Skip navigation.

....aşıkın nesi var ise maşuka fedadır..... / hz.Mevlana

Posts tagged with "hisse"

bir T' yi çok görme

fotoğraf:leandro H

Kaybolan Kelime

Bu bayram, dilimizin bir kelime kaybettiğine iyice inandım. "Tandır" gibi "kağnı" gibi artık yaşanan hayatta, yeri kalmamış, şöyle böyle bir kelime değil; zarif, ince, medeni bir kelime.

Kapıyı çalan çöpçünün pos bıyıkları arasında onu aradım. Yok!.. Bahşişini alan bekçinin kavlak dudaklarından onu bekledim. Yok!.. Bakkalın çırağından, sebzecinin yamağından, kasabın oğlundan onu işitmek istedim. Yok!..

İpek mendilini alan oğlan, eşarbını kıvıran kız, iki buçukluğu cebine indiren manav, üç gün kapımızı kim çaldıysa hediyesini aldı kim aldıysa bana o beklediğim kelimeyi vermeden gitti!

İki yüz kuruş yazan taksinin şoförüne iki yüz elli kuruş veriyorsunuz. Taş gibi bir sükut!

Kitabından sevgiye bahsettiğiniz genç adamla karşılaşıyorsunuz. Hakerete benzer hissiz bir selam!

Tramvayda, ayakta kalmış bir kadına yerinizi veriyorsunuz. Yüzünüze, burun delikleriyle yüksekten bir bakış!

Ve hiçbirinin dilince aradığınız o ince, o kibar, o insanı insan yapan güzel kelime yok!

Geçen yıl, Atina'da bindiğim bir otomobilin şoförü, bana bu kelimeyi on kuruşluk bahşiş için söylemişti: Hem başından kasketini çıkararak hem de kelimenin başına bir "çok" ilave ederek.

Roma'nın en büyük otelinde oda hizmetçisi kız, yine küçük bir hediye karşılığı zarif vücudunu nezaketle kırarak bu kelimeyi dudaklarında tebessümle süslemişti.

Bir kelime deyip geçmeyiniz. Cemiyet hayatımızdaki birçok şikayetleri bu kelimenin yokluğuna bağlamak bile mümkündür.

Düşünüyorum: Artık lügat kitaplarında beyaz kağıdın kefenlediği bu ölü kelimeyi nasıl diriltsek? Acaba belediye bu kelime için fiat listesi yapamaz mı?

Hiç olmazsa çarşıda, pazarda, iş hayatında canımız istediği zaman listeye bakar, parasını verir ve içimizin özlediği bu üç heceli sözü duyarız!

Haaa! Affedersiniz, deminden beri, yana yakıla hasretini çektiğim bu kelimenin ne olduğunu söylemedim değil mi?

Teşekkür!


Yusuf Ziya Ortaç

ve berekat

fotoğraf:papatyaprensesi

Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış...Büyüğü Halil, küçüğü ise İbrahim...
Halil, evli çocuklu, İbrahim ise bekârmış...
Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...
Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş,bununla geçinip giderlermiş...

Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı,ikiye ayırmışlar. İş kalmış taşımaya.
Halil, bir teklif yapmış :
"İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle".
Peki, abi demiş İbrahim...
Ve Halil gitmiş çuval getirmeye... .
O gidince, düşünmüş İbrahim:
Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine.

Böyle demiş ve kendi payından bir miktar atmış onunkine...
Az sonra Halil çıkagelmiş.
Haydi İbrahim. Demiş, önce sen doldur da taşı ambara.
"Peki abi".
İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.

O gidince, Halil düşünür bu defa:
Der ki: "Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.Ama kardeşim bekâr. O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek".
Böyle düşünerek, kendi payından atar onunkine birkaç kürek.

Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.
Bu, böyle sürüp gider.
Ama birbirlerinden habersizdirler.
Nihayet akşam olur,karanlık basar.
Görürler ki, bitmiyor buğdaylar,hatta azalmıyor bile.

Hak Teala bu hali çok beğenir.
Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki...
Günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler.
Şaşarlar bu işe...
Aksine çoğalır buğdayları,dolar taşar ambarları.
Bugün 'Bereket' denilince, bu kardeşler akla gelir.

Bu bereketin adı, Halil İbrahim Bereketidir...

şöhret

fotoğraf:faisal

Meşhur olmak sevdası ile yanıp tutuşana, doğruluk nasip olmaz.


İbrâhim bin Edhem (r.a)

lütuf

fotoğraf:fabio berticlia

Kederin bir fincan hüzün içtiğini görüp seslendim;

-Tadı güzel, değil mi?

