Kubbe-i Hadrâ
Friday, September 23, 2011 8:16:11 AM
Edebiyatımızda “bayrak” şairi olarak tanınan Arif Nihat Asya, “Kubbe-i Hadrâ”sı ile değişik bir şiir vadisinde görülüyor. Asya, bu eseriyle Mevlânâ’dan esintiler veriyor şiir dünyamıza. Bu kitaptaki şiirlerde onun mistik, rindâne ve mevlevî tarafını görüyoruz.
Türk insanının dertlerini, şanlı geçmişimizi, bağrı yanık Anadolu’muzu, mısra mısra diğer kitaplarında şiirleştiren Arif Nihat Asya, Kubbe-i Hadrâ ile mana âlemine dalıyor. Bu şiirlerde o nüktedan, o destanımsı ses yok artık. Her şeyde Leylâ’yı (Tanrı) görmek, masivâ kaydından kurtulmak, giydiği elbiseyi bile kimsesizlere vermek isteyen şair, sanki Mevlânâ’nın ağzından konuşur gibidir. Bir kıtasında bunu, kendisi şöyle anlatır:
Ne şiir söyledimse hepsi onun
Eserim vâridât-ı Mevlânâ
Ve hayâtım hayât-ı Mevlânâ.
Kubbe-i Hadrâ, Konyada’dır. Mevlânâ Celâleddin-i Rumî’nin yattığı türbedir. Yeşil kubbeli olması, Kubbe-i Hadrâ adıyla anılmasına vesile olmuştur.
Ey Kubbe-i Hadrâ, Hızır’ın doğduğu dergâh
Ey Kubbe-i Hadrâ yeşilin mehd-i zuhûrû!
O’na göre; burası Hızır’ın doğduğu dergâhtır. Yeşil renk bile, Kubbe-i Hadrâ ile anlam kazanmış, daha doğrusu yeşil renge Kubbe-i Hadrâ beşik olmuştur. Yeşilin doğduğu yer, Kubbe-i Hadrâ’dır. Yeşil, umut demektir. Kubbe-i Hadrâ ise bir umut kapısı, bir umut dergâhıdır.
Lâkin bir vakit olmuş, bu umut kapısı kilitlenmiş, umut alevlerini dört bir yana salıp, yolcuların (derviş) gönlüne ulaşamamıştır. Şair bu durumdan şöyle yakınmaktadır:
Görsün ibret, kilit altında kalan bir uluyu..
Ki duâlarla dilekler ve adaklar sönsün:
Hangi tâli’ kapatmıştır bu mübârek kapuyu?
Mesnevî’yi yeniden yazar gibi görünen şair, Türk şiirine yeni bir tem getiriyor: Ona göre ölüm ve hasret, hurâfeden başka bir şey değildir. Tasavvufçulara göre, Yaradan ve yaratılan aynı şeydir. Buna vücud-u mutlak denir. Şaire göre, ölüm ve hasret yoktur. Yaradan ve yaratılan, aynı şeyde birlikte bulunurlar. Bu kâh çiçek olur, kâh böcek olur, kâh sükût olur, Kubbe-i Hadrâ’da gönlünü doldurur.
Bu şiirlerde sonsuzluk âlemine duyulan arzu, Tanrı’ya ulaşma isteğinin yanında yer yer, fikir yüklü beyitlere rastlıyoruz:
Ney sesleriyle beslenebilseydi serçeler
Onlar da bir bahârın olurlardı bülbülü.
Bu beyitte, aynı kaynaktan yararlansaydı bütün kişiler, hepsi de aynı güzellikte olur, aynı eğitim, onları hamken olgunlaştırırdı dercesine bir anlayış hakimdir. Biraz da masivâ kaydından kurtulamayan kişinin davranışını haklı gösterme çabası vardır.
Asya, kötülük ve tuzaklarla dolu olan bu dünyayı sevmez. Onu reddeder:
Sîm ü zeheb hazînesi dünyâyı reddedip
Mûsâ misâli, ey avucum, nârı okşamak.
Kitaptaki şiirlerini genellikle beyitler üstüne kuran şair, bütün şiirlerinde aruz veznini ustalıkla kullanmıştır. Şiirlerinin bir çoğu matla’sı olmayan gazel kafiyelenişindedir. Yer yer gazeller, rübâi ve dörtlükler, üçlüklerle kurulmuş şiirleri de var.
Kubbe-i Hadrâ ile şair, bizi mana âlemine çekmektedir. Onu söyleten de Mevlânâ’dır.
Ahmet Kabaklı’ya göre; “Kubbe-i Hadrâ merhalesinde Mevlânâ’nın ruhu ile de tanışan Arif Nihat Asya’nın biraz daha derinlik ve sonsuzluk özleyişine geçtiği görülüyor. Yurdun insanına, diline, Kur’an’ına, nakışına, kilimine, mimarî eserlerine yeni bir Yahya Kemal’in bakışlarıyla eğiliyor.”(1)
Oyhan Hasan Bıldırki
(1) Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı III. Cilt, s. 234






