My Opera is closing 3rd of March

Edebiyat Medebiyat

Oyhan Hasan Bıldrki

Tarancı'da Yalnızlık ve Ölüm

      Cahit sıtkı tarancı

      Yeni Türk şiirinin büyük ustalarından biri olan Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiirinde “yalnızlık” ve “ölüm” temleri üzerinde biraz olsun durmak, ölümünün on altıncı yıl dönümünde, şairimizin ruhunu sevindirecektir sanırım.
      Bu arada hemen belirtmekte fayda gördüğümüz bir eksikliğimizden söz açalım: Günümüz edebiyatını sürdürmeye çalışan, bu sebeple büyük fedakârlıklarda bulunan sanat dergilerimizin kalem sahipleri kadrolaşamadıkları için; dünkü edebiyatımızın ustalarından, hiç olmazsa ölüm veya doğum yıldönümlerinde bile söz etmez olmuşlardır. Böylece büyük ustalarımız mâzinin karanlıklarına gömülmeye başlanmıştır. Genç şair ya da yazarlarımız kılavuzsuz bırakılmış, edebiyatımız bundan büyük zarar görmüştür.
      Yalnızlık ve ölüm temleri eski çağlardan beri şiirimizde yer almış, günümüze kadar süregelmiştir. Kanaatimizce, yalnız Türk şiirinde değil, dünya şiirinde bile yalnızlık temini en güzel dile getiren, eski şiirimizin büyük ustası Fuzûlî olsa gerektir. Bu görüşümüzü, Fuzûlî’nin bir gazelinden aldığımız şu beyitler doğrulamaktadır:

      Yetdi bî-kesliğim ol gâyete kim çevremde
      Kimse yoh çizgine girdâb-ı belâdan gayrı

      Ne yanar kimse mana âteş-i dilden özge
      Ne açar kimse kapum bâd-ı sâbâdan gayrı

      Şiirimizde yalnızlık temi; A. Haşim’i insandan kaçmaya, Yahya Kemal’i millî hasrete, Tarancı’yı korkuya, daha doğrusu ölüme götürmüştür. Tarancı, Fuzûlî’nin yalnızlığını almış, zamanımıza kadar getirmiştir. Tabiî, bu alıp getiriş, bir kopya veya taklid değil, iki şairin duyuş benzerliğinden ileri gelir. Tarancı, “Ömrümde Sükût” adını verdiği şiirinde şöyle der:

      Çıngıraksız, rehbersiz deve kervanı nasıl,
      İpekli mallarını kimseye göstermeden,
      Sonu gelmez kumlara uzanırsa muttasıl,
      Ömrüm öyle esrarlı geçecek ses vermeden.

      Ve böylece bu ömür, bu ömür her dakika,
      Bir buz parçası gibi kendinden eriyecek.
      Semada yıldızlardan, yerde kurtlardan başka,
      Yaşayıp öldüğümü kimseler bilmeyecek.

      Hatta şair o kadar yalnızdır ki; odasının tavanı sanki annesi, duvarları kardeşidir. Şairle el-ele verirler, yalnızlıklarını ortaya koymak isterler, fakat seslerini kimseye duyuramazlar (Odamda Sükût).
      Böylesine boğucu bir yalnızlık ortamı içinde bocalayan, bunalan şair, ölümü arzular gibidir. Sanki ölüm gelip kapıyı çalınca, bu yalnızlık bitecektir. Zaman Bir Kuşak Gibi adlı şiirinde, bahtsızlığına yakınır, onu, çakıp çakıp almayan bir çakmağa benzetir:

      Karanlıklarla kardeş
      Bahtım bir türlü ateş
      Almıyan çakmak gibi.
      Sabır nedir bana sor:
      Zaman bir kuşak gibi;
      Sarıl sarıl bitmiyor.

      Zaman zaman, yalnızlıktan kaçmak isteyen şair; kendini mâziye verir, her şeyi unutmak ister, fakat yine de yalnızlıktan kurtulamaz.

      Maziyi yâda daldığım zaman,
      Nasıl olur da bilmem ki bazan,
      Hafızam durur, kaybolur yollar;
      Ve sonra birden içime dolar,
      Daire gibi genişler sükût,
      Der: “İçimde kal, hepsini unut.”

      Uykusuz kaldığı geceler korkuya dalar, yakınmaya başlar: “Bu zâlim uykusuzluk - yolumu kesen haydut- / Bana yalnızlığımı sezdiren uykusuzluk.” Aynalara yalvaran şair, onları bir sevgiliye benzetir, kırılacak en son parçalarına kadar, kendi hayâliyle kalmaya çağırır. Aynalar da olmasa, öldükten sonra şairi, düşünen hiç kimse kalmayacaktır:

      Aynalar, aynalar, sevgili aynalar,
      Yok beni anlayan seven, sizin kadar.
      Öldükten sonra da, yine sizin kadar,
      Kim beni düşünür, hayalimi saklar?
      Aynalar, ne olur, siz yalnız aynalar.

