diğer bir yüzü olduğunu, anlamadıkları bir sınavdan yine anlamadıklar başka bir sınava kaçmak olduğunu ve yine ızdıraptan kaçmanın, Büyük Öğretici'nin bizden ne istediğini bilmek ve onu uygulamak olduğunu henüz öğrenememişlerdir.

mihail nuayme / kendini arayan adam(arkaş'ın günlüğü)

özgürlüğün ölümü


büyük bir kral ülkeyi ziyarete gelmişti. biraz sonra da konvoyuyla oradan geçecekti. işte bütün mesele buydu. insanları, bir an bile olsa bir kralı görmek için evlerinden çıkaran, hayatlarının akışını durduran buydu. oysa onların her biri birer kral değil miydi? ilahi tâcı başlarının üstünde, ilahi izleri bedenlerinde, ilahi sırları kalplerinde ve içlerinde taşıyan onlar değil miydi? bir kralı, kahramanı, pehlivanı seyretmeden önce, gece gündüz kendilerini seyretmeleri daha uygun değil miydi? fakat bu akıllarına gelmez.

ey özgürlük, gözünü aç ve insanlara bak. gördüklerin sakın seni şaşırtmasın. onları azarlama. cehaletlerinden dolayı onları kınama. senin kutsal adını boş yere ağızlarına aldıklarında onların dudaklarını yakma. çünkü onların dudakları, kalplerindekini değil, kalplerinde olmasını temenni ettikleri şeyi dile getirir. kalplerindeki, en kötü ifadeyle, köleliktir. insanın insana köleliği. kaplerinde olmasını temenni ettikleri şey de, senin tertemiz ruhundur ey temiz, saf, kutsallaştıran ve kutsal olan özgürlük.

bunun için ismini dudaklarıyla överler. cismini de ayaklar altına alırlar. bugün ayaklarıyla seni toz haline getirdiklerine şahit oldum. ve kulaklarımla da 'yaşasın kral' diye tezahürat yaptıklarını duydum. bunun anlamı da 'yaşasın kölelik, kahrolsun hürriyet' idi. çünkü onlar kölelik için tezahürat yaptıklarında, senin ölümüne tezahürat yaptıklarını anlayamıyorlar. yine onlar, kölelik konvoyunda yürüdüklerinde, senin cenazende yürüdüklerinin farkında bile değilleri.

köle, köle pazarında alınıp satılan değil, kalbi köle pazarı olandır.

işte bunun için insanlar tezahürat yaparken ben sustum.

mihail nuayme / kendini arayan adam(arkaş'ın günlüğü)

basın özgürlüğü(!)


basın, hem kışkırtma hem uyuşturma, hem teşvik hem de tahrik içindir. ve yine basın, karın kömür rengine, kömürün de kar beyazına boyanması, ihtiyaç durumunda gözleri örten perdelerin parçalanması ve yine ihtiyaç anında gözlerin bu perde ile örtülmesi için vardır.

mihail nuayme / çağdaş putlar

putperestliğin anatomisi


her dönemde putlar vardır. birbirini takip eden nesillerce miras alınan eski putlardır bunların bir kısmı. bir kısmı, yeni şartların gerektirdiği yeni putlardır. bu putların bazıları, bütün insanların tapmalarından istifade eder. bazıları da insan topluluklarının sadece bir bölümünün tapmasıyla sınırlı kalmıştır. putların yıkılıp fezada duman olarak uçtuğu zamanlarda, putperestliğin de yıkılıp fezada duman olarak uçup gittiğini zannedenler apaçık bir yanılgı içindedirler.

bu, putperestliğin düşünen bir beden değil, bedenleşen bir düşünce olması nedeniyledir. bir tahta parçasında bedenleşebildiği gibi, bir kelimede de bedenleşebilir putperestlik. her iki durumda da, ne baltanın nasibi vardır bu putperestliken, ne ateşin. çünkü sizler, elektrik ampulünü parçalamakla elektriği parçalamış olmazsınız. aynı şekilde herhangi bir kitabı yakmakla bu kitabın yazarının düşüncelerini yakamazsınız.

