My Opera is closing 3rd of March

Edebiyat Medebiyat

Oyhan Hasan Bıldrki

Hikâye Yarışması Hakkında

      Yarışmalarla ilgili olarak bugüne kadar yazılıp söylenenler aşağı yukarı birbirine benzeyen şeylerdir. Gaye, yazarı teşvik etmektir, yarışmaların armağan kazanan yazarlar üzerinde müspet tesirleri olduğu gibi, menfi tesirleri de vardır; işte buna benzer sözler. Şu da bilinen bir husustur ki, yarışma neticelerinin yarattığı sevinmeler, kırılmalar bir süre sonra unutulur gider. Kazananlar ya o hızla çalışmalarına devam ederler yahut çeşitli sebeplerle yazma hevesinin ilk basamağında kalırlar. Bir derginin herhangi bir edebî dalda yarışma düzenlemesi bir canlılık kazanmasının yanı sıra, yeni isimleri bağrına basmasına vesile olur. Eserlerin kitap halinde neşrinin, köşeye bucağa yayılabilmesinin, bugünkü okuyucu seviyesi ve çeşitli imkânsızlıklar düşünülecek olursa kolayca gerçekleşmediğini burada belirtmeliyim. Gönül ister ki, yeni yazarlar kitaplarıyla ortaya çıksınlar, pek çok sanatkârı ve yazarı bir araya getirip onların edebî türler ve kendi eserleri hakkındaki sohbetlerini, renkli konuşmalarını, karşılıklı tenkitlerini duyurabilecek ve böylece bir kaynaşmayı sağlayabilecek çalışmalar yapılsın.
      Töre’nin düzenlediği hikâye yarışmasına katılan hikâyelerle ilgili olarak okuyucularımızı aydınlatmadan önce, şu hikâye kelimesi üzerine de birkaç söz söylenmeli. Halk arasında, zaman zaman uydurulmuş ve hayalî şeyleri ifade etmek için kullanılan bu kelime edebî bir türün adı olunca cemiyetimizle alâkası, tesirleri, yapıcı ve yıkıcı rolü bakımından hayalî olmaktan çıkıveriyor. 1940′lardan sonraki hikâye örneklerine ve kültürümüzün, sanatımızın bugünkü manzarasına bir göz atarsak, daha ziyade yıkıma yol açan tesirler elle tutulur bir hakikate dönüyor. Ama hikâye ve roman yazmayı ciddî işlerden saymayanlarla, “bizde sanat yok, sanat öldü, sanat can çekişiyor” diyenlere, yine bu yarışma vesilesiyle şu hususlar hatırlatılmalı. Hikâyecilik ve romancılık son yıllarda görüldüğü üzre fikirlere istikamet verebilmesi ve bağlı olduğumuz değerlere, sanatın özündeki güzele yumruğunu indirmesi bakımından artık ciddî işlerden sayılmalı. Ve gerçek sanatın sesinin şuradan buradan kulağımıza gelmesi, kültür kaynaklarımızı öğrenme isteğindeki artış sanatın büsbütün yok olmadığını göstermektedir. Evet, sanatkâr vardır. Her zaman, her devirde olacaktır. Ancak, onları biz göremiyoruz, görmek için de pek fazla uğraşmıyoruz. Bununla beraber, maziden geleceğe köprü kuran ve varlıklarını yaşatmak için çırpınan dergilerimizin çalışmaları da küçümsenmemeli, hele böyle yarışmalar açılmış olmasının yaralı hastaya kan vermek gibi bir vazifeden farksız olduğu unutulmamalıdır.
      Yarışmaya katılan hikâyeleri incelemeğe başladığımda son birkaç yılın acılarının getireceği neticeyi merak ediyordum. Hikâyenin ne olduğunu bilen, kısa zamanda bu işte ustalaşacak pek çok kalemle karşılaşacağımı ummuyordum. Yarışmaya girenler umumiyetle yaşadıkları acılarla ve sıkıntılarla kalemlerine sarılmışlardı. Ne var ki bir takım eksiklikler ve yanlışlar da göze çarpıyordu. Tavsiyeden, tenkitten uzak, türlü mahrumiyetler içerisinde sanatın ehemmiyetini idrak ederek, Anadolu’nun dört bucağında bir kâğıda akıtmak nedir, bunu denemişlerdi. Daktilosu olan ve olmayan, bir derginin çıkıp eline ulaşmasını sabırsızlıkla bekleyen, istediği kitapları kolayca satın alamayan, ama yazmaya gönül vermiş kalemlere ne zaman sahip sıkılacak bilemiyorum.