-Beni yakaladın, diye cevap verdi keder. "İşimi mahvettin. Bir lütuf olduğunu bilirsen, sana hüznü

nasıl satacağım?

Hz.Mevlana Celaleddin-i Rumi (k.s)

kendini güzel buluyorsun ama...

,


N"e güzel bir bebek!" dediler sana doğduğunda. "Çok güzel/yakışıklı bir kız/erkek olacak bu." O an, sana en büyük zararı verdiler. Etrafında bir ilgi halesi oluştu. İltifatlar iltifatı kovaladı.

Takdirler takdiri. Güzel olduğun için gördüğün ilgi, benliğinin hoşuna gitmeye başladı. Göreceli fiziksel güzelliğin, güzel bir şarkının bestesi gibi kulağa hoş geliyordu. Tını güzeldi güzel olmasına, lakin şarkının sözlerinde bir sorun vardı. Sen "Ne kadar güzelsin!"in tınısını duyuyordun, içine akıttığı zehrin farkında olmayarak.

Meslektaşım Jeffrey Young, bazı ebeveynlerin çocuklarına "özel" olduklarını hissettirmelerini sevgi olarak addetme yanlışlığından bahseder. Çocuklara sevgi yerine "özel oldukları hissi" servis edilir. Sen de maruz kaldın buna. Farklı ve özel olduğunu sanarak sahte bir kendiliğin içine tıkıldın. Başta yakınların olmak üzere, göreceli fiziksel güzelliği aşırı derecede önemseyen narsistik kültürün etkisindeki insanlar senin için sahte bir varoluş tanımı yaptılar. Seni göreceli fiziksel güzellikle sınırlanan bir çemberin içine soktular. Farkında mıydın?

Göreceli fiziksel güzelliğinin verdiği mağruriyetle kendini çevrendeki insanlarla karşılaştırmaya başladın. Fiziksel açıdan kardeşinden, arkadaşlarından, kuzenlerinden görece daha güzeldin ama sen daha fazlasını iddia ediyordun. "Güzelim ve değerliyim" şeklinde bile değildi bilişsel şeman. "Güzelim ve daha değerliyim" diye tanımlıyordun varoluşunu.

Giderek fiziksel güzelliğinden ötürü aldığın iltifatların bağımlısı oldun. Histerik ilgilerin peşi sıra koştun. Yoruldun. Çok yoruldun ve boğulmaya başladın. Bir topluluğa girdiğinde, algıların hemen açılıp güzelliğinin fark edilip edilmediğini hesaplıyordu. Öyle maharet kazanmıştın ki bu konuda; uzaklardaki bir bakışı dahi algılayabiliyordun.

Hadi itiraf et; benliğin göreceli fiziksel güzelliğinden haz alıyordu ama mutlu ve huzurlu değildin. İlk düş kırıklığını, fiziksel güzelliğin göreceli olduğunu fark ettiğin an yaşadın. Tamam, fiziksel olarak başkalarından daha güzeldin ama senden daha güzel olanlar da vardı. Sense kendi güzelliğinin eşsiz ve benzersiz olduğunu sanmıştın. "Farklı ve özel olma" hissine hapsolarak. Halbuki her insana farklı ve özel bir varoluş bahşedilmişti.

Bir gün arkadaşlarınla oturmuş sohbet ediyordun. Zannediyordun ki çevrendeki ilgi halesi hiç sönmeyecek. Çok susamış birinin musluğu açıp "tısss" sesini duyduğu anda hissettiği çöküntüyü yaşadın. Kimsede ses seda yoktu. Sen de yok gibiydin.

Başka bir gün başka bir korku düştü peşine. Göreceli fiziksel güzelliğinin bozulmaya mahkûm olduğunu anladığında varoluşun elinden kayar gibi olmuştu. Bunu ilk kez, seni hep benzettikleri anneannenin yüzüne dikkatlice bakınca kavradın. Zaman, yüzünün güzelliğini silip süpürecekti, anneannene yaptığı gibi.

Vicdanının sesini daha çok duyar oldun. Fiziksel güzelliğine yönelik iltifatlarda ruhunu ve kalbini tatmin etmeyen bir şey vardı, vicdanının reddettiği. Bal gibi biliyordun, bu iltifatları hak eden sen değildin. Başkasının malını gasp etmiş birinin suçluluğu sarmaya başladı her yanını.

