Subscribe to RSS feed

Адыгэбзэм и махуэ



12 Mart 2011 Maykop'ta anadil günü etkinliklerinde iki üniversite öğrencisi tarafından sergilenen skeç.

Nerıs ve Tembot


Neris ve Tambot'tan Anadil günü vesilesiyle Adıgebze skeç.
12 Mart 2011 Maykop.
Adıgey Devlet Üniversitesi Tiyatro Salonu

Çetaw İbrahim torunlarıyla

ŞİİRSEL BİR SÜRGÜN



“Cezayir'e gidip de ne yapacaksınız? Orada yapılacak hiçbir şey yok!" Buna benzer cümleler kimlik problemi yaşayan iki gencin köklerini aramak için Paris'ten kalkıp Cezayir'e gidişlerini anlatan Fransız yapımı "Sürgündekiler" adlı filmde o kadar çok geçiyor ki Avrupalıların ve kapağı Avrupa'ya atmaya çalışan Cezayirlilerin Cezayir'e dair algısını da ele veriyor: Cezayir Tanrı'nın unuttuğu bir yerdir ve sadece terk edilir, geri dönülmez!

Paris'te doğup büyüyen Zano ile Naima'ya göre ise Paris'te de yapılabilecek hiçbir şey yoktur! Kendilerini oldukları yerde yabancı hissetmekte, nereye ait olduklarını bilememektedirler.
Bir zamanlar Fransa İsrail’in de desteğiyle Cezayir’i işgal etmiş nufusunun yaklasık % 15’ ini katletmişti. 1950’li yıllarda toplam yedi milyon nüfusu olan ülkede ilk devlet başkanlarından Hüvari Bumedyen’in ifadesiyle bir milyon kişi ölmüş, bir milyon kişi de yaşadığı bölgeyi farklı sebeplerle terk etmişti. Böylece Cezayir nüfusundan toplam iki milyon kişi eksilmişti
Büyükannesi ve büyükbabası Fransa kolonisi olduğu yıllarda başkent Cezayir'e yerleşen Zano'nun Cezayir'de doğan anne ve babası Cezayirlilerin Fransızlara karşı verdiği Kurtuluş Savaşı'nda işgal ettikleri toprakları, edindikleri zenginlikleri arkalarında bırakarak kendi ülkelerine dönmüş ve bir trafik kazasında ölerek tek çocukları Zano'yu yalnız bırakmışlardır. O yüzden Zano kendini ne Fransız ne de Cezayirli gibi hissetmez.
Naima ise Cezayir Kurtuluş Savaşı yıllarında Paris'e kaçan ve çocuklarına tek kelime bile Arapça öğretmemeyi tercih eden fakir bir Arap ailesinin kızıdır. İsminin bir Arap ismi olduğunun hatırlatılmasından rahatsız olmakta, çok zorda kaldığında ise kendini "Fransız Cezayirlisi" olarak tanımlamaktadır. Kimliksizliğin, aidiyetsizliğin, bunalımın kucağında bohem bir hayat süren Zano ile Naima'yı bir araya getiren diğer bir ortak neden ise müziktir.
Müzik ikisinin de hayatında o kadar geniş bir yer tutar ki Zano, 'dinin ne?' sorusunu 'müzik' diye cevaplar. Paylaşımı reddeden bir paylaşımdan doğan bu ilişkinin tarihsel açıdan ilginç yanı ise 'sömüren ile sömürülenin kaçınılmaz birlikteliği'dir. Malumdur; her kurban celladına ve aslında her cellat da kurbanına aşık olur!
24. Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen “Sürgündekiler” Zano ile Naima'nın yıllar önce anne babalarının kat ettikleri göç yollarını tersinden izleyerek binbir güçlükle İspanya üzerinden Cezayir'e gidişlerini ve orada kendilerini tanımlamaya, dünya üzerindeki yerlerini bulmaya çalışmalarını anlatıyor. Film, uçlarda yaşayan iki kahramanın yolculukları esnasında, kaçak işçi olarak Avrupa'ya gitmeye çalışan Kuzey Afrikalılarla karşılaşmaları ile, gidenler ve dönenler üzerinden, arayışın sosyo-ekonomik, kültürel ve psikolojik açıdan iki yönlü işlediğini de görme imkanı sunuyor. Yönetmeni Tony Gatlif'e 2004 Cannes Film Festivali'nde 'en iyi yönetmen' ödülünü kazandıran film, müziğin ve şiirin harmanlandığı başarılı bir yolculuk ve arayış filmi olarak tanımlanmayı hak ediyor.
Yönetmen Cezayir'e Fransız
Ancak, Fransız yönetmenin Cezayir'i, Fransa'nın ülkeden çekilmesi (aslında kovulması) sonrasında kendinden memnuniyetsiz, mutsuz ve umutsuz insanların yoksulluk ve pislik içinde yaşadığı bir ülke olarak göstermesi, 'sömürgeci psikolojisiyle malül' yönetmenin bugünkü Cezayir'e Fransız kaldığının bir göstergesi olarak göze çarpıyor. Tony Gatlif, kahramanlarını başkent sokaklarında dolaştırırken Fransız mimarisinin hakimiyetini, sokaktaki her insanın Fransızcayı da tıpkı ana dili gibi işlek kullandığını, Fransız kültüründen etkilendiğini, başı kapalı kadınların açıklar gibi sokaklarda gayet rahat dolaştığını, caddelerde son model araçların seyrettiğini görmezden geliyor.
Kahramanlarının hayatları buradan şekillenmiş olsa bile Fransa'nın Cezayir'deki 132 yıllık işgalci pozisyonunu ve sonuçlarını bilerek filmin dışında tutuyor. Geçtiğimiz Ekim ayında Cezayir'de on iki gün kalmış ve bu süre içinde Cezayir'in bize anlatılanın dışında sağlıklı bir gelişim izlediğini gözlemlemiş biri olarak yönetmenin Fransasız Cezayir'in 'Tanrı'nın unuttuğu bir yer' olarak algılanmasını istediğini düşünmeden edemiyorum.
"Bizi neden bıraktınız?"
“Sürgündekiler'i, kişisel gözlemlerim ve Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül'ün hafta içinde Cezayir'e yaptığı resmi geziyle birlikte okunduğumda ise şunu da düşünmeden edemiyorum: Cezayirlilerin kolektif hafızasında gidenlere karşı gizli bir özlem var! Cezayir Cumhurbaşkanı Buteflika'nın Bakan Gül'e, Osmanlı yönetiminde yaşadıkları ve 'bağımsızlık dönemi' olarak adlandırdıkları 300 yılı aşkın bir süreyi hatırlatarak "Bizi neden bıraktınız?" diye sorması da; Cezayirlilerin Fransa'ya karşı 'aşk-nefret ilişkisi'ni hâlâ sürdürüyor olmaları da bu özlemin dışa vurumu bence. Filmdeki bir Cezayir şarkısında da şöyle deniliyor zaten: "Bizi terk edip gidenler, ey yollarına baktıklarımız". O yüzden soruyorum: Sürgündekiler kim? Gidenler mi, kalanlar mı?

