My Opera is closing 3rd of March

Edebiyat Medebiyat

Oyhan Hasan Bıldrki

Bir Şiirde Yoğunlaşmak: Gemlenmiş Al Atlarım

      DEĞİNİ:
      Sıddık ELBİSTANLI

      Şair, öykücü Oyhan Hasan BILDIRKİ’yi isim olarak epey önceden bilirim. Dolunay, Güneysu dergilerinde yazılarımın, şiirlerimin yayınlandığı zamanlarda, 1985-90 yıllarında, onun da bir iki şiirini, öyküsünü okumuşluğum vardır. Oyhan ismi, yanılmıyorsam, bazen “O.” şeklinde kısaltılmış olarak verilirdi. Çoğu kişi Orhan zannedebilirdi.
      Şairi daha genç biri olarak düşünür, örneğin Tayyip Atmaca, Bestami Yazgan, Mehmet Narlı, Hasan Ejderha, Mustafa Pınarbaşı, Yasin Mortaş tapırından, yaşıtlarından sanırdım. Demek ki yazdıkları bende böyle bir genç şair izlenimi bırakırdı. Ya da Dolunay’ın mimarı Bahaattin Karakoç ustamızın yöresinde, hep onun değer verdiği gençler kümelenmesi bulunduğundan, kendisini de onlardan biri sayardım doğallıkla.
      Edebi kişiliğini, şahsını ve simasını fazla yakından görmüşlüğüm, bilmişliğim yoktu henüz. “Bıldırki” soyadı ise ses ve anlam olarak hoşuma gider, orijinal gelirdi kulağıma. İngiliz dilinin iyi şairlerinden sayılan William Butler Yeats’ın:
      “Nerede o bıldır yağan kar şimdi?”
dizeli güzel şiirini okuduğumdan beri, “geçen yıl” anlamındaki “bıldır” sözünü, biraz da yerellik kokusu aldığımdan mıdır, nedir severdim.
      Kahramanmaraş İmam Hatip Okulu lise kısmı, son sınıf öğrencisiyken, genç edebiyat öğretmenimiz İsmet Şengün’ün İstanbul’dan getirttiği, Hüseyin KARAKAN’ın “Dünya Şiiri” adlı antoloji kitabıyla, Türk edebiyatı ve Türk şiiri yanında, dünya şiiriyle de haşir neşir olmaya çalışıyordum. Yeats’ın oradaki söz konusu şiiri, bütün olarak güzeldi ama yalnızca içinde “bıldır” sözü geçen yukarıdaki dize usuma yerleşmişti. O şiiri Türkçe’ye kazandıran çevirmen, bizdeki “bıldır” sözcüğünü çok iyi bulup, ustalıkla yerleştirmiş doğrusu. Sanırım şiirin başlığı da öyleydi: BILDIR YAĞAN KAR.
      Bazen sözle sanatta, edebiyatta böyle olur; bir sözcük bile insana güzel ve sıcak gelir, canlı bir yakınlık oluşturur. Burada şair Cemal Süreyya’nın, bir yazışmamız sonucu gönderdiği mektubunun başında, adıma-soyadıma vurgu yaparak “Merhaba! Ne güzel adın var?” diye seslenişi geliyor hatırıma. Dil sevgisi, sözcük albenisi, birden insan aşinalığına dönüşür günü gelince işte buradaki gibi. Edebiyatın, dilin, Türkçe’nin manevi, mucizevî, sihirli gücü sanırız böyle böyle oluşuyor kültürümüzde, gönülleri, ruhları birbirine bağlıyor.
      Alkış dergisinin 30. sayısında yayınlanan (sayfa 27) O. Hasan BILDIRKİ’nin GEMLENMİŞ AL ATLARIM adlı yeni şiirinin yanında yer almış resmini ilk olarak görünce, onun da ben yaşta biri, yani gençlerden biraz daha yaşlı başlı bir sanatçı olduğunu anladım. Edebiyatımızda, sanırım dünya edebiyatında da böyledir; genellikle dört ya da beş kuşak bir arada görülür: Erken genç kuşak, genç kuşak, orta yaşlılar kuşağı, yaşlı kuşak v.b.
      Bendeniz, yaşımın elliyi aşmış olmasına bakarak, kendimi orta kuşak üyesi saymaktayım. Bunu şunun için söylüyorum; resmine göre yaşıtım sayılan bu şairin şiirleri de, ilk bakışta genç bir şiir izlenimi bırakıyor okuyucuda, ya da bende… Onlardaki diri havadan, esintiden olsa gerek herhalde…
      Bu diri hava, Attila İlhan’ın ilk gençlik şiirlerindeki gibi bıçkın ve uçarı değildir ama. Hilmi Yavuz’un birçok şiirlerindeki gibi ölgün ve dingin de değildir. Fırtına, bora da yoktur o dizelerde; fakat yüksek, canlı bir esinti vardır. Bunu biraz sonra yoğunlaşacağımız şiirinde açıkça göreceğiz zaten.
      Evet, yakından tanımadığımız şairimizi, (Öykücümüzü mü desek acaba? Çünkü İhsan Işık’ın ünlü YAZARLAR SÖZLÜĞÜ’nde, Bıldırki’nin üç öykü kitabına imza atmış olduğunu okuyoruz.) sonunda, Gemlenmiş Al Atlarım isimli şiiriyle biraz daha yakından tanımış oluyoruz.
      O, orta yaşını almış, ama sorumluluğunu yitirmemiş ve şiirindeki diriliği de bu sorumluluğa borçlu olan bir şairimizdir.
      Yerine göre, “Tek bir şiir, bir eserdir” özel sanat anlayışımıza dayanarak, Oyhan Hasan BILDIRKİ’nin söz konusu şiiri üzerinde edebi bir gezi yapmak istiyoruz şimdi. Kendimiz ve okuyucularımız için elbette…

