Skip navigation

Sign up | Lost password? | Help

Legna Der Blog

İçten

Evrensel Söylem

, , , ...

O’nun Bana Söylemi
EVRENSEL SÖYLEM
Bora Kasap


Aşk İlacı Bulunmuş
Ön söylem

Eminim bulunmuştur, eminim eşlerin birbirlerinden soğuduklarında bu ilacı kullanarak tekrar eski heveslerine kavuşup ilişkilerini düzeltmeleri yakın bir gelecekte tüm dünyada yaygınlaşacaktır. Ama konumuz bu değil. Şimdi söyleyeceklerimi dikkatle dinleyin ve dinlerken anlayın, olur mu?

Dikkat: Yukarıda yazanlar tüm söylemin genel konusuyla dolaylı yoldan ilgilidir, bu ilgiyi dikkate almamaya çalışın, söylemin sonunda aynı paragraf tekrarlanacaktır.



Fark Etmeyen Pireler
Giriş

Nereden başlamalıyım bilmiyorum, aslında “fark etmezde”.
“Fark etmeniz” için çok erken ve her zaman çok erken olarak kalacak.
Dünyada söylenmiş hiçbir “fark etmez” sözünün kendi anlamını bu kadar dolu dolu taşıdığını hiç mi hiç zannetmiyorum.

Peki ya neden?

Çünkü pireler var oldukları ilk günden beri hiç değişmediler.
İşte bu yüzden nereden başlayacağım gerçekten de “fark etmez”.

Şimdi başlıyorum aynı anda hem roman, hem fabl, hem de bilim kurgu veya fantastik kurgu olan ve pirelerin trajikomik yaşam tarzını ve insanların pirelere karşı verdiği mücadeleyi anlatan makaleme.



Yazılı kaynaklara göre, bundan milyonlarca yıl önce dünya doğmuştu ve çok uzun bir süre içinde gelişimini tamamladıktan sonra pireler gibi o da yaşamdan zevk almak, tatmin olabilmek adına, yaratıcının onda yarattığı yaratabilme gücü ile kendi doğasını yarattı ve bundan zevk aldı, kendini yarattı, kişiliğini yarattı, ilerletti.

O, dengenin en büyük kavramını ortaya koydu; “kimse dertsiz kalamaz”(varlık, yokluk olmadan süremez) dedi ve dünyaya elma yiyebilen pireler gönderdi.





Aradan yüzlerce asır geçti.



Pireler birbirinden ayrılıp hepsi kendi isimlerini kendileri koydular ama ben yine de anlatırken onlara pireler demeyi sürdüreceğim.

Sonra onlardan davranış istendi, kabul etmeyen pireler onlardan istenileni değiştirdiler. Evrensel kurallara müdahale ettiler.
Hatta bazılarını değiştirirken, isimleri farklı olan pireler bile biraraya geldiler ki farklı zeka kültürlerinin değişiklikleri “fark etmesini” zorlaştırmak için daha kompleks değişiklikler oluşturabilsinlerdi.

Bu yaptıklarının, akıllarının, onlara oynadığı oyunların en tehlikeli türünden olduğunu “fark etmeleri” imkansızdı. Heyecan ve bilmişlik onları kör etmişti, aptal değildiler.

Bu konuyu sonuca bağlamak için acele etmiyorum çünkü gerçekten tam şu ana kadar hala bir şeyler hissetmemiş, düşünmemiş olan pirelerin beni dinlemeyi bırakmalarını istiyorum.

İşte bu “doğal seçilim”’in bir çeşit simgesidir.



Pireler Arası

Pireler kendi yaşam alanlarını kendileri düzenlerler. Her şeyin avuçlarının içinde olmasını isterler. İstedikleri an istedikleri koşula müdahele edebilmek onların kabuklarının dışındaki ilk güdüdür. Bunu yapabilmelerinin en “basit şekli” ise evrensel koşulları göz ardı edip kendilerine bir alt koşul ortamı yaratmaktır. Bunu yaparlar ve bu alt koşul ortamının en küçük biçimine “ev” derler.