Fadime Özkan

Ceylan Doğduğu Yere Geri Döner - Бланэр зыщылъфэрэм ек1ужьы

Diaspora ülkelerinde yaşayan Adıgelerin genel durumları, yaşam şartları hakkında bilgimizin olmadığı zamansal dönemler oldu. Ancak bu dönemleri geride bıraktık. Hayat şartlarımızda değişti. 1989-1990 yıllarında diasporada yaşayan Adıgelerin sesleri duyulmaya başladı. Büyük bir özlem duyulan anavatanı görmek isteyen bazı kişiler anavatanı ziyaret etme şansını elde ettiler. Şimdi yavaş yavaş anavatana yerleşmeye başladılar. Bugün soydaşlarımızdan anavatana dönüş yapan bir çok kişi var.Onlar çalışıyor, üretiyor ve Adıge ulusunun kazanımlarını arttırıyorlar. Bu şekilde anavatana dönüş yapmış olan Çetawo ailesinden (Meretıkho) Fatima ile bir söyleşi gerçekleştirdik.



Guç’el’ Zuhra: Adıge ülkesinden uzakta diasporik olarak yaşarken , büyüklerinizden bu durumdan kaynaklanan ve onların hissiyatını ifade edebilecek, anavatana dair ne gibi hikayeler duydunuz?

Meretıkho Fatima: Büyüklerimizin bu konu hakkında çok şey konuştuklarını hatırlamıyorum. Fakat kayın validemin (Goşexhuray) anlattıklarından bazılarını kısmen hatırlıyorum. Kayınvalidem 8 yaşındayken anavatanı terk etmişti. “Doğduğum köyün adı Hacemıkhohabl, köyün yakınından akan büyük nehir, bugün hala gözümün önünde” diye çokça anlatırdı. Mensubu olduğu Haç’ets’ık’u soyu hakkında bilgisi olmaması ve onların az sayıda olmalarından dolayı çok üzülürdü.

Guç’el’ Zuhra: Türkiye’de yaşadığınız köy tamamen Adıgelerden mi oluşuyordu?

Meretıkho Fatima: Yaşadığımız köy Türkiye’nin bir köyüydü. Köyler çoğunlukla Türklerden oluşan köylerdi. Az sayıda Adıge köyü vardı. Daha çoğu Türk’tü. Böyle olsa da, bize karşı kötü olduklarını söyleyemeyiz. Bir araya geldiğimiz zamanlar oluyordu.

Guç’el’ Zuhra: Ailenizde Adıgece’ye ne kadar önem veriyordunuz, yeni nesillerinizin Adıgece’yi yeteri kadar öğrenememesinin, konuşamamasının nedeni neydi?

Meretıkho Fatima: Biz Adıgeyiz ve bunu bir gün bile unutmadık. Aile içinde de Adıgece’den başka dil konuşulmazdı. Ancak oturduğumuz köyün okulunda Adıgece eğitim verilmiyordu. Bu durum bize çok zor geliyordu. Çocuklarımız Türkçe bilmeden, Adıgece dışında bir dil bilmeden okula gittiler. Bu durum kendileri içinde çok zordu. Bizim de onlara destek olma imkanımız yoktu. Türkçe’den anlamıyorduk. Büyük oğlum İbrahim ve kayınbiraderimin kızı Mediha ilk okula beraber başladılar. Adıgece’yi güzel konuşuyorlardıysa da, Türkçe hiç bilmiyorlardı. Öğretmenin anlattığını da anlamıyorlardı. Dinlemeden, sınıfta otururken Adıgece konuşmaya başladılar. Mediha ” Adıgece konuşmayın, Türkçe konuşun.” diyen öğretmene döndü ve: “Sen dilimizi kopartamazsın, Biz Adıgeyiz Türk değiliz. Konuşacağız!” dedi. Öğretmen de cevap olarak: “Ben sizin dilinizi koparmanın peşinde değilim. Ancak senin dilin ile bir gelecek sağlamak, maişet edinmek mümkün değil. Türkçe ile ekmek var! Türkçe ile gelecek var.” dedi. Daha sonra okulda Türkçeden başka dil duymayınca, Adıgece’yi yavaş yavaş unutmaya başladılar.

Guç’el’ Zuhra: Köyde otururken Adıgece’den başka dil konuşmadığınızı söylediniz. Peki Türkçe’yi nasıl öğrendiniz?

Meretıkho Fatima: Türkçe’ye yatkınlık kazanmam çocukların okumalarıyla ilintilidir. Onlar okurlarken Türkçe’yi daha çok kullanınca, bende biraz konuşmaya başladım. Dil bilmenin fazlası olmaz, bir çok dil bilmen çok iyi. İmkanım olsaydı Rusça öğrenecektim. Fakat olmadı.

Guç’el’ Zuhra: Ailenizde Adıge isimleri takmak için özel bir gayret sarf eder miydiniz?

