1950-1960 DÖNEMİNDE TÜRK SİNEMASI
Friday, December 20, 2013 11:19:41 PM
Sağlıklı bir sinemanın göstergesi genel olarak, tecimsel sağlamlığı ve sanatsal başarılarıdır. Türk sinemasının ilk sağlık belirtileri ise geçiş döneminin kapanışıyla sinemacılar dönemine giriş sırasında ortaya çıkmaktadır (Scognamillo, 1998, s.137).
Türk sinemasında Tiyatrocular Dönemi ve Geçiş Dönemlerinden sonra, 1952 yılında Sinemacılar Dönemi başladı (Onaran, 1999, s. 51). Bu dönem; Muhsin Ertuğrul ve sonrasındaki geçiş döneminden farklı olarak sinema kökenli yönetmenlerin ağırlıkta olduğu bir dönemdir. Geçiş dönemi her ne kadar bu döneme yakın olsa da, sinemacılar dönemi kadar yoğun sinema kökenli yönetmen yoktu.
1950-1959 yılları sinemanın tiyatrodan ayrılmaya başlaması, sinema dilinin oluşmaya başlaması, yerleşmesi ve gelişmesi açısından büyük önem taşır. 1950’den itibaren sinemaya daha yatkın, doğrudan doğruya sinemacılıkla işe başlayan, izleyicinin daha fizik yapılarından günlük yaşayışında rastladığı insanlarla eş tutulabileceği oyuncular tiyatrocuların yerini alır. Belirli bir yetiştirme merkezinde eğitim görmemekle ancak usta-çırak ilişkisi içinde ortaya çıkmakla birlikte, teknisyen kadronun önceki dönemlerle kıyaslanamayacak kadar genişlemesi, bunlar arasında usta sayılacak birkaç kişinin ortaya çıkması bu döneme rastlar (Özön, 1995, s.229-231).
Bu dönemde Türk sineması etkilerden, özellikle de yabancı etkiden uzak kalmıştır. İster edebiyattan, ister folklordan, yakın ya da uzak tarihten, güncel olaylardan alınmış olsunlar; konular, tasarılar ve kaynakların büyük kısmı yerlidir (Scognamillo, 1998, s.140).
1950-1959 yılları, sinemamızın endüstri olarak da şimdiye kadar en canlı, en göze çarpar olduğu yıllardır. İlk uzun metrajlı öykülü filmin çevrildiği yıldan bu yana hiçbir dönemde bu dönemki kadar yıl başına film düşmemiştir. Bu oran 1950-1959 yılında her yılda ortalama 53 filmdir. Aynı şekilde izleyici ve salon sayısı bu dönemde rekor kırmış 1958’de toplam izleyici sayısı 60 milyona ulaşmıştır. Aynı tarihte salon sayısı 650’ye yükselmiştir. Oysa 1939’da salon sayısı 130’dur (Özön, 1995, s.232).
Bu dönemi en çok etkileyen olaylardan biri 1948 vergi indirimidir. CHP tarafından 1 Temmuz 1948’de çıkarılan bir kanunla sinema gelirlerinden alınan belediye vergisi indirilmiştir. Belediyelerin sinemalardan aldığı eğlence vergisi, yerli film gösteren sinemalarda hasılatın % 25’i, yabancı film gösteren sinemalarda ise % 70’i olarak belirlenmiştir. Vergi oranının düşürülmesi sinema sektörünün canlanmasını sağlamıştır; sinemalar yerli film göstermeyi tercih etmişlerdir. Halkın yerli filmlere büyük ilgi göstermesi, gişe gelirlerinin artmasını da beraberinde getirmiştir. Vergilerin düşmesi bunun yanında hasılatın artması, sinemacılığın kar getiren bir iş alanı haline gelmesine neden olmuştur. Film yapımının artması ile birlikte yeni kurulan yapımevlerinin de sayısı çoğalmıştır. Halk, özellikle Anadolu’da yerli filmleri yabancı filmlere tercih eder olmuştur. Bu durumda sinemada yerli karaktere yönelme başlamıştır. Çünkü Türk toplumu kendi kültürünü, gelenek-göreneklerini, kendi insanını sinemada görmek istemiştir (Yağız, 2006, s.24). Ayrıca bu dönemde ülkeye giren yabancı filmlere kota konmuştur.
