Barış Suçu
Tuesday, September 13, 2011 6:54:29 AM
31/08/2008
‘bes değil mi ey insanlar döküldü kan aktı kan!’
Sennur Sezer
Barış denildiğinde hemen herkesin ezberinde olan bir türkü vardır: “Ben anayım bu sesimde yerin göğün derdi var/ Sulha gelin ey insanlar yoksa dünya mahvolar…”
Barış denildiğinde hemen herkesin ezberinde olan bir türkü vardır: “Ben anayım bu sesimde yerin göğün derdi var/ Sulha gelin ey insanlar yoksa dünya mahvolar…” Azeri Şair Mirvarid Dilbazi’nin (19 Ağustos 1912 Qazax, Musaköy) bu şiirini, Azeri deyimiyle “mahnı”sını ilk kez kimin sesinden dinledim bilmiyorum. Rubabe Muradova’dan belki… Ama belleğimde iki savaş görmüş bu kadının
“Ana kalbim odlanır
Söz düşende davadan
Bes değil mi ey insanlar
Döküldü kan aktı kan
Bes değil mi kara torpak
Su içti gözyaşından”
çığlığı gitgide Azeri lehçesinden kurtuldu… Yeter anlamına gelen “bes” sözü, dilimizdeki “pes etmenin” yenilgi küçümsemesini yitirdi, öfke kazandı:
“Yeter artık dökülen kan, yeter artık anaların eşlerin döktüğü gözyaşı,
Gözyaşıyla yıkandı her bir toprak parçası…”
Bu sözleri ilk duyduğumdan bugüne kırk yıl geçti belki. Ne ki “Silahları yakın, dumanı göğü tutsun, barış sözü her yerde kanat açsın… İnsanların yüzü gülsün yeryüzü bayram etsin” dilekleri yalnız dünyada değil, bizim yaşamımızda da yeri olan bir anlam kazandı.
Barışı tanımamış bir kuşak
Yiğitliğin övüldüğü ama barışla ilgili özsözlerin ağırlık kazandığı bir eğitim görmenin mi, çocukluğun ilk adımlarının göğünü uçaksavar ışıldaklarının çizişi mi, yoksa Kore’yi çocukken yaşamanın etkisi mi bilmem, savaş sözü irkiltir beni.
Kore’yi yaşamak sözünü biraz açıklamalıyım. Kore’deki askerlerimizin milyoner sofralarındaki ananas kompostosuna burun büküp kuru üzüm hoşafı özledikleriyle ilgili haber röportajlar bana neden yapmacık gelmişti bilmiyorum. Radyoda ailelerine seslenen askerlerin konuşmalarında beni etkileyen de neydi, tam açıklayamam. Ama babamın başka bir şehirde görevde olduğunu bile bile bu programları kaçırmaz olmuştum. Onun çok eskiden askerlik yaptığını bilmeme, askerlik fotoğraflarını görmeme rağmen bir programda bir adaşının İstanbul’daki kızlarına seslenişi beni gözyaşlarına boğmuştu. Hıçkıra hıçkıra haykırmıştım: “Babam Kore’de işte… İşte İbrahim Sezer dediler. Benden saklıyorsunuz!..” Bir süre sonra üstelik “Asker ettiler beni, kıdemli çavuş” türküsü dillere düşmüştü. Hâlâ gözlerim dolar dinlerken. Zaten bizim kuşağımız ve bir önceki kuşak, yani yaşı altmış beş ile yetmiş beş arasında olanlar, barış nedir bilmediler. Ateşkesleri barış sayarsanız başka… Karne ile ekmek, şeker, kumaş… Hiçbir eskinin atılmadığı evler, yokluk öyküleri. Kazak ya da yünlü elbise kollarından çocuk pantolonları üretildiği günler… (Cem Karaca gibi “Hep kahır hep kahır yeter be!” diyeceğim ama yetmedi gitti.)