      Yarışmaya katılıp derece alamayanların çalışmalarına yılmadan devam etmelerini, dergilerle irtibatlarını kesmemelerini, yeni denemeler göndermelerini onların yetişmesi açısından lüzumlu görüyorum. Unutulmasın ki bir yazarın yetişmesi, varlığını ortaya koyabilmesi, yazma alışkanlığı edinmesine, yapıcı tenkitlere kulak vermesine, kendi tecrübelerine ve kültürünün artmasına bağlıdır. Burada ana hatlarıyla ortaya koyacağım eksiklikler ve yanlışlar, umarım yol gösterici bir ışık olur.
      Yarışmaya katılan hikâyeler dil, üslup, teknik ve muhtevaları bakımından incelenip değerlendirildiler. Hikâyelerin bir kısmı Dış Türklerle ilgiliydi. İncelediklerimiz arasında sosyal meselelerimizi, insanımızın iç dünyasını aksettiren, günlük ailevî konuları işleyen hikâyelerin yanı sıra, mizah denemeleri, târihî hikâye diyebileceğimiz örnekler mevcuttu. Bazı hikâyelerin hacmi geniş tutulmuşken, bazıları çok kısaydı. Yarışmaya birden fazla hikâyeyle girenlerin yanında, sadece bir tek hikâyeyle değerlendirilmeyi tercih edenler vardı. Birkaç hikâye, bende, yazarlarının romana girebilecekleri kanaatini uyandırdı. İncelediğimiz hikâyelerin içinde zaman zaman makale havasına bürünen yahut bir olayın basmakalıp cümlelerle anlatılmasından ibaret olan, baştan sona ders vermenin dışına çıkamayan, üslupta mübalağaya kaçan, uydurma kelimelere ver veren hikâyelere de rastladık. Güzel bir hikâye, her kelimenin seçilmesiyle, en güzel ve en tesirli şekilde konuyu anlatma yolunun araştırılması neticesinde doğar. Yarışmaya katılanların bir kısmı Türkçe’yi iyi bildikleri, sağlam bir dille hikâyelerini yazdıkları halde, ağırlığı olan bir meseleden ziyade, basit günlük konulara girmeleri sebebiyle puan kaybettiler. Bir kısmı ise, dikkate değer konuları seçmelerine rağmen ihmal edilmiş üslupları, dil yanlışları yüzünden dereceye giremediler.
      Yazarın malzemesi kelime olduğuna göre, yıllardır dilimizin nasıl tahrip edildiği göz önünde bulundurulursa yazarlarımızın dil sorumluluğu taşıyarak kalemlerine sarılmaları beklenir. Sık sık dilimizle ilgili makaleler yayınlanmakladır. Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş’ın dil hakkında aydınlatıcı kitapları mevcuttur. Yaşayan Türkçe etrafındaki çalışmaların takip edilmesi, tereddütleri olanların bu alanda hizmet eden fikir adamlarımıza, profesörlerimize başvurmaları, hem yazarın yetişmesi, hem de dile sahip çıkmak bakımından lüzumludur. Bu sebeple hikâyelerde rastladığım yaşantı, yanıt, insancık, düşsel, özgü, izlemek… gibi kelimelerle sonradan uydurulmuş sel’li, sal’lı kelimelere yer veren yazarların bundan sonra daha dikkatli olmaları icabetmektedir. Sözü, yarışmada derece alan hikâyelere getirmeden önce doğru ve güzel dilleriyle dikkatimizi çeken, ancak muhteva bakımından zayıf olan hikâyelerin sahiplerinin kısa zamanda iyi eserler verebileceklerinden emin olduğumu belirtmek isterim.
      Yarışmada “Muhacir Osman” adlı hikâyesiyle birincilik kazanan A. Kartaltepe, diğer “Rumeli Türkleri” ve “Teftiş” adlı hikâyelerinde de başarılıydı. A. Kartaltepe oybirliğiyle birinci seçildi. “Muhacir Osman”da Batı Trakya Türklerinin acılarını, çilelerini, hasretlerini dile getiren yazar, eşya ve mekânla ilgili teferruatı bütünlüğü, bozmadan hikâyesine yerleştirmesi, tasvirleri, canlı bir tip yaratmasıyla üstün bir başarı gösterdi. Ancak bu hikâyesinde ve diğer hikâyelerinde görülen, şüphe mânâsında kullandığı kuşku, düşsel, neden gibi kelimelere bir daha yer vermeyeceğini umuyorum. “Muhacir Osman”da göze çarpan koruntu kelimesi ve ara kere sözü İstanbul Türkçesinde mevcut olmadığına göre bunlar hakkında yazarın kendi açıklamasını bekleyebiliriz. “Muhacir Osman”, zihinlere yerleşen ve Türk Edebiyatının güzel bir numunesi olarak hatırlayacağım bir hikâye.