Başa dönersek, sana kurulan ilk tuzak, "Ne güzel bir bebek!" ve sonraları "Ne kadar güzelsin!" diye tanımlanmandı. Güzellik sana ait değildi halbuki. Güzel yaratılmıştın ve güzel olan güzel yaratma eylemiydi. Göreceli fiziksel güzelliğin, O'nun Cemil isminin tecellisinden başka bir şey değildi. Sana ait olmayan güzelliği sana mal etti narsistik kültür. Senin omuzlarına yükledi. Bu, çok ağırdı.

Haklısın hikâyen şöyle de olabilirdi: Sana hep "Ne güzel yaratılmışsın!" deniyor. Sadece fiziksel güzelliğinin değil, tüm özelliklerinin O'na ait olduğu teslim ediliyor. Varoluşunu O'na ait hissediyorsun. Göreceli fiziksel güzelliğine yönelik övgüler sana değil O'na yapılıyor. Kendilik tanımın O'na ait bir varlık olarak inşa ediliyor. Bu, sana güven veriyor. Göreceli fiziksel güzelliğinden dolayı kendini başkalarından daha üstün, daha değerli görme kibrine düşmüyorsun. İnsanlardan gelecek histerik ilginin bağımlısı ve kölesi olmuyorsun. Özgürleşiyorsun.

Yok hayır geç değil! Gerçi biraz daha güç ama hikâyeni yeniden yazabilirsin. Her aynaya baktığında "Ne güzel yaratılmışım!" diyerek, göreceli fiziksel güzelliğin bir üstünlük olmadığını fark ederek sahici bir kendilik inşa edebilirsin. Ne dersin?

Mustafa Ulusoy

derdi olan...

,

foto:karenil

Celâdet ve adaletin timsâli Yavuz Sultan Selim (rahmetullahi aleyh),Mısır Seferi'nden sonra fethettiği beldede adâlet ve otoriteyi tesis için, bir süre kalmak ister. Bunun için hazırlıklar yapılır ve
padişahın otağ-ı hümâyunu kurulur. Sultanın çadırını temizlemekle vazifeli kadınlardan biri, akşamları çadıra dönen Yavuz'u o gün ilk defa yakından görür ve o andan sonra onun sevgisiyle yanmaya başlar.
Zamanla bu sevgi, bir sevdâ olur Mısırlı kadının yüreğinde. O, düştüğü derdin çaresizliğini bilir; fakat bununla birlikte çâre aramaktan geri durmaz.

Bir cuma günü Koca Yavuz çadırdan çıktıktan sonra bir tanıdığına yazdırdığı kâğıdı, sultanın yastığının yanına iliştiriverir. Kâğıtta; 'Derdi olan neylesin?' yazmaktadır. Sultan, gece istirahatına çekildiğinde yastığının yanında bulduğu kâğıtta yazılı bu ümitsiz cümleye, bir karşılık yazıp yastığının altına bırakır. Kadıncağız sabah, 'Acaba sultan cevap yazdı mı?' heyecanıyla -belki de biraz ümitle- yastığın altına bakar ve kâğıdının arkasına bir şeyler yazılmış olduğunu görür. Sırdaşına okuttuğu bu notta, 'Derdi olan söylesin!' yazmaktadır. Kadıncağız en azından derdini anlatabileceği düşüncesiyle biraz da olsa sevinir, ümitlenir bu cümleyle. Fakat padişahın celâdeti onu korkutmaktadır. 'Şîrlerin pençe-i kahrında lerzân olduğu' Koca Yavuz'a böyle bir şey söylemek kolay mıdır?!.. Bu defa kadın, 'Korkuyorsa neylesin?' yazılı bir kâğıt bırakır sultanın yastığının altına ve ertesi günü sabırsızlıkla bekler. Ertesi sabah yine yastığın altına heyecanla bakar; sultanın kaleminden çıkan, 'Hiç korkmasın, söylesin!' yazısını görünce kadının ümidi biraz daha artmıştır. Hiç olmazsa kendini yakıp kavuran derdini söyleyecek, kabul görmese de, derdinden bir nebze olsun kurtulacaktır.

Kadıncağız bütün cesaretini toplayıp akşam sultanın gelme vaktinde çadırın girişinde bekler. Birazdan Koca Yavuz, bütün haşmetiyle görünür; hâlinden, duruşundan kadının kendisine bir şeyler söylemek istediğini fark eder: 'Söyle!' der kadına. Edeble el-pençe duran kadın titremeye başlar ve dizlerinin bağı çözülür. Padişah gür sesiyle ikinci defa 'Söyle!' deyince, kadın, heyecanından sadece; 'Efendim!' der ve gerisini getiremez; Koca Sultan'ın celâdetinden duyduğu heyecanla yere yığılır ve ruhunu oracıkta Rabb'ine teslim eder.Herkesi bir telâş ve heyecan sarsa da, gözler Koca Yavuz'dadır.
Meseleyi günlerdir hisseden Yavuz'un bu tablo karşısında yüreği yanar, gözleri dolar ve şöyle der:

