Skip navigation.

efendisiz

her zaman kravatın olabilir ama hiç yuların olmasın, her zaman bir patronun olabilir ama hiç efendin olmasın.

Posts tagged with "anarşizm"

anarşizm notları

,

"Bizim istediğimiz anarşist devrim yalnızca tek bir sınıfın çıkarı ve özgürlüğe kavuşması içindir. Bu sınıf ekonomik, politik ve moral bakımdan tutsak edilmiş tüm insanların sınıfıdır. Anarşizm, insanın insan tarafından sömürüsünün ve tahakküm altına alınmasının ortadan kaldırılması, yani özel mülkiyet ve hükümetin ortadan kaldırılmasıdır; anarşizm, sefaletin, hurafelerin ve nefretin yok edilmesidir."-errico malatesta

"Aslında, şu ya da bu şekilde, toplumsal iyileşmeyi amaçlayan herhangi bir öneri dışsal isteklerin güçlerinin ve bireyler üzerindeki zor kullanımının artması ya da azalması olarak ifade edilebilir. Eğer artıyorlarsa şeytanidirler, eğer azalıyorlarsa anarşisttirler"- Joseph a. labadie


"Devlet en iyi şekliyle bile kötü bir organizasyon olduğundan mümkün olduğu kadar en az devlete sahip olmalıyız"- William godwin

"Kapitalist toplum o kadar kötü örgütlenmiştir ki, çeşitli üyeleri acı çekmektedirler: aynen nasıl ki bedeninizin bir yerinde ağrınız varsa, tüm bedeniniz ağrır ve hasta olursunuz... Benzer şekilde bir örgütün ya da bir birliğin tek bir üyesi bile ayrımcılıktan, baskı altında tutulmaktan veya göz ardı edilmekten muaf olmaz. Bunu yapmak, ağrıyan dişinizi göz ardı etmek demektir: sonunda da tamamı ile hasta olursunuz"- alexander Berkan

Kadının gelişimi, bağımsızlığı özgürlüğü kendisinden gelmelidir. İlk olarak kendisini bir seks objesi değil, bir kişilik olarak ortaya koymalıdır. İkincisi, hayatını basit, fakat zengin ve derin kılarak; kendi bedeni üzerinde başkalarının iddia ettiği tüm haklara karşı koymalı, istemediği sürece çocuk yapmamalı, tanrının, devletin, kocasının, ailesinin bir kulu olmaya karşı çıkmalıdır. Bu da hayatın tüm karmaşıklığını ve özünü anlamaya çalışarak, yani kendini toplumun fikirlerinden ve yargılarından özgürleştirerek olur. -emma goldman


Büyük bir sınıfın mevcudu arasında yer alan ama sürekli susturulan dışlanan öğrencisidir anarşizm;

demokrat öğrenci başkanlığı devraldı: sınıfta eşitlik oldu ama başkan ve onunla beraber seçilen yardımcıları verdikleri sözleri unuttular onları seçenlere sırtlarını döndüler

liberal öğrenci başkan oldu: sınıftaki kimi öğrencilerin refah seviyesinin arttığı görüldü, ama o kadar az kişi bu durumdan nasiplendi ki zenginler ile sınıfın geri kalanının arasında geniş bir gelir uçurumu oluştu. Zenginler kantinlerden istedikleri gibi alışveriş yapabilirken en afili ders ekipmanlarına sahipken diğer öğrenciler çok daha kotu koşullarla hayatlarını idame ettirdiler

fundementalist öğrenci başkan oldu: hızlı bir şekilde dini kurallar hayata geçirildi (herhangi bir din kastediliyor burada) cennet vaat edildi ama eğitim olanakları daraltıldı çok kati ve ağır yasaklar getirildi. Kadınların sınıf içindeki rolleri ikinci plana itildi

sosyal demokrat öğrenciye geldi bu defa sıra: ilk baslarda sınıfın geneli için sosyal hakları geliştirdi ama sınıfın elit tabakası bunda hoşnut olmadı ve sınıfa olan kısıtlı ve acınası derece düşük olan desteğini an be an azalttı veya sürekli bunu azaltmakla tehdit etti sosyal demokrat öğrenci yıldı, parası ve gücü olanların safini tutmaya başladı desteğini aldığı insanları görmezden gelmeye başladı verdiği tüm sosyal hakları teker almaya başladı

komünist öğrenci devrim yaptı gümbür gümbür iktidara yürüdü: bir sure için herkes eşit oldu bilim, sağlık, sanat, geçim düzeyi gibi konularda gözle görülür ilerlemeler sağlandı sınıfı sıfırdan yükseklere taşıdı ama kendi görüsünün birazcık dışındakilere bile hayat hakki tanımadı onları susturdu, cezalandırdı, hatta sınıftan attı

tüm bu öğrenciler hakli yâda haksiz defalarca kere diğer sınıflara karsı hara ilan ettiler kendilerinden ve öteki sınıflardan şayisiz öğrenci heba oldu. Sınıf içinde bu öğrenciler defalarca olacak şekilde basa geldiler.

En son sahneye anarşist öğrenci cıktı: başkanlığı reddettiğini, savaşları, silahlanmayı mülkiyeti reddettiğini, otonom yasamayı istediğini sınıfı bu şekilde kendi kendini yok edecegini, mutlak bir sona götüreceğini söyledi. Sınıfın kapısını kırıp bahçede özgürce oyun oynamalarını önerdi. Başa geçmiş olan diğer öğrenciler onu hırpaladı, asagiladi, şiddet düşkünü olarak damgaladı ve sınıftan attı.

Evet, anarşizm dünyada lafını bitirmesine izin verilmeyen tek ideolojidir. Her ideoloji tarafından ortak bir şekilde düşman ilan edilen el birliği ile susturulan üzerine yaftalar yapıştırılan ideolojidir. Ama gün olacak o da lafını söyleyebilecektir, bu sınıfın soğuk duvarlarının çevrelediği hapishaneden daha iyisini hak ettigimize ikna edecek ve bahçede top oynamaya çıkacaktır.


"insanın özgürleşmesi" Nil yolunu tıkayan, insanların üzerinde tahakküm kurarak onların yaşam alanlarını belirlemeye soyunan her türden kuramın kökünün kurutulması gerektiğini savunan toplum ve siyaset felsefesi öğretisi


Öncelikle (bkz: Ömer Naci soykan)

anarşizm
1. anarşizm: anarşizm, yunanca komutansız, yöneticisiz, efendisiz anlamlarına gelen anarkhos’tan, anarşist toplumun ideali olan anarşiyse otoritenin yokluğu anlamına gelen anarkhe kelimesinden türetilmiştir. Anarşizm yöneticisiz, iktidarsız bir toplumun ütopyasıdır. Yönetimsizlik ilkesine dayanır. (1)

2. anarşizm neden bir ütopyadır? Yönetimsizlik ilkesi ideal bir durumu işaret eder. İdeal bir durumsa ne bütünüyle tasarlanabilir, ne de bütünüyle gerçekleştirilebilir. İdeal olana yalnızca yaklaşılabilir. İdeal bir toplum tasarısı olan anarşizm bu nedenle bir ütopyadır. Adım kendisine yaklaşılan bir toplum ütopyasıdır. İnsanlığın önünde sonsuz bir ödev olarak duran bir ütopya. İnsanın insanlaşması, özgürleşmesi sonsuz bir süreç olduğundan anarşist topluma da ancak yaklaşılabilir. (2)

3. anarşizm nasıl bir ütopyadır? İnsanların birbirleri üstünde baskıyla egemenlik kurmaya çalışmadığı, birbirlerini ezmediği, sömürmediği bir dünya ütopyasıdır. Hiçbir alanda yaptırımın, zorlamanın olmadığı bir yaşama biçimidir düşlenen. İnsanın her alanda yabancılaşmasını kırdığı, kendisiyle, kendi dışındaki bireylerle, doğayla tanışık, barışık olduğu toplumsal yapının ütopyası. Kimliklerin kişiliği örselemediği, tersine varsıllaştırdığı, yaşamın birlikte üretildiği bir dünyanın düşü. Kimsenin öbürünü yargılamadığı, barış içinde kendi kendisini yargılayan, kendi yaşamını ele geçiren özgür insanı barındırabilecek bir ütopyadır. (3)

