Okudukça
Friday, September 23, 2011 7:38:15 AM
Bazıları arabeskten hoşlanır, birçokları da modanın peşinde koşar, sallan-yuvarlan uğraşır, ayerobik yapar. Benim de tiryakiliğim bir tuhaf: Okumak.
“Kimi? Neyi? Niçin?” demeden, durmadan, bıkıp usanmadan okumak. Çünkü; okudukça açılır, ufkumun genişlediğini görürüm. Hem dinlenir, hem öğrenirim. Bir yandan da eğlenirim.
Nasıl mı, diyorsunuz?
Bakın, anlatayım.
DİLLE KARIŞIK
8.8.1983
Bugün, kapağıyla çikolata çocuklarına önem verdiği anlaşılan Hürriyet-Gösteri’yi aldım. Kiloca, ağırlığı olan bir dergi. “Hürriyet”i küçük, “GÖSTERİ”si büyük dergi. A’dan Z’ye, “tufeyli sol”un arpalığı olmuş. Tekniğin verdiği imkândan olacak, baskısına diyeceğim yok. Fakat anlayamıyorum; nasıl oluyor da “Hürriyet”, “Gösteri”nin arkasına sığınıyor?
Hemen, ilkten sona okumaya başladım. Okudukça, not aldım. Herhalde, “önnot” olmalı, başta bir yazı var: “Günümüzde Gençler Sanatı Nasıl Görüyor?” Bu “önnot”, “Ayın Dosyası”na bir giriş. Ne var ki, yazanın paragraf bilgisi eksik. Hele hele dil yönünden, bir garip hali var. Konu cümlesinde, nesil yerine “genç kesim” denirken, aşağılarda “kuşak” gence sarılmış. Türkçesi “köklü çözümler”, “kökel çözümler”e dönmüş, özleşmiş. Sanki “kavrayış”ın suyu çıkmış, “algılayış” olmuş.
Öztürkçe vurgunlarının bu yanlarına, yalanım varsa kör olayım, bayıldım, bittim.
Bu hava içinde, İsmail Uyaroğlu’yla yapılan konuşmayı soluksuz okudum.
Konuşmacı uyanık, üstelik dil sevdalısı da olunca, kestirmeden soruyor: “Ben önce, neden böyle doğaçtan bir konuşmayı istediğinizi soracağım.”
Şair de uyanık! Tabiî konuşma, daha Türkçe’si doğrudan konuşma diyeceğine, “doğaç”tan kelimesiyle sözüne başlıyor. Bakalım, yer yer, neler diyor, bu vadide ne diller döküyor?
Nedense onun dilinde yaşam, “hayat” olmuş. Kural, “ilke”leşmiş. Önceleri “dürtü” diye ak kâğıtlarda kararan ilham, “iti” olarak ortalığa düşmüş. Hüznünü, önce kendisine karşı “legalize” etmiş.
Doğaçtan konuşmadan olacak, bu defa da “yönlendirdim” diyememiş. Haydi neyse, deyip, geçecektim. “Süreç” ile “zaman”ı, aynı cümle içinde görünce, farkında olmayarak eski bir türküyü
mırıldanmaya başladım: “İki gemi yan yana: Haydahlayabilir misin?”
Elbette!
Nazım Hikmet’i, Cemal Süreyya’yı, Ülkü Tamer’i sevdiği şairlerin başında sayan Uyaroğlu, acaba birilerine kaş-göz mü oynatıyor? Şövalye şiirleri yazmaya devam ediyormuş. Aman, ne iyi.
Yalnız bu şiirleri; kitabı kendi içinde bir bütünlük oluştursun diye bir kitaba almıyor. Ve kaş yaparken, göz çıkarırcasına ekliyor: “Bir bunun için almıyorum, bir de kitabı tehlikeye atabilirler diye almıyorum. İlerde kitaplaştıracağım, onları.”
Niçin “ilerde?”