Ev denilen bu koşul alanlarında doğanın birçok gücünü kontrol altına aldıklarını hissederler. Bunlardan bazıları; güneş, atmosfer, ısı, hava, görüntü, ses ve benzeri koşullardır. Ev sayesinde, pireler kendi koşullarını, istedikleri zaman istedikleri gibi değiştirebilirler. Güneşlerine, atmosferlerine, ısılarına, havalarına, görüntülerine ve seslerine rahatlıkla hükmedebiliyorlardı. Buna bir diğer adıyla “güvenlik” de denebilir.

Bu, onlara, kendilerine hükmedebildiklerini unutturdu. Kendi dışlarında yaşamak onları nefs gerektiren sorumluluklarından uzaklaştırdı. Bu tür sorumlulukları bırakın yerine getirmeyi, kabul bile edemez hale geldiler.

Onların dünyasında “onlar”, “sizler”, “diğerleri”, “ötekiler”, “şunlar”, “bunlar”, “sen” ve “o” o kadar çok büyüdü ki “ben” artık o diyarlarda yaşayamaz oldu, yakın uzağa kaçtı. Ama yine de pireler uygarlıkları son bulacak kadar kötü duruma düşmediler.

Neden mi?

Çünkü “biz” hala o diyarlarda yaşayabilecek potansiyele sahipti. “Ben” i kimse taşıyamıyordu fakat “biz” bir sinerji yarattığından, bir “ben” deki özgüven potansiyeline ulaşabiliyor ve bir şeyler başarabiliyordu.

Bana sorarsanız bir gün “biz” in kalkındırıcılığı da son bulacak. Çünkü “biz”, dış saldırılar karşısında “ben” olmadan ayakta kalamayacak kadar düşük iç bağlara sahip. (sözünde durmak “ben” in buluşudur), aynı zamanda en doğru ve en gerçek liderlerin pireler tarafından yokedilmesinin nedeni de budur. “Ben” in eksikliğidir.



Unutmuşluk, Anımsayış ve Eve Kaçış ya da Savaş

Pirelerin “ev” sistemlerine bağıl “ses” ve “görüntü” sistemlerinde bazı kaçaklar meydana geldi. Ses ve görüntü sistemleri onlarda bazen hüzünlü bir anımsayış yaratır oldu. Bu anımsamanın yaratabildiği eyleme ise “başkaldırı” denildi. Anımsadıkları şeyse “özgürlük” tü.

Savaşanlar iç mutluluğu kovaladı, eve kaçanlar ise dış mutluluğu. En doğru ve en gerçek liderler dışında, yaklaşanların hiçbiri yakalamaya cesaret edemedi.



Korku
Ağır Çekim

Sorgulamadan korktukları ve yaydıkları bir şey var.



Mutasyon

Pirelerden, varlıklarını benimsedikleri andan itibaren, kendi iç sezgilerini köreltmeyen, içten gelen isteklerinden vazgeçmeyenleri, bir takım mutasyonlar geçirerek “insan” laşırlar. İnsanlar, toplumun inanılmaz derecede küçük bir bölümünü oluşturur ve seviye seviyedirler.


Çağrı

Bu süreç içinde insanların, pirelerin daha kolay yaşaması adına ürettiği milyonlarca şey oldu.

Hayatta daha başarılı olmak ve daha rahat yaşamak adına tasarlanmış davranış stratejileri, eğitim sistemleri, matematiksel formüller ve bunların getirisi olarak da süregelen buluşlar.

İnsanlar yıllarca pireleri insanlaştırmaya çalıştırdılar, çünkü sonsuz barış ve huzurun ancak dünyadaki pirelerin tamamen insanlaşmasıyla gerçekleşebileceğini düşünüyorlardı. İnsanlar pirelere karşı akıl almaz yöntemler geliştirdiler. Ve pireler insanların bu akıl almaz yöntemlerinden o kadar çok etkilendiler ki kısa bir süre içinde herşey değişti, ne mi oldu, pireler insan gibi davranmayı öğrendiler. Pirelerin bu davranışlarına karşın insanlar kısa süreli bir mutluluk yaşadılar, bu mutluluğun nedeniyse pirelerin insanlaştıklarını zannetmeleriydi. Oysa ki pireler yalnızca insan taklidi yapmayı öğrenmişlerdi. İnsanların bunu farketmeleri onların dünyanın barış ve huzur dolu bir yer olması hayallerini suya düşürdü.