mihail nuayme / çağdaş putlar

putperestlik ve modern köleler


paraya gelince, ne iblislerin ne de meleklerin yapamayacağı şeyleri yapmıştır o.
bir tek kişinin, insanlığın ortak servetinde bin kişinin hissesine sahip olabilmesi ve bin kişinin bir tek bile hisse sahibi olamaması paranın cehennemi tuzaklarından biridir.

ekenin aç,dokuyanın çıplak, saraylar yapanın barınaksız kalması ne kadar büyük bir haksızlıktır. içimizde çalışmak isteyip de çalışacak iş bulamayan, toprağı sevip de kendisiyle toprak arasına engeller koyduğumuz, midesine koyacak bir lokma isteyip de uzanmış bir el, merhamet dileyen bir göz ve hesapsızca dua eden bir dilden başka bu lokmaya giden yol bulamayan kimselerin bulunması ne kadar büyük bir ayıptır. sonra, utancımızı, haksızlığımızı ve ayıbımızı, iyilik olarak adlandırdığımız, iğrenç bir erdem olan 'vah' perdesiyle örtmemiz ne kadar çirkindir.

yaşam, ancak Tanrı katından verilmiş bir haktır, yeryüzündekiler tarafından verilen bir sadaka değil. yavaşın, sakatın, körün ve çillinin yaşamdaki hakkı hızlının, güçlünün, görenin ve sağlıklının hakkı kadardır.

değer biçilemeyen yaşama değer biçtiğimiz sürece, değerlerimiz civa gibi oynak olmaya devam edecek, yaşamımızda hiçbirşey istikrar bulmayacak ve para bizi kendisine, tamamı yorgunluk olan bir dinginlik, içi mutsuzluk olan bir mutluluk ve kasları örümceğin ağlarından olan bir güçle, kulluk etmeye teşvik eden bir put olarak kalacaktır.

mihail nuayme / çağdaş putlar

ب'nin esrarı


ب harfi, altında noktası olan yatar bir yay şeklindedir (ب). Denir ki; kainat Kuran'da, Kuran Fatiha'da, Fatiha Besmele'de, Besmele 'ب' de, 'ب' ise noktada gizlidir. ب'nin noktası, anlayabilenler için bilimin ta kendisidir. İşte onun içindir ki; bizzat Hz.Muhammed(sav) tarafından ilim şehrinin kapısı olarak vasıflandırılan Hz.Ali(ra) : "ilim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı" buyuruyor. O noktaya da 'tevhid-i vahdet(birlik) noktası' denir. Bütün ilimler, o tevhid noktasını öğrenmek içindir.

Kuran-ı Kerim'de besmelesiz başlayan tek süre Tevbe Süresi'dir, ki o da 'beraetün' kelimesi ile yani 'ب' ile başlar. Besmelenin ب'si, Tevbe Süresi'nin ilk kelimesi olan 'beraetün' kelimesinin ب'sinde gizlidir.

ömer tuğrul inançer / dinle neyden

hicret vakitleri


Modern dünya insanı en derininden yakalar, manaya açılan yüreğinden. Makineleşmeyle başlayan dönüştürme süreci, insanları atalete itmiştir mesela. İnsan bu evreden sonra hayatının ortasına kolay kelimesini yerleştirmiştir. Bu sebeple, zorlukla yoğrulan Müslüman şuur, kolay olanı tercih etmeye meyletmiştir yıllar yılı. Örneğin çamaşır makinesinin kolaylığı, kadınları genel olarak atalete derk etmiştir. Dere kenarlarında, balkon taşlarında çamaşır çiteleyen kadınların huzuru, boş zamanları dolduran laçka televizyon programlarını izlemenin anlamsızlığına bırakmıştır kendisini. Otomobil çıktı çıkalı iki adım mesafeyi yürümenin huzurunu duyamıyor artık erkekler, o güzel havayı nüfuz edemiyor içine. Betonun ve demirin soğukluğunda eritiyor kendini günden güne. Telefonlardan ediliyor artık ilan-ı aşklar, en güzel dostluk kelamları tuşların samimiyetsizliğine kurban gidiyor. Gözlerin ve vücut dilinin olmadığı bir cümle alışverişi, zelil yürekler bırakıyor ardında. Gözleri ıraklara dikip mektup beklemenin, gecenin kan doğranmış mürekkebiyle mektup yazmanın rahmeti terkediyor bizleri.

