Skip navigation.

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir / Müptela-yı gama sor geceler kim kaç saat.../ fuzuli

STICKY POST

teşrif buyuranlar


daha az uyku


Lale, sabahları uyanamamaktan son derece üzgündü. Saat çalıyor; ama Lale uyku mahmurluğuyla saate uzanıyor ve saati kapatıp uyumaya devam ediyordu. Bu yüzden de bir sürü yere geç kalıyor ya da sabah yapılması gereken işleri yapamıyordu.
Uykuya doyamıyor; sekiz saatten aşağı hiçbir uyku ona hiç yetmiyordu. Arkadaşı Merih ise günde üç dört saat uykuyla dolaşabiliyor; bu durumu hiç sorun etmiyordu. İki genç kız bazen birlikte kalıyorlar; Merih sabah beş-altı gibi kalkarken Lale sekizden önden önce yataktan doğrulamıyordu. Lale, Merih'in bu özelliğine gıpta ediyor; nasıl yaptığını soruyordu. Ancak Merih de nasıl daha az uyku ile idare edebildiğini tam bilmiyordu. Neden bazılarının daha az uyuyarak yaşayabildiği ve bazılarının daha çok uykuya ihtiyaç duyduğu bir sır gibiydi. Sonunda bu konudaki kitapları okumaya karar verdiler.

Lale'nin okuduğu bir kitapta insanların yüzde üç-dördünün iki-üç saat uykuyla yaşayabildiği, yüzde elliden fazlasının ise sekiz buçuk saat uykuya ihtiyaç duyduğu belirtiliyordu. Geri kalanlar ise üç saat ile sekiz saat arasında bir uykuyla idare edebiliyordu. Peki bu farklar neden kaynaklanıyordu? Yapılan araştırmalar, 200 saat hiç uyumadan yaşayabilen insanlar olduğunu gösteriyordu. Bu bilgi, insanın hiç uykuya ihtiyacı olmadığını gösterebilirdi. Ancak 200 saatlik uykusuzluktan sonra zihinde ve ifadelerde karışıklık, bulanıklık hakimdi. Uyku ile ilgili kuramlardan bir tanesi, insanın günlük yaşamdaki bilgilerini uyku sırasında beyninin kitaplığına yerleştirdiğini iddia ediyordu. Uyunmadığı zaman bu dosyalama işlemi yapılamıyordu. Ancak bu konuda bir ayrıntı vardı. Yeterince uyunamadığı zaman bu dosyalama işlemi gerçekleşmiyordu. Uyku beş aşamalı bir süreçti. Dosyalama işlemi beşinci aşamada gerçekleşiyordu. Bu beşinci aşama "REM" denilen (Rapid Eye Movement-Hızlı Göz Hareketi) aşamaydı. İnsanlar beşinci aşamada alt beyin rüyaları görüyor; gözler de sanki bir aksiyon filmi izlercesine hızlı bir şekilde hareket ediyordu. Hızlı göz hareketlerini açıklayan tam bir kuram henüz gelişmemişti. Melih Arat bir söyleşisinde, beşinci aşamada uykudaki göz hareketlerinin beynin bir işlemi ters gerçekleştirmesiyle ilgili olabileceğini söylemişti. Uyanıkken göz gördüklerine ilişkin bilgiyi sinirler aracılığıyla beyne ulaştırıyor ve beyin onu bir resme dönüştürüyordu. Alt beyin rüyalarının görülmesi sırasında bunun tersi oluyordu. Beyin resmi kendi kendine görüyor; sanki onu gözüyle görüyormuşçasına gözlerine onu takip etmesine ilişkin talimatlar gönderiyordu. Melih Arat, neden bazı insanların az uyuyarak yaşayabildiğini, bazılarınınsa yaşamadığını açıklamak için de bir model bulmuştu.

Sekiz saat uyuyan sıradan bir insan belki dördüncü beşinci saatten sonra "Hızlı Göz Hareketi" aşamasına geçebiliyordu. Alarmlı saat çaldığında beyin o dosyalama işlemlerini tamamlamadıysa kişi kalkamıyordu. Kısa süre uyuyan nadir yüzde üçlük kesim ise, başını yastığa koyar koymaz "Hızlı Göz Hareketi" moduna giriyor ve dosyalama işleri bittiğinde rahatça kalkabiliyordu. Eğer herkes "Hızlı Göz Hareketi" moduna hızlıca girebilse, herkes daha az uyuyabilirdi.