Pirelerin insanlaşması için verdikleri onca emek tam tersine artık pirelerin insanlaşmaya karşı bağışıklık kazanmalarına neden oldu. Çünkü kendilerini insan sandılar. İnsan nedir bilemediler.

Pirelerin bu refleksine karşılık olarak artık insanlarda şeytanın gücü etki göstermeye başladı. Bu etki zaman içinde şu tür söylemlerle dile geldi;

- Ne halin varsa gör!

- Sana verdiğim tüm emekler haram zıkkım olsun!

- Tüm insanlar gerizekalı mı? (çünkü pireler insan taklidi yapıyor)

- Ölmek istiyorum bu dünya beni haketmiyor.

- Seni hiç tanıyamamışım yazıklar olsun.

- Sen nasıl karaktersiz ve dengesiz birisin, yetti değiştim diye söylediğin yalanlar, defol, çık git hayatımdan!

- Meğer herkes gibi sen de bir oyuncuymuşsun.

- Herkes rol yapıyor, değişmiş görünüp birbirini kandırıyor ve buna sevgi adını takıyorlar, ben böyle sevgi istemiyorum uzak durun benden!

- Koyun sürüsünden bir farkınız yok.

- Sizin sadece kendiniz için yaşadığınız gerçeğini kabullenemiyorsunuz, bir kez olsun sizi sevenler için bir şey yaptığınızı sanmıyorum çünkü tek düşündüğünüz kendinize nasıl ve kim üzerinden çıkar sağlayabileceğiniz. Sizin en iyi yaptığınız iş bencillik olduğu için burada ve bu durumdasınız. Aramızdaki uçurumun farkında olduğunuzu ümit ediyorum ve size yalnızca acıyorum!

Hiç ilginç değildir ki pireler de bu insanlık söylemlerini ezberleyip birbirlerine karşı kullandılar. Bu yüzden bu söylemleri duyduğunuz herkesi insan sanmayın.

Bu ilerlemenin sonucu olarak da insanlar pireleri kendi çıkarları için kullanmaktan başka çare göremediler, çünkü şeytan gözlerine perde indirdi. Bundan sonra uzunca bir zaman da ancak az sayıda insan pireleri insanlaştırmaya çalışmayı sürdürdü. Bazıları kitlesel bir pire imhasını başardı fakat bir çoğu pes ettiler ve umutlarını yitirdiler. Ayrıca zaten imha edilen yani insanlaştırılan pireler de bildiğimiz pirelerin arasında yaşadıkça pireler gibi davranmaya zorlandılar. Pireler onları mutlu gördükçe kıskanıp pire olmaları için tehdit ediyordu.



Şeytandan Kaçış
Sonuç

Pireleri kullanma çabası içinde olan insanlar, yarı mutantlar halinde yaşamaya devam ettiler. Özellikle bir ya da daha fazla kuşak boyunca bu durumda yaşamayı sürdüren insanların çocukları arkadaş ve akraba çevreleri yüzünden pire olarak yetiştiklerinden zamanla insanların soyu azaldı. Kendini yineleyen başkaldırı savaşında ortaya çıkan üç beş kimyasal tepkimenin sonucunu yoksayıyorum. İstisnalar olabiliyor. Ve bu şekilde devam ediyor.

Çoğunlukta kazanan şeytan oluyor. Doğrudan insanlaşabilen pirelere oranla, o şekilde yaşamaya bir süre hapis kaldıktan sonra insanlaşan pireler genelde pirelere karşı bir nefretle dolu olduklarından insanlıklarını büyük olasılıkla pirelerden intikam almaya adıyorlar. İnsanlaşıyor fakat şeytandan sakınmıyorlar. Ve aslına bakarsanız birçoğumuzun aklından geçiyor bunlar, itiraz etmeyin.