Artık yeni bir nefes ile yeni bir yola çıkmalıyız. Heybemize ezelden verilmiş onca nimet ile, Rahman'ın kalbimize nakşettiği o büyük aşk ile yürümeliyiz. Hicret etmeliyiz en yorgun ayaklarla. Kendi kalbimize doğru gitmeliyiz. Çünkü her hicret bir inkılaptır. Ve inkılabı olanın, inkisârı olmaz.

delilikvakti

geri dönüşüm kutusu


Modern hayatın standartlaştırdığı insana şahsiyetini iade etmek lâzımdır. Faaliyetlerinin çok çeşitli ve özel zenginlik içinde gelişmesinin önemi büyüktür, insanlar seri halinde üretilen makineler değildir. Onların şahsiyetini yeniden oluşturmak için okul, fabrika, büro çerçevelerini kırmak, teknolojik medeniyetin prensiplerini reddetmek zorundayız.

Böyle bir devrim asla imkansız değildir. Terbiyenin yenileşmesi, okulu fazla değiştirmeden gerçekleştirilebilir. Bununla beraber okula verdiğimiz değer değişmelidir. Biliyoruz ki, insanlar birer fert oldukları için kütle halinde yetiştirilemezler. Okul, anne ve babanın verdiği bireysel terbiyenin yerini tutamaz. Öğretmenler entellektüel rollerini genellikle tatmin edici bir şekilde yaparlar. Fakat çocuğun ahlâkî, estetik ve dinî faaliyetlerini geliştirmek de gereklidir. Terbiye konusunda anne ve babanın vazgeçilemeyecek bir rolü vardır ve buna hazırlanmaları gerekir. Genç kızların zamanlarının büyük bir kısmını, çocukların fizyolojik ve zihinsel incelenmesine ve terbiye metotlarına ayırmamış olmaları tuhaf değil midir? Kadın, yalnız çocuk doğurmak değil, aynı zamanda onu yetiştirmek olan doğal fonksiyonuna yeniden getirilmelidir.

alexis carrel / insan denen meçhul

dengemiz dengidir dengesizliğin


yaşasın konfederasyon!
yaşasın kamçılar ve köleler!
çünkü siyahları sevsem de
lincoln'ın bir yalancı olduğunu biliyorum
dengeler adına vuruldu kim vurulduysa
çiftçiler,marilyn monroe,bağdat
dengeler adına bırakıldım kendimle başbaşa
burada şehremini'de
ve bir hallaç pamuğuna dönüşmüş olarak
kimim ben
nereden gelip nereye gidiyorum
bunun ne önemi var
mossad besliyor kafka'yı
zen'i amerika finanse ediyor
çünkü hepimizi uyuşturup
ortadoğu'yu ateşe vermek istiyorlar


ikilem
üçlem ve dörtlemler
alternatif çöplüğüne döndü üçüncü dünyanın beyinleri
'hiç akletmez misiniz?'
hayır etmeyiz!
felsefenin soysuz çarkına teslim ederiz ayetleri
öyle büyüttük öyle büyüttük ki felsefeyi
eylemi de aldı içine
eylemi aldı bizden
ve ateşler içre bağdat'ın orta yerinde
çırılçıplak kalakaldık işte
dengeler adına silahsız
dengeler adına şahsiyetsiz
miskin,geveze,entellektüel
dengeler adına vuramadı kim vurmadıysa
dengeler adına şair yaptılar bizi

hakan albayrak / bir 7.65'liğim bile yok

demokrasi martavalı


oyları kimin verdiği değil, kimin saydığı önemlidir.

