My Opera is closing 3rd of March

Edebiyat Medebiyat

Oyhan Hasan Bıldrki

Halk Şiiri Ölür Mü?

Oyhan Hasan Bıldırki dizgileri

      “Can Feleğin Tazısıdır.

      Halk şiiri, ölmez. Türk milletinin geleneksel özsuyu, ab-ı hayatı olan “halk şiiri”, daha kaçıncı yüzyılı yaşarsak yaşayalım, geçen zamanın aksine, gökyüzünde güneş parladıkça, bizim yolumuzu aydınlatacaktır.
      Aşır Tunca, bu halkaya yeni eklenen bir isim. Fakat okudukça siz de görecekseniz, oldukça güçlü bir nefes, sıcak, samimi bir ses. Henüz farkına bile varamadan, önce sizi kendisine bağlıyor, daha sonra sarıp kuşatıyor, bir halka ait olduğunuzu hatırlatıyor.
      Görebildiğim kadarıyla o, sevginin gerçek şairidir. Gönülle sevgi arasındaki asıl sebebi iyi bilir:

      Sevgi gönüllerden gelir,
      Gönüllere gülden gelir.
      Ayırsalar sevenleri;
      Cana, ölüm olur gelir.

      Son dizeye dikkat ettiniz mi? Sevgi, yaşama bağımız olduğu gibi, olumsuz durumlar sonunda ölüm sebebimiz de oluveriyor. “Sevgi, gönül, ayrılık ve ölüm” diye bilinen bu dörtlü tema; gölgesindeki dünya edebiyatının bütün büyük şaheserlerini besleyen ana kaynak değil mi?
      Mevlânâ, Yunus Emre ve Aşık Veysel; şair Tunca’nın şiirlerinin ilham kaynağı. Tunca, bu büyük ustalardan aldığı güçle; çok defa dilimizi ustaca kullanıyor, sözü eğip bükmeden sanki kolaymış gibi dillendiriyor:

      “Hep tamamsın, pek yamansın
      Bana göster, hani nerde?”

      Yaşadığı dünya, onun tekkesi gibidir. Mevlânâ’dan Yunus’a, zaman zaman da Âşık Veysel’in “iki cihan”la ilgili görüşlerine yaklaşan şair, tasavvuf şiirimizin -aslında olması gereken- güzel örneklerini veriyor. Sunulan bütün “nimetlere” şükrede ede, “Hak yoluna fakir gitmek”, yani olan bütün malını, varını yoğunu yağmalatmak, dünyanın tuzaklarına kapılmamak, canlarla helâlleşmek, sabretmeyi bilmek; Tunca’nın şiirlerinin ana temasıdır.

      Günlük hayat, onun şiirlerine renk katıyor. Bir şiirinde “Eve kurdum sobayı.” deyiveren şair, anılarımızı içinde barından beytine uzanıyor:

      “Süslenmiş bütün sokaklar,
      Dalgalanır al bayraklar.”

      Tunca sanki hem fotoğrafçı, hem de ressam. Bir başka dörtlüğünde de bu tarafıyla karşımıza çıkıyor:

      “Kum tepenin eşmeleri,
      Akar durur çeşmeleri.
      Suyu salın oluğundan,
      Sulayalım vişneleri.”

      Sözün özü Tunca, hayatın içinden alınmış kelimelerle hem öğretiyor, hem resim çiziyor. Yerel renkler de bu resmi destekliyor: “Deve güreşinde, zıkkım derdinde.” Görüldüğü gibi Âşık Veysel’in kıvrak dili, Aşır Tunca’da daha da açılmıştır.

      “Gök çatlayıp yarılacak,
      Hesap mizan kurulacak.
      Hak arayan masumlara;
      Hak, adalet bulunacak.”

      Burada resmedilen, kıyamet tablosu değil mi?
      Milletimizi ilgilendiren günlük olaylar da, mısra mısra onun şiirlerine yerleşiyor. Yerleşirken de, sorguluyor. “Avrupa’ya Nasıl Girsek?” sorusunun cevabı, bakınız onda nasıl yankılanıyor?

      “Bu karışım çalkalanmaz
      Isırılmaz, avkalanmaz
      Şanlı bayrak dalgalanmaz
      Kimisi der hemen girsek
      Birisi der vurun dirsek.”
      Ona göre AB, çalkalanmaz bir karışımıdır. Ne ısırılır, ne avkalanır. Her ne kadar özünde bileşim -tek millet olma- özelliği yoksa da, şairimiz şanlı bayrağımızın dalgalanamayacağı endişesini de göz ardı etmez.

      Yaratıcı’ya inanmış bir adamın dünyası, onun şiirlerinin dokusunu oluşturuyor. Bu dokunun harcında; arı-bal, çiçek-arı, menekşe-gül, gül-bülbül, gönül-gül, cennetin ırmakları, zikir yapan çiçekler, yerdekiler ile göktekiler ve İslâm’ın güzelliği var. Bu dokuda, eleştiri oklarını fırlatan felsefe de var:

      “İnsan, mahlukattan değil
      Bilenlere selam olsun.”

      Dünden bugüne, üstelik günümüzde bile, insanı hayvandan ayıranların sayısı, sanıldığı kadar fazla değil. Burada “eşref-i mahlûkat” olma hali ret edilmiyor, ancak “insanın atasını hayvanlaştırma” anlayışı eleştiriliyor.

      “Yurdumuzun vatandaşı olalım,
      Yavrumuza bir gelecek kuralım.
      Çalışarak gerçekleri bulalım,
      Çalışana vatan, güzel vatandır.”

      Bir yurdun vatandaşı olmak, ne kadar güzel bir anlayış. Bu anlayışın yaygınlaşmasına, bizim ülkemizde de kök budak salmasına ne kadar ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Bu güzel toprakları nedense, bir türlü kendimize vatan belleyemedik. “Bana ne?” çaresizliği içinde yaşayıp gidiyoruz.
      Şairin dediği gibi; “Yavrumuza bir gelecek kurmak için” çalışıp gerçekleri bulmalı, her şeyden önce de bu vatanın “vatandaşı” olmalıyız. Çünkü bu yurdu bizim atalarımız arayıp da buldular, uğrunda şehit düşüp, toprağımızı güzel vatan haline getirdiler.

      “Arayıp bu yurdu bulan atandır,
      Türbeli türbesiz, meçhul yatandır.
      Şehitler, sancağı elde tutandır;
      Toprak, şehitlerle güzel vatandır.”

      Şairin yüreği, vatan sevgisiyle dolu. Bu sevgiyi anlatırken de, bize lazım olan gerçekler ne ise, yalnızca onlara sarılıyor; “Amerikan bezine” muhtaç olmayacaksak, ne şekilde davranmamız gerektiğini açık, seçik ve net olarak ortaya koyuyor.
      Sancağı elde tutmak için, şehitliği göze almalıyız.
      Aşır Tunca, benim görebildiğim şiirleriyle oldukça mükemmel bir noktada parıldıyor.
      Birçok şiirinde Söke’yi anlatan şair, Söke’nin de şairi bir yerde.

      Halk şiirimizin son temsilcisine selâm olsun.(*)

      Oyhan Hasan Bıldırki

      (*) Söke Ekspres Gazetesi, 25 Şubat 2005 Cuma
      Aşır Tunca - UMUT ÇİÇEKLERİ, Sayfa: 137 / Deniz Ofset 2005
      Aydın

İlk Gazelcilerimizden AhmedîDokunuşlar

Write a comment

New comments have been disabled for this post.