      Yarışmada ikinci gelen Refik Balcıoğlu‘na ait “İstasyonda” adli hikâye güzel Türkçesi, sosyal meselelerle birlikte, tarihle örülmüş yapısı bakımından dikkati çekti. Hikâye, dede ile torun arasındaki yakınlığı ustaca verebiliyordu. Okumak için büyük şehre gidecek olan bir çocuğu ve çevresini ele alan eser, içimize buzun katarak şu istasyon havasını bize duyurabildi. Hikâyede geçen, bazen farkına varmadan kullandığımız anı kelimesinin hatırayı öldürdüğü düşünülecek olursa, yazarın daha dikkatli olacağını umuyorum.
      Üçüncülüğü kazanan hikâye, Oyhan Hasan Bıldırki‘nin, “Bir Bıçağın Keskin Ucu”Oyhan Hasan, yarışmaya üç hikâyeyle katılmıştı. Sağlam bir dili olan, yaşayan Türkçeyi kullanan yazarın bu hikâyesi dış Türklerle ilgiliydi. Hikâyesinde fazlalıklar yoktu, diyaloglar ağır basıyordu. Yazar yerinde çizilmiş tasvirlerle de hikâyesini zenginleştiriyordu. Oyhan Hasan Bıldırki, tipleri bir çırpıda çizivermesi bakımından da başarılıydı.
      İddiasız ve aşırıya kaçmayan bir üslupla günümüzü, yaşadığımız bir gerçeği “Niyet” adlı hikâyesiyle dile getiren Osman Çeviksoy da başarılı görüldü. Dilimize yerleşen fakat yapı bakımından yanlış olan önem ve etki gibi kelimeler bir tarafa bırakılacak olursa dili gayet iyiydi. Yakın zamanda Osman Ceviksoy’un Türk hikâyesinde adını duyuracağından emmim. Çeviksoy bu hikâyesinde baştan sona aynı fiil zamanını kullanmasaydı daha da başarılı olacaktı.
      Beşinci sırada yer alan Celâl Mollaveli yarışmaya iki hikâyesiyle katılmıştı. Ancak “Ohan Amca” adlı hikâyesinde yabancı kelimelerin göze çarpması ve arka arkaya devrik cümlelerin kullanılması sebebiyle “Bizim Abban” daha çok beğenildi. “Bizim Abban”da bir veli tipi canlandırılmaktaydı. Halkın canlı ve akıcı Türkçesiyle kaleme alınmıştı. “Bizim Abban’” iddiasız ve o derece sıcakkanlı bir hikâyeydi.
      Yarışmaya Gül rumuzuyla katılan yazarın “Fatma Hanımın Keçisi” adlı hikâyesi de dili bakımından beğenildi. Gül’ün daha dolgun muhtevalı hikâyeler yazması beklenir. Jüri üyelerinde yazarın çocuk hikâyelerinde de bir boşluğu dolduracağı kanaati uyandı.
      Burada derece alamayan birkaç hikâyeye de temas etmek isterim. Vural Özbek‘in bir Kerkük Türkünü ele aldığı “Yanlış Hesap” isimli hikâyesi, muhtevası bakımından dikkati çekerken, yazarın uydurma kelimelere yer vermesi eserini zayıflattı. Ramazan Yılmaz‘ın bir efsane havası taşıyan ve romana yatkınlık gösteren “Memili” adlı hikâyesinde zaman zaman parlak ve canlı tasvirlere rastlanmakla beraber ihmal edilmiş cümleler ve yanlış ifadeler bulunuyordu. Bu yazarın daha kısa hikâyeler yazması, bütünlüğü muhafazada dikkat göstermesi beklenir. Yarışmaya Özüm Aras rumuzuyla katılan yazarın “Alacakaranlıkta Kazanın Hikâyesi” adlı denemesi kısaltılmış bir roman havasındaydı. “En Uzun Bir Günün Yabanı” adlı hikâyenin yazarı Bünyamin Sevimli‘nin mübalağalı bir üslup kullanması, devrik cümlelere sık sık yer vermesi, kahramanının iç dünyasını anlatmasındaki başarısını gölgeledi. Bu yazar da uydurma kelimelerden uzaklaşıp Türkçeye sahip çıkmalıdır. Nuri Tarhan‘ın değerlerimizden kopan insanı işlediği “Boşlukta”, ifade ve kelime yanlışları ile birlikte, uzun yazma telâşından doğan kopukluklar sebebiyle dereceye giremedi.
      Yarışmada başarı gösteren hikâyecilerimize Türk Edebiyatı adına hoş geldiniz der, diğer yazarların da aynı başarılara ulaşmasını temenni ederim.

      Sevinç ÇOKUM

      Çokum Sevinç, Hikâye Yarışması Hakkında / Töre, 3-5, Yıl: 9 Sayı: 115 Hikâye Özel Sayısı Aralık 1980

      Sevinç Çokum, Oyhan Hasan Bıldırki ve “Bir Bıçağın Keskin Ucu”nu Anlatıyor

Üç Hikâye ÜzerineHikâye Yarışması Üzerine

Write a comment

New comments have been disabled for this post.