Üç Hikâye Üzerine
Tuesday, September 13, 2011 6:22:09 AM
Yazmak, muhakkak ki, daha önceden hâsıl olan birikimlerin bir boşalması olmalı. Bir romancıyı, hikâyeciyi veya şairi yazmaya zorlayan onların kendi iç birikimidir. Bunun dışında sanatçıyı yazmaya zorlayan başka bir husus düşünülemez. Fakat yazma işi için gerekli birikime kavuşmuş nice kimseler bulunmakla beraber, henüz böyle bir seviyeye ulaşmamış bazıları da roman, hikâye veya şiir yazma hevesinden kendilerini geri alamıyorlar.
Yarışmalar işte, yazmak için gerekli seviyeye ulaşmış, fakat bu yolda sadece bir teklif bekleyen kişileri harekete geçirmesi bakımından faydalı oluyor.
Töre’nin hikâye yarışması da bize böyle bir kalemin varlığını duyurdu. Onun için yarışmada birinci gelen hikâyenin yazarı Sayın A. Kartaltepe’yi burada kutluyor ve çalışmalarının devamını bekliyoruz. Ancak biz burada dereceye giren hikâyeler dolayısıyla birkaç nokta üzerinde durmak istiyoruz:
Derece alan hikâyelerin üçünde de ortak olan vasıf; hepsin az veya çok dış Türklerle alâkasının bulunması. Kartaltepe’nin hikâyesinde Batı Trakya’dan Türkiye’ye gelmiş ve bilâhare İzmir’e yerleşmiş “Muhacir Osman”ın dünyası anlatılıyor. Hikâyede, slogan mantığıyla izaha müsait bir konunun, beşeri bir platforma indirilebilmesi, doğrusu takdire şayan. Muhacir Osman’ın kendisini ziyarete gelen bir hemşehrisi ile konuşmaları, hikâyede son derece başarılı verilmiş. Hikâye kahramanının içinde bulunduğu (kahve köşesi) kaba realiteden, hayalindeki dünyaya intikal ettirilişi ise, hikâyenin en başarılı tarafı. Kartaltepe, bu intikal halini suni’likten son derece uzaklaştırmakla, hikâyeciliğe yatkınlığını ortaya koyuyor. Bu başarının Kartaltepe için, sadece bu hikâye ile sınırlı olmadığından kesinlikle eminiz. Bu başarılı çizginin devamına kesin nazarıyla bakıyoruz.
Refik Balcıoğlu’nun “İstasyonda” ile Oyhan Hasan Bıldırki’nin “Bir Bıçağın Keskin Ucu”nda ise, dış Türkler mevzuu, giderek, ideolojik olmaya başlar. Hele Bir Bıçağın Keskin Ucu’nda bu hal, o nispette ileri gider ki, hikâyeciliğin veya sanat eserlerinin kendi iç mantığı bir anlamda kaybolmaya başlar. Bu tür mevzuları işlemenin en büyük güçlüğü de, aslında burada olmalı.
Tarık Buğra’nın, “Küçük Ağa”nın başına koyduğu kısa bir açıklama vardır. Orada, Peyami Safa’nın bir görüşünü aktarır. Bu, romanla epope arasındaki farktır. Tarık Buğra’nın Kurtuluş Savaşımızı anlatan bir roman yazmak isteğine karşılık, usta romancının verdiği cevap, romanın bir epopeye dönüşmemesini temenni etmek olur. Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sı gerçi bir epope olmadı ama, bu yolda yazılmış nice romanların, bir sanatçı için son derece ilkel İstanbul-Ankara, kaçan veya zulmeden düşmanla fedakâr efeler ikilisinden hareket ederek, büyük bir klişecilik örneği verdikleri de inkâr edilemez. Ne var ki, bu romancıklar (!) sadece ilk ve ortaokul öğrencilerinin dışında, kimseye hitap edememe talihsizliği ile karşı karşıya kaldılar.
Ancak Refik Balcıoğlu hikâyesinin ikinci kısmında, böyle bir tehlikeden kendisini kurtarır ve doğrudan doğruya hassasiyetimize yönelir. Unutmamalı ki, hikâye dâhil bütün sanat eserleri aklımıza değil, hassasiyetimize hitap edebildiği müddetçe yaşama şansına kavuşurlar. Günümüz; sanat eserlerinin kendine has mantığını kavrayamamış binlerce eserle dolu. Bir takım sol çevrelerce, 12 Mart sonrasında kaleme alınan ve hapishane hatıraları üzerine kurulan roman ve hikâyeler de, aynı sakatlığa kurban gittikleri için, şimdilerde hemen hemen kimse tarafından okunmaz hale gelmedi mi?
Bu vesile ile bu bir-iki hatırlatmayı yapmadan edemedik.
Kültür Sanat
Yeni Sözcü, 1980