4. anarşizm neden trajiktir? Anarşizm her türlü iktidara, iktidarın neden olduğu haksızlığa karşı çıkar. Bu nedenle iktidar karşısında kazanılan geçici her zaferden sonra iktidar olmamak için kendini ortadan kaldıracaktır. Böylece anarşizm kendini yakıp yıkacak, sonra küllerinden yeniden doğacaktır. Ömer Naci yok oluş-diriliş sürekliliğini anarşizmin biricik gerçekliği, haklılığı olarak görür. İnsanın zorlanmadığı bir yaşamın, insanın insanlığından yana olmanın, özgür bir dünyanın düşünü kurmaktır anarşizm Ömer Naci’ye göre. Yolun sonunda olmayı değil, yolda olmayı gösterir bu durum da. Anarşizm ütopyası yolda olana ışık olabilir yalnızca. (4)

5. anarşizm neden düzene karşı çıkar? Varılan toplumsal düzenlerin tamamı bozuktur. Bu bozuk düzenler insanların mutluluğuna hizmet edemezler. Hiçbir düzen adaleti, eşitliği, özgürlüğü sağlayamayacağından, her düzen insanı insanlığından çıkaracaktır. Bu nedenle anarşist ütopya, bütün ayrıntıları önceden belirlenmiş bir düzen biçiminde önerilmez. Çünkü düzenin olduğu her yerde düzenleyen-düzenlenen, yöneten-yönetilen çelişkisiyle buna bağlı olarak ezen-ezilen, sömüren-sömürülen zıtlıkları kaçınılmazdır. Bu nedenle ilk elde düzen hedef alınmalıdır. (5)

6. “düzen” kavramıyla örtülmek istenen sömürü, baskı, adaletsizliktir. Bireyler, bireysel farklılıkları unutturularak tekzipleştirilmeye çalışılır. Düzen kavramıyla örtülenin, yapılmaya çalışılan tektipleşmenin farkına vararak düzen örtüsünün yırtılması gerekir. Düzen örtüsü ancak bireylerin saydamlaştığı bir durumda yırtılabilir. Bu durum kaos olarak nitelendirilir. Ancak kaos mutlak düzensizlik anlamına gelmez. kaosla insanların birbirinin kurdu olduğu yabanıl bir ortamdan da söz etmezler. İnsanların bir arada bulunuşu baskıyla kurulmuş bir düzenle değil, kendiliğinden bir düzenle sağlanabilir. İnsanların, toplumsal kurumların saydamlaştığı bir durumu işaret eder bu da. (6)

7. anarşistler hangi önermeler üzerinde ortaklaşmalılar? Ömer Naci’ye göre, anarşistler iki önerme üstünde ortaklaşmalılar. İnsan özgürlüğüyle insan doğasını savunmak. Özgürlük, bütün değerlerden daha üstün tutulan değerdir. Yaşama hakkından sonra gelen bütün değerler özgürlüğün altına koyulabilir. Özgürlüğün altına koyulan her değer de özgürlük adına feda edilebilmelidir. Çünkü insanın en önemli arayışı özgürlük arayışıdır. Hiç kimse, özgür olmamayı istemez. İnsan, ancak bütün insanların özgür olduğu bir dünyada özgür olabilir. İnsan doğasıysa iyidir. Tıpkı parçası olduğu doğa gibi üretken, yaratıcıdır. İnsanın bu yanı köreltilmektedir. İnsanın yaratıcı, üretken doğası kendiliğinden düzenle olanaklıdır. (7)

8. kendiliğinden düzenin dayanağı nedir? Kendiliğinden düzenin temelinde insan doğası vardır. Ömer Naci’ye göre insan doğası iyidir, insan özünde masumdur. İnsan doğasında kötülüğü, şiddeti, suçu barındırmaz. Suç işleme eğilimi insanın dışındaki etmenler nedeniyle oluşur. Her türlü mülkiyet, iktidar biçimleri nedeniyle. Suçu, suçluyu yaratan devlettir. Kendi meşruluğunu sağlamak amacıyla insanı gizli suçlu ilan eder devlet. Suç toplumsal bir görüngeyken suçlu olan bireydir. Ömer Naci’ye göre toplumsal olan kişinin üstüne yıkılmıştır. Devletin ortadan kalkışıyla suçlu kılma işlevi de, dolayısıyla suç da ortadan kalkacaktır. (8) birlikte yaşayan insanların ille de suç işlemeyeceklerini şu örnekle açıklar. İnsanların birbirlerini tanıdıkları küçük yerleşim birimlerinde, küçük gruplarda suç denebilecek eylemlere rastlanmaz. Anlaşmazlıklar oluşursa da sorunu kendi aralarında çözebilirler. (9)

9. kendiliğinden düzen yolunda hangi adımlar atılmalı? İnsan doğasının iyi oluşu baskı olmadan da birlikte yaşayabilmemize olanak sağlar, ama tek başına doğamızın iyi olması birlikte yaşayabilmemiz için yeterli değildir. İnsan doğadan kopmuştur çünkü. Doğadan kopuşla insanın hem doğaya hem kendisine yabancılaştığı sürecin başladığını da söyleyebiliriz. Doğadan kopamasaydı insanlaşamayacaktı, kopuşu zorunluydu. Doğadan kopmasıyla, doğaya karşı mücadele etmesiyle, doğayı parçalayarak bilmeye çalışmasıyla birlikte insan da parçalanmaya, kirlenmeye başladı. Doğaya karşı yarattığı her şeyle kültürü oluşturdu insan. Kültürün insanların yaşam tarzını oluşturduğunu, insanın hem doğal hem kültürel bir varlık olduğunu da söyleyebiliriz. Kültürü yaratan insan, aynı zamanda taşıyıcılığını da yapar kültürün. Böylelikle kültür hem insanlaşmamızı sağlar hem insanlıktan uzaklaşmamıza neden olur. İnsanlaşmamızı sağlaması nedeniyle kültürü yok sayamayız. İnsanlıktan uzaklaşmamıza neden olduğu için kültürle mücadele etmemiz gerekir. Kültürün yok sayılması anlamına gelmemelidir bu mücadele. Kültürle ancak karşı bir kültür yaratarak mücadele edebiliriz. (10)

10. nasıl bir kültür? Kültür, yaşadığımız toplumsal ortamdan bağımsız olmadığı için olumsuz yönlerinden temizlenmelidir. Doğaya bakışımızın, insana bakışımızın değişmesini gerektirir bu da. Hem doğaya hem insana bütünlüklü bakmamızı... Bütünlüğü sağlamak amacıyla da insanın kendini yeniden keşfedebilmesi, kendini tanıması, bilmesi, doğasındaki yetileri ortaya çıkarabilmesi, kültür unsurlarına başvurması gerekir. Felsefeye, bilime, sanata... Bütünlüğünü yeniden kurabilmesi için, tinsel kirlenmeden kurtulabilmesi için başkaca bir yolu da yoktur. (11)

11. kültüre karşı kültür mücadelesi nasıl olmalıdır? Kültür, toplumsal var oluşun düzenlendiği biçimli yapıdır. Kendini en açık olarak dille gösterir. Bu nedenle dilin biçimlenişi, cümlenin olağan düzeni bozulmalıdır. Çünkü varılan dilin içinde kalarak üretilen söylemlerle iktidar devrilemez.(12) bütün dillerdeki söylemler erkek egemendir, iktidarın dayatmalarıdır. Söyleme karşı çıkmak anlamı tersine çevirerek, varılan söyleme göndermeler yaparak sağlanamaz. Başkaldırı dile karşı dille yapılmalıdır. Bunun yolu da dilin var olan yapısını bozmaktan geçer. (13)

12. sanatın, bilimin, felsefenin sonu geldi demektense sanata sanatla, bilime bilimle, felsefeye felsefeyle yanıt vermek gerekir. Modern sanatla karşımıza çıkan eserlerde ölçüt olmadığı için modern sanatla mücadele edilmeli. Bu mücadele var olan tüm ölçütlerle olduğu kadar ölçütsüzlükle de olmalıdır. Ölçütsüzlük, sanatı sıfırlamak, hiçleştirmek, sanatın sonunu getirmektir. Bunlara karşı çıkan sanatçılar kendi kurallarını, ölçütlerini kendileri koymalı, koydukları kurallara, ölçütlere uymalıdır. Bunu yaparken de kendilerini hiçbir putla, otoriteye sınırlamamalılar. (14)

