My Opera is closing 3rd of March

Edebiyat Medebiyat

Oyhan Hasan Bıldrki

Aralık Gülleri

      Hanidir yazmıyorum. Bunun sebepleri çok. İsterseniz bazılarını açayım. Böylece, belki konulardan bir kısmına açıklık getirmiş oluruz. Önce: “Zaman zaman niçin, neye, kime, kim için yazayım?” diye düşünüyorum. Teknikle öylesine şartlanmışız ki, sanki çocuğumuz Anadolu Lisesi veya Fen Lisesi’ne giremezse, siyah beyaz televizyonumuzu renkliye çeviremezsek, öleceğiz. Üstesine üstlük kâğıda, kitaba getirilen çok katlı zamlar, okuyandan alınan KDV’ler, yazarda, yayıncıda, okuyanda mecal mi bıraktı? Peynir ekmek gibi satılan sözüm ona ansiklopedilerin yanında, şiirin, hikâyenin, romanın boyu ne kadar?
      Kısası, günümüz insanı duygudan uzaklaştı. Menfaatin girdaplarına kapılandı. Ne, kim, hangi eser, ona çıkar sağlıyorsa, kollarını ona açıyor.
      Şiir, hikâye, roman, yazmak mazmak kimin umurunda?
      Ne yapalım?
      Aydınlanmak isteyen kafaya mı, duygulu gönüle mi, obur veya aç olan mideye mi seslenelim?
      Kestirmek güç!
      Fakat ben, yine de yazmayı deneyeceğim. Elbet bir okuyan, anlayan bulunur, değil mi?

      “KUŞLAR VE İNSANLAR”

      27.12.1985
      Mustafa Necati Karaer, günümüzün has şairlerindendir. “Hisar”ın temelli susuşundan sonra, yalanım yok, gönlümü endişelerin haramileri dört taraftan kuşattı. Acaba dedim, Karaer’ler susacak mı?

      Hayır!
      Susmadılar.
      Kitaplaştılar…

      Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Atatürk’ün doğumunun 100. yılı dolayısıyla açılan şiir yarışmasında Karaer’in, “Kuşlar ve İnsanlar”ı birincilik ödülünü kazanmıştır. Eser, bakanlık yayınları arasında 1982 yılında okuyucuya ulaştırıldı. Ne var ki, bu bakanlığımızın yayınları, Türkiye genelinde dağıtıma verilmiyor. Ancak, okuma sevdalılarının arayışları sonucu, dost dudaklarla tanışıyor.
      Ben, iyi şiirden çok iyi anlarım. Düşünce ve duygunun mısra mısra billurlaştığı KUŞLAR VE İNSANLAR, zaman içinde dünü hatırlayan, güzele duyulan hasreti:

      “Ödünç diye bir şey vardı eskiden;
      Komşular bir fincan aydınlık için
      Ne dersiniz bir fincan acı kahve?”

      sıcaklığıyla gözler önüne getiren şairin hayâl dünyasının muhteşem bir özetidir. “Bir fincan aydınlık” sözündeki “tezad”lı buluş karşısında şapka çıkarmaz da, ne yaparsınız?
      Genellikle son şiirlerini belirli bir mekâna oturtan şair, bu mekânı anlatırken, mekânın öğelerini dikkatle seçiyor. Kolay, sıcak ve oldukça samimi bir söyleyişle, yürüyen hayâlleri dile getiriyor:

      Beyazıt’ta Müslüman güvercinler
      Kanat vurdukça sıcak zamanlara,
      Bir şadırvanda serinler gökkubbe.
      Kuşluklar ve kuşlar pazarına
      Bir Selçuklu gelir uzaklardan
      Bir Osmanlı geçer omzunda yün heybe! (s. 7)

      Şair anlatımıyla, anlatmak istediğini ortaya koyuşta, yer yer imajlarının güzelliğiyle doruğa çıkıyor. Günümüzün baş ağrılarından olan kıskançlığı, şu mısralar kadar, başka ne anlatabilir?

      Yanyana dizilmiş yüzlerce ayna
      İçinde mum gibi dimdik kıskançlık,
      Yalınayak basar ateşlere. (s. 8)

      Kitabına adını veren şiirin ilk bölümünde, zaman içinde dünü hatırlayan şair, ikinci bölümde, dünden zamana geçiyor. Son bölümde de, sanki dün, bugün yarın üçlemesine ulaşmak istiyor. Çünkü; “üç zamanı birden dolaşan” Karaer, gerçek huzuru kuşların dünyasında buluyor:

      Kuşların dili ve yolları aynı,
      İkilik girmemiş ülkelerine.