Meretıkho Fatima: Tabi ki. Benim 3 oğlum ve iki kızım var. Onların hepsinin adını takan eşimdi. İlk oğlum olduğunda, kayın validem Mustafa ismini takmak istedi. Ancak eşim o ismi beğenmedi. Çocuğa İbrahim diye seslendiler. Diğerlerine Zinnur, Ahmet, Nuran ve Nadir isimlerini taktılar. Bunlar Arap isimleri içlerinde hiç Türk isimi yok.

Guç’el’ Zuhra: Türkiye’de yaşarken Adıge örf-adetlerini uyguluyor muydunuz, örf ve adetlerin uygulanmasında nasıl bir durum içersindeydiniz?

Meretıkho Fatima: Uygulamaz olur muyuz, bir çok iyi örf-adeti uyguluyorduk. Ancak aralarında insanlara zahmet veren bazı adetlerde vardı.

Guç’el’ Zuhra: Zahmet veren örf-adetlerden hangilerinin adını söyleye bilirsiniz?

Meretıkho Fatima: Teyzeme gelin getirmişlerdi. Ben küçüktüm onu hatırlamıyorum, anlatırlarken duydum . Aralarına katıldığı aile adıyla hitap etmeden ona Nıse-Gelin diyorlardı. Öyleyken bir gün ağır hastalanan küçük çocuğu: “Annemi bana bir gösterseniz olmaz mı? “ diye yalvardı. Anneyi çocuğun yanına getirdiler. “Anneciğim, şöyle bir sarılsana bana.” diyen çocuğun isteğini anne yerine getiremedi ve çocuk o gece öldü. Büyüklerin yanında çocuğuna el sürmek, hoş tutmak, sarılmak gibi davranışlar Adıge xabzeye uymuyordu. Daha da ötesi çocuğun ölmüş olsa dahi, sesli ağlama özgürlüğüne sahip değildin. Bu gibi geleneklerin uygulanması ve tahammül edilmesi gerçekten zor.



Guç’el’ Zuhra: Uyguladığınız hangi örf-adetlerin isimlerini söyleye bilirsiniz?

Meretıkho Fatima : Kayınbaba veya kayınvalidenin yanında çocuklarımıza isimleri ile hitap etmiyorduk. Ailede kayınbaba büyük bir yere sahipti, danışılan kişiydi. Gelin kayınbabanın yanına girse bile onunla konuşmuyordu. Genelde bulunduğu yere girmiyordu. Aile bireyleri hep beraber yemek yemiyorlardı. Aile büyüğünün ilk yemek yemesi gerekiyordu, onun ardından diğer aile bireyleri. Eve gelen misafir babanın misafiri ise oğullarından biri kapı önünde beklemeliydi. Baba bir şey isterse bunu uygulaması gerekiyordu. Bayana büyük hürmet gösterilirdi. Kuyudan su getirmeye giderken, oturan ihtiyarların yanından geçtiğimizde babamız akranı yaşlı başlı thamate ihtiyarlar ayağa kalkarlardı. İşte bu şekilde bizi onurlandırıyorlardı.

Guç’el’ Zuhra: Adıge bayanının baş örtüsü takması gereklimiydi?

Meretıkho Fatima : “Saç çok değerlidir. Onu örtünerek gizlersen, buna dikkat edersen, saç tellerinin ağırlığı kadarı sevap kazanırsın” diye büyükler söylerken duyardık. Türklerin baş örtüş şekilleri ile biz Adıgelerin başlarını örtmeleri farklıydı. Adıge bayanı alnı çok gizlemezdi. Türkler alnın yarısını baş örtüsü ile gizliyorlar. İster gelin, ister küçük kız olsun bütün Adıge bayanlarında baş örtüsü vardı. Bugün hala başımı açtığımda, kayınvalidem görecek sanıyorum. Bana uygunsuz geliyor ve hala tedirgin oluyorum.

Guç’el’ Zuhra: Anavatana dönene kadar sürekli Gökdoğan köyünde mi yaşadınız?

Meretıkho Fatima: Hey gidi hey, hep orada yaşamadık. 1988 yılında su taşkını oldu, evlerimizi sürükleyip tahrip etti. Ömür boyu yaşadığımız köyü terk edip İzmit’e gitmiştik.

Guç’el’ Zuhra: Anavatana dönmeyi aklınıza kim getirdi?


Meretıkho Fatima: O büyük oğlumun aklına geldi. Adıge tarihini araştırıyor ve öğreniyorlardı. Onların anavatana dönüş yapma kararlarına, ben hiç karışmadım. Çünkü, çocuklarımın istediğini bende istiyorum, gittikleri yere de gideceğim.

Guç’el’ Zuhra: Türkiye’yi özlüyor musunuz?

Meretıkho Fatima : Ben Türkiye’de doğdum. Orada büyüdüm, çalıştım. Annem, babam ve eşimin mezarları var. Kardeşlerim yaşıyor. Bütün onları özlemez olur muyum, sıkça aklıma geliyorlar, onları düşünüyorum.

Guç’el’ Zuhra: Türkler ile nasıl bir ilişkiniz vardı?

Meretıkho Fatima : Esas Türkler bize karşı iyiydiler. Bir aile gibi bir aradaydık. Zorlukları ve sevinçlerimizi paylaşırdık. Kendileri de bizimle paylaşırdı. Köyde otururken Türk bir kadın komşum vardı. Onun gibi bir bayanın günümüzde olduğunu sanmıyorum. Evde olsam da olmasam da benim için odun kırardı. Su getirmeye gidince bana da su getirirdi ve eve koyardı. Sofrası, gönlü herkese açık bereketli bir kadındı.Türkiye’de yaşadığımız süre içersinde hiçbir kötülükle karşılaşmadık. Bize olmayacak, kaldıramayacağımız bir davranışta bulunmadılar. Bizde onlara karşı olumsuz davranışlar içinde olmadık.

Guç’el’ Zuhra: Çocuklarınızın hepsi iyi eğitim gördüler. Onların okumaları size zor gelmiyor muydu?