1950’li yıllarda sinemaya artan ilgi ve yapım giderlerinin karşılanma hızının artışı
bölgesel etkinliğe sahip işletmelerin ortaya çıkışını sağlamıştır. Adana, Ankara, Samsun, İzmir ve Zonguldak bölge işletmeleri, daha önce bizzat yapımevleri tarafından dağıtımı yapılan filmlerin dağıtım sorumluluklarını almışlar, zamanla aracılık görevlerinin yanı sıra izleyici taleplerine göre filmlerin yapılarını da belirlemeye başlamışlardır. Bölge işletmecisi sadece anlaşmalı olduğu filmlerin sadece kendi bölgesindeki dağıtımını üstlenmektedir (Tunç, 2006, s.34).
Bu gelişmelerin yanında 1950’li yıllarda kurumlaşmada kendini göstermiştir. 1954’de ‘Film Teknisyenleri Sendikası’ , 1955’te ‘Türkiye Filmcileri, Sinemacıları ve Teknisyenleri Kooperatifi’ kurulmuştur (Tunç, 2006, s.36). 1952 yılında yazarlar ve genç yönetmenler ‘Türk Film Dostları Derneği’ni kurmuşlardır. Derneğin kuruluş amacı yeni oluşmaya başlayan sinema endüstrisi ve basın arasında sağlıklı bir iletişim kurmaktır. Derneğin kuruluşunu izleyen yıllarda, aydınlar arasında sinemaya duyulan ilgi giderek artmıştır ve özellikle gazete ve siyasi dergilerde ‘Dünya’, ‘Vatan’, ‘Devir’, ‘Demokrat İzmir’ ciddi film eleştirileri yapılmaya başlanmıştır. Bu yıllarda, sinema dergileri de yayın hayatına girmiştir (Karahanoğlu, 2007, s.18). Bu yıllarda Yılmaz Güney Adana’da lise yıllarında, bazı dergilerde öyküler, şiirler yayınlamış, okul gazetesine yazılar yazmıştır. 1955’ de yerel bir dergide yayınladığı bir öyküsü yüzünden komünizm propagandası yapmaktan hakkında dava açılmıştır. Bu davanın mahkemesi uzun yıllar sürmüş, sonuçta suçlu bulunmuş, 1961’de, İstanbul’dayken, Atıf Yılmaz’ın ‘Tatlı Bela’ filminin çekimi sırasında tutuklanarak cezaevine konulmuştur ( Esen, 2002, 81).
Ülkede yaşanılan siyasi değişimler sinema alanını da etkilemiştir. 1951 yılında başlayan Kore savaşıyla birlikte, Türkiye de bu savaşta yerini almıştır. Yaşanan bu durum toplumu ve toplumsal hayatın bir yansıması olan sinemayı da etkilemiştir. Sinemacılar bu dönemde Kore Savaşı’nı konu alan filmler çekmişlerdir. Böylece, Kurtuluş Savaşı ve Kore Savaşı filmleri 50’li yılların başına ağırlığını koymuştur. Bu dönemde çekilen ‘Kore de Türk Kahramanları’ Seyfi Havaeri-1951, ‘Kore Gazileri’ Seyfi Havaeri-1951, ‘Kore de Türk Süngüsü’ Vedat Örfi Bengü-1951, ‘Şimal Yıldızı’ Atıf Yılmaz Batıbeki-1954, ‘Dokunulmaz Bu Aslana’ Vedat Örfi Bengü-1952 gibi filmler milli duyguları ve kahramanlık hikâyelerini ön plana çıkarmışlardır. Bununla birlikte, bu dönemde tarihi filmlerin de sayısı giderek artmıştır (Karahanoğlu, 2007, s.12).
1950-1960 yıllarında Muhsin Ertuğrul’un filmlerindeki teatral yapı, sabit kamera kullanımı, abartılı oyunculuk yöntemleri terk edilmiştir. Kamera hareket kazanmış ve anlatımı kuvvetlendirmek için öykünün içine aktif olarak girmiştir. Alan derinliği, farklı kamera açılarının kullanılması, dış çekimler, titiz mizansen çalışmaları, amatör oyuncuların kullanımı
bu dönemde göze çarpan unsur olmuştur. Gerçek mekanlar daha çok kullanılmaya başlanmıştır (Karahanoğlu, 2007, s.15).
