Üç Hikâye
Tuesday, September 13, 2011 6:17:16 AM
Töre, I980′i kapatırken bize yeşil bir hikâye sayısı ve üç güzel hikâye bıraktı.
A. Kartaltepe’nin Muhacir Osman’ı insan ruhunu, en acılı yerinden yakalamıştır. Doğup büyüdüğü, hatıralarda doldurduğu topraklan terk etmek zorunda kulan insan; bilmem ki niçin insan oluşu bu kadar canlı temsil eder? İnsanlığın macerası, elest meclisinden kopuşla, yani gurbetle başladığı için mi? Yoksa biz Türkler için bunun ayrı, her milletten ayrı bir sebebi mi var? Türk tarihi asırlar içinde bir hareket… Durmadan göç… Biz, Anadolu’da eski yurtların muhaciri değil miyiz? 900 yıldır Anadolu’nun içinde de oradan oraya konup göçmedik mi? Onun için bozlaklarımızda, türkülerimizde hep gurbet havası… Göçebeliğimiz hâlâ bilmiş değil. On binlerimiz köyünü, kasabasını terk edip yatak yorgan sırtında büyük şehirlere, Almanya’lara göçü yor. Gurbetçi gibi, Almancı diye bir kelime türemiş dilimizde. Ve son 150 en büyük macerası. 1828-29 Rus Savaşı’ndan bu yana çevreden Anadolu’ya doluş. Birbirini takip eden on senelerde, yirmi senelerde, yüz binlerce, milyonlarca insan Balkanlardan ve Kafkaslardan Anadolu’ya doluyor. 45 milyonluk nüfusumuzun 10 milyonu son 150 senelik göçlerle gelenler ve onların çocukları, torunları. Bence Türk Tarihinin son iki asrının en mühim olaylarından biri bu göç olayı. Onlarca romana, filmlere konu olacak, nesil nesil anlatılacak acı, ıstırap dolu olaylar, olaylar… 93 Harbinden, Balkan bozgunundan sonra Rumeli’den Edirne’ye, oradan İstanbul a bir mahşer manzarası vardır. Acaba bu manzarayı hangi kamera yakalayabilir? Daha sonra mübadiller, tekrar mülteciler ve muhacirler. Muhacirlerden bir Muhacir Osman. Yüz elli yıldır akan mahşer kalabalığından bir yüz, Kartaltepe’nin kamerasına doğru büyümektedir. Eşrefpaşa’nın körfeze bakan kahvelerinden birinde denize dalan gözleri, uzamış sakalıyla Muhacir Osman kameraya iyice girmiştir. Şimdi kamera, hafızasında ve yüreğinde dolaşmaktadır. Batı Trakya’da bırakılan bostanlar, ormanlar, papatyalı, menekşeli evler, davullar, adaşlar, Raifeler ve hayat yoldaşlarının gül çiçekli mezarları. Hıdrellez günleri, bağ bozumları ve ramazanlar. İzmir’in Çimentepe’sinde, İkiçeşmelik’te simit satan ne Muhacir Osmanlar, ne Muhacir Mehmetler tanıdım. Hep insanlar, hep insanlar tanıdım. Kartaltepe, hatıralarda derinleşmeyi çok iyi biliyor. Hatıraların etrafındaki sessiz çevre -kıyıya yanaşmış tekneler, çalışan, gezen, duran insanlar, asfaltta karşılıklı akıp giden vasıtalar sessiz, renkli bir kargaşalık içindeydiler- bizi Osman’ın iç dünyasına daha da yaklaştırıyor. Hani hazan büyük bir caddenin ortasında, cıvıl cıvıl seslerin, gürültülerin arasında gidersiniz de hiçbir şey duymaz, hiçbir şey görmezsiniz. Çünkü zihniniz bir yerlere takılı kalmıştır. İşte Kartaltepe, Muhacir Osman’ı böyle bir anında yakalıyor ve etrafındaki bu gürültü, hareketli sessizlik fonu içinde maziye, doğup büyüdüğü yerlere doğru seyahat ederken onu bize sunuyor. Hikâyecinin Muhacir Osman’ı simit tablası yanında yakalayışı ve maziye götürüşü fevkalade bir kompozisyon içinde verilmiştir. Ramazan manilerinden bağ bozumuna, tüfek dipçiklerinden tarladaki kaynarcaya kadar maziye ait unsurların seçilişi ve işlenişi son derece tabii ve güzeldir. Hele Gülizar hanımın kabrinde büyüyen gül, realiteye Kerem ile Aslı’nın estetiğini katan şahane bir motiftir. Kartaltepe’nin dili açık, akıcı, yumuşak. Tam hikâyeye yakışan bir dil. Seyrek kullanılan Batı Trakya’ya ait kelimeler dile güzel bir çeşni katıyor. Hikâyeye yerleştirilmiş kısa, fakat çarpıcı tasvirler, okuyucuyu birdenbire bir duygulanış şokuna götürüyor: “Raife Teyze, sırtında yeni ferâcesiyle merdivenlerde görünür, krem başörtüsünün ucunu bir eliyle çenesinin altına tutturmaya çalışırdı. Elini çene altından çeker çekmez yeniden iki yana düşerdi başörtünün uçları; ince, zarif boynu, harbollunun güvezi vurmuş ipek gerdanı görünürdü… Atılan kuru meşe odunlarıyla yalımlar daha da parlardı. Kadınların yüzlerinde kızıl gölgeler dolaşır, büyüyen gölgeler duvarlara sığmazdı…” İşte size ressamını bekleyen iki şahane tablo…