Afganistan, Filistin, Irak, Bosna, Kafkaslar… Orhan Veli’nin şiirindeki gibi yurdu terk edip Robenson’un adasına sığınmak düşü bile kalmadı. O adada da atom denemeleri yapılıyordur.
Kısacası “yeryüzünde dostu olsun gerek insan insanın” dileği gerçekleşmedi. Dünyanın “mahvolması”na da bir şey kalmadı. Dünyanın her kıtasını kirleten savaşlarda açlıktan ölen çocukları, kadınların uğradığı saldırıları anmak bile istemiyorum.
Bizim durumumuzun özeti yinelenen barış çağrıları, barış girişimleri, barış meclisleri değil mi?
Barış istemek suçu
Bu görünüm içinde genç, üstelik şairliğe aday biri, yurdunda yıllardır süren delikanlı ölümleri yüzünden barış türkülerini eleştirirse ne dersiniz?
Bu suçlamanın yazarının adı Oyhan Hasan Bıldırki. Söze “Barış türkülerini hiç sevmiyorum” diye başlayıp
“Barış türküleri kapanmış yarayı azdırır her zaman
Umutsuz anlarımızda ilaç diye bilinse de
Barış türküleri baştan sona zehir” diye sürdürüyor anlatısını. Üstelik hem bu yazdıklarında hem başka yazdıklarında günümüzde yaşanan acıların nedenini “barış türküleri” olarak görüyor:
“Barış türkülerini hiç sevmiyorum
Yıllardır o türküleri dinleye dinleye
Yazıda yabandaki bütün tarlalarımıza
Kimliksiz, kişiliksiz barış fideleri ekmedik mi
Barışın bekçilerini söndürsünler diye…”
Bu dizeler bana hep barış istemenin suçlandığı yılları, yönetimleri hatırlatıyor. Dünyanın ya da ABD’nin jandarması gibi savaşlara güle oynaya yollanan delikanlılarımızı düşündüm. Karşı çıkanların yargılanışını… Demek barışçıları yargılayanlar, barış düşüncesinin düşman güçlendirmeye yaradığına inanıyorlarmış.
Oyhan Hasan Bıldırki’nin bir başka şiirini daha okudum. Onda da barış türkülerinin kahrolmasını diliyordu. Nedense, “insan hakları”nın kahrolması isteğini haykırarak dile getiren güvenlik güçleri mensuplarını anımsadım. Kendilerinin insan olduğunu unutan o gençler, gün geldi insanlığın haklarını talep ettiler.
Bıldırki “Cinsi cinsine çeker” gibi cinsçi ya da ırkçı söylemlere takılsa da yaşama acemiliği, çaresiz kinciliği yüzünden genç olduğunu sandığım biri. Onun için üzüldüm. Barış türkülerinin kan akıtılmasına yol açtığını düşünmek hiç de genç bir düşünce değil. Dünyayı ya da komşularını düşman saymak, hep “bizden korksunlar” hep “bizden yılsınlar” diye çatışma hazırlığında olmak, tüm varlığını buna harcamak, evde silahlarımızla yatıp kalkmak kadar rahatsız edici (ayrıca trajikomik) bir durum değil mi?..
Hiç mi “kan var bütün kelimelerin altında” dizesini duymamış bu şiir yazmayı deneyen, internette şiirlerini sergileyen bu genç? Duymuşsa bu dizenin anlamı üstüne neden düşünmemiş? Vedat Türkali’nin Cezaevinde Barış Türküsü şiiriyle karşılaşmamış mı hiç? Bu dizelerdeki barış özleminin nedenini kavramak istememiş mi:
“Kalkın kardeşler ışıklar görünmeye başladı
Eski duvarlar değil bu duvarlar
Bir ak kuş gelip kondu kara çatıya
Dünyayı böylesine sardı mı kollar
Ne etsin kelepçe neylesin zincir
Kaç kez gösterdi tarih aldatmayacak bizi
Bu denizli kuşlu dünyada
Bir tek acılar mıdır payımıza düşen
Dökülsün yollara beş kıtada
Ekmek de özgürlük de barışın gülleridir
Yumuk elli bebekler pencerelerde bekliyor
Dünyayı çepeçevre kuşatan barış kervanlarını
Çelik canavarlar gibi tanklar değil
Caddelere yakışan özgürlük ekmek türküleridir…”
Geleceğimiz için
Barış yalnızca bir ateşkes değildir. Ekmeğin aşın sıkıntısının çekilmediği bir dönemdir. Sağlığın, eğitimin ücretsiz olması gerektiği bir dönemdir. Ama acil olarak gereken; silahların susması, ölümlerin durmasıdır.