1950-1960 yıllarında kilit mevsim 1952/1953 mevsimidir. Bu yıllarda film artışlarının yanı sıra Türk sinemasının genel görünümü, örneği az bulunabilecek bir değişim, bir eylem içindedir. Sinemacılar ilk kez olanaklar elverdiğinden dolayı, toplu olarak bir çeşit devrime girişirler. Ömer Lütfi Akad ardı ardına filmler çeker; Arzu ile Kamber, İngiliz Kemal Lavrens’e karşı, Kanun Namına, Tahir ile Zühre, Altı Ölü Var, Katil , Metin Erksan ilk filmini yönetir Karanlık Dünya, Atıf Yılmaz Batıbeki türden türe atlar. Kanlı Feryat, Mezarımı Taştan Oyun, İki Kafadar Deliler Pansiyonunda. Yine bu dönemde Muhsin Ertuğrul son filmini çeker Halıcı Kız (Scognamillo, 1998, s.141). Dönemin diğer önemli yönetmenleri Kemal Film’in kurucularından Kemal Seden’in oğlu Osman Fahir Seden ve Sinemaya 1946 yılında ‘Damga’ filmiyle ve oyuncu olarak başlayan Memduh Ün’dür. Osman Seden Ömer Lütfi Akad’ın hem senaryo çalışmalarına katılmış hem de asistanlığını yapmıştır.
Osman Seden’in sinemacılar döneminde çektiği filmler; Düşman Yolları Kesti 1959 ve Namus Uğruna 1960 dır. Memduh Ün ise Üç Arkadaş 1958, Ateşten Damla ve Ayşeciktir 1960 (Scognamillo, 1998, s.149).
Bu dönemdeki daha bir çok film çıkan yangınlar yüzünden yok olmuştur. Mevcut arşivlere darbe vuran ilk yangın 1956’da Sonku Film Şirketi’nde çıkanıdır. Bu yangında, şirketin ‘Vatan ve Namık Kemal’ 1951, ‘Güldağlı Cemile’ 1951, ‘Günahını Ödeyen Adam’ 1952, ‘Kahpenin Kızı’ 1952, ‘Beklenen Şarkı’ 1953, ‘İlk ve Son’ 1955, ’Büyük Sır’ 1956 adli filmlerinin hem pozitif hem de negatif kopyaları yanmıştır (Tunç, 2006, s.42)
http://www.para-kazanmayollari.com/1950-1960-doneminde-turk-sinemasi/
Türk sinemasında Tiyatrocular Dönemi ve Geçiş Dönemlerinden sonra, 1952 yılında Sinemacılar Dönemi başladı (Onaran, 1999, s. 51). Bu dönem; Muhsin Ertuğrul ve sonrasındaki geçiş döneminden farklı olarak sinema kökenli yönetmenlerin ağırlıkta olduğu bir dönemdir. Geçiş dönemi her ne kadar bu döneme yakın olsa da, sinemacılar dönemi kadar yoğun sinema kökenli yönetmen yoktu.
1950-1959 yılları sinemanın tiyatrodan ayrılmaya başlaması, sinema dilinin oluşmaya başlaması, yerleşmesi ve gelişmesi açısından büyük önem taşır. 1950’den itibaren sinemaya daha yatkın, doğrudan doğruya sinemacılıkla işe başlayan, izleyicinin daha fizik yapılarından günlük yaşayışında rastladığı insanlarla eş tutulabileceği oyuncular tiyatrocuların yerini alır. Belirli bir yetiştirme merkezinde eğitim görmemekle ancak usta-çırak ilişkisi içinde ortaya çıkmakla birlikte, teknisyen kadronun önceki dönemlerle kıyaslanamayacak kadar genişlemesi, bunlar arasında usta sayılacak birkaç kişinin ortaya çıkması bu döneme rastlar (Özön, 1995, s.229-231).
Bu dönemde Türk sineması etkilerden, özellikle de yabancı etkiden uzak kalmıştır. İster edebiyattan, ister folklordan, yakın ya da uzak tarihten, güncel olaylardan alınmış olsunlar; konular, tasarılar ve kaynakların büyük kısmı yerlidir (Scognamillo, 1998, s.140).
