My Opera is closing 3rd of March

Edebiyat Medebiyat

Oyhan Hasan Bıldrki

Dokunuşlar

      Yaşadığımız günlere, bazı temel kavramlarımıza yorumlar getirmek istiyorum. Buna, hepimizin ihtiyacı var. Ulvî fikirleri iki paralık edenleri, yabancı davulları suratları kızarmadan çalanları, ancak bu şekilde tanır, gerçek tavrımızı ortaya koyabiliriz, değil mi?
      Böylece ayağa düşürülen fikrin itibarını iade ederiz. Yeniden doğruya, güzele açılan ufuklarımızı genişletiriz.
      Çünkü: Büyük fikirler bir kilitse, onları açacak anahtar biziz. Anahtar kilide uymazsa, kapıyı açmak zordur.
      Ve unutmayalım: Bilgi, bir yediveren gülüdür. Derdikçe, topladıkça çoğalır. Dünkü gibi yanlışa soyunursak, anlaşmazlıklara düşersek, kayıplarımızın yekünü kabardıkça kabarır. Oyunbozanlık sonunda, ordubozanlık gelir; kapıya dayanır. Zorlanan kapı gıcırdar. Gıcırtı, herkesi rahatsız eder.

      AH, ŞU VATANI SEVMESEK
      14.10.1983
      DOĞUŞ’un (Ekim 1983) sayısında Murat Taşkıran’ın “Paris Mektupları”nı okudunuz mu? Yazar bu yazıda, uzaktan sezip görebildiğim Fransa’yı ve Fransız ailesini anlatıyor. Bir yemek sonu sohbetinin verdiği konuşma fırsatından faydalanan yazar, Helene ve Pierre’in -hele Türkiye ile Fransa’nın- dostluklarına, birbirlerini yemelerine diyecek yok, diyor.
      Özetle: Fransa, “Büyük Fransa”dır. Her devirde büyük ve ileri bir ülkedir. Bu yüzden, -biraz da korkumuzdan- olacak, ilk kapitülasyonları onlara tanıdık. Barbarlığımızdan, Ermenileri kesip doğradık. Şimdi de onlar, bizi cezalandırıyorlar. Ermenilere ettiğimiz, bütün Fransa’da, ayaktan başa, seyrekten kalabalığa kadar her yerde dağıtılan “broşürler”de yazılı. Bilgi desen yalnız Fransızlarda. Öyle olmasa yazarın, orada ne işi vardı? Bütün Fransızlar, yalnız büyük şeylerle ilgileniyorlar. Oysa Türkiye’nin eti ne, budu ne? Bize karşı elbette soğuk ve ilgisiz olacaklar.
      Çünkü biz, Fransa ve Almanya başta olmak üzere, bütün Avrupa’yı, işçilerimizi oraya göndermekle, baştan uca kirlettik. Pisliğimizi, cümle âleme duyurduk. Her iki ülkeyi rezil ettik
      Murat Taşkıran hayıflanıyor: “Kafam karmakarışık. ‘Büyük Fransa, Pislik, Öldürmek, İlgi, Bilgi’ gibi değişik konular gelip geçiyor kafamdan. Boğazımda ise gittikçe büyüyen acı bir sertlik.”
      Sana mı kaldı be yiğidim, netameli işlerin üstüne yürümek? Üzülüp, kahrolmak… Bırak, devletlilerimiz bu konulara eğilsin, bildiklerini onlara kabullendirsin. “İyi de kim veriyor Fransızlara böyle konuşma fırsatını? Kim veriyor? Kim? Kim?” diyerek, hâlâ sorularını uzatıyorsun.
      Kim olacak?
      Biz!
      Baksana, Gaziantep’te, Kahramanmaraş’ta, Hatay’da Fransız barbarlığını gösteren ne çok, ne anlamlı anıtlarımız var, değil mi?
      Elbette konuşacaklar, ağızları torba değil ki büzelim.
      Biz, barışın gönüllü havarileriyiz. Varsın, onlar konuşsun, yüreklerini soğutsunlar. Asla gücenip kırılmaz, bu konuda da hiç kimseye darılmayız.
      Darılmayız, ama…
      Ah, şu vatanı bir biz de sevmesek değil mi?