Meretıkho Fatima : Zor gelse de eğitimden daha önemli bir şey olmadığını kabul ediyorduk. “ Biz cahil kaldık, siz öyle olmayın” diyorduk. Şimdide kadar torunlarıma: “Ben eğitimsiz kaldım. Bu nedenle iyi okuyun, okumayan dünya gerçeklerinden geri kalır bihaber olur.” diyorum.

Guç’el’ Zuhra: Türkiye’deyken eşiniz ve siz nerede çalışıyordunuz?

Meretıkho Fatima: Kendi işimizi yapıyorduk.Ürettiğimiz ürünleri yiyorduk. Mısır, fasulye, kabak, biber, buğday, pirinç, karpuz ve kavun ekiyorduk. Büyük bir meyve bahçemiz vardı. Bütün meyveleri yetiştiriyorduk. Sığırlar, atlarımız vardı. Tavuk, kaz ve ördeğimiz de çoktu. Kış boyunca yiyeceğimizi yazdan kendimiz hazırlıyorduk.

Guç’el’ Zuhra: Evinizde hangi Adıge yiyeceklerini yapıyordunuz?

Meretıkho Fatima: Yaptıklarımızın hepsi Adıge yiyecekleriydi. Sürekli süt vardı. Halıjjü, kurutulmuş et, mamrıs, şıps, pasta, şepasta, yoğurt gibileri yiyeceklerimizdi. Eşim avcılık yapıyordu. Sık sık geyik ve tavşan avlıyordu. Onları da kış boyunca yiyorduk.

Guç’el’ Zuhra: Türk yiyeceklerinden yaptığınız oluyor muydu?

Meretıkho Fatima: Onlardan da yapıyorduk bazen. pirinçten mamul çeşitli yemekleri onlar yapıyorlardı. Bizde o yiyecekleri hazırlıyorduk.

Guç’el’ Zuhra: Günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz?

Meretıkho Fatima :Kendi kendime küçük çaplı işler buluyorum. Örgü örüyorum, dikiş dikiyorum, sıkıldığım olmuyor.

Guç’el’ Zuhra: Anavatanda huzur buldunuz mu? Ailenizde hangi günleri kutluyorsunuz?

Meretıkho Fatima: 1993 yılından beri Maykop’ta yaşıyoruz, Allah’a şükür burada rahatım, huzurda buldum. Ramazan ve Kurban bayramlarını ailece geniş çapta kutluyoruz. Çocuklarım ve torunlarım hepsi yanımıza geliyor, bir arada oluyoruz.

Guç’el’ Zuhra: Oruç tutuyor musunuz?

Meretıkho Fatima : 83 yaşındayım. Hayatım boyunca oruç tutmadığım hiçbir yıl olmadı. Şükürler olsun Allah yardım ediyor.

Guç’el’ Zuhra: Bugün gerçekleşmeyen, fakat ileride gerçekleşmesini istediniz bir dileğiniz var mı?

Meretıkho Fatima : Dünyamızın huzurlu olmasını, çocuklarımızın geleceğinin iyi olmasını, kimseye muhtaç olmamalarını, insanların sağlıklı, mutluluk içinde olmasını umuyor ve diliyorum.


Guç’el’ Zuhra
Adıge Makh: 22.04.2008
Çeviri: Jade Wumar















Çerkes Etnonimi

Bir etnik grup adı (etnonim) olarak "Çerkes" sözcüğünün sosyal ve siyasal içeriği

Çerkeslerin kendilerini Adığe olarak tanımladıklarına ilk olarak G. İnteriano'nun (Venedik, 1503) bir eserinde rastlanmaktadır: "Halk dili (volgare denen bu dil İtalyancadır. - S. H. notu), ayrıca Yunan ve Latin dillerinde Zigh olarak anılan, Tatar ve Türklerinse Çerkes olarak adlandırdığı bu toplum kendisine "Adiga" demektedir". (G. İnteriano. Çerkes olarak bilinen Zighlerin yaşamı ve ülkesi // XII-XIX yy. Avrupa yazarlarının eserlerinde Adığeler, Balkarlar ve Karaçaylar. V.K.Gardanov'un toplu yazıları, tashih edilmiş çevirileri, giriş ve önsöz makaleleri. Nalçik: "Elbrus", 1972. S. 46).

Günümüzde Çerkes etnoniminin gerek etnik Çerkesler (Adığeler), gerekse tüm Kuzey Kafkasyalılar için kullanılmaya başlanması 1864'den sonra Türkiye'de meydana gelmiş bir çelişkidir. Çerkes adının böyle geniş bir içerik kazanmış olmasının nedeni gayet açıktır: Kuzey Kafkasyalı muhacirlerin salt çoğunluğunu etnik Çerkesler (Adığeler) oluşturmaktadır. Yalnızca bu nedenledir ki Türk politikacıları ve onların ardı sıra yazarlar, gazeteciler ve ülkenin diğer aydınları Çerkes adını tüm Kuzey Kafkasya asıllılar için kullanır olmuştur. Buna karşın resmi Türk kaynaklarında, bu toplu "Çerkes" kitlesinin içinde gerçekten Çerkes asıllı bir etnik topluluğunun bulunduğuna dair anlayış gayet net bir şekilde korunup vurgulanmıştır.

Adığelerin (Çerkeslerin), Çerkesiya (Adığe Xeku) adlı ülkelerinden sürülmelerinden önceki dönemde, Osmanlı historiyografi ve resmi yazışma geleneğinde Çerkes etnonimi yalnızca etnik Çerkeslere (Adığe) tahsis edilmiştir. XVI-XIX yy. Osmanlı yazarları daima ve tutarlı bir şekilde Çerkesleri Abazalardan (Abhaz ve Abazinler) ayırmışlardır.