13. bilim bir kenara atılamaz, çünkü bilmeyi istemek insanın doğasında vardır. Çevresini bilmek, tanımak, dünyada kendine bir yer bulmak ister insan. Bu nedenle bilime değil, bilim despotizmine karşı çıkılmalı. Bilimin insan yaşamını bozan, doğaya yabancılaşmasına, kendisine yabancılaşmasına neden olan yönleri temizlenmelidir. Çünkü bilim değil, bilim politikalarını uygulayan otoriteler düşmandır. Bilimde kullanılan çözümleyici bakış doğayı bilmek için parçalamayı gerektirir. Doğaüstünde egemenlik kurma söylemiyle yola çıkan çözümleyici bakışla aslında insanüstünde egemenlik kurulmaya çalışılmaktadır. Çünkü insan doğanın bir parçasıdır. Doğadan ayrı düşünülemez. Bu nedenle bilim de doğaya bütünlüklü bakmalı, doğayı gördüğü gibi gözlemlemeli, doğanın da canlı olduğunu göz ardı etmemelidir. (15)

14. felsefenin temelinde her şeyin kökeninde var olan nedir sorusu yatar. O güne kadar verilen yanıtlarla yetinmeyen felsefe, dünya görüşünün doğrultusunda soruya yeni yanıtlar arar. Bu nedenle felsefe var olan düzenlerle bağdaşmaz. Var olanın ardındakini görmeye, gördüğünü çözümlemeye çalışır. Felsefenin çıkış noktası sorgulamadır. Düzenle uzlaşan felsefeyeyse felsefe değil, ideoloji demek daha uygundur. Felsefe, felsefe otoritelerinin elinden kurtarılarak yeniden yaşama sokulmalıdır. Her insanın bir dünya görüşü olduğundan her insan felsefe yapabilir. Görüşlerini temellendirmek, sistemleştirmek amacıyla da felsefeye başvurmak zorunludur. (16)

15. teknik mi teknoloji mi? insanlar kültürü oluştururken önce tekniği, sonra da teknolojiyi oluşturdular. Böylece tinsel kirlenmeye fiziksel kirlenme, çevre kirliliği de eklendi. Teknik de teknoloji de iktidar üretir. Ürettikleri iktidar arasında yalnızca niceliksel fark vardır. Bir insanı kırbaçlamakla üstüne bomba atmak arasındaki fark gibidir. Teknik, doğal nesnelerle güçleri kullandığından, nesneleri yapısal olarak değiştirmediğinden kirlenmeye yol açmaz. Ama teknoloji nesneleri yapısal olarak değiştirdiğinden doğaya zarar verir. Bu nedenle Ömer Naci tekniği teknolojiye yeğler. (17) ürettikleri iktidar açısından tekniğe de teknolojiye de karşı çıkmak gerekir. İnsanlara teknolojinin sunduğu yararlar kadar zararlar da gösterilerek teknolojiye daha eleştirel bakılması sağlanmalıdır. İnsanlığın kurtuluşu için teknolojinin de havaya uçurulması gerekir. Ama açlıkla, kötü yaşam koşullarıyla yüz yüze olan milyonlarca insanın var oluşu teknolojiye karşı çıkmanın önündeki en büyük engeldir. Yalnızca gerçek ihtiyaç nesneleri üretilir, fetişleşmiş metalar ortadan kalkarsa, teknoloji de belli ölçüde, en azından belli alanlarda sınırlandırılmış olur. Nesnelerin yapısını bozmayacak teknolojilerin geliştirilmesiyle doğaya verilen zarar azaltılabilir, doğa kendisine verilen zararla başa çıkabilir. (18) Ömer Naci’ye göre, teknoloji diktatoryasına karşı durmak gerekir. Çünkü teknoloji, teknoloji ürünü araçlar insanla doğa, insanla insan arasına barikatlar kurduğu için bunlara neden olmayacak teknolojiler geliştirilmelidir.(19)

16. devlet: insanın araçlar kullanmasıyla, kullandığı araçları geliştirmesiyle birlikte artı değer ortaya çıkar. Arı değerin güvenceye alınması için de devlet... Topluluk içinde doğal özgürlük durumundaki yaşam da böylece bozulur. Devletle birlikte başlayan tarih, insanın üstüne kurulan egemenliklerin tarihidir. İlk devletler köleci devletlerdir. Bu aşamada insan doğal meta durumundadır. Alınıp satılırken hiçbir söz hakkı yoktur. İkinci aşama feodal devlet aşamasıdır. İnsan işlediği toprakla birlikte alınıp satılır. Köleci aşamayla karşılaştırıldığında üstündeki iktidar bir parça azalmıştır. Kapitalist devletteyse, beden yerine onun bir ürünü olan emek alınıp satılır. Tarihsel süreç özgürleşme sürecini, anarşist ütopyanın olabilirliğini gösterir. Emeğin alınıp satılmadığı, devletsiz bir topluma gidişi. (20)

17. kapitalizm: kapitalizm, ekonomik sistem olarak üretim-tüketim-üretim ekseninde gelişir. Tüketimi için üretim nasıl gerekliyse, üretim için de tüketim gereklidir. Pazar sınırlı olduğundan üretim, üretilenlerin tüketilmesiyle olanaklıdır. Teknolojik gelişmelere paralel olarak üretim hem kolaylaşmış hem de bollaşmıştır. Kapitalizmin geldiği bugünkü aşamada gereksinim duyulan nesnelerden çok fetiş nesneler kaplamıştır pazarı. Yoğun reklâm kampanyalarıyla insanlar gereksinim duymadıkları metalara yöneltilmiş, o metayı satın alarak toplumsal statü elde ettiğini sanmaya başlamıştır. İnsanlar bilinçlendiğinde, gerçekten gereksindikleri metalar dışındaki metalara yönelmediklerinde, fetişleşen metaların ortadan kaldırılması zor olmaz. Meta değiş tokuşunu aracı olarak ortaya çıkan para, ticaretle üretimin gelişmesiyle birlikte araç olmaktan çıkarak amaçlaştı. Böylece para da fetişleşerek sanallaşmıştır. Para, borsa aracılığıyla kapitalistten bağımsız bir duruma gelmiştir. Sanallaşan paranın iktidarı da eninde sonunda sanallaşacaktır. (21)

18. eğitim: bu aşamaya gelebilmek için insanın bilinçlenmesi, tinsel kirlenmeyle fiziksel kirlenmeden arınması gerekir. Çünkü kirlenme, hem insanın hem kültürün hastalığına işaret eder Ömer Naci’ye göre. İnsanın yeniden bütünlüğünü sağlayabilmek için sağlıklı bir kültür oluşturmamız gerekir. Bu noktada nasıl bir eğitim sorusu gündeme gelir. Ömer Naci’ye göre, kendini yargılayabilen, yaşamına söz geçirebilen, özgüveni olan insanların yetiştirilmesini amaçlamalıdır eğitim. Bunun yolu da yaşamın doğal akışından kopuk olmayan bir eğitimden geçer. Eğitimle yabancılaşmanın kırılması, kültürün olumsuz özelliklerinden insanın arındırılması amaçlanmalıdır. Bilgi yeniden yaşamın hizmetine sokulmalıdır. Kapitalizmin gereksediği dikey olarak örgütlenmiş, tek bir işte uzmanlaşarak yaratıcılığı yok edilmiş bireyler yerine, gizilgüç olarak her insanda bulunan yaratıcılığı geliştiren, insanın varlık bütünlüğünü sağlayan bireylerin yetiştirilmesini amaçlayan bir eğitim gerekir. (22)

19. burada sözü edilen eğitimle amaçlanan zihinsel devrimdir. Ama zihinsel devrim de ortaya çıkabileceği yaşam koşullarına gereksinme duyar. Kapitalist sistemde bu koşulların olmadığını söyleyebiliriz. Bu durumda ne yapılması gerekir? Zihinsel devrimi sağlayacak ateş hırsızlarının yardımı gereksenir. Filozofların, sanatçıların, bilim insanlarının, her meslekten aydınların... (23)