Hızlı Göz Hareketi moduna girmenin sırrı ise gün içinde zihinsel ve fiziksel olarak yorulmaktı. Hızlıca uykunun beşinci aşamasına geçebilmek içinse hem zihinsel, hem de fiziksel olarak yorulmak gerekiyordu. Diyelim ki, bütün gün üniversite hazırlık problemi çözer gibi problem çözmek ve iki saat koşmak gerekiyordu ya da bunların alternatifleri; Uzun süre bir şey yazmak, bir konuşma yapmak, bisiklete binmek, yük taşımak ve benzerleri. Kısa süre uyku uyumak için bunları bir gün yapmak da yetmiyordu. Sürekli yapmak gerekiyordu. Teori tersine çalışıyordu. Her iki yönden de çok yorulan insanların daha fazla uyuması ve dinlenmesi gerektiği düşünülüyordu; ama bu insanların hızlıca beşinci aşamaya geçebildikleri için daha az uyku onlara yetiyordu. Bir de zihinsel ve fiziksel olarak çok çalışarak üreten insanların başarı duygusu daha yüksekti. Onlara fazladan enerji veriyordu. Lale, her gün çok miktarda kitap okumaya ve düzenli olarak spor yapmaya karar verdi. İki hafta sonra beş saatlik uyku ona yetmeye başlamıştı.


Melih Arat - Mayıs 2007 Zaman

...


-O şimdi rahat mıdır?

-Kim?

-O, bize ateş eden adam...

-Bilmem...herhalde...


kusursuz çember filminden...

bir T' yi çok görme

fotoğraf:leandro H

Kaybolan Kelime

Bu bayram, dilimizin bir kelime kaybettiğine iyice inandım. "Tandır" gibi "kağnı" gibi artık yaşanan hayatta, yeri kalmamış, şöyle böyle bir kelime değil; zarif, ince, medeni bir kelime.

Kapıyı çalan çöpçünün pos bıyıkları arasında onu aradım. Yok!.. Bahşişini alan bekçinin kavlak dudaklarından onu bekledim. Yok!.. Bakkalın çırağından, sebzecinin yamağından, kasabın oğlundan onu işitmek istedim. Yok!..

İpek mendilini alan oğlan, eşarbını kıvıran kız, iki buçukluğu cebine indiren manav, üç gün kapımızı kim çaldıysa hediyesini aldı kim aldıysa bana o beklediğim kelimeyi vermeden gitti!

İki yüz kuruş yazan taksinin şoförüne iki yüz elli kuruş veriyorsunuz. Taş gibi bir sükut!

Kitabından sevgiye bahsettiğiniz genç adamla karşılaşıyorsunuz. Hakerete benzer hissiz bir selam!

Tramvayda, ayakta kalmış bir kadına yerinizi veriyorsunuz. Yüzünüze, burun delikleriyle yüksekten bir bakış!

Ve hiçbirinin dilince aradığınız o ince, o kibar, o insanı insan yapan güzel kelime yok!

Geçen yıl, Atina'da bindiğim bir otomobilin şoförü, bana bu kelimeyi on kuruşluk bahşiş için söylemişti: Hem başından kasketini çıkararak hem de kelimenin başına bir "çok" ilave ederek.

Roma'nın en büyük otelinde oda hizmetçisi kız, yine küçük bir hediye karşılığı zarif vücudunu nezaketle kırarak bu kelimeyi dudaklarında tebessümle süslemişti.

Bir kelime deyip geçmeyiniz. Cemiyet hayatımızdaki birçok şikayetleri bu kelimenin yokluğuna bağlamak bile mümkündür.

Düşünüyorum: Artık lügat kitaplarında beyaz kağıdın kefenlediği bu ölü kelimeyi nasıl diriltsek? Acaba belediye bu kelime için fiat listesi yapamaz mı?

Hiç olmazsa çarşıda, pazarda, iş hayatında canımız istediği zaman listeye bakar, parasını verir ve içimizin özlediği bu üç heceli sözü duyarız!

Haaa! Affedersiniz, deminden beri, yana yakıla hasretini çektiğim bu kelimenin ne olduğunu söylemedim değil mi?