Merkezi Ön Kafkasya bölgesi - tarihi Kabarda (Çerkesya) toprakları - Osmanlı, Kırım-Tatar ve Rus kaynaklarında Çerkes (Kabardey) nüfusu diğer Kuzey Kafkasya uluslarından - Karaçaylar, Balkarlar, Osetinler, İnguşlar, Çeçenler - kesin ve net biçimde ayrılmaktadır. Ruslara ait XVI-XVIII yy.'da kaleme alınmış diplomatik dokümanların ciddi bir bölümünde (Elçilik Dairesi, sonradan Kollegyum ve Dış İşleri Bakanlığı), yalnızca Çerkesleri (Adığeleri) değil, bölgenin tüm uluslarını kapsayan ve son derece açık tanımlamalara yer veren bir düzen söz konusudur; bu dokümanlarda yalnızca uluslara sonradan ve dışarıdan verilen adlar değil, özgün adlandırmalar, kimi alt-etnik grupların isimleri, yer ve soy adları da yerli yerinde kullanılmıştır.

Böylelikle XVI-XIX yy. boyunca binlerce doküman ve diğer tarihi, etnografik Rusya, Polonya, Kırım Hanlığı, Osmanlı İmparatorluğu, Gürcistan ve diğer ülke kaynaklarında ufak tefek istisnalar hariç Çerkes adı yalnızca Kuban ötesi, Taman Yarımadası ve Kabarda'nın Adığe halkı için kullanılagelmiştir. Bu, halkımızın tarihiyle ilgili güncel çalışmalarda muhakkak hesaba katılması gereken temel hususlardan bi-risidir.

Rusya ve dünyada yapılan Kafkasya araştırmalarında tam da bu husus temel alınmaktadır. Araştırmacılar çalışmalarında XVI-XIX yy.'a ait bu doküman ve diğer kaynakları esas almakta, dolayısıyla Çerkes terimini Kuzey-Batı Kafkasya Adığe nüfusuna son derece net bir şekilde bağlama geleneğini izlemektedir. Bu konuda ayrıntılı bilgi için yüzlerce kitap ve monografi önerilebilir ancak şu kitabın okunması yeterlidir: Kirzioglu M. F. Osmanlilar’in Kafkas – Elleri’ni Fethi (1451-1590). Ankara, 1998.

1864 yılına kadar olan süreçte Çerkes teriminin Kuzey-Batı Kafkasya'da yaşayan Abazin ve Ubıh nüfusla ilişkilendirilmesi ayrı bir konudur. XIX. yy.'ın ilk yarısına ait Rus, Avrupa ve Gürcü kaynaklarında bu ulusların Çerkesya nüfusunun, yani Çerkes (Adığe) toplumunun bir bölümü olarak algılanmasına ilişkin belirgin bir eğilim hakimdir.

F.F. Tornau 1835 yılında bu konuyla ilgili olarak şunu belirtmiştir: "Halk diliyle tanışma olanağı bulamadım çünkü karşıma çıkan Ubıhlar Çerkesçe konuşuyordu". (Rus istihbaratçı F.F.Tornau'nun gizli Çerkesya misyonu. Nalçik, 1999. S. 174).

Konuya yüksek seviyede hakim Rus yazarlardan birisi L.Y.Lyulye şöyle yazmıştır: "Zamanla bu dil (Ubıhça. - S.H.) yok olabilir, zira Çerkes dili yaygın olarak kullanılmaktadır". (Lyulye L.Y. Çerkes (Adığe), Abhaz (Azega) ve onlara komşu diğer dağlı halkların yaşadığı ülkelere genel bakış // İmparatorluk Rus Coğrafya Derneği Kafkasya Bölümü Yazıları. IV. Kitap. Tiflis, 1857. S.191). Ubıh eşrafı kendisini Adığe aristokrasinin bir parçası olarak görmüştür. Bunu L.İ. Lavrov Berzeklerle ilgili yazısında gayet güzel bir şekilde ifade etmiştir. (Lavrov L.İ. Kuzey Kafkasya Yazıtları. Bölüm 2. Moskova, 1968. S.147-151).

Ubıh liderleri Adığe siyasi ittifaklarını yönetir, Adığe kurultayları çok kereler Ubıhya'da gerçekleştirilirdi. Dışarıdan verilen Çerkes adı çeşitli kaynaklarda Ubıh adını geri plana itmiş ve birçok gözlemci Ubıhların Adığelerden farkı konusuna kafa yormaz olmuştur. 1857-1859 yıllarında Batı Çerkesya'da bulunan Teofil Lapinski hiç bir şüpheye mahal vermeyecek şekilde Ubıhları Natuhaylar, Abadzehler, Şapsığlarla birlikte Adığelere dahil eder. (Lapinski T. Kafkasya dağlıları ve Ruslara karşı bağımsızlık mücadeleleri / Çev. V.K.Gardanova. Nalçik, 1995. S.77). İ. Blaramberg de Ubıhların Adığe asıllı olabileceklerini düşünüyordu. (Blaramberg İ. Kafkasya'nın tarihi, topolojik, istatistik, etnografik ve askeri özellikleri. Nalçik, 1999. S.126).
Adığe dilinin 1864 yılından önce Sadzlar arasında geniş bir şekilde yaygınlaşması yine değişmez ve açıkça tanıklık edilen bir gerçektir.

XVII.yy. ortalarında Sadzlar artık kitlesel olarak Adığe dilini kullanıyordu, öyle ki Abaza-Sadzların ilk sözlüğünü oluşturan Evliya Çelebi bizlere bu etnik topluluğu yaygın olarak Adığece konuşan bir grup olarak tanıtır. (Çelebi E. Seyahatname. Moskova, 3. Baskı, 1983. S. 55).Saşe (Sadzların kuzey kolu) toplumunun prensinin Adığe asıllı olduğunu F.F. Tornau şu sözcüklerle dile getirmiştir: "Soçipsı köyü ya da Obagukuac, Soçi Nehri'nin iki kıyısında bulunur... Adıga boyundan gelen Prens Ali Ahmet Oblagu... Soçipsı Köyü'nde üç dil kullanılır: Çerkesçe, Abazince ve Ubıhça". (Rus istihbaratçı F.F. Tornau'nun gizli Çerkesya misyonu. Nalçik: "El-Fa", 1999. S.460).