Cevap yok. Ama, siz anlıyorsunuz değil mi? Nedense “hürriyet”in bütün nimetlerinden faydalananlar, sevdikleri şairleri sayıp, hizaya gelenler, gönül ve kafalarındaki “sansür” korkusunu kırıp,
yıkamıyorlar.
Ne dersin, yanılıyor muyum İsmail?
Şimdi, yukarıdaki -önnot- soruya dönüyorum. Gençler, sanatı nasıl görürse görsün, bundan ne çıkar? Nasıl olsa, yanlış ata oynayanların sayesinde, su, aka aka yolunu bulur.
Siz, üzülmeyin yeter!
“Saralı kelimeler”le konuşan Uyaroğlu bile, ne güzel yol gösteriyor:
VAPURDA
Öyle güzelsiniz ki
Keşke evli olmasaydınız bayan
Verirdim bu şiiri size
Koynunuza kordunuz onu
Sürtünürdü memelerinize
Ayıp mı… daha ne ayıp şeyler düşündüm
Seyrederken, sizi, ilişkin ikimize.
(Hürriyet-Gösteri, Ağustos 1983)
Gerçekten güzel bir hikâyeyi, “Yağmuru yağdırana tepeden tırnağa” söven İbrahim’le kirleten, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’le, İbrahim ve İsmail arasında kurban konusunda bir yaklaşma
bulan, ikinci İbrahim’e, kardeşi İsmail’i kurban ettiren, nedense Hz. İbrahim’in umudunu göz ardı eden Necati Güngör, sen de söyle canım, sana; basamak yerine “ayakçak”, korku yerine “ürküntü”, korkunç yerine de “ürkünç” demek cesaretini kim veriyor?
VEBÂL MESELESİ
9.8.1983
Bugün yine Hürriyet-Gösteri’yi okuyorum. “Nesnel eleştirmen” Asım Bezirci, kendisiyle yapılan bir “öznel” konuşmada, “Eleştirmenler arasında bazı konularda korkunç bir dayanışma var.” diyen Cengiz Gündoğdu’ya verdiği cevapta hayıflanıyor, “Keşke gerçek, söylediğiniz gibi olsaydı! Yazık ki değil. Hatta tam tersi bir durum var.” diyor.
Beriki, biraz aşağıda yapıştırıyor: “Size katılmıyorum… Seçme Hikâyeler’de öykücülerin seçiminde nesnel ve demokrat davrandığınızı söylüyorsunuz. Peki ama bu seçkide Mustafa Kutlu, Şevket Bulut gibi öykücüler neden yok?”
Neden olacak?
“Kendi dünya görüşümüze ve sanat anlayışımıza uymayan yazarlara da kitabımızda yer verdik.” diyen Bezirci, “kendi dünya görüşümüz ve sanat anlayışımız” formülünden çıkarak, nesnellikte
yüceleşiyor, dayanışmanın harikasını göstererek devam ediyor. Dinleyelim: “Adını andığınız yazarları da aynı demokratik tutumla inceledik, fakat aradığımız nitelikleri eserlerinde yeterince bulamadığımız için kitabımıza almadık.”
Sevsinler, böylesine nesnel eleştirmeni!
“Demokratik tutum”a da maşallah!
Yok, yok! Böyle bir şey, asla yok.
Saflığın bu derecesine, ancak, gülünür.
Ve arkasından ekliyor: “Ayrıca, şunu da belirteyim sözü edilen hikâyecilere…” Ne Tahir Alangu, ne Mustafa Baydar, ne Yaşar Nabi ile Konur Ertop, ne Füsun Akatlı, ne Memet Fuat, bu konudaki eserlerinde yer vermiş.
Deveye sormuşlar:
- Boynun neden eğri?
Cevaplamış:
- Nerem doğru ki?
O hesap!
Farkında mısınız?
Bundan güzel dayanışma olur mu, hiç?