      Alkış dergisi okuyucuları olarak hatırlarsak, şiir şöyle başlıyordu, hafif Köroğlu esintisiyle:

      “Bin bir renkli dağlarım bir yiğit bekliyor
      Gemlenmiş ol atlarım bir yiğit bekliyor.”

      “Beyaz atlı süvari”, hayallerdeki prensi, şehzadeyi; sevgili olan kadının, genç kızın çıkıp gelmesini beklediği, gözlediği erkek aşk kahramanını simgeliyordu edebiyatımızda, kültürümüzde, sanatımızda. Hatta belki dünya edebiyatında da bu anlayış vardır.
      Al atlı süvari ise, başka bir gizemi, yiğitliği, güzelliği, kahramanlığı, erdemi simgeler herhalde. Şiirimiz bağlamında sözü açık edersek; Bolu Beyi gibi zalimler düzenine başkaldıran Köroğluları, Dadaloğluları, Pir Sultan Abdalları, Şeyh Bedrettinleri, İnce Memetleri, Battal Gazileri, Zaloğlu Rüstemleri; dahası Şahinbeyleri, Arslanbeyleri ve onların sonsuz civanmertliklerini simgeler.
      Ozan böylesi yeni bir yiğidi, yiğitleri bu ilk dizelerde al atlara binmeye, bin bir renkli dağlara çıkmaya çağırdığına göre, demek ki günümüzün dünyasında, düzeninde de benzer bir haksızlık, zalimlik görüyor olmalıdır.
      Şair bu, görür; herkesten önce ve ileride görür…
      Üçüncü dize yalın ve gerçek:

      “Sevgiye kapanmış şimdi bütün kapılar”

      Her şeyin, tüm değerlerin kabaca maddeleşip, metalaştığı; bencillik, çıkar ve paraya dönüştüğü yapay bir dünyada, toplumda sevgi hazinesinin, bahçesinin, binasının, sarayının kapıları da kapanmış, kilitlenmiştir.
      Oysa al atlara binerek çıkıp gelecek olan yiğitler, sevgiyi de yüreklerinde taşıyarak getireceklerdir. Kilitlenmiş, hapsedilmiş bütün diğer temiz, sahici sevgileri, değerleri, belki kapıları da kırarak, kapanmış oldukları o uğursuz yerlerden tekrar kurtaracaklardır.