Balcıoğlu’nun hikâyesindeki kompozisyon, şaşılacak derecede Kartaltepe’nin kompozisyonuna benzemektedir. Bu defa kamera; bir kahvede değil, Orta Anadolu’daki bir tren istasyonunda, bir kişiyi değil iki kişiyi filme almaktadır. Bir dede, bir torun yüzü kamerada gittikçe büyük ve belirginleşirken yine birdenbire ışık, hafıza ve yürekleri aydınlatır. Yine halden maziye geçiş. Bu defa geçmişe seyahatin fonunda gürültülü bir sessizlik değil, küçük bir Anadolu kasabası istasyonun sahici yalnızlık ve sessizliği vardır. Ve karşıda bir mezar, hem fonun arka planını oluşturmakta, hem de maziye kapı açmaktadır. Bu hikâyede geçmişin iki tabakası vardır; kahramanlarımız iki ayrı zaman dilimine atılır. Birinci tabakada yine göç vardır. Dedenin Kafkaslardan Anadolu’ya göçüşü. Daha doğrusu Moskof tecavüzlerinden kaçış. Kars’ta, Ağrı’da, Artvin’de, Sivas’ta, Yozgat’ta ve Tokat’ta 93 harbinin on binlerce sürgünü oturur. İşte Balcıoğlu’nun hikâyesindeki dede bunlardan biridir. Dedenin kaçış hâtıraları ince bir tabaka halinde hikâyenin birinci mazi halkasını oluşturur. Sonra kahramanlar bugüne dönerler. İstasyonun tam karşısında bir mezar vardır. Dedenin kızı, torunun annesi Hesna orada yatmaktadır. İşte bu mezar, kahramanlarımızı tekrar geçmişe götürür. Hikâyenin bel kemiği bu ikinci seyahattir. Hesna’nın evlenişi, çocuğunu dünyaya getirişi ve ölümü. Ölüm sahnesi, duygu grafiğindeki zirveyi teşkil eder. Guguk Baba’nın Hesna’yı ölüme çağırışı, Muhacir Osman’da Gülizar’ın kabrindeki gül gibidir. Modern hikâyeyi, halk edebiyatına veya inanışına bağlayan motif. Küçüğün okumak üzere köyden şehre gitmesi, köylerimizdeki insanların, annesi gibi ölmemesi için doktor olmayı arzulaması hikâyenin çerçevesini teşkil eder. Refik Balcıoğlu’nun sağlam bir tahkiye üslûbu vardır. Tasvirler seyrek, kısa ve güzel, benzetmeler ilgi çekicidir: “Kuzu otardığın o kel yamaçlar, kıraç kara toprak üstüne öyle bir halı örtmüştü ki insan basmaya kıyamazdı… O bir yer yatağında yatıyordu. Yüzü mektup kâğıdı gibi solmuş, gözlerinin feri çekilmiş, dudaklarının bir kenarından ince bir çizgi halinde kan sızıyordu. Seni bir bohçaya yatırıp yanına yatırmışlardı. Kırmızı toparlak bir yüzün vardı… Ben de ananın yanına vardım. Gül kurusu atlas yorganın üzerinde duran ellerini kaldırıp bana uzattı.” Zaman zaman masallarımızı, Dede Korkut’u, Orhun Âbideleri’ni andıran bir üslûp dikkati çeker: “Orta boylu güzel huylu, siyah ibrişim saçlı güldükçe yanaklarında güller açılan, ağladıkça gözlerinden sanki inci saçılan bir kızdı anan. Allah niye kıydı ona. Ne suçu vardı, kime ne yapmıştı? Gece dışarda bir enim bağırsa onu doyurmadan yatağına girmeyen biriydi. Açları doyurmak, çıplakları giydirmek için yaratılmıştı. Bazen onunla harmanda bir sap yığınının daldasına çöker, türkü söylerdik. Yanık, insanın içine çöken bir sesi vardı.”
Bir Bıçağın Keskin Ucu‘nda yine muhacirlik vardır. Fakat bu defa muhacir, düşüncesiyle değil, doğrudan doğruya eski yurdunu görmeye gider. İlk iki hikâyede terk edilmiş eski yurtların mazideki durumları vardır. Bıldırki‘nin hikâyesinde terk edilmiş yurda gidilir ve bugünkü durumu görülür. Buradaki seyahat, mazide değil coğrafyadadır. Birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmış akrabalar, yeğenler iki ayrı düzenin insanları olmuşlardır. Bıldırki, bir iki fırça darbesiyle eski yurdu hasret renklerine boyar: “Yol, bir uçtan diğer uca, yemyeşil Tuna düzlüğünü kesiyordu. Yolun her iki yanında, sanki dalları Tuna suyuna erişmek, orada bir şeyler aramak ister gibi duran söğütler. Yeşilin en güzeli, göğün, saf mavisi ile kucaklaşmak ister gibi. Kuşlar, bana göre, gurbet türkülerinin birini bitirip diğerine başlıyorlar. Karşıda, sınırları belli, bir şeylerden ürkmüşler gibi görünen birbirine sokulmuş bağlar, küçük, şipşirin bahçeler… Aralarında bizim bağ da var. Bilmem beni gördüğüne sevinmiş miydi?”