20. devrimle amaçlanan toplumsal örgütlenme nasıl olmalıdır? Yardımlaşma temeline dayanan, erkin küçük gruplar arasında bölünerek yok edildiği bir örgütlenme. Yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru yapılacak örgütlenme bütünüyle gönüllülüğe dayanır. Dikey değil yatay ilişkiler geliştirilir. Ömer Naci soydan’a göre, örgütlenmeye bütünüyle karşı çıkmak yerine örgütlenmenin insan yaşamı üstündeki baskısını önlemek gerekir. (24) çünkü anarşizmin her alandaki biricik ölçütü insandır. Amaçlanan doğasına yabancılaşmamış insana ulaşmaktır. (25)

dipnotlar
1. Ömer Naci soykan, özgürlük ve sürekli barış yolunda anarşizm, insancıl dergisi
2. soykan, a.g.a.
3. soykan, a.g.a.
4. soykan, anarşizmin trajikliği
5. soykan, özgürlük ve sürekli barış yolunda anarşizm, a.g.a.
6. soykan, a.g.a.
7. soykan, anarşizmin felsefesi özgürlüktür, efendisizler dergisi, sayı 5.
8. ömer naci soykan, bir anarşistin seyir defteri, kargaşa yayınları, istanbul, 1998.
9. soykan, özgürlük ve sürekli barış yolunda anarşizm, a.g.e.
10. soykan, a.g.e.
11. soykan, a.g.e.
12. soykan, toplumsal varoluş ve anarşist, felsefe dünyası
13. soykan, bir anarşistin seyir defteri, a.g.e.
14. soykan, a.g.e.
15. soykan, anarşizmin felsefesi özgürlüktür, a.g.e.
16. soykan, özgürlük ve sürekli barış yolunda anarşizm, a.g.e.
17. soykan, a.g.e.
18. anarşi ve felsefe, ömer Naci soydan’la Ahmet inam söyleşisi, efendisizler dergisi.
19. soykan, bir anarşistin seyir defteri, a.g.e.
20. soykan, özgürlük ve sürekli barış yolunda anarşizm, a.g.e.
21. soykan, a.g.e.
22. soykan, a.g.e.
23. soykan, a.g.e.
24. soykan, anarşizmin felsefesi özgürlüktür, a.g.e.
25. soykan, bir anarşistin seyir defteri, a.g.e.

not: bana gelen bir mail olduğu için link veremedim



Türkiye’de olunası en mantıklı şeydir. Nedenlerini sayalım;(görülmüş, duyulmuş, anlatılmış olaylar)

adam hastaneye gidiyor; en üst düzeyde bulaştırıcı verem hastası. Acil hastaneye yatması gerektiği söyleniyor. Doktora gidiliyor, saygıdeğer doktorumuz hastayı odasına bile kabul etmiyor. Neden? Çünkü adam verem mikrobu taşıyor. Ama sen doktor değil misin, bu mesleği insanlara yardım edebilmek için seçmedin mi, zorla mı doktor yaptılar seni, yıllar boyu hastayı odana bile kabul etmemek için mi okudun? Başhekime çıkılıyor, başhekim hastanede hiç boş yatak kalmadığını söylüyor. Ama bu adamın acil hastaneye yatması gerekiyor, sen bunu eve yollarsan; bulaştırıcı olduğu için, evinde karısına ve çocuklarına verem mikrobu bulaşması çok büyük bir olasılık. Çaresizce düşünülüyor... Bir milletvekili tanıdık vardı, o aranıyor. Sonrası tahmin ettiğiniz gibi... Hastanede hiç boş yatak olmadığını söyleyen başhekim; hastaya oda seçmesini söylüyor. ee burada hiç boş yatak yoktu, nasıl olur bu?

Sağlık kuruluşları maalesef bu şekilde işliyor. Paranız ve gücünüz varsa bu memlekette, kral siz oluyorsunuz. Ama yoksa? Bulaştırıcı verem mikrobuyla halkın arasına karışıp, insanlara mikrop saçmaya başlıyorsunuz.

Kadın çalışıyor. Asgari ücret alıyor. Devlet vergisini her ay sektirmeden kesiyor. Maaştan kesilen vergiyle de vergi yükümlülüğü bitmiyor. O vergisi, bu vergisi, say say bitmiyor. Aldığı üç kuruş maaş, bütün bunlarla bir hayli eksiliyor. Peki, şimdi akla bir soru geliyor. ''tamam, abi ben bu kadar vergi veriyorum, sen bu paraları benden çatır çatır alıyorsun, sen bana ne veriyorsun? Hastaneye gidiyorum; köpek gibi muamele görüyorum, çöp vergisi veriyorum; mahalleyi bok götürüyor, ben Etiler’de oturan insanla, eş değerde çöp vergisi veriyorum, o zaman neden benim sokağımdan her gün çöp kamyonu geçmiyor, neden sokağımı temizleyen araçlardan geçmiyor? Cevabını bekliyorum... Oldu? Derin sessizlik...

Gelelim asgari ücrete. Sen bu ücreti her yıl belirliyorsun. Aynı zamanda her yıl açlık sınırını ve yoksulluk sınırını da belirliyorsun. Peki, belirlediğin bu yoksulluk sınırı ile asgari ücretin neden örtüşmüyor? Asgari ücreti nete vurduğunuzda gerçekten de trajik oluyor. Başbakan diyor ki; üç çocuk doğurun. Tablo şu; asgari ücrette her çocuk başına, maaşa 4–5 ytl gibi bir rakam ekleniyor. Bir çocuğun aylık getirisi 4-5ytl aralığında mıdır? Pardon yanlış geldim galiba, Türkiye’ye gidecektim ben Afrika’ya gelmişim...

Genç kız işe giriyor. Asgari ücretle çalışacak, sigortası yapılıyor, yemek ücreti veriliyor, yol ücreti henüz yok. Çok ünlü bir firmada satış danışmanı olacak. Bir Jean 450ytl e satıp, asgari ücret alacak. Çalışma saatlerini gözden geçirelim... Ortalama her satış danışmanı haftada 2 gün fule çalışır. Bu ne demektir? Sabah 10, akşam 10. hafta içi bir gün izin gününü kullanacak. Diğer günlerin ikisinde; sabah 10'da gelip akşam 6'da çıkış yapacak, son iki günde de öğlen 2'de işe başlayıp akşam 10'da bitirecek. Toplam kaç saat oldu? Söyleyelim hemen. 56 saat... Peki, yasa ne diyor? Haftada 45 saat çalışma süresi var bir işçinin, ekstra zamanlar mesaiye girer. Bundan kaç kişinin haberi var? Haberi olup ta bu yasaya uymayan kaç şirket var? Şimdi bu hesapladığımız çalışma saatleri sadece görüşmede söylenen saatlerdir. Mağazada çalışmaya başlayan genç kız, işe girer girmez haftada 3 gün fulle karşılaşmıştır. İşe başladığının 3. günü işten ayrılmak istediğini söyleyip istifasını imzalamıştır. Daha sonra arayan mağaza müdürü kızı ikna edip işe geri çağırmıştır. İşte bu geçici bir durum bla bla bla... Daha sonra firmanın başka bir şubesine geçen kız, 1 ay kadar çalışmış ve son noktayı haftada 5 gün fullü görünce koymuştur. Haftada 5 gün full demek ne demektir yahu? Nerde kaldı, yasadaki çalışma saatleri, kimse denetlemiyor mu bu firmaları? Sen haftada 5 gün fullü veriyorsun, mesai ücretinden hiç söz etmiyorsun, işçi değil köle çalıştırıyorsun sanki... bi de zannedersin mahalle kotçusu... Koskoca İtalyan firması. Genç vergisini verdi, ama onun çalıştığı firmayı denetleyecek bir görevliyle karşılaştı mı? Hayır!

Şimdi bir de İstanbul’da yaşayan insanlara özel vergi çıkıyor. İstanbulluya özel... Benzin alımlarında litre başına 1,5, motorin türlerine de 1 kuruş. Neden? Çünkü İstanbul 2010 Avrupa kültür başkenti kapsamında yapılacak harcamalara kaynak sağlamak gerek. Bunu da zengin İstanbulludan alsak hiç fena olmaz, diyen devlet yasayı kabul etmekte hiç gecikmemiştir. ee senin kısa bir ömre sahip olan laleleri İstanbul’un dört bir etrafına ekerken aklın nerdeydi? Ona yatırmağın parayla 2010 için hazırlansan olmaz mıydı? Hem de laleler yurt dışından getirildi*.

Türkiye’de sayılamayacak kadar çok usulsüz iş dönerken, yurdum insanları bütün bunlara rağmen vergilerini öderken, ödediği vergiler karşısında hiç bir hizmet alamazken bu düzene karşı çıkmamak elde midir? Ben eşitlikten yanayım diyen insanın, eşitlikten bi haber ülkede susup oturması makbul müdür? Geçmişte bu olaylara karşı çıkan insanların asıldığı bir ülkede anarşist olmamak mümkün müdür? Bankaları hortumlayan, insanların üç kuruş parasını dolandıran insanlar ellerini kollarını geze dolaşırken, zavallı halkın vergi ödemesi mantıklı mıdır? Evet soruyorum... Bu ülke bana anarşist olmamam için ne öneriyor?

kaynak: ekşi sözlük/anarşizm

Zeitgeist The Movie, Final Edition | Turkish Subtitles

, , , ...