1950-1959 yılları, sinemamızın endüstri olarak da şimdiye kadar en canlı, en göze çarpar olduğu yıllardır. İlk uzun metrajlı öykülü filmin çevrildiği yıldan bu yana hiçbir dönemde bu dönemki kadar yıl başına film düşmemiştir. Bu oran 1950-1959 yılında her yılda ortalama 53 filmdir. Aynı şekilde izleyici ve salon sayısı bu dönemde rekor kırmış 1958’de toplam izleyici sayısı 60 milyona ulaşmıştır. Aynı tarihte salon sayısı 650’ye yükselmiştir. Oysa 1939’da salon sayısı 130’dur (Özön, 1995, s.232).
Bu dönemi en çok etkileyen olaylardan biri 1948 vergi indirimidir. CHP tarafından 1 Temmuz 1948’de çıkarılan bir kanunla sinema gelirlerinden alınan belediye vergisi indirilmiştir. Belediyelerin sinemalardan aldığı eğlence vergisi, yerli film gösteren sinemalarda hasılatın % 25’i, yabancı film gösteren sinemalarda ise % 70’i olarak belirlenmiştir. Vergi oranının düşürülmesi sinema sektörünün canlanmasını sağlamıştır; sinemalar yerli film göstermeyi tercih etmişlerdir. Halkın yerli filmlere büyük ilgi göstermesi, gişe gelirlerinin artmasını da beraberinde getirmiştir. Vergilerin düşmesi bunun yanında hasılatın artması, sinemacılığın kar getiren bir iş alanı haline gelmesine neden olmuştur. Film yapımının artması ile birlikte yeni kurulan yapımevlerinin de sayısı çoğalmıştır. Halk, özellikle Anadolu’da yerli filmleri yabancı filmlere tercih eder olmuştur. Bu durumda sinemada yerli karaktere yönelme başlamıştır. Çünkü Türk toplumu kendi kültürünü, gelenek-göreneklerini, kendi insanını sinemada görmek istemiştir (Yağız, 2006, s.24). Ayrıca bu dönemde ülkeye giren yabancı filmlere kota konmuştur.
1950’li yıllarda sinemaya artan ilgi ve yapım giderlerinin karşılanma hızının artışı
bölgesel etkinliğe sahip işletmelerin ortaya çıkışını sağlamıştır. Adana, Ankara, Samsun, İzmir ve Zonguldak bölge işletmeleri, daha önce bizzat yapımevleri tarafından dağıtımı yapılan filmlerin dağıtım sorumluluklarını almışlar, zamanla aracılık görevlerinin yanı sıra izleyici taleplerine göre filmlerin yapılarını da belirlemeye başlamışlardır. Bölge işletmecisi sadece anlaşmalı olduğu filmlerin sadece kendi bölgesindeki dağıtımını üstlenmektedir (Tunç, 2006, s.34).
Bu gelişmelerin yanında 1950’li yıllarda kurumlaşmada kendini göstermiştir. 1954’de ‘Film Teknisyenleri Sendikası’ , 1955’te ‘Türkiye Filmcileri, Sinemacıları ve Teknisyenleri Kooperatifi’ kurulmuştur (Tunç, 2006, s.36). 1952 yılında yazarlar ve genç yönetmenler ‘Türk Film Dostları Derneği’ni kurmuşlardır. Derneğin kuruluş amacı yeni oluşmaya başlayan sinema endüstrisi ve basın arasında sağlıklı bir iletişim kurmaktır. Derneğin kuruluşunu izleyen yıllarda, aydınlar arasında sinemaya duyulan ilgi giderek artmıştır ve özellikle gazete ve siyasi dergilerde ‘Dünya’, ‘Vatan’, ‘Devir’, ‘Demokrat İzmir’ ciddi film eleştirileri yapılmaya başlanmıştır. Bu yıllarda, sinema dergileri de yayın hayatına girmiştir (Karahanoğlu, 2007, s.18). Bu yıllarda Yılmaz Güney Adana’da lise yıllarında, bazı dergilerde öyküler, şiirler yayınlamış, okul gazetesine yazılar yazmıştır. 1955’ de yerel bir dergide yayınladığı bir öyküsü yüzünden komünizm propagandası yapmaktan hakkında dava açılmıştır. Bu davanın mahkemesi uzun yıllar sürmüş, sonuçta suçlu bulunmuş, 1961’de, İstanbul’dayken, Atıf Yılmaz’ın ‘Tatlı Bela’ filminin çekimi sırasında tutuklanarak cezaevine konulmuştur ( Esen, 2002, 81).