      “DÜNYA GÖZÜ VE AHRET SESLERİ”
      20.10.1983
      “Dünya gözüyle bir görebilsem!”
      Bu dilek, Kurtuluş Savaşı günlerimizden kalmadır. İlerleyen Yunanlı, yurdumuzun her karış toprağında, içimizdeki yüreksizlerin ve yerli Rumların sayesinde, kendi evindeymiş gibi davranıyor, Salihli’yi de işgal ediyor.
      Kara bulutlar, havayı oldukça karartmış, korku dağları sarmıştı. Fakat Mustafa Kemal’e gönüllü, yansız, yönsüz, bî-taraf değil, sözün gerçek manasında taraflı, umut dolu Hacı Arif Efendi; “Evde, aile arasında olsun, kahvede ahbaplar meclisinde olsun, bahsi, döner dolaştırır hep bu mevzua getirir.”, ulu orta konuşur, kara bulutları kovacak bir meş’aleyi alevlendirmeye çalışırdı. Niçin?
      Niçin olacak?
      Kurtuluşu sağlamak, feraha, korkusuz günlere ulaşmak için, değil mi?
      Şimdi, sözü aralıyorum: Türk sözlüğünde sevmediğim, bir türlü ısınamadığım bir kelimedir TARAFSIZLIK… Bütün kötü durumlar karşısında tabanları yağlayıp kaçmak, sorumluluk duygusuna yan çizmek, kısaca kendi gemisini kurtarıp kaptan olmak mı, diyorsunuz? Gözümü kırpmadan söyleyeyim: Siz de, bazıları gibi, işin kolayına kaçıyor, TARAFSIZ’I OYNUYORSUNUZ!
      Eyvah ki, ne eyvah!
      Belki ibret alırsınız, anlatayım.
      Yakup Kadri, “Millî Savaş Hikâyeleri”nde anlatıyor. Özetle, taraflılığı oynuyor. Oyunun sonunda, milletçe kazandık, biliyorsunuz.
      Hacı Arif Efendi, yansızlarca horlandıkça, asla ümidini yitirmez. Salihli’ye ilk girecek Türk askerlerine kendi eliyle helva ve pilav dağıtmak için kolları sıvar, pirinçtir, şekerdir, irmiktir demez, alır. Durum, içimizdeki tarafsızlar -vatan işgalde olmasına rağmen- veya yerli Rumlarca, işgal komutanlığına bildirilir. Hacı Arif Efendi’yle birlikte, belediye reisi, savcı ve ileri gelenlerden bazıları tevkif edilir. Kararlarından, bir adım olsun, geri dönmezler. Zira yürekleri, vatan aşkının aleviyle ateşlenmiş. Bir ara, şehre giren iki yüz atlı Türk askeri sayesinde, şehir kurtulur gibi olur. Hapistekiler salıverilir. Fakat Çerkes Ethem, süvarilerimizle savaşa tutuşur. Yeniden, kardeş kardeşi vurur, trajedimize bir son halka daha eklenir. Süvariler, Salihli’den çekilir. İşgalciler geri döner. Bu dönüş, bütün herkes için, yaman bir bozgunun, topyekün katledilmenin habercisidir. Bütün millet, istasyona koşar. Gelen treni karşılar. Tren, dudak dudağa İzmir’e doğru kaçmak için, kendilerine yol arayan Yunanlı askerle doludur. Tren durur, kapıları açılır, istasyondan başlayan, giderek bütün Salihli’yi saran bir kıyamettir kopar. Salihli yakılır, halk katledilir. Hacı Arif Efendi de yaralılar arasındadır. Nedense ümidini asla kaybetmemiştir. Şehre giren Türk askerleri, onu, bir bostanda bulurlar, umudunu gerçekleştirirler.
      Dileğine ulaşan Hacı Arif Efendi ölmüş, fakat vatan kurtulmuştur.
      Anlayacağınız, hangi konuda olursa olsun, ümit diri tutulursa, eninde sonunda geçekleşir.
      Bu hikâyeden öğreneceğimiz çok şey var. Yakup Kadri’nin kalemiyle Hacı Arif, tarafsızı oynayanları ne güzel belirtiyor: “İmansız herifler, imansız herifler!” (s. 24)
      Bu sözler, bir gerçeğin ifadesi değil midir?
      Sonra, farkında mısınız bilmem ateş bacayı sarınca, hem yangını duyuran, hem yangını duymayan, duysa da sıvışıp kaçanlar bile kötü sondan, karayazıdan kurtulamamışlardır.
      Gerçektir. Kahramanlığın iki kapısı vardır: Doğu-batı. İster doğudan, ister batıdan olsun kahramanlığa ulaşmak için yola çıkanlar, menzile eriştiklerinde kahraman olurlar. Yoksa…
      Ne mi yapalım, diyorsunuz?
      Kısaca, ne yolda olursa olsun, rüzgâr ne tarafa eserse essin, doğrudan ayrılmayalım.
      Hep biliriz: Güneş, balçıkla sıvanmaz!..