Bir film izledim hayatım değişti diyebilirim. Az çok tahmin ettiği "öyle düşündüğüm"; mantığımın ortasında çekilmiş bir film. Az çok bu tür şeylerin farkında olan biri olarak tüylerimin diken diken olmasına neden olduysa; bu film sosyal bilinç adına kesinlikle izlenmeli.
Farkında olmak isteyenlerin; daha da farkında olmalarını sağlayacak bir yapıt. State-ul Art.

Filmde ne mi var? Öncelik dünya tarihindeki bir çok olayın gerçek yüzü var.
Dinlerin doğuşu- Hristiyanlık
1920 Büyük Buhran'ının gerçek nedenleri.
Bankacılık sistemi ve merkez bankalarının varoluş nedenleri.
11 Eylül olayının gerçek nedenleri.
1. Dünya Savaşı / 2. Dünya Savaşı / Vietnam / Pearl Harbour
Pentagon'a saldırının gerçek yüzü.
Daha neler neler.

efendisiz


filmle ilgili ekşi sözlükten bir yorum.

hayata bakışınızı, inançlarınızı, dininizi, işinizi, bankadaki paranızı, savaşları, güneydoğuda yıllardır yaşanan olayları,tüm dünyayı, hayatı, herşeyi, bambaşka bir bakış açısıyla görmenizi sağlayan, aslında tek yaptığı şey zaten varolanı ortaya koymak olan bir belgesel. bu filmde görülenlere komplo teorisi denemez, çünkü yüzlerce kaynaktan toplanan, gerçek bilgiler üstüste getirilmiş, pekçok düşünürün, bilim adamının, siyasetçinin yorumları alınmış ve bir kolaj yapılmış. sahte olan, iddia olan hiçbirşey yok! acı olan da bu zaten.

neden bu filmi hiçkimse konuşmuyor, basında yer almıyor, madem o kadar iyi neden hakkında hiçbirşey duymadık sorularının cevabı da vardır filmde. filmde de söylendiği gibi, din ve toplum önderleri komplo teorisi diyip geçer, ciddiye almazlar bu anlatılanları. ondandır ki bu filmin hiçbir basın organında büyük puntolarla bahsi geçmez, gazeteciler bu film hakkında siyasi ve dini liderlere soru sormaz, bu sıradan bir film olarak kalır, unutulması sağlanır. hakkında doğrudüzgün site bulmanın bile zor olduğu bu belgesel, hala kapatılmamışken http://www.zeitgeistmovie.com/dloads.htm adresinden indirilip divxplanet''den de mükemmel çevirisiyle altyazısı indirilmeli, acilen seyredilmeli ve dağıtabildiğimiz herkese dağıtılmalıdır.

filmin sonunda bazı filozofların motive edici sözleri yer alıyor, böylesine karanlık bir tablo ortaya konduktan ve "neden hala bu dünyada yaşıyorum" dedirttikten sonra insanın mükemmelliği, kendi zekasıyla nasıl herşeyi keşfedip, onu sınırlamaya çalışan tüm güçlerin üstesinden gelebileceği çok güzel ifade ediliyor, "ben değerliyim" dedirterek de bitiyor.

gerçekten izlenmeli ve izletilmeli denilebilecek belki de tek film.

===========================================

(Yorum yazisi eksisozluk sitesinden alintidir... http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=12887179)

http://blip.tv/file/928610
http://zeitgeistmovie.com/


Yönetmen: Peter Joseph
Senaryo: Peter Joseph
Tür: Belgesel
Süre: 118'
imdb: http://www.imdb.com/title/tt1166827/
Konu: Din nedir? Hristiaynlığın kökenleri nelerdir? 11 Eylül olaylarındaki gerçekler nedir?
Amerikan Merkez Bankası aslında nedir? Savaşların nedeni nedir? Para, Güç, İktidar nedir?
Dünyayı yönetenler kimlerdir? Gelecekte bizi neler bekliyor?

http://rapidshare.com/files/110770684/Zeitgeist.Final.Edition.DVDRip.XviD_-_www.xvidfilm.com_-_ed1903.part1.rar
http://rapidshare.com/files/110799889/Zeitgeist.Final.Edition.DVDRip.XviD_-_www.xvidfilm.com_-_ed1903.part2.rar
http://rapidshare.com/files/110812434/Zeitgeist.Final.Edition.DVDRip.XviD_-_www.xvidfilm.com_-_ed1903.part3.rar
http://rapidshare.com/files/110896109/Zeitgeist.Final.Edition.DVDRip.XviD_-_www.xvidfilm.com_-_ed1903.part4.rar
http://rapidshare.com/files/110911332/Zeitgeist.Final.Edition.DVDRip.XviD_-_www.xvidfilm.com_-_ed1903.part5.rar
http://rapidshare.com/files/110920610/Zeitgeist.Final.Edition.DVDRip.XviD_-_www.xvidfilm.com_-_ed1903.part6.rar
http://rapidshare.com/files/110928698/Zeitgeist.Final.Edition.DVDRip.XviD_-_www.xvidfilm.com_-_ed1903.part7.rar
http://rapidshare.com/files/110930930/Zeitgeist.Final.Edition.DVDRip.XviD_-_www.xvidfilm.com_-_ed1903.part8.rar

Alt yazı : Zeitgeist The Movie.Turkish subtitles.rar


Not: Türkçe altyazısı klasörün içinde mevcuttur
Şifre: www.xvidfilm.com

İyi Seyirler:

linkler : http://www.xvidfilm.com/index.php?topic=5479.0
xvidfilm.com'dan alıntıdır.

belgeseli izledikten sonra : http://www.ntvmsnbc.com/news/447748.asp
linkindeki haberi tekrar okumanızı tavsiye ederim : )



-dünyanın haline bak? neden böyle bu dünya yahu anlatsana
-uzun hikaye.

uzun hikaye kalıbının en nefis kullanımı budur sanırım. kestirip atmak ve biliyormuş gibi yapmak. zaten biliyoruz da bazı şeyleri. seziyoruz az çok. bir boktanlık, sağlam bir keşmekeş. dünyanın foseptiği kanalizasyonu da yok. yutuyoruz çoğunu çünkü. yuttukça da sindiriyoruz yada kusuyoruz.

15-16 yaşlarındayken üniversite sınavı telaşı daha yeni başlayadursun, test kitabı almak için uğradığım bir kitapçıda dinsel yayınların ağırlıkta olduğu raflardan birinde koccaman bir kitap gözüme ilişti. ''harun yahya - masonik dünya düzeni-. tüm kitaplar orada ilmihal, tefsir, hikaye ve test kitaplarıydı. ancak bu kitap haşmetiyle olsun, pasparlak cildi olsun resmen kendini gösteriyordu. merak edip biraz incelediğimde tüm dünya tarihinde yaşamış insanlardan, binlerce yıl öncesinden başlayıp günümüze dek gelindiğini görüyordum. hemen herkesten bahsediyodu. ne kadar bilim adamı, politikacı, teorisyen varsa bildiğim bilmediğim hepsinin ne kadar rezil, üç kağıtçı adamlar olduklarından bahsediyordu. yanımdaki parayla bir adet güven-der geometri kitabıyla birlikte bu dev kitabı da satın aldım. işte o gün başladı benim için herşey.

ergen dönemlerin karmaşık duyguları içinde, dünyada olup biten bir çok şeyden habersiz olduğumun hiç farkında olmadan her şeyi bilmeyi isteyerek o binlerce sayfalık kitabı bir haftada okudum. okuduklarım beni gerçekten dumura uğratmıştı. kitaba kalsa, herşey yalandı. newton'un yasaları, amerikanın kuruluşu, engizisyon, birinci düny savaşı, büyük buhran. hepsi tek bir şey için yapılmıştı; yahudilerin tapınağı yeniden kurabilmeleri için. her okuduğuna inanan bir insan olmamak adına düştüğüm dehşetle yeni yeni pörtlemeye başlayan interneti kullanarak deli danalar gibi araştırma yapmaya başladım. kitabın yazarı başta olmak üzere, kitapta anlatılan her insanın neler yaptığına dair bir sürü şey okudum. kitabın yazarının kim olduğunu öğrenince rahatladım. ''bu adammış demek..iyi bari...''