'Hakîkî âşık odur ki, sevdiği uğruna kalbi dursun!"

kırıntı

,

aynaların önünden ayna olmaya

fotoğraf:siskoid

Adımlarıyla yangın çıkartan gencin, kömürden pencerelerinin önünden ne zaman geçeceğini merak ediyor Mekkeli kızlar. Asaletin, ince hattıyla resmettiği yüzünü ne zaman çerçeveleyeceğini sokaklarının. Kokusunu taşıyan rüzgârın bölüşülemediği pazarlarda fiyatlar yükselip duruyor hep. Hep alışverişe gitmeye hazırlanıyor Mus’ab. Hep alışverişten dönüyor. Sahip olduklarıyla sahip olmadıklarını satın alıyor hep. Üzerine titreyen zengin bir anne babaya sahip olmak, sahip olduğu şeyleri çoğaltıyor: Kervancılar en iyi kumaşlarını, en güzel kokularını, en nadir yemişlerini onun için taşıyorlar. Hadremut, onun ayaklarına bir çift ayakkabı yapabilmek için onlarca ceylanı çölden koparmaya hazır. Mus’ab’a yalnız ailesi değil kader de cömertliğini esirgemiyor: Güzel bir yüz, biçimli bir beden, gür ve kıvırcık saçlar, zekâ, akıl, hitabet ve bu harikulade harmanı koruyan soyluluk… Aklı, taşlara tanrı rolü verilmesini yadırgıyor. Taşlar yerli yerine oturunca da bir boşluk çıkıyor ortaya; neyle dolduracağını bilmediği. “Görün bana hakikat!”dese de her gün, hakikat komutla ortaya çıkmıyor. O günlerde “arayanlar”ın yolu ise mutlaka Erkam’ın Evi’ne çıkıyor. Zira Mekke’nin bu esrarengiz evi bir mücevher mahfazası gibi saklıyor hakikati.

Kapıyı bir kölenin açması doğal, peki köleyle efendinin birbirlerine sarılıp ağlaşmaları! Eski bir köle Habbab bin el-Eret, yeni bir kul Mus’ab bin Umeyr! Çünkü açılan kapıdan girdi içeriye ve O’na götürüldü. Çünkü O’nun yüzünü gördü ve dudaklarındaki her kelimenin, hakikatin nadide parçaları olduğunu fark etti birden. Mus’ab hayatının en büyük alışverişini işte o gün gerçekleştirdi. Erkam’ın evinden çıkarken her şeyini bıraktı orada. Bütün elbiseleri eskimiş, bütün ayakkabıları delinmiş, bütün yemişleri çürümüştü. Bütün sevgililere sevgilerini, bütün çiçeklere kokularını geri vermişti. Erkam’ın evinden çıkarken yanında yalnız kalbi vardı. Bir bahar temizliğinin ardından Son Peygamber’in kelimeleriyle boyanan kalbi.

Vücutta öyle bir parça vardı ki o değiştiğinde her şey değişirdi. Böyle diyordu Nebî. O değişti. Her şey değişti Mus’ab’ın hayatında. Öncelikleri göz açıp kapayıncaya kadar yerlerini terk ettiler. Hz. Peygamber’in(sas) yanında olma, namaz ve İslâm’a dâvet doldurdu boşalan yerleri. Osman bin Talha onu çarşılarda ararken namazda bulunca dehşetle koştu ailesine. Annesi Hamne’ye, “Oğlun namaz kılıyor!” dedi büyüyen gözlerle. “Demek namaz kılıyor!” dedi anne bir belaya uğramışçasına. Üzerine titrediği, kendi elleriyle giydirip, güzel kokular sürdüğü oğlu namaz kılıyordu ha! Sözle ikna edilemeyince dininden dönmeye, baba evinin mahzenine hapsedildi Mus’ab. Annesinin ve babasının gardiyanlığında günlerce aç susuz kaldı. Habeşistan yolu görünmüştü kapı aralandığında.