Teşekkür!


Yusuf Ziya Ortaç

biraz es'

fotoğraf:navid



sessizliğin sesini seveyim..!

ten sonnet'si


ben tenime yürürüm; tenim benim gereksiz

et parçası, atılmış, duruyor bir kenarda...

Ah! Aşıklar vardır şimdi, amaçsız ve gereksiz

birlikte dolaşırlar; yırtıcı ve hovarda...

Belleğim? bir kurttu o! Daima ipe sapa

gelmeyen bir şeyleri parçalıyor...Kemirgen!

Aşk uzakta uluyor, yalnızlık lapa lapa

yığılıyor kapıma. Ah! kendini kürerken

kaybolan kar günleri!Ellerimle yediririm

tenimi yeraltına...Savaşlarda karartma

olduğunda örterler ya...Ağır perdelerim

öyle kapalı işte.Sımsıkı...Bir kuşatma!


Bir kurt nasıl kuşanıyorsa öyle kar günlerini:

Aynalar kuşanıyor aynadaki tenini!


Hilmi Yavuz

:)


ben

büyümeyi

baştan

reddettim !

bay button

,

'Benjamin Button gibi olacağım!..' Otuzunu aşmış bir şarkıcının bu sözünü gazetede okuyunca hayli eğlendiğimi söylemeliyim. Hem eğlendim hem düşündüm. Benjamin Button'ın tuhaf hikâyesini...
Evet, Button doğduğunda 'korkunç bir şey'di. Yaşlı bir adamdı, sıradışıydı, hatta 'sahtekâr'dı, 'tehlikeli bir manyak'tı. Hayatı, yeryüzünde süregelenin aksine işleyecek ve gitgide gençleşecekti. Hakikaten tuhaftı bu ve böyle yaşamak, akla gelmedik aşağılamalara sebep olacak, Bay Button katlanılmaz trajediler, koyu yalnızlıklar ve acılar yaşayacaktı. Fitzgerald, bu tuhaf kahramanını acıdan acıya sürüklerken ne demek istiyordu acaba?

'Benjamin Button gibi olacağım' diyen şarkıcının sözlerini, galiba bu trajik hayatı düşündüğüm için önemsedim. Aklı başında bir adam, bile isteye o tuhaf yaratığa benzemek ister miydi! 'Gitgide gençleşeceğim, hep genç kalacağım, benim yaşlandığımı göremeyeceksiniz!...' demek isteyen bu genç adam, aynı zamanda, 'Ben garip, komik bir adam olacağım.' da demek istemiyor muydu? Benjamin Button olmak, biraz da bir kimlik sahibi olamamak, neredeyse hayali bir kahramana dönüşmek ve bu haliyle insanlar içinde yadırganmak, horlanmak değil miydi?

Çağımız kadınlarının daima genç ve güzel kalma arzusunu ve bu uğurda harcadıkları çabayı artık anlayabilir olmuştuk. Ne var ki erkeklerin aynı arzuyla tutuşmaları ve bu yolda yatırım yapmaları, açıkçası hâlâ ya da henüz garip geliyor. Belki buna da alışacağız. Belki değil, yavaş yavaş alışsak iyi olacak. Modern çağ ve onun hakim anlayışı, kadını ve erkeği, sürekli gençleşme arzusuyla büyülüyor. Bu, bir çeşit 'Benjamin Button sendromu' ve dolayısıyla kimi tuhaflıkları da beraberinde getiriyor.

Nasıl tuhaflıklar bunlar? Mesela şöyle: Nüfus kütüğüne göre 20'sinde olduğu halde elli yaşında görünen Bay Button'ın tam aksine, 50'sini çoktan gerilerde bıraktığı halde giyimi, saç biçimi, hal ve tavırlarıyla 20'li yaşlarda görünmek isteyen tuhaf insanlarla karşılaşıyorsunuz sokakta. Sağlıklı olmak, genç ve dinç görünmek elbette harikulade güzeldir. Ne var ki gövdelerin, yüzlerin ve gözlerin dili yalan söylemiyor. Gövde, bütün uzuvlarıyla, yarım asrın ardından, şöyle görmüş geçirmiş, durulup rahata ermiş dingin bir edayla görünmek isterken, sahibi bunu bütün bütün bastırıp ödünç alınmış giysiler içindeki bir insanın tuhaflığıyla karşımıza dikiliyor. Artık, genç mi, yaşlı mı bilemediğimiz, duygularının hangi dilden konuştuğundan, hangi yaşın itiyatlarını sürdüğünden emin olamadığımız bu insanlara karşı nasıl davranacağımızı, açıkçası bocalıyoruz. Acaba hangi yaşın dilini kullanıyorlar? Oldukları yaşın mı, göstermeye ya da görünmeye çalıştıkları yaşın mı! Bu da bir çeşit ve daha acıklı 'nesiller arası uçurum' yahut 'kuşak çatışması' durumu değil mi?

