My Opera is closing 3rd of March

Edebiyat Medebiyat

Oyhan Hasan Bıldrki

Bursa'da Zaman ve Oyhan Hasan Bıldırki

      Bursa Eğitim Enstitüsü Talebe Cemiyeti yayını olan bu dergi, ismini A. H. Tanpınar’ın aynı isimdeki bir şiirinden almış. Üçüncü sayısı elimize geçen «Bursa’da Zaman»; yazıları, incelemeleri şiirleri ve hikâyesiyle yerli edebiyat havası kurabilmiş. Tebrike değer.
      İkinci sayfada Selâhattin Özmen’in «Tasavvuf» başlıklı yazısı ile bakışta dikkati çekmeyecek bir tarzda konmuş. Bu yazıda tasavvufun konusu, fikri temelleri, kâinat ve insan anlayışı anlatılmak isteniyor. Ele alınan konu bir ihtiras sahası, hattâ belli bir zümrenin yaşayış ve duyuş tarzının ifadesi olduğu için ilgi duyanlardan bir kısmının yanlış anlamalarına yol açıyor. En iyisi bu konuda sözü, «erbabına» bırakmak…
      Alâaddin Korkmaz, Sezai Karakoç’un Şiiri; Batıya Karşı Direniş başlıklı yazısında Karakoç’un şiirine küçük bir girişten sonra, Şahdamar adlı şiir kitabındaki «Tunus Cezayir - dolayısıyla Polonya ve Macaristan» halklarının batı emperyalizmine başkaldırışını ele alan şiirlerini inceliyor. Bilhassa «Ötesini Söylemeyeceğim» başlıklı şiir üzerinde duruyor. Bu şiir doğuyla batının bir Ortadoğulu’da açık savaşıdır.
      «Tunus batıya direnişin «tez»idir.» şeklinde konuya giren A. Korkmaz sömürücülülere yöneltilen «Sizin defolup gitmenizi istiyorum işte o kadar» mısraını yorumlayarak Tunus’taki hayvanın bile «yabancı»ya tuhaf baktığını söylüyor. «Doğu ile batının esaslı ayrılığı» hayat görünüşünde ve inançlarındadır. Doğulunun savaşı «yabancının» anlayamayacağı biçimde ve üstelik gittikçe «sertleşmektedir.»
      Korkmaz, yazısının ikinci paragrafına şöyle giriyor: «Karakoç yeni şiirimizin şekil ve muhteva yönüyle en öncü olan şairlerinden. Onun eseririyle «ikinci yeni» den fırlayıp çıkmasını bir tarafa bırakırsak, bahsettiği «Mutlak Hakikati» yakalamış olması ve Galip’ten sonra iyice profanlaşan şiirimizde modern mistik «DİRİLİŞ»i başlatması önemlidir.» Bu biraz büyük bir genelleme olmuyor mu? Hâmid’in bütün bir insan çığlıkları ve çırpınışları sonunda inanca teslim oluşları; Yahya Kemal’in, milletimizin inancı adına diktiği anıtlar karşısında hayranlığını gizlemiyerek tarihimize yönelişi sonsuzluk ve ölüm gibi halledilemeyen problemler karşısında Allah’a sığınışları, metafizik Necip Fazıl’ın, «ukde»lerini çözemediği ruhunu ve ihtiyaçlarını tatmin edemediği kültür ve medeniyet konusunda «Mutlak Hakikat» iştiyakıyla Allah’a, Peygamberine ve velilerine yönelişi, onlardan «medet» bekleyişleri birer mistik «eda» değil mi? Evet Hâmid, Yahya Kemal ve Necip Fâzıl bütünüyle birer mistik değildir. Karakoç da öyle. O «Hızırla Kırk Saat», «Taha’nın Kitabı» ve «Gül Muştusu» isimli uzun şiirleri gerçekten modern mânada mistik «verilerdir. Bu durum Şeyh Galip’le S. Karakoç arasını mistik şiirler yönünden «yok» saymamızı gerektirmez. Mistik tarz İslâmî edebiyat tarihimizde ayrı bir koldur ve her devirde az veya çok, kuvvetli veya zayıf örneklerini vermiştir. Her şiir ve şair bir öncekine göre yeni ve önemlidir. Ama, unutturulan veya görmemezlikten gelinen değerleri su yüzüne çıkarırken ölçülü olmalı. «Tenkit» budur. Unutmayalım ki, «eski» bizim iyi bir seçme ile geniş çapta faydalanabileceğimiz büyük bir «hâzine»dir.
      Gelecek yazısında «Taha’nm Kitabı»nı ele alacağını söyleyen Alâaddin Korkmaz’ı «eski ve «yeni» ile alâkasını birlikte sürdüren bu değerli şairimiz üzerine yaptığı çalışmadan dolayı tebrik eder, başarılar dileriz.
