My Opera is closing 3rd of March

Edebiyat Medebiyat

Oyhan Hasan Bıldrki

Hikâye Yarışması Üzerine

      Törenin hikâye yakmasının sonuçlarını sizlere duyurmuştuk. Aynı haber içinde, jüri üyelerinden hikâyeci-romancı Sevinç Çokum’un yarışmaya katılan hikâyeler üzerine bir değerlendirme yazısı hazırlamakta olduğunu hatırlatmıştık.
        Yenilerde, Töre’nin son sayısında bu yazı çıktı (Aralık 1980). Töre bu sayısını, “Hikâye Özel Sayısı” olarak takdim ediyor.
        Sevinç Çokum, “Hikâye Yarışması Hakkında” başlıklı yazısında, aynı noktayı vurguluyor: “Unutulmasın ki bir yazarın yetişmesi, varlığını ortaya koyabilmesi, yazma alışkanlığı edinmesine, yapıcı tenkitlere kulak vermesine, kendi tecrübelerine ve kültürünün artmasına bağlıdır.”
        Yarışmaya katılan hikâyelerin büyük bir kısmı dış Türklerle ilgili. Bunun yanı sıra sosyal meseleleri, insanımızın iç dünyasını, günlük ailevi konulan ve mizahi denemeleri ihtiva eden eserler de yarışmaya katılmıştır. Töre’nin hikâye yarışmasına katılan yazarların ilgilerinin dış Türkler noktasında temerküzü dikkate şayan bir husus. Burada “İnsani öz”den ziyade, siyasi muhtevanın tercih edildiği ortaya çıkıyor.
        Yarışmada birinci gelen “Muhacir Osman” hikâyesi, Batı Trakya Türklerinin acılarını anlatırken, Oyhan Hasan Bıldırki‘nin “Bir Bıçağın Keskin Ucu” adlı hikâyesi de aynı şekilde dış Türkleri konu ediniyor. Yarışmada ikinci gelen “İstasyonda” da ise, dede ile torun arasındaki yakınlık dile getiriliyor.
        Bazı hikâyecilerin romana müsait bir hava içinde göründükleri, Çokum’un değerlendirmesinde özellikle belirtiliyor. Buna karşılık bazı hikâyelerin, hikâyeden ziyade makale havası taşıdıkları ise, Çokum’un muhakkak ki çok yerinde bir yakınması olsa gerek. Demek ki bir takım okuyucular veya edebiyata ilgi duyduğunu sanan kişiler, henüz hikâye kavramının oldukça dışındadır. Hikâye onlar için masal veya ideolojik makale ile eş değerdedir. Bu kişilerin fikri ve kültürel konularda ağırlık kazanan dikkatleri, edebiyat ve sanattan ne kadar kopuktur! Yıllardır dergi ve gazete takip ettiklerinden emin bulunduğumuz bu kişilerin, sanat ve edebiyatın bu derece dışında kalmaları, yalnız, kendi suçlan olmasa gerek. “Bu tür kişilerin okuduktan kalemlerin sanat ve edebiyata yakınlığı ne nispette ise, onların yakınlığı da o nispette olsa gerek” diye düşünmek her halde yerinde olacaktır.
        Yalnız Sevinç Çokum hanımın yarışmaya katılan hikâyeler üzerine yaptığı değerlendirmede bir husus ziyadesiyle dikkati çekiyor. Acaba bir hikâye yalnız “kelimelerle” mi değerlendirilir? Dikkat edelim, bütün hikâyeler üzerinde daha ziyade dil noktasından duruluyor. Gerçi bazı hikâyeler için (başarılı tasvirler, tip çizmekte başarılı v.s.) gibi hükümler verilmekle beraber, ağırlık, hep kelimeler üzerinde toplanıyor. Yanlış kelimelerin kullanılmasını tasvip etmek mümkün değil elbette. Fakat, bir kompozisyonda ilk elde aranan husus, her halde bütünlük ve yapı olmalıdır. Yazarın hikâyeciliği, eserinde ortaya koyduğu yapıyla ortaya çıkmalı. İnsana ve vakaya, bakış, yarışmacıda aranan ikinci husus olmak gerekmez mi? Hele cümle, kelimeden, mutlaka önce gelmeli. Kelime, cümlenin bütünlüğü içinde kıymet ifade eder. Dili, tek başına kelimeler olarak idrak, bizi nereye kadar götürebilir? Çokum’un değerlendirmesi bu yönlere kaydırılsa, daha yerinde olurdu sanıyorum.
        Töre bilindiği gibi şimdiye kadar roman ve tiyatro dallarında da yarışmalar açmıştı. Adı geçen yarışma, edebiyatımıza, iki romancı kazandırarak fonksiyonunu yerine getirdi.
        Bakalım; hikâye yarışmasında derece alanlar da aynı çalışma temposunu sürdürebilecekler mi? Umalım ki, bu yarışma da ötekiler, gibi, hayatımıza sürekli yazmayı prensip edinen kalemler kazandırmış olsun.
        Sevinç Çokum’un belirttiğine göre, yarışmaya, kendisinin ümit ettiğinden daha başarılı hikâyeler gönderilmiştir. O, son yılların kavga-dövüş ortamında iyi hikâyeci, ustalaşmaya müsait kalemler çıkacağından ümidini iyice kesmişken, bu hususta yanıldığını sevinerek ortaya koyuyor.
        Töre’de, Sevinç Çokum’un bu değerlendirmesinden ayrı olarak. Sadık Kemal’in “Hikâyenin Hikâyesini Anlatmak” adlı sohbeti yer alıyor. Ayrıca Hacettepe Türkoloji Bölümü öğretim üyelerinden Bilge Ercilasun’la hikâye hakkında yapılmış bir röportajda Töre’nin bu sayısını süslüyor.
        Yağmur Tunalı’nın kaleme aldığı bir başka yazıda ise, Töre’nin Hikâye yarışmasına nasıl karar verildiğini öğreniyoruz. Belirtildiğine göre Tunalı, Töre’nin daha ziyade fikir dergisi olması bakımından, böyle bir yarışmanın nasıl sonuçlanacağından hayli endişelidir. Endişenin, Sevinç Çokum’da da hâkim olduğunu hatırlatmıştık. Fakat yaygın tereddütlere rağmen yarışmaya oldukça fazla hikâyenin katılması ve bunların içinden oldukça başarılılarının çıkması, bir hayli sevindirici olmalıdır. Demek ki dergilerimiz boşluğa seslenmiyor, yazan kalemler okunuyor, mevcut ümitsizliklerin giderilmesi ve yeni hikâyecilerin ortaya çıkması bakımından, yarışmanın hedefine ulaştığına hükmetmek gerekiyor. Töre’nin daha öncelerden, okuyucuların dikkatini roman ve tiyatroya yöneltmesi ve arkasından hikâye imkânlarını yoklaması iyi bir deneme oldu.
        Ümit edilir ki Töre, bundan böyle fikri yazıların yanında eleştiri, deneme, tanıtma ve hikâye gibi yazılara da hiç olmazsa yüzde elli kontenjan ayırır. Yağmur Tunalı’nın yazısı aslında böyle bir temayülü açığa vuruyor.

        Yeni Sözcü
        Kültür Sanat, sayfa 14, 1980

        Hikâye Yarışması Üzerine PDF

Hikâye Yarışması HakkındaBarış Suçu

Write a comment

New comments have been disabled for this post.