'Dünya nimetleri' bütün işvesiyle karşımıza dikilip yaşlılığı, hastalığı ve ölümü ebediyen ertelememizi, onları başkalarına bırakmamızı öğütlüyor. Geçici çözümler de göstermiyor değiller bunun için. Spor yap, düzenli beslen, filan otları tüket, şöyle giyin, şu kırışık önleyicileri, sıkılaştırıcıları kullan, bu spor aletlerinden vazgeçme! Sonra ince bir vücut, pürüzsüz bir cilt, parlak ve dolgun saçlar... Daima genç, daima güzel ve sağlıklı görüneceksin... Yalan da olsa güzel!

Benjamin Button'a yahut bir güzellik tanrıçasına benzemek arzusu gitgide yaygınlaşacak, biliyorum. Bu da alışageldiğimiz bir insan tipinin aramızdan yavaşça kaybolup gitmesi demek. Yaşının beden diliyle konuşan, mutmain, bakınca cenneti hatırlatan nur yüzlü adamlar; beyaz yaşmaklı, tombul yanaklı, kınalı saçlı anneanneler eksilecek hayatımızdan. Onların yerine 70'inde kot pantolonlu, tişörtlü, güneş gözlüklü dedeler, nineler göreceğiz. Ne var bunda diyeceksiniz, neresi kötü? Kötü diyen var mı canım! Ben sadece bir 'insan' tipinin yitişinden söz ediyorum. Yüzüne bakıp gönül huzuruyla, içimizden gele gele 'nine, dede' dediğimiz insanları pek göremeyeceğimizden... 'İhtiyarlık' kelimesinin, dupduru, sakin, nur gibi bir yüz, pamuk gibi sakal ve içe işleyen şeker gibi bir gülümseyiş anlamına da geldiğini unutacağımızdan...

İlahi Benjamin Button, neler düşündürdün bana!


Ali Çolak - Zaman - Haziran09

oruçlu miyavca



çıktım dama eyledim dua
ilahi! fareleri benden kaçırma

patilerime keskinlik ver
ilahi! balıkta bolluk ver...

ve berekat

fotoğraf:papatyaprensesi

Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış...Büyüğü Halil, küçüğü ise İbrahim...
Halil, evli çocuklu, İbrahim ise bekârmış...
Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...
Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş,bununla geçinip giderlermiş...

Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı,ikiye ayırmışlar. İş kalmış taşımaya.
Halil, bir teklif yapmış :
"İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle".
Peki, abi demiş İbrahim...
Ve Halil gitmiş çuval getirmeye... .
O gidince, düşünmüş İbrahim:
Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine.

Böyle demiş ve kendi payından bir miktar atmış onunkine...
Az sonra Halil çıkagelmiş.
Haydi İbrahim. Demiş, önce sen doldur da taşı ambara.
"Peki abi".
İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.

O gidince, Halil düşünür bu defa:
Der ki: "Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.Ama kardeşim bekâr. O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek".
Böyle düşünerek, kendi payından atar onunkine birkaç kürek.

Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.
Bu, böyle sürüp gider.
Ama birbirlerinden habersizdirler.
Nihayet akşam olur,karanlık basar.
Görürler ki, bitmiyor buğdaylar,hatta azalmıyor bile.

Hak Teala bu hali çok beğenir.
Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki...
Günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler.
Şaşarlar bu işe...
Aksine çoğalır buğdayları,dolar taşar ambarları.
Bugün 'Bereket' denilince, bu kardeşler akla gelir.

Bu bereketin adı, Halil İbrahim Bereketidir...