Hangi Omuz, Kimi Karşı?
Saturday, September 3, 2011 7:58:39 AM
“Anlayana”, anlatmak kolay. Bu uğurda yazmak da gerekmez. O, bir bakıştan, basit işaretlerden, “öksürüp aksırmalardan” bile nasibini alır. Fakat, “ipin berisinde kalanlar” yok mu? İşte bunlarla anlaşabilmek zor. Bir tutam ot için “deveyi hendekten” atlatabilirsiniz. Berikilerde “karın geniş”, öyle bir tutam otla falan doymaz. Onlar hem mideden yana, hem de fikirden yana şanssız. Ne dile önem verir, ne halden anlarlar.
“Poyraz”, bütün yürekliliğine rağmen, işte bu yüzden gitti. Köşesini de bana bıraktı. “Hâlâ cesaretin varsa, umudun, ümidin kırılmadıysa, yaz!” dedi. Bir daha dönmemecesine çekti gitti. “Bu köşe”nin sevenleri, olayın farkındaydılar. “Poyraz gibi bir kalem, hem de oldukça yürekli bir kalem”, birden susmuştu.
Öyle ya, “Poyraz, neden sustu?”
Kendi deyimiyle; “doluya koymuş almamış, boşa koymuş dolmamış.” Kendisi söyleyip, kendisi dinleyecek olduktan sonra, “meftunu olduğumuz kalemini”, bir daha açmamak üzere kaldırıp atmış.
Şimdi ben, görüyorsunuz işte; bir “handikap”ın kenarında kulaç atmaya çabalıyorum. Elbette “Poyraz”ın sıcaklığını, benim yazılarımda bulamayacaksınız. O, “kestirme akıl adamı”ydı. Aklıyla gönlünü, “inandığı değerler uğruna” dengede tutabiliyordu. Politik tavırlarında bile, “millî menfaatler”i kolluyordu.
Bütün gayretlerine rağmen, “yazdıklarıyla yaşadıklarının uyuşmaması üzerine”, yazmaktan vazgeçti. “Fillerin ayaklarına dolanmaktansa, tarafsızı yaşamak sevdasına kapıldı. Fikir pazarının pespayeleştiğini görünce” de aramızdan ayrıldı.
Ben, hâlâ handikapın kenarındayım.
Görüyorsunuz işte, daha konuya bile giremedim. Bunu, acemiliğime sayın. Biz de “nalsızları nallamaya” çalışacağız. Nallayabildiğimiz nisbetle karşınızda olacağız.
“Poyraz”ı, onun yürek acılarını çok iyi biliyorum.
“Zamansız ölümleri” yaratanları önleyemeyişimiz, Kuzey Irak çamurunu çözemeyişimiz, içeride kurulan hain tuzakları kıramayaşımız, “aynı ninnileri” defalarca dinlememize rağmen, bir türlü bıkmayışımız, “şeref defteri”mize yazılamayacak hadiselerdendir. Hatta bunları, bazıları; “adi olaylar”dan sayma yiğitliğini gösterme peşindeler. “Suratsızlar, şirretler” de işte bu pişkinlikten güç alıyorlar. Öyle olmasa “Hrant Dink”, nice yıllardan, onca tecrübelerden sonra, “zamansız ölüm”e tesilim edilir miydi? Bu ülkede birtakım insanlar, diledikleri hareketleri, dilediklerince yapbilirler miydi?
“Ne zaman akıllanacağız?”
İşte, “handikap” bu! “Abanın altındaki sopa”, bu noktada yatıyor. Bazı akıllılarımız “sukûnet” tavsiye ediyor. Zaten yıllardır “sukûnette değil miyiz?” Üstelik yıllardır da “kös” dinlemiyor muyuz?
Bu gidiş, “iyiye işaret” değil.
Bu gidiş, “baş”ımıza çok işler açacak.
Elbet, devletle oyun olmaz. Bunu çok iyi biliyorum. Bu hadiselerden “şanına noksan” da gelmez. Fakat büyük milletimin incinen yüreğinin hakkını, kim verecek? Onun şerefini, kimler bayraklaştırıp, yeniden doruklara çıkaracak?
“Araba çamura saplanınca” akıl veren çok olur. Bu konuda söz, bize düşmez. Büyüklerimiz, “ince ayrıntılarına kadar”, bu hususuları nasıl olsa değerlendirecekler. Buna inancım, tamdır!
Ancak; bende de “handikap korkusu” var.
“Faşizme karşı omuz omuza!”
Doğrusu benim aynada gördüğüm tek şey var: Hangi omuz, hangi omuza karşı? Bunu az da olsa kestirebildim, anladım.
Törene katılıp görevini yapanlar, iyice düşünmeli. Handikapın neresindeler?
Bir de aklımda kulaklarımda çınlayan bir ses:
“Sevgilim! Kucağımdan ayrıldın ama ülkenden ayrılmadın!”
Unutmayın!
Oyhan Hasan Bıldırki