İki kez Habeşistan’a hicret etti; zira değişmemişti Mekke. Yumuşamamıştı siyah kayalar. Fakat güvende olmak da neydi Habeşistan’da, Mekke’deyken Peygamber. Sonunda dayanamayıp döndü yurduna. Burada sözü bırakalım Hz. Ali’nin dudaklarına: “Rasûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus’ab bin Umeyr geldi. Yamalı bir elbise vardı üzerinde. Bu manzara karşısında gözyaşları hücum etti mübarek gözlerine Rasûlullah’ın ve dilinden şu kelimeler döküldü: ‘Kalbini yüce Allah’ın aydınlattığı şu adama bakın! Anne ve babası en iyi yiyecekleri ve içecekleri sunuyordu ona. O Allah için her şeyi terk etti. Allah ve Rasûlü’nün sevgisidir onu bu hale getiren!’”.

Sevgi insana neler yaptırmaz ki! Bütün dünyayı karşısına almak pahasına “Seni kendi nefsimizden üstün tutacağız!” dedirtir insana. İlk Akabe Bîatı’nda Medine’den gelen on iki kişinin bağlılık yeminlerinin ilk cümlesidir bu. Bu bir avuç müslüman, inançlarını kesin sözlerle mühürledikten sonra “Ensar” yani “Yardımcılar” olma şerefini elde etmişler, bununla beraber İslâm’ı öğretecek bir “Yardımcı” daha istemişlerdir Son Peygamber’den. İşte Allah’ın Elçisi’nin gönderdiği elçidir Mus’ab bin Umeyr. Elçiler gönderildiği makamı temsil ederler. Mus’ab, güleryüzü, nezaketi, tatlı dili ve güzel ahlâkıyla efendisini temsil etmeye gider Medine’ye. Es’ad bin Zürâre’nin evini bir Kur’an okuluna dönüştürür. Medinelilere tebessümüyle tatlandırarak anlatır İslâm’ı. Namaz kılacakları zaman imamları, ihtilaf ettikleri zaman hakemleri olur. Hz. Peygamber’in izniyle İslâm tarihinin ilk Cuma namazını kıldırır Sa’d bin Hayseme’nin evinde. Ve sonunda Medine’nin bütün evleri tek tek aydınlanmaya başlar. Bu durumdan endişelenenler de vardır; değişimle birlikte toplum içindeki yerlerini kaybedeceklerini düşünenler… Kabile reislerinden Useyd bin Hudayr da onlardandır. Mızrağıyla dalar Mus’ab’ın hitap ettiği topluluğun içine ve gürler: “Buraya zayıf akıllıları aldatmak için mi geldiniz! Canınızdan olmak istemiyorsanız terk edin burayı!” Mus’ab savrulan tehdidi güler yüzüyle savuşturmuş, “Biraz soluklanıp sözüme kulak verir misiniz? Hoşunuza gitmezse söylenenler, derhal ayrılırız yanınızdan,” diyerek İslâm’ın ne anlama geldiğini tatlı tatlı anlatmış, Kur’ân’dan âyetler okumuştur. Useyd mızrağını yere saplamış ve “Ne güzel! Ne güzel!”diye haykırmıştır birden. Sonra sormuştur heyecanla Mus’ab’a: “Bu dine nasıl girilir!”

Mus’ab yalnız bu dine nasıl girileceğini değil, bu dinin nasıl yaşanacağını da göstermiştir insanlara. İkinci Akabe Bîatı’na Medine’den katılan ve Son Peygamber’in “Kanınız kanımdır… Affınız affımdır… Ben sizdenim, siz benden!” sözleriyle onurlanan yetmiş beş kişinin başındadır o. Medine’yi efendisinin teşrifine hazırlayandır o, Bedir’de sancağını yükselten… Ve nihayet Uhud’ta bir kez daha taşıma şerefi bahşedilen mübarek sancağı. Son Peygamber sanılarak önce sağ kolu kesilen, sancağı sol eline alınca sol koluna kılıç indirilen. İki kesik kolla sancağı göğsüne bastırıp “Muhammed ancak rasûldür. Ondan evvel daha nice peygamberler geçmiştir” âyetini okuyarak Hz. Peygamber’e siper olmaya devam eden. Sonunda İbn Kâmia’nın mızrağıyla şehadet makamına yükselen… Son Peygamber’in şehit olduğundan habersiz “İleri ey Mus’ab! İleri!” diye bağırdığı arkasından. Mus’ab suretinde sancağı taşıyan meleğin, “Ben Mus’ab değilim!” dediği an. İşte o an!

Nebî’nin yine gözlerinin dolduğunu görüyor Hz. Ali. Ahzab Sûresi’nden okuduğu âyetlere kulak kesiliyor, nâşının başucunda: “Müminlerden öyle yiğitler vardır ki, onlar Allah’a verdikleri sözde sadakat gösterdiler. Onlardan bazıları şehit oluncaya kadar çarpışacağına dair yaptığı adağını yerine getirdi. Kimisi de şehit olmayı bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.”