      “Beyefendi etliye sütlüye karışmaz
      Hanımefendinin ojeleri silinir”

      Bu dizeler, ironi ustası iki Cumhuriyet şairimizi hemen usumuzda çağrıştırıyor ve onların rezonansına bizleri katıyor. İlk dizeyle;

      “Suya sabuna dokunmazmış
      Pise bak”

      diyen sevgili Özdemir Asaf’ı ve ikinci dize ile de, yine bir kısa şiiriyle merhum Orhan Veli Kanık’ı (hatırlatıyor).

      “CIMBIZLI ŞİİR

      Ne atom bombası,
      Ne Londra Konferansı;
      Bir elinde cımbız,
      Bir elinde ayna;
      Umurunda mı dünya?”
      (Orhan Veli Kanık – Bütün Şiirleri)

      Baştaki yiğitlemeden, sevgi panoramasından hemen sonra dördüncü dizede ironiye, alaycılığa geçilmesi, belki şiir yapısı için erken bulunabilir. Ama düşünülürse, mantıksal ilişki devam etmektedir. Şöyle ki; baskı ve zulüm sevgiyi kilitlemiş, sevgisizlik ortamını yaratmıştır. Sevgisizlik de toplumdaki sorumsuzluğu tetiklemiş, artırmıştır. Bana necilik salgın hastalık haline gelmiş, herkes etliye sütlüye karışmaz olmuştur.
      Şiirimize dize sırasıyla, kaldığımız yerden devam ediyoruz:

      “Çarşı pazarda sayısız Mart kedileri”

      Sevgiye kapılar kapatılmıştır ama burada hemen sezinlediğimiz gibi, en adi görünümüyle cinsellik ve seks, çarşı pazarda, alım satım tezgâhlarında, sokaklarda, kaldırımlarda arzı endam etmekte, boy pos göstermekte, poz vermektedir. Öyle ki, memleket meselelerinden olduğu kadar, gerçek sevgiden de bihaber olan sapı silik kızlar ve oğlanlar, kişiliksiz kadınlar ve erkekler o halleriyle azgın Mart kedilerini andırmaktadırlar. Üstelik şiire göre, bu arada, bu çılgınlık ortamında daha kötü niyetli birileri de, fırsattan istifade boş durmamaktadırlar:

      “Bileniyor yılandilli keskin bıçaklar”

      Bu dize için her şey söylenebilir elbette. Pandora’nın kutusu açılmıştır artık çünkü. Dilin kandırıcı tuzaklarıyla insanımızı yozlaştırmak, düşünceleri, ruhları iğfal etmek, tutarlı kalan yanlarımızı da törpülemek, ne bileyim kesip doğramak için düşman bıçaklar bilenmekte, öldürücü silahlar haline getirilmektedir. “Yılandilli” benzetmesiyle ozanımız belki, çağımızın siyasi vebası olan küreselleşmeyi, globalleşmeyi, sahte demokrasi teranelerini, bölücülük tuzaklarını, gericilik karabulutlarını da anlatmak istiyordur bizlere, kim bilir?
      Yoğun anlamlar yüklenerek böyle peş peşe sıralanıyor on iki satırlık ilk bendin dizeleri. Şiir toplam 25 dize ve iki bentten oluşuyor. Sıradaki dizemiz şöyle:

       “Dal dal olmuş birlik ağacım bel veriyor”

      İşte bu kötü!.. Birlik bozulmaktaysa, dirlik de azalmaktadır mutlaka. Çünkü bu ikisi ayrılmaz bir bütündür. Bir yâdlaşma, yabancılaşma, el olma başlamış demektir artık. Sanırız asıl yıkıcılık, bölücülük de bu olacaktır.