Pirelerde sinerji çıkar amaçlıdır.

Bu canlılar bir çeşit çıkar dünyasında, parazitleri andıran yaşayış biçimlerini, galiba insanlar araştırma ve inceleme yapıp biyoloji kitaplarında yer versinler diye inatla sürdürüyorlar. Bunca hakaretin, eleştirinin sonucunda hiç bir değişiklik göstermiyor olmalarına şaşırıyordum, ta ki onların farklı bir tür olduğunu anlayıncaya dek.

Karmaşalarını yaratmayı neden sürdürdüler, neden sürdürürler her geçen gün artan bir hızla. Neden neden neden?

Ölüm korkusu olabilir miydi?

Bir pirenin ölümden daha çok korktuğu nedir ki acaba?
Utanç duruma düşmek olabilir mi?
Evet bu olmalı, bu olmalı.

Şimdi sormalı, neden utanç duruma düşmek ölümden daha korkutucu olabiliyor?

Çünkü onların yaşamları onların değil; onların yaşamları, komşularının, akrabalarının, arkadaşlarının, başbakanlarının yaşamı. Asla kendileri olamadılar, onlar özgürlüğü istemediler mi sanıyorsunuz, onlar denemediler mi sanıyorsunuz, evet denediler. Ama onlar topla tüfekle gelen tehditlerden daha çok etkilendiler. Güvenli ama basit bir yaşamı seçtiler. Bu yüzdendir ki eleştirildiklerinde çıldırmışa döner, kendi gerçekleriyle yüzleşmekten ölümüne korkarlar.


Not: Makalenin başındaki ilk paragrafta anlatılanlar, Amerika ve Amerika’nın izinden yürüyen ülkelerin, sizin elinizden, önce mutluluğunuzu alıp, daha sonra size onun ilacını sunmalarıyla ilgilidir. Mutsuzluğunuzun, ya da mutluluklarınızın hep kısa süreli olmasının nedeni dünyadaki propaganda, savaş, bilinçaltı toplum stratejileridir, sizlerin, birbirinize karşı olan beklentilerinizin, bir çoğu eğretidir, sizin gerçek ve öz beklentileriniz değildir. Gerek partner ilişkilerinde, gerekse halkla ilişkilerinizde beklentilerinizin ne olduğunu dikkatlice gözden geçirin, birçoğunun, gerek ailenizin, gerekse büyüdüğünüz çevrenin, sizden bekledikleriyle aynı olduğunu fark edeceksiniz. Bunlar tamamıyla denetiminde bulunduğunuz hükümetin medya ve benzeri yayın organlarıyla köklerinizin bilincine yerleştirdiği politikadır. Hükümet, hiçbir zaman sizden yana değildir, sadece size mecburdur! Siz bir toplumsunuz, siz başlı başına bir insanın bedenindeki organlarsınız, fakat “beyni” başkalarına emanet etmişsiniz. Beyninize hakim olun!!!










Bora Kasap


Katkıda Bulunanlar:
Muhip Süeltürk
Kaan Demirdöven
Melike Saka
Levent Sülün
Serpil Kasap
“Wilhelm Reich - Dinle Küçük Adam” kitabından alıntılar

“Gerçekten canlı ya da gerçekten yaşayan insanlar, insansal ilişkilerinde sevecen ve saftır, kuşku duygusundan uzaktır; bunun sonucu olarak da içinde bulunduğumuz koşullarda, tehlikeyle karşı karşıyadırlar.”

Çünkü anlamıyla toplumun “normal” ine çok uzaktırlar ve dışlanırlar, katledilirler.


“Başka bir biçimde yaşayabileceğini düşünmeye cesaret edemiyorsun: koyun gibi güdülmek yerine özgür yaşamak, taktikler uygulamak yerine açık davranmak, bir hırsız gibi gecenin karanlığında sevmek yerine açık açık sevebilmek düşüncelerine yer veremiyorsun kafanda.”