      Süleyman Hayri Bolay, «İslâm’da Allah ve İnsan Anlayışı» başlıklı yazısında, Ali Akmanlar’ın «doyurucu» bulmadığı bir tenkidini ele alıyor, tenkid konusu İsmet Zeki Eyüpoğlu’nun «Türk şiirinde Tahrı’ya Kafa Tutanlar» adlı kitabında ileri sürdüğü Marksist fikirlere İslâmi açıdan cevaplar veriyor. Sayın Bolay geniş bir plânda ele aldığı tenkidinde Marks’ın, Allah’ı insanların yarattığı şeklindeki görüşünü Alman filozoflarından Feuerbach’ten aldığını belirterek 19. asrın maddesi İslâm’ın Allah ve insan anlayışını açıklamaya çalışıyor, İsmet Zeki’nin «Tanrı karşısında insanın ben de varım demesi Tanrıtanımazlık değildir.» şeklindeki cümlesi üzerinde duruyor, mantıksızlığını gösteriyor: «Bu mantıkla taştan yonttuğu heykele hücum eden Tanrı’yı yaratacak hem kafa tutacak, hem de bu iş Tanrıtanımazlık olmayacak.»
      S. H. Bolay yazısını şöyle bitiriyor: «Eyüboğlu Tanrı’yı inkâr eden insanı kendisi Tanrılaştırıyor, başka yaratıcı olmadığını söylüyor. Demek ki, insanı tanrılaştıran kendileri, bu bir. Diğer ta raftan insanı esas tanrılaştıran kendilerinin de düşman olduğu kapitalist nizamdır. Bu da bilinen bir hakikati bir defa daha ortaya koyuyor: Kapitalizm ve Sosyalizm temelde birdirler, ikisi de maddeci esasa dayanırlar. Metotlarının ayrı olması neticeyi değiştirmez; bu da iki.»
      Oyhan Hasan Bıldırki‘nin «Sensiz Seninle» başlıklı denemesi «Mensur şiir» diyebileceğimiz bir «hava»yı veriyor Yer yer güzel parçalan var.
      «Kırmızı güller yeniden açıyorlar. Dağlarda papatyalar yeniden fışkırıyor. Ruhumda ihtilâl, saçlarında papatyalar var! Biliyorsun Kraliçem, ben sana mecburum işte. GÖZLERİNE MAHKÛMUM BEN.» 
      Bu paragrafın bir parçası Atillâ İlhan’ın bir şiirinin ismini (Ben Sana Mecburum) hatırlıyor. 
      Gülten Beşirli’nin mektup tarzındaki yazısı da güzel.
      Adil Yılmaz, «Türkmen Kızının Ardından» başlıklı hikâyesinde, çocukluğunun okul tatillerindeki bir hatırasını; ilk gençlik yıllarının kadın karşısındaki duygularını ve yanılışını anlatıyor. Bir Anadolu gelininin çocukça saflığını verirken başarılı. Dili de iyi. Fakat sağlam bir yapısı yok bu hikâyenin. Ne demek istediği, ne verdiği bütünüyle anlaşılmıyor, anlatılamıyor. Bir kopukluk var.
      «Sanatın Faydası Üzerine» isimli yazısında «sanat, fertle toplumun, fertle ferdin ilişkisini sağlayan bir faaliyettir.» diyen Ali Akmanlar yazısına şöyle devam ediyor; «Edebiyat toplumun aynasıdır. Toplumun örf, âdet, inanışları, zevkleri duyguları bir sanatçının şahsiyetinden süzülerek ifade edilir. (…) edebiyat, din, ülkü birliği gibi milletin teşekkülünde rol oynar. Güçlü sanatı olmayan büyük medeniyetlerin kurulmuş olması da gösteriyor ki, sanat medeniyetin kurulmasına ve yaşamasına yardımcı bir görev de yüklenmektedir.»
Akmanlar daha sonra, «Sanatın en önemli özelliğinin kalıcılık» olduğunu söyleyerek sosyal faydanın «toplumun geçici ve ikinci derecede önemli problemlerine çare aramak» olmadığını söylüyor. Sözlerini şöyle bitiriyor; «Sanat bir bakıma içinde yaşadığımız dünyadan, dönüşte onu daha iyi anlayabilmek, hayatımıza yeni bir hareket gücü katabilmek için bir kalıştır.»
      Bursa’da Zaman, şiirlere de yer vermiş sayfalarında. Alâaddin Korkmaz’ın «Kuşlar»ı güzel.
      O. Hasan Bıldırki‘nin 
      Denizlerde gemiler denizlerde gemiler 
      bir bekleyiştir ah, tayfaların gözlerinde 
      hangi limandadır çiğnenen mendiller
            hangi limanda
      şeklinde başlayan «Meral» isimli şiiri,
      Ben gemilerde serseri bir tayfayım gibi Atillâ İlhan tipi mısralara rağmen bütünüyle doyurucu.
 
      Kurumuş bir yarayım ben rüzgâr 
      Gölün tozlu suyundan bir damla daha  
      şeklinde biten Ali Akmanlar’ın «Titreşim»i de güzel.

      «Bir yola girişin bir gayeye yönelişin getirebileceği en büyük saadet, alâka ve teşviktir.» Evet, okuyuculardan beklenen de bu. Bursa’da Zaman’ı çıkaranlara başarılar dileriz.

      Osman BURAK 
 
      (İsteme adresi: P.K. 29 Bursa)

       Burak Osman, Dergiler: Bursa’da Zaman / Tohum, s.26-27 Yıl: 4 Sayı: 43 Eylül-Ekim 1969

      Osman Burak, “Bursa’da Zaman”ı ve Oyhan Hasan Bıldırki’yi Anlatıyor

Sennur Sezer'e Aynaİlçemizde Bilinmeyen Gök Cismi: Yoksa Ufo Mu?

Write a comment

New comments have been disabled for this post.