      Halbuki, insanlar öyle mi ya?
      Gittikçe birbirine yabancılaşan, bunu geç de olsa fark eden ve yeniden arayışlara düşen, son on yılın kâh acılı, kâh umutlu insanı bizler değil miyiz?
      Bakınız şair, bunu nasıl anlatıyor?

      “Ellerinde gemici fenerleri
      Ya güneşi arayan şu insanlar.
      Başka yıldızlardan mı gelmişler ne? (s. 9)

      Yukarıdaki mısralarda geçen gemici feneri, güneş, başka yıldızlar sözleri arasındaki anlamca olan ilişkiyi, varın, kendinizi zorlayarak sizler bulun.
      Şair, elbette Yunus Emre’ye sığınmakta, bizi, ona şikâyet etmekte haklıdır. Zira biz, o dönemlerde öyle kitaplar gördük ki, “ya dinamit” oldu, “ya tabanca”. Biliyorsunuz. Zararını da körpecik gençler çekti.
      Okusaydık, sözün başında belirttiğim gibi, menfaat iplerine sıkı sıkı sarılmasaydık, “Hem ekmek, hem de hürriyet aşkına” düşseydik, “üçüncü cemre”nin düşmesini beklemez, kin üstüne kin beslemez, yanlış üstüne yanlış işlemez, yeniden başlayan güzel günün farkına varır, kuşların umudunu kırmazdık.
      Herkese, her şeye açık Yunusça bir kalbin sahibi olan, yaşanan “o günler”den duyulan usancı dile getiren, yer yer duyup hisseden fakat anlatamamasının sancısını yaşayan, halk inançlarını şiirine ustaca sokan, klasik şiirlerimizin pınarlarından beslenen, çocukluğa duyulan özlemi işleyen, masal kültürünü şiirinde sezdirmeden yoğuran, Ahmet Haşim’in zıddına, gök ve yıldızların mısra mısra sıralandığı ışıklı bir şiir anlayışının şairi Karaer’i eserinden dolayı selâmlarım!

      İkiler ne zaman bir olacak,
      Efendim susma ne olur efendim? (s. 20) diyen şair, okunmalı.
      Yoksa?
      Aksine bir davranış, hepimizi “serçe yürek”li bir hale getirir.
      “Bakarsınız ki bir gün, / İkindilerin daracık balkonundan” rüzgâr, -zamanın değeri- uçup gider. İçimizde uçmaya hazır yüzlerce kuş varken, “kan tutmuş uykular”a kapılırız.
      İşte o zaman, döne döne, gerçeğin acı yüzüyle karşılaşırsanız;
      Yürür yeniden geçmiş zamanlara.
      Acaba “yeniden” var mı dersiniz?
      Dersiniz ya, neyi kurtarırsınız?
      Söyler misiniz, neyi?

      İKİ HİKÂYE ÜZERİNE

      30.12.1985
      Ayın son gününe yaklaşmanın verdiği bir sıkıntı var içimde. Dün akşam, pazar tatilinin yorgunluğunu atmak ve göz gezdirmek amacıyla, bizim bayiiden sigaranın yanında, bir de, kitapçı vitrinine erken düşmüş olan Türk Edebiyatı (Ocak 1986) dergisini aldım. Bir sigara yakacaktım, vazgeçtim. Hemen dergi sayfalarını çevirmeye başladım. “Ayın Dergileri” bölümünde VARLIK adına rastlayınca, durup okudum. Bakalım dedim, bu eski dostta kimler, neler yazmış? Mustafa A. Davran’a ilgi duydum.
      Bugünkü sıkıntımın temeli, az da olsa, bu konuya da-yanıyor. Kasabada bulamadığım Varlık’ı, ilçede bulabilecek miyim? Sabah dairede mesai arkadaşım Yaşar Bey’e de konuyu açtım. “Varlık’ın edebiyatımıza kazandırdığı yeni bir hikâyeciyi, senin Türk Edebiyatı kutluyor.” dedim. O da, benim gibi meraklandı. Öğle arası Varlık’ı bulduk (Varlık, Aralık 1985)
      Yalanım yok. Büyük bir heyecanla çevirdiğim dergi yapraklarında, ilkin, anılan yeni hikâyeciye rastlayamadım. Dostuma: “Yanılmışım.” dedim. O; “Şuna bir de ben göz atayım.” dedi. Az sonra mırıldandı:

      “… Lale
      bahçeleri, kırlarda kıpkızıl gelincikler, bembeyaz
      papatyalar. Arasıra zevceme, birkaç mısra
      okudum. Akşamları ezan sesleri okşardı. Hem
      şerefede bir müezzin. Onları dinlerken gözlerim
      dalardı.” (s. 23-24)
      Bekletmeden sordum: “Şairi kim?”
      “Bir Ağacın Öyküsü”. Davran’ın hikâyesi. Yazı şekli, insanı aldatıyor. Şiir mi, hikâye mi? Bir bakışta karar vermek zor. Ben, ilk bakışta şiir sanmıştım da. Yaşar Bey uyandırdı beni.
      Okudum.
      Yazarın deyimiyle: “Göğü okşayan çifte minaresiyle. bir cami”nin süslediği Eyüp semtinde görülen mezarlık ve kalabalık ziyaretçiler arasında yalnızlık çeken, -Karaer’e göre yabancılaşan- yalnızlığını bir ulu ağaçla paylaşan iki adamın hikâyesini anlatıyor. Bu ağaç, ulu bir ağaçtır. “Som bir mezar taşının, sulama deliğinden” fışkırmış, dal budak salmıştır. Yazar, ağacın konuştuğunu duyar gibi olur. Bu konuşmada, maziye duyulan özlem vardır.
      Hikâye, gerçekten çarpıcı. Lâkin yazar, imlâda yenilik uğruna, gaflete düşüyor. Bunu, göz ardı etmediğinde, kendisinden daha çok güzel hikâyeler okuyacağız.
      Yalnız şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Şayet bu hikâye, Varlık’ta değil de, bir başka edebiyat dergisinde yayınlanmış olsaydı, dikkati çekmez, sıradanlaşır ve güme giderdi, değil mi?
      “Mühür”, Onat Kutlar’ın son hikâyesi. Aynı ismi bir tarihte, O. Zeki Özturanlı da kullanmıştı (Mühür 1962).
      Bu hikâyede yazar, geri dönüşlerle iç içe iki hikâye anlatıyor. Olay kahramanlarından biri olan öğretmen, hem kendi hikâyesini, hem de bir ailenin başına gelenleri anlatıyor. Ana olay, Batı Anadolu köylerinden birinde geçiyor.
      Oğlu, gözaltına alınan Muhtar, şehre gider fakat geri dönmez. Herkes merakta. Uzun bir bekleyişin sancısını çekerler. Öğretmen cinsel açlığını doyurma peşinde. Bir gün doğan fırsatı yakalar, amacına ulaşır.
      Muhtarın evine giren çıkan belli değil. Hayli zaman sonra muhtarın oğlu çıkagelir. Kendisini Kasım Ağa’nın oğlu ayartmıştır. Oğlan eşyalarını toplar, evden ayrılacağı sırada anasıyla dövüşür. Öğretmen araya girer, dövüşenleri ayırır. Oğlan, babasıyla ilgili hiçbir şey anlatmamış ve evden ayrılmıştır. Öğretmen, can derdine düşmüştür. Muhtarın karısı ve dört kızı, Manav Dede’ye giderek, dilekte bulunurlar, mum adarlar. Dilekleri yerini bulur. Muhtar eve döner. Baba, oğlunun kendisini ihbar ettiğini söyler.
      - “Bitirdiler beni Hoca…” der.
      İki hikâyede de masal havası var. Bu durum, birincisinde bir meziyet olarak ortaya çıkıyor. Fakat, bilhassa Onat Kutlar, hikâyesini masallaştırmakla, realizm adına cinayet işliyor.
      Son sözümü biraz açayım: Amaç, hikâye yazmaksa, yazılan gerçekten hikâye olmalı. Yoksa, masalı erbabına bırakmalıyız. Velhasıl yazarın deyimiyle, -bir yol ayrımına geldiğimizde- “masal mı, hikâye mi?”, buna karar veremezsek; “Çingene mahallesinde değişen tek şey şarkılardı. Ama ben yabancılaşıyorum.” demekle, bu işi kurtaramayız.
      Yer yer, hikâyeye serpiştirilen şu cümleler hoş değil.
      “İnsana küfreder gibi bakan polis ve memur yüzlerinden…” “Yastığımın altına tabanca koyduran aşiret kavgaları, yerini kanlı ırk savaşlarına bıraktı.” “… Şili’de olup bitenler…”
      Yine de Onat’ı, iyi bir gözlemci oluşu, bazı sosyal yaralarımıza parmak basması, toplumumuzun değişen değer yargılarını ve sımsıkı sarıldığı inançlarını anlatabildiği için, kutlarım!