Bıldırki, bundan sonra insana ve düzene döner. Düzenin insan acılarını yüreğe gömen merhametsizliğine. İnsanı ortadan kaldırmak isteyen düzende hikayeci, insanı yakalar. Yaşareviç’in hüzün gölgelenen gözlerinde, ihtiyar fırıncının rol yapan öfkelenişinde insan vardır. Yaşareviç’in ve küçük kız Zarife’nin korku dolu bakışlarında, düzene uymak için zorlanışlarında yine insan vardır. Küçük Arif’in fırıncıya çıkışında da düzenin insanı. Ve Bulgaristan’ın Eskicuma’sında çocuklarını gece yarısı gizlice sünnet ettiren insanlar vardır.
Hikâyenin kuruluşu ve işlenişi zayıf olmakla beraber, Bıldırki biraz çalışma ve titizlikle iyi bir hikâyeci olabilir.
Töre’nin yarışmasında derece alan üç hikâyenin yayınlanması üzerine bazı tenkitler çıktı. Hikâyelerin üçünün de dış Türklerle ilgili olması bazı kimselerde yadırgama meydana getirdi. Töre’nin hikâye yarışmasına katılanlarda insanı özden ziyade siyasî muhteva tercih ediliyormuş. İki hikâyede dış Türkler konusu, giderek ideolojik olmaya başlıyormuş. Balcıoğlu’nun hikâyesi, ikinci kısımda dış Türkler mevzuundan kurtulmakla doğrudan doğruya hassasiyetimize yönelmiş imiş.
Dış Türkler konusu edebiyatımızda, işlendikçe bir tuhaf olan insanlara sormak lâzımdır. Dış Türkler insan değil midir? İnsani, özleri yok mudur? Muhacir Osman’ın, istasyondaki dedenin iç dünyasına kaç hikâyeci nüfuz edebilir? Ekmek almak için saatlerce kuyrukta beklemek, çocuklarını gece yarılarında gizlice sünnet ettirebilmek, sadece insanı öze tesir eden problemler değil midir? Acaba tenkitçiler, Muhacir Osman’ın yazarı Kartaltepe’nin hâlen Batı Trakya’da yaşayan bir Türk olduğunu biliyorlar mı? Balkanlardan ve Kafkaslardan son 150-200 yılda Anadolu’ya sığınmak zorunda kalan ve şu anda nüfusumuzun takriben 10 milyonunu teşkil eden insanlar bizim değil midir? O insanlar vaktiyle yine bizden, Anadolu’dan koparılıp Balkanlara götürülmediler mi? Tarihi bir misyonun kendilerine yüklenmesi midir Balkanlardaki Türklerin suçu? Akıncıları, oymak oymak insanlarımızı Anadolu’dan alıp Balkan topraklarını Türkleştirmek, vatanlaştırmak için Eskicumalara, Üsküplere, Kosovalara yerleştiren Osmanlı ecdadımız da suçlu mudur? Herhalde 400-500 yıl sonra torunları geri çekilirken Edirne’de duracaklarını kestirmeli, ötesine Türk yerleştirmemeli idiler. O takdirde geri çekilmeye Viyana yerine Edirne’den başlar, sınırı da Erzurum’dan keserdik.
Ne demek hassasiyetimiz? Bütün dış Türkler bizim hassasiyet konumuzdur. Anadolu’dakiler “biz”, dışardakiler “onlar” değildir. Anadolu’dakiler ve dış Türkler “biz”dir. Hepsi de aynı derecede ilgi alanımıza girer. Lozan barışı sonunda Edirne’de, İzmir’de Yunana kalabilirdi. Hatay, daha önce olduğu gibi Arap’ın, Kars Rus’un olabilirdi. Tıpkı Gümülcine’deki, Eskicuma’daki Türkü unuttuğumuz gibi, onları da mı unutacaktık? İnsanı öz bu mudur? Bir hikâyeyi yapısı, tekniği, üslubu bakımından tenkit edebilirsiniz. Ama dış Türkleri, yani bizi, yani insanı işledi diye tenkit edemezsiniz. Bu ne insanlığa, ne Türklüğe, ne hassasiyetimize yakışır. Ne de böyle bir kriterin san’at bakımından değeri vardır. Asıl ideolojik olan böyle kriterlerdir.
Ercilasun Doç. Dr. Ahmet Bican, Töre / Üç Hikâye, s. 20-23, Yıl: 10 Sayı: 118 Mart 1981