Ülkede yaşanılan siyasi değişimler sinema alanını da etkilemiştir. 1951 yılında başlayan Kore savaşıyla birlikte, Türkiye de bu savaşta yerini almıştır. Yaşanan bu durum toplumu ve toplumsal hayatın bir yansıması olan sinemayı da etkilemiştir. Sinemacılar bu dönemde Kore Savaşı’nı konu alan filmler çekmişlerdir. Böylece, Kurtuluş Savaşı ve Kore Savaşı filmleri 50’li yılların başına ağırlığını koymuştur. Bu dönemde çekilen ‘Kore de Türk Kahramanları’ Seyfi Havaeri-1951, ‘Kore Gazileri’ Seyfi Havaeri-1951, ‘Kore de Türk Süngüsü’ Vedat Örfi Bengü-1951, ‘Şimal Yıldızı’ Atıf Yılmaz Batıbeki-1954, ‘Dokunulmaz Bu Aslana’ Vedat Örfi Bengü-1952 gibi filmler milli duyguları ve kahramanlık hikâyelerini ön plana çıkarmışlardır. Bununla birlikte, bu dönemde tarihi filmlerin de sayısı giderek artmıştır (Karahanoğlu, 2007, s.12).
1950-1960 yıllarında Muhsin Ertuğrul’un filmlerindeki teatral yapı, sabit kamera kullanımı, abartılı oyunculuk yöntemleri terk edilmiştir. Kamera hareket kazanmış ve anlatımı kuvvetlendirmek için öykünün içine aktif olarak girmiştir. Alan derinliği, farklı kamera açılarının kullanılması, dış çekimler, titiz mizansen çalışmaları, amatör oyuncuların kullanımı
bu dönemde göze çarpan unsur olmuştur. Gerçek mekanlar daha çok kullanılmaya başlanmıştır (Karahanoğlu, 2007, s.15).
1950-1960 yıllarında kilit mevsim 1952/1953 mevsimidir. Bu yıllarda film artışlarının yanı sıra Türk sinemasının genel görünümü, örneği az bulunabilecek bir değişim, bir eylem içindedir. Sinemacılar ilk kez olanaklar elverdiğinden dolayı, toplu olarak bir çeşit devrime girişirler. Ömer Lütfi Akad ardı ardına filmler çeker; Arzu ile Kamber, İngiliz Kemal Lavrens’e karşı, Kanun Namına, Tahir ile Zühre, Altı Ölü Var, Katil , Metin Erksan ilk filmini yönetir Karanlık Dünya, Atıf Yılmaz Batıbeki türden türe atlar. Kanlı Feryat, Mezarımı Taştan Oyun, İki Kafadar Deliler Pansiyonunda. Yine bu dönemde Muhsin Ertuğrul son filmini çeker Halıcı Kız (Scognamillo, 1998, s.141). Dönemin diğer önemli yönetmenleri Kemal Film’in kurucularından Kemal Seden’in oğlu Osman Fahir Seden ve Sinemaya 1946 yılında ‘Damga’ filmiyle ve oyuncu olarak başlayan Memduh Ün’dür. Osman Seden Ömer Lütfi Akad’ın hem senaryo çalışmalarına katılmış hem de asistanlığını yapmıştır.
Osman Seden’in sinemacılar döneminde çektiği filmler; Düşman Yolları Kesti 1959 ve Namus Uğruna 1960 dır. Memduh Ün ise Üç Arkadaş 1958, Ateşten Damla ve Ayşeciktir 1960 (Scognamillo, 1998, s.149).
Bu dönemdeki daha bir çok film çıkan yangınlar yüzünden yok olmuştur. Mevcut arşivlere darbe vuran ilk yangın 1956’da Sonku Film Şirketi’nde çıkanıdır. Bu yangında, şirketin ‘Vatan ve Namık Kemal’ 1951, ‘Güldağlı Cemile’ 1951, ‘Günahını Ödeyen Adam’ 1952, ‘Kahpenin Kızı’ 1952, ‘Beklenen Şarkı’ 1953, ‘İlk ve Son’ 1955, ’Büyük Sır’ 1956 adli filmlerinin hem pozitif hem de negatif kopyaları yanmıştır (Tunç, 2006, s.42)
http://www.para-kazanmayollari.com/1950-1960-doneminde-turk-sinemasi/