Josef Stalin

yağmursuluğuna


sen ve yağmur
başa dönemezsiniz
öyle bir yol yürüdünüz ki
ancak dönüş yolunu yok ederek gelebilirdiniz
inişiniz bir iniş olurdu başa dönmemecesine
yağmur yalnız yağarken yağmurdur
sen yalnız senken sensin
burada kalamazsın ve başa dönemezsin
gitmek zorundasın

ismet özel / erbain

eski zamanlar


Eski zamanlardı. Çocuklar, ellerinde yemyeşil cüzlerle bilmediği dualar okurdu mezar başlarında. Babalar kolunda bir çift sıcak ekmekle gelirdi eve. Genç kızlar başı yerde, erkeklerse gözlerinde bir perdeyle gezerdi sokaklarda. Anneler daha bir güzel tarardı saçlarını. Aşk ile örerdi yuvasını kadınlar.

Kumrular konardı sabahın mahmur ettiği yüzümüze. Rüyalarımızda güvercin orduları, her kanat çırpışta sonsuzluğa göç ederdik. Binbir renk içinde bir renk idi yaşam. Gökkuşağı gibi geçerdik hayatın ortasından. Namazın namaz, ezanın ezan olduğu günlerdi. Kıblesini Rahman bilip, gönlünü seccade eylerdi amcalar. Mahalle başlarında filbahri, evlerde yasemin kokardı. Şadırvana düşerdi yolu, kalbi yorulanların.

Kandiller yanardı camilerde. Havai fişek yerine mahyaları izlerdi balkonda çocuklar. Kaldırırdı bir adamı yerinden selâlar. Ölüm düşerdi aklına cümle insanlığın. İlmihallerde arardı hayatın cevabını sabiler, hayat bilgisi kitapları çıkmamışken daha.

Eski zamanlardı. Sonsuzluğun nurunu vaktin ipliğine saran kalplerimiz vardı. Hüzün dokurken yedi kat semaya ellerimiz, nakış nakış rahmet derlerdik avuçlarımızdan. Kutsal yolculuktan dönen büyüklerimizden aldığımız tesbihle, sabır çekerdik karanlık saatlerin ortasında. Daha bir mutluyduk ve varlığımızın kudsiyetinin farkındaydık.

Eski zamanlardı. Kalbimizin cennet kapılarında bekleştiği..

özgürlük mahkumları


"Ayrım yapmak aktif bir süreçtir. Hiçbir ayrım yapmadan haberleri izlemenin yol açtığı edilgenlik, kolayca yönetilmemizi ve manipüle edilmemizi sağlar. Rafine totaliter toplumlar, çocuklar için geçerli olanın yetişkinler için de geçerli olduğunu keşfetmişlerdir. Yeni ve hızlı olan her şey dikkatimizi uyandıracaktır ve şimdiki zamanı vurgulamakla geçmişi silecektir. Tarih bilinci az olan ya da hiç olmayan bir toplumu yönetmek kolaydır. Böyle toplum eleştirici değildir ve kurulu düzenden kolayca memnuniyet duyar. "

gündüz vassaf / cehenneme övgü

perdenin arkasında kalan figüran


güller ve çiçeklerle, şekerler ve tatlılarla
eksiksiz tüm aşkımla
bekliyorum.

ben toprak, ben ay ışığı.
ben çeşme, ben lâle, ben zeytin.

susamış tarlalarla,
yollarla
ve bağlarla

ve yemyeşil bin bir şiirle,
taşı yaprağı çeviren şiirlerle
bekliyorum.

ve doğudan gelen
yelin esintisini
siper almış bir câsus gibi
bekliyorum.

belki de, kim bilir
bir gün haber gelir bize
kanatlarının kanatlarında.

günün birinde, belki de,
taşıverir çığlıklarla
ırmaklarım

nefes al artık, nefes al,
kardeşlerin perperişan
kalbim delik deşik.
nefes al haydi.

ben,
çarmıha gerilmiş
filistinli!