“Bendeki kendini ve kendindeki beni keşfedebilir, sonra da korkup benim içimdeki kendini öldürebilirdin. Bu nedenle senin, herhangi birinin ya da herkesin kölesi olma özgürlüğün uğrunda ölme gönüllülüğünden vazgeçtim.”


“Hastasın sen , çok hastasın küçük adam. Bu senin suçun değil. Ama paçanı bundan kurtarmak senin görevin, senin sorumluluğun.”


“Diyeceksin ki, “Sana inanmaya kalkmadan önce yaşam felsefeni bilmek isterim.” Yaşam felsefemin ne olduğunu duysan, tabanlarını yağlayıp savcıya koşacaksın, ya da “Amerika’ya Karşı Etkinliklerle Savaş Komitesi’ne, ne bileyim, F.B.I’a, G.P.U’ya ya da “Sarı Basın”a, Ku-Klux-Klan’a ya da “Dünya Proleterlerinin Liderleri”ne koşacaksın; ya da belki yalnızca koşacaksın.”


“Sözcüğün gerçek ve doğru anlamıyla dindar olabilmek için, insanın sevgi yaşamını yoketmesi, bedensel ve ruhsal bir yoksulluğa gömülmesi, bedenini sürekli olarak kasılı ve gergin tutması gerektiğine inanmıyorum.

Tanrıyı, evrendeki ilk acunsal enerji olarak, senin gövdendeki sevgi, yüreğindeki içtenlik olarak, içindeki ve çevrendeki doğayı benliğinle duyabilme yetisi olarak algılıyorum ben.”


“Gerçekten büyük bir adamı algılayacak duyu organı yok sende. Büyük adamın nasıl olduğu, nasıl acı çektiği, ne özlemler duyduğu, öfkeden nasıl kudurduğu ve senin için yaptığı savaş, sana yabancı. Bu dünyada seni ezmek ya da sömürmek yetisinden yoksun, senin özgür olmanı gerçekten isteyen, yani içinde gerçek ve içtenlikli bir istek duyan kadınların ve erkeklerin de yaşadığını anlayamazsın. Bu kadın ve erkeklerden hoşlanmazsın, çünkü onlar sana yabancıdır. Onlar yalın ve dolaysız insanlardır; sana göre taktik neyse, onlara göre hakikat odur. Sana küçümsemeyle değil, insanların yazgısı karşısında duydukları acıyla bakarlar; bakar, ve içini görürler. Sen onlara ancak şu durumda sahip çıkarsın küçük adam: Öteki küçük adamlar, bu büyük adamların gerçekten büyük olduğunu sana söylediği zaman.”


“Büyük adam senin hoşuna gitmek için, senin o beş para etmez dostluğunu kazanmak için, kendini senin düzeyine indirmek, senin gibi konuşmak zorundadır.”


“Evli bir kadın olarak şöyle söylersin: “Hıh! Bulguymuş! Bıktım senin bulgularından! Herkes gibi gidip bir yerde çalışsan da doğru dürüst para kazansan olmaz mı!” Kendi görüşünü böylece dile getirmekten sakınmazsın, kocana inanmazsın, ama bir bulgu gazetelerde yayımlandığında anlasan da anlamasan da olduğu gibi inanırsın.”


“Evet, bu bilge adam, seni aydınlatmaya çabalarken yalnızca iki yanlış yaptı; senin, kendini kurtarma yeteneğine sahip olduğuna inandı. Özgürlüğünü, bir kez ele geçirdikten sonra bırakmayacağına, onu koruyabileceğine inandı…”


“…sevginin bağımsızlığa kavuşmasını, Almanya’ya geldiğinde elini uzatabileceğin her kadının ırzına geçmekle karıştırıyorsun…”


“…çocuk bakımıyla “yurtsever soyu yetiştirme”yi bir tutuyorsun…”


“Ama kimse sana neye benzediğini söylemeye cesaret edemiyor. Çünkü senden korkuyorlar küçük adam, ve senin küçük olmanı istiyorlar.”