      “Taraflılık mı?” diyorsunuz. O, yürek işidir. Kendinizde bu gücü buluyorsanız, zamanı beklemeden, başkaları ne yapacak diye düşünmeden, ATATÜRK gibi, erkenden yola çıkınız. Milletimizin övüncü, milletten yana karar vermese, Samsun’a çıkmasaydı, halimiz nice olurdu? Hiç düşündünüz mü?
      Nereden düşüneceksiniz? Neden düşüneceksiniz? Zira dünyanın çivisi çıkmış, döndükçe dönüyor. Şair Ahmet Sıvacı, bir mülâkatta (Yeni Düşünce, s. 105) halimizi ne güzel değerlendiriyor. Sözlerini, bir ara sözle alarak, konuyu noktalıyorum: 

      “Leylâ’nın diskoteklere düştüğü, Mecnun’un plâj sıcaklığında yandığı, Ferhat’ın ekmeğin sevdasına yer altında dağlar deldiği, Şirin’in: ‘Amasya’nın bardağı, biri olmazsa bir daha’ dediği şu kaskatı dünyada nabza göre şerbet (tarafsızı oynayarak) vermedikten sonra, yeriniz, bir avuç kişinin gönlünden başka neresidir ki?..”
      Ne gam, değil mi?

      KARACA’YA MERHABA
      22.10.1983

      Şükrü Karaca’yı “Tokat’ta Düğün Var” şiirinden bu yana tanırım (Töre, Ekim 1981). Bu şiirde Karaca, başkasına yâr olan bir sevgiliye duyulan sitemi dile getiriyor. Bizde âdettir, kayan yıldız hayra yorulur. O da öyle yapıyor. Sevgili bir taş bebektir. Ne var ki, yıldızın kaymasıyla birlikte, çiçekler buruşur, yapraklar düşer, sevgili, başkasına gelin olunca, taş bebek olur.
      Bu şiirde serbest tarzı deneyen şairin, nazmı nesre yaklaştıran bir havası var.

      “Burda ayrı iki can, bir
      Yastığa baş koyacaklar.”

      Fakat, ah şu davullar yok mu?.. Sanki şairin ıstırabını söylüyor:

      “Cân!.. Cân!.. demeye dili dönmüyor,
      Dân!.. Dân!.. diyor davullar.”

      “Üç-beş istisnası ile 1970 / 1980 devresinden, gelecek nesillere kalacak hiçbir şey yoktur… Cephede, vatan müdâfaasında bulunan bir insandan, filân mısraın güzelliğini idrak etmek tabii beklenemezdi. Bu nesil, vatan müdâfaasının kaleleri idi. Yaşadıkları destanlık çaptaki hadiselerin şiiri, hikâyesi ve romanı olmaz mı?” diyen, dost Alâaddin Korkmaz, biraz insafsız davranmış gibime geliyor. Üstü kapalı da olsa, anılan dönemin hem şiiri, hem hikâyesi, hem romanı vardır.
      Hiç olmaz, olur mu?
      Karaca’ya kulak verelim:

      “Bu benim en deli çağım
      Bırak kolumu yatağım;
      Yoruldum al bayraklarla
      Tabut süsleyi süsleyi.”
      (Töre, Kasım 1981)

      “1970 / 1980 devresi”nde, “en deli çağ”ını yaşayan, tabut süslemekten yorulan yazar ve şairlerimiz, bir yandan çocukluk dönemi yaşıyor, öfkesiyle, hasretiyle, fikriyle, şiiriyle geleceğe hazırlanıyordu. Bu durumu, “Eğridir Boynu Çiçeklerin” şairi, bakınız ne güzel anlatıyor:

      “Korku dağları bekliyor
      İndi atından süvari
      Çocuk yerde emekliyor,
      Hevesleyi hevesleyi.”

      Anılan dönemin acısını, hem onlar, hem biz okuyucular da çektik. Maalesef, edebiyatımız da, bu arada, büyük çaplı kayıplara uğramış, topyekün “Bildiricilik”e dökülmüştür. Hızlı yaşadığımızdan olacak, düşünmeye, yazmaya fırsatımız olmamış. Ama, her şeye rağmen, edebiyata olan sevgimiz sönmemiştir.  Belki de o günlerde, Karaca gibi, ıstıraplar içinde kıvrandık.