Sevdiğim hikâyecilerin başında gelen Kutlu ve Bulut, sakın gücenmesinler.
Çünkü Atillâ İlhan, aynı dergide ne güzel anlatıyor. Anlattıkça, tesadüf müdür, nedir, A. Bezirci’yi -sanki- yerden yere bir güzel vuruyor: “Osmanlının son dönem aydınlarında olduğu gibi,
Cumhuriyetin ilk dönem aydınlarında da inanç önemlidir. ‘İlerici’ mi olunacak, şu,şu, şu, bir de şu kesinlemelere gözü kapalı inanılacak; bu inanılanlar, inanmayanlara karşı, kılıç elde savunulacaktır.”
Henüz yolun başındayız. Anlıyor musunuz?
A. İlhan durmuyor, yukarıda sözü edilen Kutlu ve Bulut olayının perde arkasını -sanki- aralıyor, günışığına çıkarıyor: “Adları ilerici ya, kulak asma, tutumları, davranışları tipique ümmetçi aydın davranışı, na’sları var, ilişilemez, tartışılamaz, günahtır; ilişeni, tartışanı, aforoz ederler; işin en acıklı yanı da, tabiî bunu, ‘ilericilik’ adına yaparlar.”
Doğruya, ne denir?
Nesnel eleştirmen A. Bezirci cevap versin, değil mi?
Yoksa, aynı dergideki Münif Fehim’in, “demokratik tutum”a “cuk” oturan şu sözünü kulağına küpe etsin:
- Uyuza “kaşınma” denir mi? Onun (kendisi) vebâlini çekmek zorundadır.
OZAN’IN ŞİİRLERİ
10.8.1983
İnsem gök kubbeden; hançer hançer yer!
Çıksam gök kubbeye; kanlı bulutlar!
Bir el hançerlemiş garip dünyamı;
Sevincimi çalmış gaddar haydutlar!..
(Doğuş, Ocak 1983)
“Bahçenizin en güzel göründüğü yere su kanalları açarsınız, bir güzel kayık bulursunuz; küreği siz çekersiniz, misafirinizi ağırlar, gezdirirsiniz; misafir hiç yorulmadan seyehatin sonunda hayâlleri, gördüğü güzelliklerin lezzeti ile baş başa kalır.
Gerçek şiir bu…
Bu bahçenin su kanalı, kayığı, ve hususen kürek çekmeniz; şiirdeki ahenk, vezin, belki ince mûsikîdir.
İdeolojilerin emrine verilmiş şiir, bu bahçede insanı kırbaçlarla gezdirmeye benziyor. Ne vezin, ne kâfiye, ne mûsikî, ne ahenk…”
Yukarıya bir kıt’asını aldığımız Ahmet Tevfik Ozan, aynı dergide “Şiir ne?” sorusunu cevaplarken böyle diyor. Kendisi, disiplinli bir şair oluşuyla, öteden beri dikkatimi çekiyor. Bugün, kendi sözlerinden hareketle onun şiir dünyasına girmek istiyorum. Bakalım, neler göreceğiz?
Bir Dosta Mektup, (Millî Eğitim ve Kültür, Ekim 1981) bir bakıma, Ozan’ın şiir dünyasının anahtarıdır. Şiir boyunca hem musikî, hem ölçü, hem ahenk, hem kafiye kendilerini ele vermeden, sizi, anılan şiire çeker, şairin bahçesine sokar. On üç kıt’adan oluşan, hecenin on birli ölçüsüyle yazılan şiir, onca uzunluğuna ve “tema”sının zorluğuna rağmen, “akıl, sebep, şüphe, sonuç” gibi ruhî hayatımızın birer parçası olan, biraz da tasavvufa ulaşan konularını, öğretici olmaktan ziyade, lirik bir havada önünüze çıkarır. Ona göre dünya, alevden dostluklarla, yalanlarla, aldanmalarla, arayışlarla, sonsuzluğa duyulan hasretlerle, ilâhî yalnızlıklarla bizi her yanımızdan kuşatmıştır.