      “Çıfıt çarşısına dönüyor memleketim”

      Çıfıt burada yâd demektir, yabancı demektir, el demektir, gavur demektir, casus demektir kısaca. Kimse kimsenin dilinden, dişinden anlamamakta, kötü, eğreti bir süreç alıp başını gitmektedir.
      Biz birbirimize yadırgılaşmış haldeyken, fırsatçı, fesatçı, korkak, hain, birlik dirlik bozucuları da saldırılarını artırmak için daha zayıf halimizi kollayıp gözetmektedirler:

      “Pusuya yatmış pişkin çakallar gülüyor”

      Çakallar, yani leş yiyicileri… Çürüyen, ölen yanlarımızı da paylaşıp yemek, tüketmek için… Ve haklı olarak şöyle sorulmaktadır sonra:
      “Nereye kadar gidecek bu işin sonu”

      Nereye kadar olacak, denizin bittiği yere kadar herhalde. Geminin iyice karaya oturtulduğu kıyıya kadar. Ya da birilerinin, halkımızın içinden çıkıp erken davranarak “Gayruk yeter!” diyeceği günlere kadar.
      Bendin son dizesi de şöyle:

      “Bir yanım Aydın, öte yanım Kastamonu”

      Bir yanım İzmir, öte yanım Samsun, diyor sanki şair. Yeniden bir ulusal çöküntü ve diriliş tablosu canlandırıyor gözümüzde bu tek dizeyle, hayal gücümüzde… Umumi vaziyet pek iyi değildir, gördüğümüz ya da şairimizin gösterdiği gibi. O. Hasan BILDIRKİ, günümüz toplumsal ve milli gerçeğinin eğreti şiirsel görüntüsünü, panoramasını çizmeyi ikinci bentte de sürdürüyor:

      “Kötü esiyor nereden çıktı bu rüzgâr”

      Kanımızca bu rüzgâr yine karabuluttan, bulutlardan çıkmıştır. Anadolu’muzun yüz akı şairlerinden olan Cahit KÜLEBİ, ATATÜRK KURTULUŞ SAVAŞI’NDA adlı destansı uzun şiirinin bir bölümünde, ne güzel anlatıyordu bu felaketli günlerimizi. O bölümün tamamını aşağıya almadan edemiyoruz:

      “BİR GÜN KARA BULUTLAR
      GÖKLERİMİZDE KONAKLAMIŞTI

      Gökyüzünde kara kara bulutlar
      Başımıza nerden geldiniz!
      Bizler konukseveriz ama
      Düşmanları sevmeyiz.

      Gökyüzünde kara kara bulutlar!
      Harmanlar çürüdü yüzünüzden!
      Sizinle görecek işimiz yok
      Gidin üstümüzden!

      Mavi değil artık denizlerimiz!
      Tarlalar sürülmez oldu!
      Sütü kesildi davarların!
      Öksüz kaldı bebelerimiz!

      Gökyüzünde kara kara bulutlar
      Hayın mı hayın!
      Bir gün gelir hesabını sorarız
      Buralarda durmayın.”
      Gemlenmiş Al Atlarım şiiriyle, Külebi’nin bu eşsiz şiirini anımsamamız gayet doğaldır. Çünkü Sayın O. Hasan BILDIRKİ de, aynı destansı şiir damarından, yani Anadolulu ozanlar soyundan geliyor. Kendisi Aydınlı bir ozandır. Aynı yiğitsi eda, aynı gözlem gücü ve benzer bakış açısı, diri ses, sorumlu kişilik benzeşmesi…
      Şiirindeki mısraların olağanüstü söz ve söyleniş üstünlüğü yok belki. Bildik, tanıdık imgeler, imajlar, benzetmeler, semboller düzeni içinde gelişiyor öz de, tema da. Biçimde de fazla bir yenilik öğesi göze çarpmıyor. Ama hem öz, hem biçim olarak dizelerde sağlanılan bütünsellik, anlam ve söz istifinin sağlıklı, sağlam yapısı önem taşıyor yine de bize göre.
      En önemlisi de, işlenen temaya gerçekçi, yetkin bir yaklaşım sergileniyor ki; çoğu genç-yaşlı şairimizde, kantarın ucunun hemen kaçırıldığı, çeşitli duygu ve anlam abartılarına düşüldüğü bu hassas konuda dengede kalmasını biliyor ozanımız.
      Kötü esen rüzgârı sorgulayan dizeden sonraki dize de dikkat çekiyor:

      “Yine tersine akıyor Dicle, Fıratlar”

      Bu dize, anlam yönünden çekiyor dikkatimizi. Kurtuluş Savaşı dönemimizde de öyle olmuştu… Simgesel olarak yöre halkını temsil eden Dicle ve Fırat, başlarda yabancı güçlerce tersine akıtılmak istenmişti; bu günlerdeki gibi, yöre halkı ile Türk milletinin arasına kama sokularak, bütünsellik koparılıp, bölünüp parçalanmak istenmiş ama bu başarılamamış, birlik ruhu sürdürülmüştü,
      Bu arada küçük bir eleştirimiz olacaktır; yukarıdaki dizede toptancı bir anlatımı yeğleyen, acemice söylenmiş “Dicle, Fıratlar” denilmesi yerine, daha şahıslaşmış bir ifade kullanılsaydı iyi olacaktı. Örneğin yalnızca “Dicle ve Fırat” denseydi, anlam sanırız daha bir yerine oturacaktı.
      Diğer takip eden beş dizede şair, bu kör gidişin sonunda insanımızın başına gelecek daha kötü günleri ve olayları sıralamaktadır:

      “Zil takıp oynarsa büyük küçük cambazlar
      Birliğe tuzak olur yaman ayrılıklar
      Gölgeli evler yıkılır dağlar devrilir
      Yeniden nice bilekler kelepçelenir
      Kaynar kazanlarda hürriyetim demlenir”

      Hürriyetimiz bu gidişle çay yerine, kahve yerine demlenip, çorba gibi içilecek sudan bir şey haline getirilmek istenmektedir. AB’ci, ABD’ci emperyalist odaklar, bağımsızlığımızı elimizden tümüyle almaya yeltenmektedirler. Belki yeni sahte soykırım suçları yaratılarak, yeni Malta sürgünleri icat edilerek, kelepçelemek üzere yine insanlarımızı yola çıkarmak amacındadırlar kim bilir?..
      Şair buradaki mısralarıyla, sezgisi bizim gibi biraz hassas olanlara, tüm bunları çağrıştırabiliyor. Dahası, vatanımızın da bir gün elimizden alınabileceği uyarısını yapıyor:

      “Vatansız yaşmaya yaşamak mı denir”

       Berceste sayılacak bir mısra doğrusu… Şiirin bundan sonraki dizeleri kısmen geri dönüşlerle, yeniden başa döndürülerek sona yaklaşıldığını bildirmektedir:

      “Bin bir renkli dağlarım bir yiğit bekliyor
      Gemlenmiş al atlarım bir geçit bekliyor
      Kınına sokulsun yılandilli bıçaklar
      Sevgiye açık tutulsun bütün kapılar
      Bir yanım Aydın, öte yanım Kastamonu.”

      Şair Oyhan Hasan BILDIRKİ, tekrar edecek olursak Aydınlı bir sanatçımızdır. Onun sanatçı sezgisine saygı duymak, şiirli diri sesine kulak vermek hepimizin boynumuzun borcu olsa gerektir. Çünkü Aydın, Kurtuluş Savaşımızın cephe illerinin başında gelen illerden birisidir. Tıpkı Şanlıurfa’mız, Gaziantep’imiz, Kahramanmaraş’ımız gibi.

      ALKIŞ / 2 Aylık Kültür Sanat Dergisi
      Yıl: 7 Sayı: 32 Mart-Nisan 2007
      KAHRAMANMARAŞ

      e-mail: alkisdergisi@yahoo.com    

Bıldırki'nin Sanat Hayatından İp UçlarıCengiz Kurt'a Göre Oyhan Hasan Bıldırki “Yeni Millî Edebiyatçı”

Write a comment

New comments have been disabled for this post.