      “Ancak bu vakitler öldürür beni
      Bükerse bu vakit belimi büker
      Kalemden mürekkep dönerken kana
      Bana bir kelime verin sözlükler”
      (Doğuş, Ekim 1982)

      Karaca, “Gecelerin moru demlendi yine.” mısraında sözünü, doruğa ulaştırmış. “Demlenmek”; olgunlaşmak, kıvamını bulmak demektir. Zifiri gece, korkularından sıyrılıp morlaşmış, yarıya varmış. İshak kuşu, şairi çağırmakta. Şair, unutmanın yasak olduğu bir yolculuğa çıkacak. Çünkü: “Havada yol kokusu var.”
      Yolda, kuytulardan çekinilir. Her kuytu, adamı ürpertir. Gölgeler konuşmaya başlar. Kişiye nice korkular, nice umutlar telkin eder. Artık duymaktan bucak bucak kaçtığımız bir masal çağını yaşamaya başlarız.
      (Sanki şiire, ansızın ışıkları kesiliveren bir şehrin ya da, elektrik nedir bilmeyen yaban kasabalarının, köylerinin geceleri gelip oturmuş. İnsan, her iki yerde de, korkunun en katmerlisini, böyle bir zamanda, böyle bir yolculukta yaşar, değil mi?)
      Korku, ölümü akla düşürür. Yüreğimizin olanca inancıyla, kabule çok yakın olan dualara başlarız. Dağlar bile, kör-topal, harekete geçer. Başları önlerinde, evlerine dönmeye uğraşırlar. Yaşadığımız geceler tatlı birer yalan olur, ansızın, kuruntuya uzanan yollar biter. Ölüm, sevgiliyle yer değiştirir. Sevgili, şiir olup çıkar. Ne var ki, “yutkunur, konuşamaz.” Islak gözlerinde sorular, sorular.
      Şiir işçiliğini bilen, şekil açısından yeni arayışlar peşinde koşan Karaca, “Kendini Bırak” (Doğuş, Ekim 1983) adlı şiirinde, her bölümün ilk iki mısraında 11′li, son mısralarında 5′li, yine ilk ve son bölümün üçüncü mısralarında 8′li, ikiyle üçüncü bölümlerde 6′lı, dördüncüde 7′li hece ölçüsüyle, şiirini tekdüzelikten kurtarıyor. Her bölümde son mısralarda kafiye var. Anlayacağınız şair, ne ölçüden, ne kafiyeden kopmuş. Buna rağmen, yenilik şiirimize bir başka çeşni vermiş, kolay görünümlü serbest şiirin, sanıldığı gibi ucuz şiir olmadığını göstermek istemiş.
      Hani hatırlar mısınız, bilmem, atalarımız ne güzel söylemiş: “Ucuz etin suyu yavan olur!” Doğru! Fakat Karaca, anılan yavanlığı aşmış, şiirimizin ufkunda, Alper Aksoy’un deyimiyle; “Kültür hareketimiz Yeni Çağ’ını yaşarken”, kıvılcım olup çakmıştır.
      Şu güzelliğe bakınız. Yetmez mi?

      “İçimde kuyular açılır birden
      İçin için kaynayan bu kabirden
      Ölüler seslenir sanki;
      -Kendini bırak!”

      Sözün burasında, Karaca’nın şiir dünyasını aralamak istiyorum. Bakalım, bu dünyada neler var? O’nun sevdikleri, alevden atlara binip, dönülmez yollara gittiler. Bitmeyen savaşlara kendilerini vermiş gözükenler, gidenleri unuttular. Yaşadığımız çağın adı, henüz konmadı. Kollarımızda devler uyur. Şair, yan çizmeden, karınca kararınca üstümüze düşeni, yapmamızı ister… 

      Yoksa…
      Yoksa?

      “Bir dev uyur kollarımda
      Uyusun da büyüsün mü
      Pençeleyip geceleri
      Uykularımızı bölsün mü?”
      (Doğuş, Aralık 1982)

      Şiirde geçen “gece” vurdumduymazlığımız, “uyku” huzurumuz olmalı, değil mi?
      Aman Karaca, bırak, dev kollarında uyusun. Biz, “Kapkara katran gibi bir yağmur”un yeniden yağmasını, “paha biçilmez bir devrin talan” edilmesini, “gecenin ortasında kuzular”ın melemesini, “kargalar”ın, “çocukların aklını” çelmesini istemiyoruz.
      Beni anlıyorsun, değil mi?

      Oyhan Hasan Bıldırki

      Dokunuşlar, Doğuş Edebiyat Dergisi, Sayı: 22, 23, 24 s. 24 - 26 /Aralık-Ocak-Şubat1984

Halk Şiiri Ölür Mü?Çınarlı'nın Nesirleri Üzerine

Write a comment

New comments have been disabled for this post.