      SEKSENALTI’NIN İLK GÜNÜ

      1.1.1986
      Televizyondaki yirmi haberlerine aldırmadan, yazımı bugün temize çekiyorum. Arada bir, televizyona da kulak veriyorum. Milyar sahibi beni hiç etkilemiyor. Derken, Yazarlar Birliği’nin 1985 Yılı Ödülleri’ni alanlar açıklanıyor. Şiir ödülünün sahibi: Mustafa Necati Karaer.
      Ne güzel!
      Yılın şairini, bütün samimiyetimle bir kere daha kutlarım.
      Yeni yılla birlikte, dost Karaer’e merhaba!

      GÜNAYDIN ÖĞRETMENİM

      23.11.1986
      Endişenin sıkıntısı yürüyor damar damar kanımda. “Acaba?” diyorum, düşündüklerimi yazabilecek, sana, bütün kalbimle: “Günaydın öğretmenim!” diyebilecek miyim?
      Çünkü sen, aşağı yukarı, bütün değerlerin en azizisin. Doğruluk, seninle anlam kazanır. İyilik, seninle dal budak salar, gümrahlaşır, büyür. Anadilim, seninle güzelleşir. Vatan, toprak olmaktan çıkar seninle, sen anlattıkça, kutsallaşır. Sen, henüz yolun başında bulunan, kimlik sahibi bile olmayanlara, adını-sanını öğreten, ona ün kazandıransın. Verdiğin bilgiler, oylum oylum duygular, bana satır satır, cümle cümle yurdumu, milletimi, özümü öğretir. Yurdumun her karış toprağında, nereye baksam, hangi yöne gitsem, bir gerçeğin hayâli gibi netleşir, bana yol gösterir, kılavuz olursun.
      Şimdiye kadar, herkes, her şeyi söyledi. Şimdi ben, bir kere daha, söylenmişi tekrar etmek istemiyorum. Zira biliyorum ki, renklere sihrini veren, açıktan koyuya, basitten karmaşığa kadar bütün çiçeklere sinen, dört mevsimle birlikte kâh ağlayan, kâh gülen, kâh neşelenen, kâh kederlenen, uzayda nice bilinmezliklerle yarışan, yalnız sen-sin! Sen olmayınca, hiçbir anahtar, hiçbir kilide uymaz. Paslı kapılar açılmaz. Bu, ne demektir, bilirim.
      İşte o zaman, bütün ışıklar söner. Oda, sokak, cadde derken, meydan meydan bütün şehirler kararır, dünya anlamsızlaşır. Yani sevginin yerini öfke, mutluluğun yerini umutsuzluk, bilginin yerini cehalet alır. Ben, böyle bir dünyada yaşamak istemem. Haklı değil miyim?
      Halbuki öğretmenim, yukarıda da söylediğim gibi, seninle güneş, her sabah bu güzelim dünyaya, bıkıp usanmadan, kim bilir kaç asırdır bilinmez, daima “Merhaba!” diyor. Seni de aydınlatan güneş, kâh dağ başında, kâh şehir merkezinde bir okulda, kız ya da oğlan, binlerce öğrencinin yüzüne tebessümler konduruyor. Görüyorum, hissediyorum: Sen, bir kere daha yüceliyor, gönüller fethine çıkıyorsun. Bu sonsuz koşu, hiç bitmesin isterim.
      Çünkü: Sevgiye, mutluluğa, bilgiye seninle doyuyor, gönlümü sıkan, damar damar kanımda yürüyen, büyüyen endişelerin topuna, seninle meydan okuyorum. Bu, az şey midir?
      Öyleyse:
      “Günaydın öğretmenim!”
      “Günaydın öğretmenim!”
      “Günaydın!”

      Oyhan Hasan Bıldırki

      Aralık Gülleri, Beşparmak Dergisi, Sayı: 3  s. 8 - 10 / Kasım 1989     

Aşk'ı Ölümsüzleştiren AdamAkif'in Şiiri ve Sanatı

Write a comment

New comments have been disabled for this post.