tevfik el zeyyad / kardeşlerim benim

gök-mesel


gök dediğin iki kuşun arası

hilmi yavuz / yalnızlık bir tarihtir

yokluğuyla gelebilene

kelebek etkisi


her birimiz ormana atılmış acemi kelebekleriz
ve bir günlük aşk için binlerce kez ölmekteyiz

delilikvakti

işin aslı


kerem kendi suretini görmeden
sen artık aslı-na bürün demişler
ferhat doğduğu gün isim vermeden
bu çocuk ne kadar şirin demişler

serdar tuncer / sen istanbul kokardın

ikili delilik

***yangın**************************deprem***
******lardan********************* lerden******
********geliyorum*********** geliyorum*****
**************dedi *******dedi****************
************** adam**** kadın***************
********************ve************************
****************dep** yan********************
*************rem******* gın******************
***********lere*********** lara****************
********gitti*****************gitti*************
*****yıkık********************** yanık********

metin altıok / bir uyumsuz rastlaşma

esrar ve hakikat


İman ne kadar gizliyse o kadar halis; aşk ne kadar gizlilik perdesi altında saklıysa o kadar temiz olur.

ali şeriati / yalnızlık sözleri

mecnunluk safhası


Leylası ilâhi kudretin yeni bir cilvesi ile Mevlâ olan kimseye hiç Mecnun denilir mi?

şehbenderzâde filibeli ahmed hilmi / a'mak-ı hayal

şiirsel delilik


Bir matematikçi başaramaz ama bir şair tek bir mısrasına bütün sonsuzluğu sığdırabilir.

muhammed ikbal / yansımalar

varlık duası


Ey Tanrım! Beni gül rengi sabahların, alevlere bürünmüş akşamların ve yaratılışın geçmiş gecelerinin gölgesinin kucağında, ebedi uykularını uyuyanların yer aldığı, sık ormanların bulunduğu bu dünyada yarattığın için sana şükürler olsun.

muhammed ikbal / yansımalar

sensizlik arası


bütün yolcularını
boğaz köprüsünün çaldığı
araba vapurunun
boş seferleri gibi
yalnızca rüzgar gezinir
sensiz yüreğimde

sunay akın / kaza süsü

dişilik sorunsalı


insanın yaratıldığı toprağı
çamur sanan kavimle
yaşamak zorunda kaldım
havva da yaratılmasaydı
nasıl sızlardı kaburgaları insanın

ayşe sevim / taburcu

acemi ressamlar


Yaşam bir soru işareti gibi duruyor karşımızda. Bu çetrefil düğümü (!) çözemediğimiz için karantinaya alınmış bir dünyada yaşıyoruz. Sımsıkı sarıldığımız sahte mushaflar olmuyor derdimize çare. Çünkü hayatımızın amentüsü çalınmış. Oysa ki, cennet ve cehennemin kendi içinde olduğunu bilmelidir insan. Elindeki fırça veya spatulayı kullanarak bir cennet resmi yapmalıdır kendine. Sonra da içine gidip yaşamalıdır. Zira boş bir tualdir hayat ve her birimiz birer ressamız...

andre maurois / yaşama sanatı

dejenerasyon toplumu


olabilecekken olamayanlar
dil değil, lehçe konuşanlar
din değil, kör inanç sahibi olanlar
sanat değil, süs eşyası yaratanlar
kültürleri değil, folklorları olanlar
adları değil, numaraları olanlar
yani, hiç kimseler...

eduardo galeano / kucaklaşmanın kitabı

luther ve ghandi anısına

kollektif hüzün


yeryüzünün gözyaşları sonsuzdur
biri ağlamaya başladığında
bir başka yerde
bir başkasının gözyaşları diner

Samuel Beckett - Godot'yu Beklerken

düşünce özgürlüğü


düşünce özgürlüğünün olmaması, insanların düşüncelerini söyleyememesi değildir.
düşünce özgürlüğünün olmaması, insanların düşünememesidir.

Jean Paul Sartre