Kafkas savaşları zamanında Sadz-Cigetiya bölgesi Çerkesya'nın bir parçası sayılıyordu. (Padişah Türkiye'si ve İngiliz sömürgecilerin piyonu Şamil. Tiflis, 1953. No. 41, 43, 45, 58, 65, 66, 89 vd.).

Sadz topraklarında politik amaçlı Adığe toplantıları gerçekleştirilirdi. Sadzlar Çerkesya’nın politik ve kültürel hayatının daima içindeydiler. Çerkes bayrağındaki yıldızlardan birinin Sadzları sembolize ettiğini rahatlıkla düşünebiliriz. Sadzlar, Muhammed Emin’in XIX. yy.'ın 50’li yıllarında örgütlediği politik birliğin de içindeydiler. 1861-1864 yıllarında Sadzlar Çerkes Hürriyet Meclisi üyesiydiler.

Adığe sosyo-normatif kültürü, Ubıhlar, Sadzlar ve Kuzey Kafkasya Abazinleri tarafından da kabul görmekteydi. Abazin sözlüğünde “Adığe Xabze” (Adığe adetleri), “Adığe Namıs” (Adığe adabımuaşereti), Adığe Ağe” (Adığe ahlakı) gibi kimi temel kavramlara rastlanmaktadır. (Abazince Rusça sözlük. V.B. Tugov’un editörlüğünde. Moskova, 1967. S.38).

Bu olgunun kabul gördüğüne Abhaz araştırmacı L.İ.Tsvijba da işaret etmiştir: “Çerkesler üç ana gruba ayrılır: 1) Adığeler. Bunlara Abadzehler, Şapsığlar, Natuhaylar, Besleneyler, Bjeduğlar, Ubıhlar, Abhaz etnik grubuna ait Cigetler (Sadzlar) ve bazı küçük boylar dahildir. 2) Kabardeyler. 3) Abhazlar”. (Tvijba L.İ. Rusya ve Muzey-Batı Kafkasya halkları arasındaki ilişkilerin XIX. yy.daki kaynakları // İki yüzyıl içinde Ruslar ve Kafkasya. “Zvezda” Dergisi, 2001. S.246). Kafkas savaşları zamanından kalma çoğu kaynağın Ubıh ve Sadzları Çerkeslere dahil ederken Abhazları genellikle ayrı bir yerde konumlandırdığının altını çizelim. Burada ilkesel önem arz eden husus başkadır: Çağdaş Abhaz aydın çevresinin ileri gelen bir temsilcisi (Tvijba), Ubıh ve Sadzların sadece Çerkeslere değil Adığelere dahil edilmesi gerektiği fikrini paylaşmıştır.

Adığelere Abazinleri (Tapantovlar ve Şkaravlar ?) ve Nogayların bir kısmını dahil edenlerin arasında general-binbaşı Prens Bekoviç-Çerkasski ve albay Gasfort da vardır. 1830 Çerkesya’sının etraflı bir betimlemesini yapan bu yazarlar şuna işaret etmiştir: “Adığelere, komşulukları nedeniyle Abazinler ve Kuban’ın sol kıyısında ikamet eden Nogayları da dahil edilebilir. Her bir kabile dil ve asılları her ne kadar farklılık gösterse de adet ve göreneklerinin benzerliği ve Adığe halkının çeşitli nesilleriyle akrabalık ilişkileri kurmuş olmaları nedeniyle onlarla aynı askeri-politik topluluğun içinde yer almaktadırlar”. (General-binbaşı Bekoviç-Çerkasski ve albay Gasfort’un Kont Paskeviç’e 17 Eylül 1830 tarihli raporu // AKAK. T.VII. S.904-906).

Adığe toplumuna ait olmak etnik ayniyetin kaybı anlamına gelmediği gibi bir vatandaşlık (ulus olma) ayniyetinin kazanılması sonucunu doğuruyordu. Ubıh ve Abazinleri gibi Çerkes Nogayları, Çerkes Yunanlıları (Grek), Çerkes Türkleri, Çerkes Ermenileri'nin de kendilerini büyük Adığe ülkesi Çerkesya'nın sakinleri olarak gördüklerinden ve yurtlarını korumayı görev saydıklarından emin olabiliriz.

Adığe ayniyeti yalnızca etnik değil aynı zamanda medeni ve siyasi bir karaktere sahipti. Çerkesya, ova prenslikleri ve eşit haklara sahip kardeş dağlı toplulukların bir konfederasyonuydu. Adığeler yalnız uluslarının değil ülkelerinin de birliğinin bilincindeydiler.

Ülke adı olarak Çerkesya çok çeşitli kaynaklarda kullanılmıştır: tarihi, etnografik, coğrafi ve istatistik anlatılar, ayrıca Rusya, Britanya, Fransa, Polonya, Osmanlı İmparatorluğu, Gürcistan, Sefevi İran, Kırım Hanlığı'na ait resmi evraklar buna dahildir.

Resmi Rus terminolojisinde eşanlamlı "Çerkes toprağı" kavramına da yer verilmiştir. (Ottoman Limanı özel elçisi Lobanov-Rostovski'nin Gorçakov'a Çerkesya'daki Türk elçisiyle ve Türkiye'nin Rusya'ya karşı sonu gelmez entrikalarıyla ilgili telgrafı. 14 Mart 1859 // AKAK.T.XII.Doküman No: 667. S.806-808).

Kullanımda olan diğer bir eşanlamlı ifade de "Adığelerin toprağı"dır. Bu ifadeye imparator II. Aleksandr'a mektuplarında sıkça başvuranlardan biri de Kuban Kazak Ordusu yönetimidir. (Korolenko P.P. Kazakların 1861 yılında Kuban ötesinde yerleştirilmesi, albay Şarap'ın doküman ve notları // Kuban Yazıları T.XVI. Yekaterinodar, 1911. S.497-499).