Ve işte o an. Şehidin defnedilme ânı. Bir zamanlar Mekke’nin en zengin ve yakışıklı delikanlısı olan Mus’ab’ın üzerini örtecek kefen bulunamıyor. Başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyor. Ve ıslak gözlerle hırkanın baş tarafa çekilmesine, ayakların otlarla örtülmesine işaret ediyor Son Peygamber. Son Peygamber Mus’ab’ı işaret ediyor!


A.Ali Ural

edeb ya huu...

, ,

fotoğraf:maikelebek

Edebiyat kelimesinin kökü "halkı ziyafete davet" anlamı taşıyan Arapça "edb" mastarıdır.

Sufilerin "edeb" kelimesini sık tekrarlamaları veya bazı ariflerin "Edeb ya hu!" şeklinde levhalar yazdırtıp duvarlarına asmaları belki de kelimenin bu mastar anlamına bir göndermede bulunmaktaydı. Çünkü "E-De-B" kelimesi "Eline, Diline, Beline (sahip olmak)" gibi bir hayat prensibini hatırlatıyordu. Nitekim edepli (terbiye ve haya sahibi, ölçülü, zarif) veya edepsiz (utanması olmayan, terbiyeden yoksun) kelimesinin açılımı da aslında "edb" kökünün bizzat insan için mutlak lüzumlu görülen bir anlamını bize sunar. İnsan ki yaptığı iş veya gösterdiği başarı ile halkı ziyafete davet etmeli, gelecek kuşaklar için bir şeyler üretip eğer mümkünse onlara bir ziyafet çekebilmelidir. Dünyaya gelişten maksat da zaten insanlık adına bir sofra donatmak, dünyaya yeni bir şeyler katıp öyle gitmek değil midir?.

Sufilere göre edeb, "hep güzel şeylerle birlikte olma" demektir. Zünnun-ı Mısrî, edeb gözetmeyen bir müridin sufilik yolunda mesafe alsa da bir gün başlangıç noktasına döneceğini söyler. Sufiler edebi genelde ikiye ayırır: Zahirî edeb (beden ve şeriatla ilgilidir) ve batınî edeb (kalb ve Hak ile ilgilidir). Burada önemli olan batınî edebdir. Çünkü işin güzel oluşu dışı da güzel gösterir, ama dışın güzel oluşu içe tesir etmez, bilakis riyaya kapı aralar.

Anlatırlar ki ünlü sufilerden Ebu Hafs müritleriyle birlikte hacca giderken Bağdat'ta Cüneyd'i ziyaret etmişler. Cüneyd misafirlerinin çok terbiyeli ve nazik tavırlarını görünce Ebu Hafs'a, "Maşallah!.. Müritlerini saray mensupları gibi edeplendirmişsin!" buyurmuş. Bunun üzerine Ebu Hafs, müritlerinin yapmacıklı birer gösteriş meraklısı olmadıklarını açıklamak üzere "Hayır, onların batınlarındaki edeb, zâhirlerine yansımıştır!" cevabını vermiş.

Edebin dünya ehli için ayrı, dindarlar için ayrı, ârifler için ayrı kıstas ve görüntüleri olduğu, her mesleğe veya toplum kademesine göre başka edeblerden söz edilebileceği, "Güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilen" Efendiler Efendisi'nin Muhammedî edeb ile ümmetine örnek olduğu, velhasıl "insan" olmak için edebin ilk şart sayıldığı açıktır. Başka bir ifadeyle, edeb, insanın gündelik yaşamını baştan sona kuşatmadığı sürece huzurlu bir hayattan söz edilemez. Her halin ve her tavrın bir adâbı (edebler silsilesi) vardır. Söz söyleme âdâbı, dinleme âdâbı, sofra âdâbı, sokak âdâbı, ev âdâbı, ziyaret âdâbı, ibadet âdâbı, oyun âdâbı, hatta tuvalet âdâbı...