sonra zaman geçti. ortalıkta o zamanlar ne komplo teorileriyle ilgili kitaplar vardı, ne tapınak şövalyeleri ile ilgili her hangi bir yayın ne de masonlarla ilgili kaynak. bunlar sanki tamamen es geçilmiş şeyler gibi kimsenin ilgisini çekmediği gibi, kimse tarafından da bahsedilmeyen şeylerdi. mason dendiğüi vakit sadece dindarların '' rezzill keppaazeee'' dediklerini duydum. masonlar kakaydı. onlar siyonistti. trilateral komisyon, bilderbergler bilmem ne bir sürü dalavere çevirip dünyayı yöneten görünmeyen adamlardı. dünyayı yönetmek nasıl bir şeydi o zamanlar bir fikrim yoktu. ama artık var. ancak bu sadece masonlukla açıklanabilecek bir şey değil elbette.

sonra bir gün, üniversiteye yeni başladığım zamanlarda kitapçılarda birdenbire pörtleyen tapınak şövalyeleri, masonlar, novus ordo seclorum, bir doların üzerindeki işaretler konulu kitaplar rafları süslemeye başladı. sanki biri düymeye basmış da - bir ben basamadım o düğmeye amına koyayım- bu kitaplar ardı ardına çıkmaya başlamıştı. çoğu saçma sapan olan bu kitapların içeriği, benim yıllar evvel okuduğum o harun yahya ''eseriyle'' büyük benzerlikler taşıyordu. çoğu en az o zaman okuduğum kitap kadar saçma ve anlamsızdı. ama bas bas bağırıyordu bu kitaplar; siz salaksınız. bir boktan haberiniz yok. mal gibi yaşıyorsunuz. bu kitapların sonuç itibariyle söylemeye çalıştığı buydu; uyanın!

saolsun aytunç altındal, aydoğan vatandaş, texe mars gibi şahane komplo teorisyenlerinin timaş yayıncılıktan olsun bilumum bir sürü yayınevinden çıkan kitaplarını okuduktan sonra tam manasıyla yazılanların aslında bu kadar basit olmayacağını düşünüyordum. örneğin koskoca hitler bir yahudiydi ve avrupadaki tüm yahudileri ''büyük plana göre '' kudüse geri yollamak için hepsini öldürüyordu. hepsi kaçsın diye. hatta hitler uzaylılarla anlaşma bile yapmıştı bu kitaplara göre. deprem bombaları üretilebiliyordu. (bkz: haarp). büyük tapınak yapılabilsin diyeydi her şey. yine aynı hikaye. ulan ne tapınakmış yahu! bir mesih gelecek diye ortalıkta öldürülecek adam bırakmamışlardı resmen. tüm dünya savaşları, para akışları, rockefellar ailesi, rotschild ailesi bunlar rezil ailelerdi. ulan ne malaksınız yahu diyerek noktayı koyuyordum. tüm bunlar saçmalıktı. fazlası olamazdı. tek dayanakları birilerinin söyledikleri, kendi fikirleri olan bu kitapların yazarları adeta kuyruğu yanmış kediler gibiydiler. hep aynı şeyden bahsediyorlardı o dindarlıklarıyla! tek dünya devleti kurulacak! yahudiler herkesi öldürecek! hepimiz mahfolacaz! büyük planın bir parçasıyız aman yarabbi.

tüm bunlar geçip gitmedi. seneler boyunca komplo teorileri türemeye devam etti. sonradan farkettim ki aralarında gerçek olabilecek kadar tutarlı olanlara da diğer saçma teoriler zarar veriyordu. bir olay, akla mantığa hiç sığmıyorsa anında birisi o fikre ''komple teorisi'' deyiverince olay bitiyordu. skeptik olmak manyaklık sayılıyordu resmen. bir düşünceye ''acaba'' dediğiniz anda o düşünceye inanmanıza indirgeniyordu durum. salak muamelesi görüyordunuz. sonra...sonra malumunuz 11 eylül.

11 eylül sonrası bu kitapların sayısı daha da arttı. bush'un ne kadar pushed olduğundan bahseden kitaplar açık ara öndeydi elbette. o zamanlar okuduğum en tutarlı adam noam chomsky idi. sonrasında baudrillard, deleuze, zizek, hatta foucault-sarkaçsız olan- okudukça anlatılanların aslında o komplo teorilerinde anlatılanlara çok benzediğini fark ettim. tek fark, ''özenle'' şekillendirilmiş düşüncelerle yazılmış olmalarıydı.

artık komplo teorileri milyonlarca. bu teorilere tek tek bakacak olsak gebeririz. ancak önümüzde bir belgesel var. zeitgeist isimli bu belgesel de, kendisine komplo teorisi diyeceklere rağmen,- ki bunu göze almış görünüyor- seneler boyunca şekillendirilmiş bir yapım. aslında çok basitçe kendisini carl gustav jung'un teorileriyle şekillendirdiği belli olan, dinlerden, politikadan saçma sapan gözümüze sokulan binlerce şeyden kendini arındırmış birileri tarafından yapıldığı çok belli. filmin üç bölümü var ve aslında bu üç bölüm üç şeyden bahsediyor. bu kavramlar insanların körleşmesine insanlık tarihi boyunca yardımcı olmuşlar. filmin sonunda bahsedilenlerin dinlerle nalakası var diyenler için şunu söyleyelim, eğer dinler olmasaydı, bugün insanlığı bu denli toplu histeriye sokabilecek ve korkutabilecek en en sağlam kavram olmazdı. alakası bu. ignorence is bliisssss evet evett.

birinci bölüm din hakkında. dinsizlerce çokça bahsedilen ancak tam manasıyla kısacık özetlenemeyen bir çok şey bu bölümde özetleştirilmiş. tek cümleye indirgersek belgesel bize şunu diyor; bugüne dek dinsel tüm kavramlar, aslında mitolojiden, mitlerden ve daha önceki dinlerden şekillendirilmiştir. bunu da göze sokka sokka yapıyor. horus'un aslında birebir olarak hz isa'ya benzediğini bir değil iki değil onlarca benzerlikle gösteriyor. üstelik horus tek de değil. mitra, dionysos gibi mitolojik ve dinsel karakterlerin de aynı özelliklere sahip oldukları görülüyor. üstelik de bunu havaya asılı biçimde bırakmadan, hristiyanlığa ait olan ana felsefeyi astrolojik ve pagan temellerle açıklıyor. hristiyanlığın pagan temeller üzerinden inşa edildiğini bilmeyen de yok sanırım. bu kısım insana gerçekten sıkıcı gelebilir. ayrıca filmde, müslümanlıktan ''hiç'' bahsedilmiyor. musevilikten ise yine hristiyanlık kökenlerine dayanarak bahsediliyor. tüm dinler saçmadır diyor lakin bunu sadece amerikan halkına söylüyormuş gibi bir hitap var. madem tüm dünyanın uyanışı için bu yapım, öyleyse diğer iki büyük dinin eleştirisi nerede diye sorabiliriz. ancak evrensel olan tanrıyı kullanarak para toplanması, insanlarık uyutulması. hristiyan olan biri için bu filmi izlemek cidden büyyük bir öfke nedeni olabilir.

ikinci bölüm ise 11 eylül ağırlıklı. ulen dinleden 11 eylüle nerden geçtik diyorsunuz ama asıl bağlantıyı üçüncü bölümde göreceksiniz. çünkü üçüncü bölümde 11 eylül benzeri tarihte yaşanmış bir çok olaydan bahsedilirken, 11 eylül'ün ne kadar koftiden bir planla gerçekleştirildiğine, insanlara korku vermek için resmen tezgahlandığını görebilirsiniz. pentagona giren uçağın tek bir yolcusunun bulunmayışı, tüm kanıtların ortadan kaldırılması, ikiz kulelerdeki yıkılışın ve demir konstrüksiyonun uçak girse bile 2000 derece ısıyla ancak eriyebileceğini görebilirsiniz. bunlar daha evvel anlatılmış olabilir. ancak ben 11 eylül ile ilgili hiç bir yapımda tüm ayrıntıların bu kadar derli toplu olarak sunulduğunu ve tek tek incelendiğini görmedim. resmen 11 eylül bir tezgahtır diyebilirsiniz rahatlıkla gördüklerinizden sonra ki bana kalırsa da öyle görünüyor. yani amerika, aynen pearl harbour'da yaptığı gibi yine kendi insanlarını öldürerek ''intikam'' için milliyetçilik naraları atabilme hakkını elde ediyor. bu hakla da yaptıkları malum.