HOTKO SAMİR
Tarih Bilimleri Magisteri,
Adığe Sosyal Bilimler Araştırma Enstitüsü (ARİGİ) Etnoloji Bölümü baş akademisyeni,
AMAN muhabiri.
Maykop,
3 Kasım 2010
Çev: G.Çetao

ŞÜKRAN ÇETAO

ŞÜKRAN ÇETAO

Şükran , 1955 yılında Samsun’un Havza ilçesinin bir Adige mahallesinde doğdu. Halkımızın ortak duygularını samimi bir şekilde dile getiren melodileri dinleyerek büyüdü. Mızıka sesini taklit ederek mırıldandığı ezgilerle komşu çocuklara düğün yaptırırdı.

Geleneklerin Çerkesya’dan geldikleri zamanlardan beri yaşatıldığı mahallesinde düğünlerden ilham alarak mızıka çalmaya başladı.Ardından kendi kuşağının en yetkin, aranan ustalarından biri oldu. Hiç eğitimini almadığı enstrümanını her konuşturduğunda içinden çıkan ezgiler; anavatan hasretiyle, Adıge halkının acı tatlı tüm anılarıyla doldurdu dinleyenlerin yüreğini.

Bu CD’de halkın sözlü hafızası aracılığıyla nesilden nesile aktarılarak bugüne getirilebilen müzik mirasından bir kesiti kayıt altına alabilme şansına sahip olduk.

Neşemizi ahenkleştiren duru bir müzik bu . Onu dinlerken Adığe insanının ülkesinden ayrılırken beraberinde götürdüğü sevgisini, sevincini, acısını, özlemini kısaca insanına ait özelliklerini hissedecek kaybettiğiniz kimi duygularınızı anımsayacaksınız. İçinize atıp da çoktandır gün ışığına çıkaramadığınız mahalli ruhun canlandığını anlayacaksınız.
Kaybettiğiniz ya da dünya ve hayat gerçekliği karşısında unuttuğunuz Adıge özünüz dirilecek. Biraz da hüzün hissedeceksiniz ama bu hüzün size asla acı vermeyecektir. Şükran’nın mızıkasıyla içinizdeki kalabalıklar silinecek ruhsal rahatlığı geleneksel Adıge müziğinde bulacaksınız.

Dinleyeceğiniz ezgiler, bir kültür birikiminin doğal mirasçısının elinden çıkmış yüreğinden kopmuş ezgilerdir.

Amacımız yeni nesil müzisyenlerimizin kökünü tarihin derinliklerinden alan eserlerin altyapılarından esinlenerek orjinal eserler üretmelerine katkıda bulunmak, otantik Adıge melodilerinin günümüz gençlerinin de kalp telini titretebilmesine yardımcı olmaktır. Duymaları gerekiyor kulaklarında başka türlü bir tat bırakacak olan sesleri.


Sukran ve torunu Neris

Read more...

SAPERE AUDE - CESARET ET

SAPERE AUDE - CESARET ET

Bugün Çerkeslerin yurtları Çerkesya'ya geri dönüşü mücadelesinin sıkıştığı düzlemi aşması, başka bir ifade ile güçlü ve kitlesel bir dönüş mücadelesinin oluşumu için ne diasporada ne anavatanda sayısız kopuşa önderlik edecek statükoları sarsacak sihirli bir değnek henüz ne yazık ki bulunmuyor.Birilerinin yeni dünya düzeninde bizim geri dönüşümüzden çikar elde edecek durumları yok ve işler bu yüzden zorlaşıyor.
Günümüz dönüş mücadelesi ve elbette bu mücadelenin yürütücüleri, özneleri bu gerçeği bilerek şimdilik bireysel çabalarla , kendi imkanlarını zorlayarak yol yürümek durumundadır.Böylesine bir yoksunluklar silsilesi içinde ağır da olsa bu yol zaten yürünmektedir.
Diaspora; kurumlarıyla, bireyleriyle uzun yıllarını genelde dönüşü destekleyip çözüm üretmeyen tartışmalarla tüketti. Vatanimizin yaşam şartlarının iyileşmesi ya da hiçbir Çerkesin karşı çıkamayacağı kitlesel dönüş, RF ve TC tarafından yasal düzenlemeler yapılması, sürgün ve soykırımın tanınması vb konulara takılınıp kalındı. İmkanları olan bile bireysel dönüşe burun kıvırdı, kulağının üstüne yattı, üstünde düşündü ama özünde pas geçti. Önlerine önceki cümlede saydığım soyut, uzak hedefleri koyup dönüşü gelip gelmeyeceği belli olmayan ileri zamanlara bağladılar ve ertelediler.
Vatan, birilerinin ikna edilip gönderileceği; dönüş de başkaları tarafından yapılıp takip edilmesi gereken bir reçete olarak görüldü. Çerkes aydınlarının çoğunluğu dönüşe somut olarak yeteri kadar sahip çıkmayarak, vatana yerleşmeyi üstlerine vazife saymayarak mücadeleyi sekteye uğrattılar.
Vatana dönüş, kültürü, tarihi ile kendi topraklarında özgürce gelişme,geleceğini özgürce yaşama davasının önemli bir parçası , halkının geçmişine ve geleceğine politik ve ekonomik şartlar ne olursa olsun sahip çıkma çabası değil de kişilerin bireysel mutluluğu ve kurtuluşu için gerçekleştirilen bir eylem olarak yansıtıldı.

