Monday, 16. November 2009, 20:45:52
Fikrindeki ölü sergilerini açtı tek tek sokağa. Yalan karışan ilişkilerdendi onunki. Her şey insanın aklında kalır, bir tek şey insan aklını seyrederdi: Unutkanlık! Bir çocuğun kalbine saplayarak bıçağını dönüp kendini vuruyordu.Güvencedeydi.
‘tamam dışarıda tut beni, ama kısma sesimi’
- Bir şey mi diyecektin abla?
- Yok bir şey, devam et sen...
‘Bilinçaltımın tam da orta yerinde gezinen bu sözcükler altında ezilmeyeceğini bilebilsem, yapıştırırdım asfalta ruhunu’
Çantasını açtı, kendileriyle savaşanların hikayelerine daldı. Aynı sayfaları okuyor olmalıydılar,birlikte çıkmışlardı çünkü...Elbette o elinden tutup, gezmeğe çıkarmadı ise kendini. Empati kuruyor olsaydılar, geçer miydi, ağızlarının buluştuğu o gün.
- Çok kızgın bu yıl sonbahar.
- Keskin geçecek diyordu televizyonlar bu kışı, ne yapacağız bilmiyorum, Allah yardımcımız olsun, abla.
“Mutsuzluktan sıkıldığında mutluluğa doğru baktığın için, huzurlu olamayacaksın hiç”
derken Filiz ne geçirmişti içinden “hadi be ne anlarsın Camus’tan , biraz ondan biraz bundan aforizmalarla hayatını budayan sen, ne anlarsın ki!?”. Buydu işte. Nereden bilecekti Camus’ un, hayatı, on bir adamla bir topu kovalayarak öğrendiğini. Futbol ve felsefe, uzak ilişkili durabilir, yakından bakmadığın sürece.. Ay dolanıp bulutun ardına saklanmıştı. Sosyal etikti, gözün çarpmaması gerçeğe. Mutlak güç, derindeydi. Sabırsız bir işkenceciydi Tanrı.Erkti. ‘parmağında köleliğinin izi bile yok’
- Hiç evlendiniz mi?
- Nasıl evleneyim abla, ekmek artık aslanın midesinde. Hadi bırak kendime bakmayı, yaşlı anamın romatizma ilaçlarını bile zar zor alıyorum.
- Ne garip bir yaşam değil mi, Tanrı elinde olması gerekenlere sunmuyor bereketini...
- Garip değil abla, sınama!Buna da şükür demek gerek, hep şükretmeli...
- Haklısın...
Çocukluğundan düşmüş olmalı bu peynir kırıntıları ve onları izleyerek yolunu bulacağını düşünme kompleksi... Ve seslendi baba “bir kadın bizim için iyi olanı getirecek, düşünce rahminden Tanrının spermleri". Ve yirminci yüzyılın en asi şiiri, Maldoror. Nerede şimdi?Onunla mı? Adını unuttuğu için ulumaya karışıyor mudur üstündeyken sesi? Görmüştü işte, görmüştü, koca memelerini dikip ağzına, kanlı gövdesini ona sunduğunu ...
‘ve uyanık hala gölgemi denkleyen yüz, yarım bırakılmış bir kaşıntı gibi etime hükmetmeye başlayan kalbim. Anlar mı o, bunu?’
- Anlamayacak kadar erkeksindir!!!
- Efendim hanımefendi?
- Anima diyorum, anima.. Hani şu içinize zaman zaman dalan, arketip idealinizi gerçeğinize yansıtamayıp, uyumsuz feminen yaklaşımlarınızı, kuyruğunuzu gömüp uykunuza, kaynağınıza çekme güdünüz .
- ?!?
Gözlerindeki nem, buharlaşıp, düşmek üzereydi toprağına.Cemre düşecek,bereketi artacaktı teninin. Çalan telefonu açmayacaktı. Nerede başladığını hatırlamıyordu, aşkla ilintiliydi. Sohbet aralıklarına sıkıştırılmış, yakınından bile geçmeyecek sözcüklerle bütünleştirmişti ruhunu ardı ardına, kızgın mıydı, dibi mi tutmuştu izole edilmiş gücünün, izafi miydi yoksa kendini anlamaları! Bu sayıklamayı bitirmek için, bumerangını eline alıp, koparmalıydı kellesinden dilini. Çıkardığı bu hışırtıyla uyuyamamış olmalıydı aklı.
‘Bilsen, bir fahişenin ayak izleri üstünde yürüdüğümü... ölürüm, bir kez öpebilsem”
- Kimseler yoktur değil mi şimdi, orada?
- Yoktur, turistler de döndü. Korkmayacak mısınız, karanlıkta çökmek üzere...
- Yalnız olmayacağım ki!
Ve Tanrı müjdeledi “işte haberimi senin önünden gönderiyorum; o senin yolunu hazırlayacak”. Şoförün sesiyle irkildi yarım kalacak düşüncelerden.
- Geldik, abla...
- Ne çabuk, geçtik ve geldik.
Soyunmaya başladı etini gizleyen maskelerinden. Kazağı, pantolonu, içinin çamaşırları, her şeyi sırayla ve düzenle . Çırılçıplak kaldı. Bekledi. Elini ön koltuktaki adama uzatıp, gel işareti çaktı. Adam, öylece kalakalmıştı, kendini yokluyordu besbelli, anlamıyordu. Yine de hızlıca kapıyı açtı, arka koltuğa geçip, kadının üstüne abandı, sadece kokluyordu. Deli gibi kokluyordu. Şaşırma sırası kadındaydı. Bacaklarını araladı, iyice yapıştırdı adamı bedenine. Kaykılışını izliyordu üstünde, gözlerini iyice koltuğun süngerine yapıştırmıştı. Bir an dursa ve baksa, dünyayı yaralayacaktı.
‘ama son öpüş kalsın dudağımın kenarında diye....’
- bitti mi, bu kadar mı?
- Bitti .. bu kadar...
- Gidelim o zaman...
- Olur abla!
Giyindiler çarçabuk. Ne kadar gizlenirse gizlensin, bir yerden sızıyordu yaşamın irtisamı. Giderken dudağın kenarında bırakılmayan son öpüşün, izi de kalmıyordu. Her şey dönüyor ve yine kendine çarpıyordu. Ters dönüp bacaklarını karnına çekiyordu. Çok ince bir yerinden büyüyordu reddediş. Ucuz ama gösterişli bir ölümün köprüsünde salınıyordu, küçük insanlar cumhuriyetinin zorunlu birliktelikleri. Görmüştü, dayayıp koca memelerini ağzına ve kanlı gövdesini sunduğunu ...
‘anladı mı, bir dehayı emzirme tutkumu’
- geldiğimiz yere mi abla?
- Evet, lütfen.
‘hadi bir daha sevişelim, ben aşığım ve ağlarım orgazm olunca’
Kaçak sevişmeler, gizli buluşmalar, ‘hadi beni sıcacık öp’ bakışmaları, sezememişti tüm bunları, hem de dibinde, yanında, çoğalırken... Beynini taşımıştı, aklını büyütmüştü, çehresini açmıştı, tekmeleyip durduğu civa karnında. Yapılmış en büyük dalgınlıktı, sol göğüs ucunda diş izlerini taşıdığı ihanetin geç gülümsemesinin, dayayıp ağzına koca memelerini kanlı gövdesini sunuşu, rahminde aylarını ezberlediğinin....
‘ahhh Sade, şimdi masturbasyon yap... sonra uyu, ağlayarak ve zevkten... dahası diz çöküp, bağışlanmayı dile!