Özgürlük, ekmek ve türküler elbet barışın özellikleridir. Ne var ki geleceğimiz olan yumuk elli, yumuk gözlü bebeklerin beklediği ninnilere yıllardır barışın ferahlığı hiç eklenmiyor. Analar “nenni nenni” de dese “lori lori” diye başlasa da dayeler, hıçkırıkla bağlanıyor sonu. Ya bir Yemen türküsünün çığlığını yansıtarak: “Ya kimlere baba desin senin bebek dillenirse…” Ya bir ağıtın iniltisiyle: “Ben öpmeye kıyamazdım, boyamışlar kızıl kana!”
Ülkemizi kavuran kuraklık, ana toprağın bu yasa katılışının belirtisi sanki.
Tam bu noktada size aşağıdaki satırları kimin yazdığını sormak istiyorum:
“Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. İnsan ırkının kızamığıdır.
Eğer bir adam bir marşa ayak uydurup, emir altında neşe içinde yürüyebiliyorsa, benim gözümde beş para etmez. Kendisine yalnızca bir omurilik yetebilecekken yanlışlıkla kocaman bir beyin sahibi olmuştur. Uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir.
Emirle gelen kahramanlıktan, bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nasıl da nefret ediyorum.
Ben savaşı öylesine tiksinti verici ve aşağılayıcı buluyorum ki böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi parçalayıp yok ederim daha iyi…
Benim anlayışıma göre, savaşta adam öldürmek cinayetten başka bir şey değildir. Aynı zamanda hem savaşa hazırlanıp hem de savaşı önleyemezsiniz.
Yalnız bir pasifist (barışçı) değil, militan bir pasifistim. Barış için savaşmaya gönüllüyüm. İnsanların kendileri savaşa gitmeyi reddetmediği sürece hiçbir şey savaşı durdurama.” Hayır, bilemediniz; bu satırlar ne bir vicdani retçinin, ne bir şairin, ne de bir barış anasının. 20. yüzyılın en önemli kuramsal fizikçisi olarak nitelenen Albert Einstein’ın (14 Mart 1879-18 Nisan 1955). Görecelik Kuramı’nı (İzafiyet Teorisi ya da Rölativite Kuramı) geliştiren, Kuantum Mekaniği, İstatistiksel Mekanik ve Kozmoloji dallarına önemli katkılar sağlayan Einstein, kuramsal fiziğe katkılarından ve fotoelektrik etki olayına getirdiği açıklamadan dolayı 1921 Nobel Fizik Ödülü’nü almıştı. Bence bu açıklamanın yer aldığı Why War? (Neden Savaş?, 1933) için ayrı bir ödül hak etmiştir.
Dünya kötü bir dönemden geçiyor. Kafkasya’dan Mezopotamya’ya tüm bereketli topraklar ateş içinde. Dört yanımızı çeviren savaş alevlerinin bunaltısından kurtulmanın yolu önce bizim analarımızın gözyaşlarını dindirmekten geçer. Yollara dökülmenin vaktidir, “silahları yakın, dumanı göğü tutsun, barış sözü her yanda kanat çırpsın” türküleriyle.
“Sulha gelin ey insanlar yoksa dünya mahvolar” çığlıkları önce bizim sokaklarımızı çınlatsın, sonra dünya sokaklarına ulaşsın.
Haydi kadınlar, gençler, barışı özleyenler!.. Barış sizin adımlarınızdan doğsun!