***

"Edb" mastarının isim hali olan "edeb" kelimesi, "yerinde ve ölçülü davranma melekesi, herkese karşı iyi davranma, her hususta haddini bilip sınırı aşmama, terbiye, nezaket, usluluk, zarafet, incelik, kibarlık, beğenme, alışkanlık, gelenek" gibi anlamlar taşır. "Nefsi hatadan koruyacak şeyleri bilmek" veya "sahibini kınanıp utandıracak hallerden koruyan yetenek" anlamı da yine edeb kelimesi hakkında sözlüklerde kayıtlıdır. Eskilere göre edeb genel bir kavramdır ve "güzel ahlakın tamamı"nı ihtiva eder. Bu durumda edeb için, "güzellikler ve iyiliklerin toplu adı" da diyebiliriz. İnsanı hayra ve doğruluğa davet eden her şey, yani insaniyet kavramının içini dolduran bütün erdemler (iyilik, dürüstlük, çalışkanlık, yardımseverlik, güzel ahlak, gülümseme vs.) edeb kelimesinde bir karşılık bulur. O halde âdem olmanın, yani adam olmanın özü ve özeti edepli olmaktır. Bu yüzdendir ki daha VII. yüzyıldan itibaren İslam medeniyeti çerçevesinde yazılan ahlak kitaplarının çoğunun isminde edeb kelimesini görürüz. İbn Mukaffa'nın Edebü'l-Kebîr veya Edebü'-Sağîr adlı risaleleri insanın başarılı olabilmesi ve sağlıklı iletişimin yollarını gösterip iyi ahlakı öğütler. İbn Kuteybe'nin, Ebu Bekir Hassâf'ın ve Buharî'nin bu konudaki kitapları neredeyse günümüzün başarılı olmanın yollarını anlatan moda kitaplarına benzer. Yani insanlar her devirde güzele ve mükemmele ulaşmayı öğütleyen kitaplar yazmışlardır. Daha sonraki çağlarda yazılan edeb kitapları ise birdenbire didaktik ahlak ve edebiyat konularıyla dolmaya başlamıştır. Artık gelişip olgunlaşan ahlakî-edebî hikmetler, seçkin ve münevver zümrenin örmek alınabilecek duygu, düşünce ve hayat tarzları, insanı merkeze alan hikmet ve bilgi vs. konular herkesin merak ettiği şeyler arasına girmiştir.

Atalarımızın insanı edepli kılan, iyi ve güzel ahlaka ulaştıran bilgi için genel mânâda "edebiyat" kelimesini kullanmaları XIX. yüzyıla rastlar. Daha önce "ahlak, töre, muaşeret, karşılıklı güzel ilişkiler vs." demek olan edeb kelimesi Tanzimat yıllarından sonra literatür anlamında edebiyatı da karşılamaya başladı. Yani insanın ebed içinde sürmesi istenen mükemmel hayat, birdenbire edebiyatın omuzlarına yüklendi. O güne kadar süre gelen lugat (sözlük bilgisi), sarf ve nahiv (dilbilgisi), iştikak (kelime türeme bilgisi, etimoloji), meanî (anlam bilim), beyan (açık ve anlaşılır söz söyleme bilgisi ve edebi sanatlar), bedi (güzel ve doğru söz söyleme bilgisi), karz-ı şiir (şiir sanatı, poetika), aruz, kafiye (uyak), inşa (süslü nesir bilgisi), hat (güzel yazı, kaligrafi) gibi edebî bilimler de edebiyatın hizmetine verildi. Sonunda edebiyat sayesinde daha zarif, daha bedii, daha bahtiyar bir ömür tasavvuru geliştirildi.

Şimdi soru şu: Bu tasavvur yalnızca bir hayal olarak mı kaldı; yoksa gerçekten edebiyat ile dostluğumuzdan hayatımıza yeterince güzellik yansıyor mu?!.. Cevabı her kişi kendi edebiyat serüvenini yeniden değerlendirerek versin lütfen. Sonra da isteyenler edebiyat vasıtasıyla "edb"e ulaşsın, isteyenler derinlikli ve mutlu bir "edeb" ülkesinde yaşasın.

BERCESTE

Ehl-i irfân arasında aradım kıldım talep

Her hüner makbûl imiş, illâ edep, illâ edep

Laedrî

Bilgeler arasında en makbul hünerin hangisi olduğunu çok arayıp sordum. Sonunda öğrendim ki her hüner makbul imiş, amma edeb hepsinden de üstünmüş (veya; edeb dairesinde yapılınca her hüner makbul imiş)!..