“Büyük araştırmacılar, ozan ve bilgeler kendi mutluluklarını korumak için senden kaçtılar.”


“Efendi olabilmek için kapında köpek besliyorsun.”


“Bundan sonra yaşamın için kitaplığın boks maçından daha önemli olduğunu anlamaya başlayacaksın; ormanda düşüne düşüne yürümenin, sokaklarda tören yürüyüşü yapmaktan daha önemli olduğunu, iyileştirmenin öldürmekten, sağlıklı bir özgüvenin ulusal bilinçten daha önemli olduğunu, ve alçakgönüllülüğün, yurtsever ya da yurt düşmanı naralardan daha iyi olduğunu anlamaya başlayacaksın.”


“Amaç, ona varmak için yürüdüğün yoldur. Hiçbir büyük ereğe, kötü ve aşağılık yöntemlerle varılmaz.”


“Kanserinin nedenlerini buluyorum, senin küçük Sağlık Bakanın farelerle deney yapmamı yasaklıyor.”


“Seni pek umursadığım yok küçük adam. Ama yeni doğmuş çocuklarını düşündüğümde, hepsini kendi imgendeki “normal” insanoğluna benzetebilmek için onlara nasıl işkence ettiğini gözümün önünde getirincce: bu cinayeti işlemeni önlemek için seni ele almaya, sana yaklaşmaya kalkıyorum. Aynı zamanda şunu da iyi biliyorum ki, Eğitim Bakanlığı dediğin kurumla kendini çok iyi korumuş bulunuyorsun, yanına yaklaşmak kolay değil.”


“Yerkürenin belli bir yerde kımıltısız durmadığı ve uzayda dönüp hareket ettiği olgusu bulunduğunda ne söylediğini anımsıyorsun değil mi? “Demek artık garsonların tepsilerindeki bardaklar düşecek?” diye pis pis alay ettin.”


“Temel olan şeyden sıyrılmayı ve yanlışları benimsemeyi çok iyi beceriyorsun.”


“Vermeye gönüllü, eliaçık birinin peşini hiç bırakmıyor, onun iliğini kemiğini kurutuyorsun. Kanını emen sensin, sonra da öte yanda, tersine sen onun kan-emici olduğunu söylüyorsun. Onun bilgisi, mutluluğu, büyüklüğüyle tıkabasa tıkınıyorsun ama yuttuklarını sindiremiyorsun.”


“Senin toplantı ve konferanslarına hiç katılmadım, çünkü orada her zaman “Temel sorunları bırakın! Temel-olmayan konuları, ayrıntıları tartışalım!” diye bağırıyorlar.”


“Yaşam için tehlikeli olman nedeniyle, senin çevrende, sırtından bıçaklanmadan ve alnına karaçalınmadan hakikati savunmak olanaksız olduğundan kendimi senden uzaklaştırdım. Gene söylüyorum: senin geleceğinden değil, senin varlığından, içinde bulunduğun durumdan uzaklaştırdım kendimi. İnsanlığından değil, insanlıkdışılığından ve beş para etmezliğinden kopardım kendimi.”


“Sen bir tip’sin, anlamıyor musun, bu dünyayı yıkıma sürükleyen milyonlarca benzerin var. Biliyorum “zayıf”sın, “yalnız”sın, “anacığının dizinin dibinden ayrılamaz”sın, ve de “çaresiz”sin, içinde duyduğun nefretten nefret ediyorsun, kendi varlığına bile dayanamıyorsun, ne yapacağını bilmez haldesin, biliyorum. İşte bu yüzden kocanın yaşamını da yıkıyorsun ya, küçük kadın.”


“Çocuklarının çocukları, benim izimde yürüyecek ve insan doğasının iyi birer mühendisi olacaklardır.”


KORKMA!
November 2009
M T W T F S S
October 2009December 2009
1
2 3 4 5 6 7 8
9 10 11 12 13 14 15
16 17 18 19 20 21 22
23 24 25 26 27 28 29
30