ancak asıl bomba üçüncü bölümde. dinin ve politikanın hazırladığı körleştirmenin sonuçları gösteriliyor. asıl amacın benim o yıllar evvel okuduğum ve sonunda '' ne lan bu'' diyerek bir kenara attığım - ki iyi ki de atmışım insan maymundan gelir mi yauu- harun yahya kitabından farksız bir sonuca ulaşıyor; tek dünya devleti kurmak. bunca senedir salak saçma bulduğum ve insanlara resmen salak muamelesi yaptığım bu düşünce çat diye önüme konulduğu zaman yine de şüphelerim var. çünkü şüphe etmezseniz, yok olursunuz. onca geyik, onca saçmalık, onca berbat kitabın ardından yine aynı yere geliyorum ancak bu kez bu fikri ortaya koyanlar derslerine çok iyi çalışmışlar. nerdeyse söylemlerinde tek bir eksik bile yok. belgeseli sunan adamın sesi son derece emin ve sakin. sanki öbür dünyadan anlatıyor tüm bu olan biteni. nihai sonucu söylüyor sanki insana.

ve tüm bunları en fazla neye dayandırıyor biliyor musunuz? söylene söylene sıradanlaştırılan binlerce şeye. televizyon izlemenin, televizyondaki saçmalıkların insanın hayatını nasıl kıstırdığını söylüyor mesela. the network filminden alınan o hitap sahnesinde konuşan kişinin tek bir sözüne ''yok artık '' diyebilecek var mı? tüm insanlık, resmen bir medya ağıyla sarıp sarmalanıp sadece ''gösterilenlere'' inanmıyor mu gerçekten de? insanlar asla başlarına gelen korkunç olaylardan dolayı hükümetleri suçlamıyor. ancak ya gerçekten hükümetler iğrençse? -ki öyleler-. tek umursadıkları gerçekten de sadece yönetmek ve güce sahip olmaksa? (bkz: niccolo machiavelli).

filmde bahsedilen amero, kuzey amerika birliği gibi kavramlar gerçekten şaşırtıcı. ancak bu kavramlarla ilgili nerdeyse nette bile çok fazla veri bulunmuyor. araştırmak için gerçekten uğraşmak gerek. üstelik de nicholas rockefellar'ın aaron david'e söylediği adamın canını fena halde sıkan sözleri ise hiç de mantık dışı değil. insanlara çip takılması hiç de yabancı değil aslında. yine klasik şeylerle ve komplo teorisyenlerinin yıllardır sata sata bombok ettikleri lafları bu kez farklı şekilde söyleyeceğim. nerdeyse hepimizin birer cep telefonu yok mu? artık nerdeyse tüm alış verişlerimizi, emeğimizi depoladığımız banka hesaplarımızı tek bir karta sıkıştırmıyor muyuz? nerdeyse herkesin evinde bir televizyon yok mu? şu yazıyı okuyabilen çoğunluğun nerdeyse tüm özel hayatı nette gezinmiyor mu? kişisel bilgileri hükümetin elinde değil mi? bunlara hayır diyebilir misiniz? bugün sizi birisi ''gerçekten'' bulmak istese ve sizi oturduğu yerden mahfetmek istese bunu yapamaz mı? bütün bu sorulara yanıtınız evetse neden insanların çip takılmasına sıcak bakabileceğini düşünmüyorsunuz? insanlar toplu histeriyle bugün bizkaçkişiyiz gibi bir oluşuma milyonlarca üye bulabiliyorsa, kaç kişi sizce bu çiplere hayatını sıkıştırmayı düşünür? toplumun gerçekten ne kadarı tüm bunlara kuşkuyla bakar? ben söyleyeyim; çok az. aynen de bu söyleniyor zaten. ''insanlar bütün bunları kendileri isteyecek''.

hayatlarımızı kıstıran, kapalı kapalar içinde bize yaşatan, bizleri doğadan uzaklaştıran binlerce şey var. üstelik de bunları bile isteye yapıyoruz. eğlenmek için tv seyrediyor, yine eğlenmek için dizilere filmlere onca parayı veriyor, tüketmenin mükemmeliğini yaşarsan ''boksun kapitalizm'' derken bir yandan da ''battı balık yan gider '' diyebiliyoruz rahatça. sizce de bir şeyler bombok değil mi? hayat gerçekten bombok değil mi? tüm bütün bunların üzerine bir de ''sevgi'' den bahis açsak mesela tam şu anda, hepiniz yüzünüzü ekşittiniz değil mi? çünkü sevgi bile ayaklar altında. iki paralık. her şey gibi. kendimizi birer et parçası olarak görmenin korkunçluğunu hissedip, hayatımızın giderek amaçsızlaştırıldığını gördükten sonra bile tüm bütün bu manzaraya bakamayacak kadar körüz. insanlık, elinde olan fırsatı kaçırıyor. her ''körsünüz'' yada ''aptalsınız'' diyene sadece şiddetle yanıt veriyor. oysa ki karşınızdaki belki de gerçekten egonuza çizik atmaya çalışmadan sadece sizi uyarmaya çalışıyor. aynen bu yapım gibi..

bu yapımın benim için ayrı bir yeri daha var. çünkü bu yapım deliler gibi sevdiğim bir adamın konuşmasıyla bitiyor. bill hicks. hemen öncesinde de lost dizisinde bir karakter olarak gördüğümüz ''gerçek'' richard alpert'ın sözleri yer alıyor. carl sagan'a da buradan selamlarımı gönderiyorum artık hangi galaksideyse. tüm bu adamların söyledikleriyle bitiyor bu yapım. bu bile, bence bu iki saatlik serüveni izlemeniz için bir neden. sürekli saçmalık olarak örneklerini gördüğümüz o yaşlı gözlerle ve içi bomboş mesajlarıyla insana duyarsızlığını bir anlığına anımsatmaktan başka bir şey yapmayan yapımlardan değil. çok eksiği var. hatta az bile söylemiş söyleyeceklerini. ama bu kadarı bile bir çok insana yeter bence.

klişeyse klişe abicim, bence de izleyin, izletin. bu gece hep küçük açacakmışsınız gibi izleyin!
(madeath, 17.05.2008 02:01)

Adana da liseliler ÖSS yi REDdetti

,

Adana'da liseliler ÖSS'yi REDdetti
20 Haziran 2007 -

Eğitim sistemde yaşanan gericiliğe ve adaletsizliğe karşı Adana da dün liseli öğrenciler tarafından bir eylem gerçekleştirildi. Geçtiğimiz Pazar günü yapılan ÖSS’nin öğrencileri yarış atına çevirdiğini gençler üzerinde büyük yıkımlar yarattığını belirten öğrenciler dün saat 16.00’da Adana’nın en işlek caddesi olan Çakmak Caddesi’ni trafiğe kapatarak İnönü Parkı’na kadar meşaleler ve sloganlar eşliğinde bir yürüyüş gerçekleştirdiler. Polisin tüm engellemelerine rağmen parka kadar yürüyen öğrenciler bir basın açıklaması yaptılar.

Liseli bir öğrencinin okuduğu basın açıklamasında “Bugün bizlere üniversiteyi çıkış kapısı olarak gösterenler, aslında önümüze bir geleceksizlik sunuyorlar. Bu eğitim sistemi bizleri yozlaştırmak istiyor. Bunun en açık göstergesi ise ÖSS’dir. Bu sınav sistemi uyuşturmaktan, bireyselleştirmeye kadar tüm saldırıların görüldüğü bir alan olmuş ve sermayenin büyük karlar elde ettiği bir sınava dönüşmüştür” dedi.

Yapılan basın açıklamasının ardından öğrencilerin oluşturduğu bir müzik grubu dinleti verdi. Halaylar eşliğinde sonlandırılan eylem oldukça coşkuluydu. Eyleme yaklaşık 150 kişi katıldı.

DEV-LİS, DGH, Emek Gençliği, Enternasyonalist Gençlik, Ekim Gençliği, Liseli Genç Umut, SGD ve Yurtsever Cephe tarafından örgütlenen eylem de "Parasız eğitim, Eğitim haktır satılamaz, Müşteri değil öğrenciyiz, ÖSS’ye hayır” şeklinde sloganlar atıldı. Eylem boyunca halkın yoğun ilgi ve desteğini alan öğrenciler ellerindeki meşalelerle Adana sokaklarını rengârenk yaptılar.