      Bu yüzden Tarancı: “Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem!” diyerek, ölümü çağırır. “Uzak bir iklimin ılık havasında”, bütün sevdikleri şairin hülyalarını paylaşırken, şair, camlar arkasında yapayalnızdır.
      Düşten Güzel kitabındaki “Yalnızlık Macerası” şiirinde şöyle seslenen şair;

      Öyle yalnız kaldım ki hayatımda
      Kimi gün öldüm kimi gün ilâh oldum
      Çok zaman annemin dizlerine hasret
      Koydum başımı kendi dizlerime
      Doya doya ağladım

      diyerek, dost ümidiyle yandığını, çaldığı kapılardan eli boş döndüğünü, herkesin kendisine yabancı olduğunu, bir sevgili bulamadığını, sevgilisinin saçları yerine, kendi saçlarını okşadığını ortaya kor. Çünkü sevgilisi vefasız çıkmıştır:

      Gönül sende, göz yolda kaldı;
      Ne postacı semtime uğrar,
      Ne turnalar selâm getirir;
      Vefasız çıktın Beşiktaş’lım.

      CHP’nin 1946 yılında açtığı şiir yarışmasında Tarancı’ya birincilik sağlayan “Otuzbeş Yaş”ta yine yalnızlıktan söz açan şair: “Neylersin ölüm herkesin başında.” derken, ölümü “kader” olarak görmektedir. Hemen birçok şiirinde; şükreden, Tanrı’yı anan, Cuma’nın kutsallığına işaret eden şairin inanç yönünü görmekteyiz.
      İlk gençlik dönemindeki şiirlerinde: “Ömrümde Sükût / Düşten Güzel”de sık sık yalnızlıktan söz açan şair, olgunluk döneminde dört elle ölüm temine sarılmıştır. İlk şiirlerinde gördüğümüz yalnızlık duygusundan, ölüm sayesinde kurtulacağını uman şair:

      Ne vefasız geçmişten hayır var,
      Ne gelecekler imdada koşar,
      Çoktandır tekneyi aldı sular;
      Çoktandır ümitler sende ölüm.

      der. Ona göre yalnızlığın en kurumaz kaynağı ölümdür. Tabiatıyla bu kaynak hiçbir zaman kurumayacağı için, şairin yalnızlığı baki kalacaktır. Ölümün ışığını, güneş ışığından daha zinde bulan şair, ruhun ebediyetine inanır. Aslına döneceği günü hasretle bekler. Bir Ölünün Ardından adlı dörtlüğünde şairin mistikleştiğini görürüz. Mistiklere göre; her şey Tanrı’dan kopmuştur ve yine aslına dönecektir. “Tabiatta her sabit şey yokluğun kucağıyla sarılmak zorundadır. Ve aslına döner. Her var olan şeyin mevcudiyetinden önce de yokluk vardır.”[*] Bu yokluk, Tanrı’nın kendisidir. Sözünü ettiğimiz dörtlükte; bu gerçeği bilmeyenler veya inanmayanlarla şairin alay ettiğini görmekteyiz:

      Kabrime çiçek getirenlere gülerim;
      Gafil kişilermiş şu insanlar vesselâm;
      Bilmezler ki bu kabirle yoktur alâkam;
      Ben o çiçeklerdeyim, ben bu çiçeklerim.

      Ölüm, zaman zaman ona korku verir. Bu korku, ölümün ansızın geleceği endişesinden doğar. Bu bakımdan şair, akşamları evde olmak ister. Ona göre: “Kişi evde gerek akşamları / Ölürse helâllaşarak ölür.”
      Kısaca; ona göre yalnızlık, ölüme açılan bir kapıdır. Ölüm kurtuluştur, ölüm korkulu düştür, ölüm vazgeçilmez bir kaderdir. Ölüm asla dönüşün, Tanrı’ya erişin o güzel türküsüdür. Ölümden sonra ise yalnızlık Tanrı’da devam edecek ve böylece şairin yalnızlığı, Tanrı’da baki kalacaktır. Yalnızlık ve ölüm temi, Cahit Sıtkı’da iç içe girmiş birer temdir.
      Sonuç olarak diyebiliriz ki; yalnızlığı Fuzûlî’den, ölümü Yahya Kemal’den daha güzel olarak şiirimize aksettiren Cahit Sıtkı Tarancı’dır.
      Son yüzyıl edebiyatımız Türkçesi, onun şiirinde en güzel ahengini, nağmesini bulmuş, inceliğin doruğuna çıkmıştır. Böylece Türkçe, Tarancı’dan, kendi deyimiyle, hoşnut olmuştur.
      Ölümünün on altıncı (55) yıldönümü dolayısıyla Tarancı’ya, Tanrı’dan rahmet dileriz [**].

      Oyhan Hasan Bıldırki

[*] FUZÛLİ - N. Hacıeminoğlu, Hadikatü’s-Süedâ’dan
      [**] Tarancı’da Yalnızlık ve Ölüm, Hisar Dergisi, Sayı: 106 s. 26 - 27 / Ekim 1972
      BILDIRKİ Oyhan Hasan, Alevden Dostluklar / e-Kitap 2005 / s.60 vd.

Tasavvuf ve MevlânâSevmek Varken'in Düşündürdükleri

Write a comment

New comments have been disabled for this post.