Bütün şiir boyunca, damağınızda bir lezzet, gönlünüzde şaire karşı bir sevgi duyuyorsunuz. Şu kıt’a, dediklerimizin mihenk taşıdır. Okuyun, görecek, bana hak vereceksiniz:
O neşe selvinin, aksinde midir?
Yoksa toprak kokan dallarında mı?
Kapatsam gözümü şimdi ansızın:
O serin letâfet dalda kalır mı?
Selviyle serinlik, toprak kokan dallarla ansızın kapanan gözler, “ölüm” denilen hadiseyi, bir çırpıda, ustalıkla ortaya koymuyor mu?
Türk Edebiyatı’nın 1983 Ağustos sayısında, şairin “Bir Erimiş Saray”ı çıktı. Bu şiirde; “Kar beyaz ümide konan şey ne?), “Nurdan kadınların tülbentlerinde / İffet çiçek çiçek yüzüme bakar…” gibi yeni, kendine has, orijinal imajların şairi Ahmet Tevfik değil de, sanki Ahmet Haşim, yeniden aramıza katılarak, heceyle ve temiz bir Türkçe’yle konuşuyor. Ozan, bu yönüyle, Haşim’i aşan bir çizgide ilerliyor.
Yeri gelmişken söyleyeyim: Şair, hemen bütün şiirlerinin en can alıcı yerinde, bazen başta, daha çok ortalarda, bazen da sonlarda, tırnak açarak, okuyucusuna düşündüren öğütler veriyor, aklı harekete geçiren sorular soruyor.
“… Evet, ağlasa insan; gözyaşı damla damla
Sıcak inciler gibi, yanaklardan süzülür.
Aksa, dursa yıllarca; semaya mı dökülür?..”
(Son Kuşlar, Doğuş, Temmuz 1983)
Onun dünyasında bulutlar, güvercin kanatlıdır. Feza, derinlerde bir nokta halindedir (Dört Güvercin Beş Sevinç). Ceylan gözlü kızlar; tuzu nur, ekmeği nur olan veliler sofraları, ateş kaftanlar, nuranî hayâller (Taş ve Demir Gurbeti), tahayyül ufukları, kıyısında yıkanılan hayâl denizleri, melekler, kör devler, ağlayan tabiat (Hayal ve Hüzün), taş değirmenler arasında kanayan fakat ümidini kaybetmeyen bir yürek, kor ateşler, akrepler (Erciyes ve Ben), kartallar, garip gönüller, dergâh-ı ilâhî’de çekilen tespihler (Ne Söylesem), bu dünyayı ören, kuran, şairini, son dönem şiirimizin doruğuna tırmandıran ip uçlarıdır. Bizim edebiyatımızda, bilmem, sevdayı bu kadar güzel anlatabilen, başka bir beyit var mı?
Bakınız, işte beyit:
“Sevda” desen: Bir aşınmaz taş, oğul!
Coşar, candan; çizer çizer kan alır!
(Ne Söylesem, Millî Eğitim ve Kültür, Ağustos 1981)
Şimdilik, konuyu burada noktalayacağım. Fakat, şu güzelliğin farkına varmanızı istiyorum. Ahmet Tevfik Ozan’dan, şu kıt’ayı da birlikte okuyalım, olmaz mı?
“Erciyes’te kar diyorum, bu akşam;
Benim kadar terkedilmiş değildir.
Karanlığa yar diyerek sarılmış;
Ümitleri benimkinden yeşildir…”
(Erciyes ve Ben, Türk Edebiyatı, Aralık 1982)
Devam, Ozan!
Bize, gerçekten “şiir” lâzım.
Bu vadide yolun açık olsun.
Haydi!
Oyhan Hasan Bıldırki
Okudukça, Doğuş Edebiyat Dergisi, Sayı: 19 s. 14 - 17 / Ekim 1983