İskender Pala

problem çözme yolu

,

photo:jwlphotography

Serüven, ilkokulun bahçesinde yürürken kendisinden biraz daha irice bir çocuk geldi ve bilerek ona çarptı. Serüven ne olduğunu anlayamazken, bu sefer çocuk ‘önüne baksana’ diyerek Serüven’i itti.
Serüven “Sen ne diyorsun, hem kendin gelip çarpıyorsun, hem de ağzını bozuyorsun.” dedi. Öbür çocuk bir kere daha Serüven’i itti ve Serüven sendeleyerek yere düştü. Çocuk, Serüven’in yere düşmüş bedeninin üstüne atlayıp vurmaya başladı. Serüven ilk başta sersemlik geçirse de, o da çocuğa vurmaya başladı. Boğuşma uzun sürmedi. Karşısındaki çocuk iri, ama koftu. Serüven çocuğu yüzüstü yatırdı; sağ kolunu arkaya çevirdi ve pes ettirdi. Çocuk “pes, pes…” diye Serüven’in durması için yalvarıyordu. Serüven, durdu ve içinden: “Ben ne yapıyorum, bu çocuğu dövdüm, yendim, elime ne geçti?” dedi. Çocuğun üstünden kalktı ve arkadaşlarının, “Bravo, amma dövdün, çok iyi çaktın.” gibi sözlerinin arasında sınıfa doğru yürüdü. Derste sürekli olarak, niçin kavga ettiklerini düşündü. Kavga konusunun da, kavganın da çok anlamsız olduğunu anladı. O sıra ilkokul çocuğu olarak sürekli uzaylıları düşünüyordu. “Uzaylılar şimdi beni izlemiş olsalardı, ne gülerlerdi kim bilir.” “İnsanoğlu kısacık bir zamanda parlıyor, kızıyor ve kavga ediyor. Halbuki koca evrende bizim kavga konularımız ve kavgalarımız ne kadar küçük ve değersiz.” Serüven, daha sonraki yıllarda kendisini kızdırsalar da, hatta elle dürtükleseler de kavga etmeyi bıraktı. Bir daha hiçbir kavganın, dövüşün içine girmedi. Ne kendisi saldırdı birisine, ne de bir saldırıya cevap verdi.


Peki, birisi saldırınca ne yapıyordu dersiniz? Öyle ya kendini savunması gerekmez mi, dayak yer sonra… Evet, kendini savunuyordu. Ama yine de fiziksel yolla savunmayı bırakmıştı. Ya bir sözle ya da karşısındakinin gücünü kullanarak kendini savunuyordu. Hani şu Uzakdoğu dövüş sanatlarının bir kısmı ‘aikido’ gibi, rakibinin gücünden yararlanır ya onun gibi… Bazen de rakibini şoka sokan şeyler yapıyordu. Örneğin, lisedeyken yumruk atan bir çocuğa ‘öldün sen’ diye öyle bir haykırmıştı ki, çocuk dört nala kaçmıştı. O sözü söyledikten sonra yapacağı hiçbir şey yoktu; sadece ısıracak köpek gibi havlamıştı o kadar… Bir seferinde kendisine ara sokağın birinde bıçak çekip parasını isteyen bir soyguncuya, “Bıçağın çok güzel, nereden aldın?” demişti. Adam dumura uğrayıp nereden aldığını söylemişti. Serüven devam etmişti: “Bak hep böyle bir bıçağım olsun istedim; kaça aldıysan o bıçak için iki katını verebilirim.” Adam birdenbire hırsız kimliğinden kopup, tüccar kimliğine bürünmüş ve pazarlığa başlamışlardı.

Serüven, konuşurken bağırmayı, sesini yükseltmeyi de bırakmıştı üniversiteye geldiğinde. Çünkü sorunları akıl yoluyla çözemeyen insanlar, kaba kuvvetin ilk aşaması olan bağırmayı tercih ediyorlardı. Serüven için çok zor olsa da, insanlara kızdığında yüksek sesle bağırarak aynı kelimeleri söylemeyi bırakmıştı. Ne zaman bağırması gerekse, bağırmak yerine fısıltıyla söyleyeceğini söylemeye başladı. Bir süre sonra, içinden kızdığı şeylere bağırmak yerine espriyle cevap vermeye başladı. Örneğin, bir meslektaşı, “Sen akılsızın birisin.” demişti bir gün. Serüven de, “Ne kadar iyi niyetlisin, herkesi kendin gibi biliyorsun.” diye cevap vermişti. Çevresindekiler çok gülmüştü bu cevaba… Ama Serüven ilerleyen zamanlarda bundan da vazgeçti. İlerleyen dönemde, “Sen akılsızın birisin” diyen birine, “Bunu tespit edebildiğin için çok akıllı olmalısın.” demişti. Adam bu sözün üstüne ne diyeceğini şaşırmış, sırtını dönüp gitmişti.

Serüven, sorunları parayla çözmekle, kaba kuvvet kullanarak çözmenin aynı anlama geldiğini düşünüyordu artık. Sorunları çözmenin en iyi ve en ekonomik yolu, yaratıcılıkla, akıl kullanarak çözmekti… Serüven’e göre bunun başlangıç noktası ise önce zor da olsa eski alışkanlıkları terk etmek.


Melih Arat - 12Mayıs07