Sendika.Org-Adana

öss ye inat yaşasın hayat!

,



“Tabutu çalınan cemaat”, yılmadı, yırttı kefeni:
Bir cenaze, polis tarafından çalınan bir tabut ve “ÖSS’ye Hayır Lan” sloganlarında şahlanıveren bir atın hikâyesi...

15 Haziran 2007 Cuma

Bugün Beyazıt Meydanı'nda "ÖSS'ye İnat Yaşasın Hayat" sloganları ve siyah bayraklar vardı. 1 milyon 600 bin gencin, Pazar günü, okul-aile birliği ve dershane patronları tarafından yarış atına çevrilip "koşturulması"nın sembol yerlerinden İstanbul Üniversitesi Beyazıt kapısı önünde, "Bu kapıdan geçmek için tabuta girmeyeceğiz" dedik bugün.

Ancak bu eylemin ilginç bir hikâyesi var:

%52 olarak, birkaç gündür, 15 Haziran Cuma günü bir cenaze kaldıracağımızı söylüyor ve herkesi Beyazıt Meydanı’na çağırıyorduk. Gerçekten de, dershane kalantorlarına para kazandırıp gençlere işkence eden ÖSS’nin sadece son iki yıl içinde ölüme ve intihara sürüklediği 12 kardeşimizin cenazesini kaldırmaktı niyetimiz. Tabutu Beyazıt Camii’nden kaldırıp üniversite sınavının sembolleşmiş yerlerinden İst. Ünv. Beyazıt kapısının önüne defnedecektik. Ama elbette ağıt yakmayacak, “Yaşasın Hayat” diye haykıracaktık; bu sene olmasa bile önümüzdeki yıllarda Öğrenci Soygun Sistemi’nin cenazesini kaldırabilmek için…

Oturduk, iki gün içerisinde gerçek bir tabut hazırladık. Gerçek boyutlarda ha, çünkü içinde gerçekten bir %52 eylemcisi taşıyacaktık ve İÜ kapısının önünde “ölü”müz tabuttan çıkıp bildirimizi okuyacaktı.

Ama gün gelip çattığında, polis Beyazıt Camii avlusundan tabutu çaldı! Evet, hem de işbirlikçisi bir cami görevlisinin (imam mıdır, bilmiyoruz artık, günahı boynuna!) ihbarıyla tabutu çalıverdi, sonra da bir %52 eylemcisini gözaltına aldı. (Hukuk bilgimiz kıt ama kendileri hırsız, kendi kendilerini almaları gerekmiyor mu?!)

Tamam, tabut gitti, ama “Öyle veya böyle, bugün Beyazıt’ta ÖSS’ye inat yaşasın hayat sesi olmalı” dedik, açtık siyah bayraklarımızı, koyduk önümüze “ÖSS’ye İnat Yaşasın Hayat” ve ÖSS’nin krallarının katlettiği (12’si son 2 yılda) 15 kardeşimizin isimlerinin yazdığı “ÖSS Ölüm Listesi. YETER ARTIK!” pankartlarımızı, meydana Laleli tarafından girdik.

“ÖSS’ye İnat Yaşasın Hayat”, “Gençliğin Katili ÖSS”, “Öfke Burada, Sınav Sokakta, ÖSS’ye Hayır Lan!”, “ÖSS’iktir Lan!” sloganlarıyla yürürken, (polisler onu çalamadı) üstünde “%52 / YARIŞ ATI OLMAYACAĞIZ” yazısı bulunan atımız meydana geldi. “Yarış Atı Değiliz” sloganıyla ve atla İÜ Beyazıt kapısının yanındaki merdivenlere geldik. Bildirimizi okuduk, Pazar günü yarış atı misali ÖSS koşusunu koşturulacak 1 milyon 600 bin gençten farklı olarak eyleme gelen atımız bilhassa “ÖSS’ye Hayır Lan” sloganında şahlanıverdi.

Bugün, iktidarların oyalamalarına kanıp sırf o kapıdan girmek için tabuta girmeyeceğimizi söyledik Beyazıt Meydanı’nda. Alın, üniversitenizi başınıza çalın, biz Özgürlüğü Seçiyoruz Sınavsız, dedik. Bir-iki ay sonra kazananların listesini çarşaf çarşaf yayınlayıp dershane kalantorlarının reklamını yapacaklara, öldürdükleri kardeşlerimizi unutmadığımızı söyledik. Bu toprakların %52'si, eğitimci zebaniler-dershane patronları ittifakına, devlet onaylı soygun düzeni ÖSS'ye karşı öfkesiyle hep burada olacak!

Unutmadan… %52, o tabutu “ÖSS’ye İnat Yaşasın Hayat” demek için, hayatı gaspın sınavı için daha fazla ölmeyeceğini haykırmak için taşıyordu. E, polis onu çaldı. Kendileri ne için kullanacak acaba? ÖSS’yle öldürecekleri kardeşlerimizi içine koymak için mi?

YETER ARTIK YETER!

Şu üniversitenin kapısından geçmek için daha kaç kardeşimizin ölüme, intiharlara sürüklendiğini göreceğiz!

Öğrenci Soygun Sistemi ÖSS’nin kralları! Size soruyoruz! Aldığınız canlar yetmedi mi? Hiçbir gelecek veremediğiniz gençleri dershane patronlarının kucağına atıp, söğüşleyip, sonra da milyonlarcasını işsiz, geleceksiz, umutsuz ve hayatsız bırakmanızı izlemeyeceğiz daha fazla! Bugüne kadar öldürdüğünüz, intihara sürüklediğiniz, ruhunu çaldığınız, ilaç bağımlısı yaptığınız, onlarca, yüzlerce, binlerce kardeşimiz doyurmadı açgözlerinizi hâlâ! Yiyorsa, 15 yılda, gençlerin hayallerini çalıp, dershane patronlarının cebine havale ettiğiniz 34,5 milyar doların açıklamasını yapın!

Bu ÖSS’nin ardından, kazanan birkaç genci dershane reklamı için patlayan flaşların önüne atıp, kaybeden milyonları unutturabileceğinizi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz! Cesaretiniz varsa, yayınlasanıza kaybedenlerin listesini! Kazananları manşetlere taşıyorsunuz, ama biz biliyoruz ki, kaybedenlerin listesi hayatın ortasına yazılıyor, acıyla, umutsuzlukla, hayalkırıklığıyla! Ve sınav sonrasında yine intiharlarla!

ÖSS’nin kralları! Dershane patronları! Eğitimci zebaniler! Gazetelerde televizyonlarda güya ÖSS taktikleri veren uzman azmanlar! Siz önce geçen ay sınav baskısından kalp krizi geçirip ölen kardeşlerimizin, Cansu’nun ve Merve’nin hesabını verin! Ama biliyoruz, vermeyeceksiniz! Veremezsiniz! Siz, gençleri, hayatı, insanlığı düşünmüyorsunuz. Gençleri sınav-üniversite ayağına oyalayıp kontrol altında tutmaktan, paracıklarınızdan, dershane kalantorlarından başka bir şey umurunuzda değil!

Bu kapının önünde yığılıp kalan milyonlar… ve bu kapının ardında dört yıl sonra elinde kıymetsiz tahvil misali paçavra diplomalarla işsizler ordusuna nefer olacak “diplomalı kaybedenler”… Bu yalana kanmayacağız, hayatı gaspınızın sınavları için ölmeyeceğiz daha fazla! 17’mizde öldürüp 70’imizde gömemeyeceksiniz bizi!

YETER ULAN!

ÖSS’nizi de, testlerinizi de, dershanelerinizi de, o gerizekalı sınav taktiklerinizi de, hiçbir işe yaramayan paçavra diplomalarınızı da alın başınıza çalın! Biz yarış atı değiliz! Gençliğimizi üniversite kapılarına gömmeyeceğiz!

ÖSS kralları! Hazırlanın! Bu toprakların %52’si, bu kez sizin ter dökeceğiniz bir sınav hazırlıyor size!

Buradayız! Ölmüyoruz! Yalana kanmıyoruz! ÖSS tabutlarına girmiyoruz!

Biz, Özgürlüğü Seçiyoruz Sınavsız!

Hepimize tek şık olarak dayattığınız HİÇBİRİ olmamak için

ÖSS’YE İNAT YAŞASIN HAYAT!
December 2009
M T W T F S S
November 2009January 2010
1 2 3 4 5 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 31