Türkiye’de köşebaşında sinip ne kokarım ne bulaşırım ve enseme vur lokmamı al durumunda yaşayan bazıları dayanışacak hempa bulduklarında “teslimiyetçi, Rusçu, işbirlikçi” gibi yaftalara tapındılar. Onları allayıp pullayıp süslediler. Kendi görüşlerine karşı olanlara verilecek on hazır cevapları hep vardı.Meseleyi çözmeye değil karşıtlarını susturacak ileri karakollar ve uç beylikleri kurmaya yönelik bir strateji izlediler.Dönecekleri felan da yoktu.Eylemsizlikleri arttıkça bağırtılarının şiddeti de arttı.
Dönüş konusunda habire suçlular arandı.Suçu üzerinden atmaya çalışan herkes günah keçileri attı önümüze.-Oysa ki her ne kadar birlikte yaşasak da sadrazam kellelerini sur dibine bırakan ulema taifesinin torunları değilizdir toplum olarak.-
Bizler hiddetimize diyet olarak sunulmuş kellelere üşüşüp avunurken bu konuda yapabilecek çok şeyi olduğu halde yapmayan birilerinin surların içindeki tatlı hayatları hep devam etti.
Sürekli sorunun etrafında dolaşıldığı için çözüme katkı sunacak fikirler gelişmedi. Örgütsüz ve tek tek hareketler de deyim yerindeyse sistemlerin güçlü kolları arasında sıkışıp kaldılar.
Ulusal bilinci uyanmış, dönüşe inanmış ama dön(e)meyen her Çerkesin kendine göre ince bir hesabı, kişisel ya da politik bir sebebi, kendi hesabı yoksa dahi çevresindekilerin hesabı vardı.
Dönüşün sorunları, çözümleri bilindi, sorunlar hakkında çok söz de söylendi, böylece çözümler tartışılmış dahi sayıldı ama çok az kimse kendini çözümün bir parçası gördü. Sorunlar tekrarlana tekrarlana aynı kelimelerin üzerinden bir kez daha gidildi, kelimeler bold'laştı sadece. Boldlaşınca önemliymiş gibi göründü ve böylece adeta vazgeçilmez hale geldi.
.Bugün yokoluşa varan tırmanışın , bu kadar çok sorunun ardındaki hesaplarda ve bu gelişmelerde bireysel sorumluluğunun rolü bir türlü kavranamadı.Kimi pratik verilerden yola çıkarak doğruluğu-gerekliliği her görüşten Çerkes tarafından kabul edilen ve bu anlamda teorik olarak savunulan ya da en azından reddedilmeyen birşeyin günlük pratikte görmezden gelinmesi tutarsızlığı ile karşılaştık durduk.
İşin temelinde kişisel sorumluluk duygusunu da var edecek organize bir güç , teori ve pratik uyumunda eksiklik, teori tam olsa da doğruları hayata geçirememe iradesizliği vardı.
Görülen yukardaki gibi bir Çerkes modelinin kol gezmekte olduğuydu diasporada. Hala da özellikle kurumlarımızın koridorlarında onlara çarpmadan yürümek mümkün değilmiş gibi görünüyor.
***
Trajik ve yazgıyı belirleyici anlara, bireylerin,toplumların yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender raslanır. Stefan Zweıg böyle anları “Yıldızların Parladığı Anlar” diye adlandırmıştır. Kitabında böylesi eşşiz anları ve uyumsuzlukları ile yola çıkarak başkaldıranları şöyle anlatır:
- Dünya savaşında milyonlarca top ve mermi patlatıldı.Mühendisler her geçen yıl daha da güçlü, etkili daha çok insan öldürebilen silahlar geliştirdiler.Fakat hiçbir silah şu anda İsviçre sınırını aşıp da Germen ülkesini bir baştan öbür başa geçerek Petersburg’a varan ve oradaki düzeni ortadan kaldıran içi yüzyılın en tehlikeli, en kararlı devrimcileri ile dolu bu tren kadar etkili olmamış ve insanoğlunun yazgısını böyle belirlememiştir.

Zweig bu trenin yolcularının inançlarına olan saygıları ve devrime olan bağlılıklarından Alman topraklarından geçerken tek bir Almanla bile görüşmediğini söyler çünkü Almanlarla konuşacakları tek söz bile ülkelerinde onları bekleyenlerin kafasında kuşkular uyandıracak ve devrime gölge düşürecektir.
O tren Petersburg’a ulaşmamış olsaydı bugünkü dünya nasıl bir dünya olurdu acaba?

O trenin bir benzeri son onbeş yıl içinde; içi, zamanın en kararlı dönüş teorisyenleri , dava adamları ve kökleri geçmişte , kolları gelecekte, kadere diş bileyen yurtseverleriyle diasporadan Kafkasya’ya kalkmış olsaydı bugün halk olarak hayatta kalma , ulus olabilme mücadelemizde hem vatanda hem diasporada ulusal bilincin yükselmesinde, geri dönüş hak ve taleplerimizin TC ve RF gibi ilgili ülkeler tarafından ciddiye alınmasında ve uzun vadede yazgımızın değişmesinde nasıl bir etkisi olurdu? .

Evet vatanda ulusal çıkarlar çoğunca hiçe sayılıyor. Diyelim ki ülke topraklarına sistemli asimilasyonun gerçekleştiriliyor. RF Çerkesya’nın geleceğine ipotek koyma noktasında güç sahibi. Bütün bunlar olup biterken vatandaki bir avuç soydaşımız bu gelişmeleri durdurma yolunda bir irade ortaya koymada aciz kalıyor.RF ‘nin demokratikleşmesi sürgün ve soykırımı tanıması, dönüş için yasal düzenlemeler yapması da gerekli.Vatandaki ekonomik şartların iyileşmesi konusunda çalışması da lazım. Yalniz öte yandan nufus sorununu dayatan, günden güne derinleşen bir Çerkesya hatta Abhazya gerçekliği de var. Bugünlere bir daha geri dönmek mümkün değil. Çark dönüyor, vakit tükeniyor. Çok şey söylenmiştir zamanla ilgili ama bu sefer anlıyorum ki o bize bir şeyler söylüyor.Ben uyumaya çalışırken tik-tak sesleriyle gidiyorum diyordu, uyu sen.. Hep uyudun zaten. Ömründe kalan zaman şu an itibariyle; xxxx kadar..Yarınların için sana kim garanti verdi ki sen istediklerini yarınlara erteliyorsun? Yarını yaşayıp yaşamayacağın hakkında en ufak bir bilgin var mı ki senin? Kalk işte, kalk.. git istediklerini yap.Ömründen ömür çalıyorum. Bunu sen de biliyorsun.Neden beni durdurmuyorsun.?Niye kimse beni durdurmuyor?

1890'larda Fransızlara karşı savaşan Afrikalı efsanevi direniş önderi Samory'nin oğlu ve kendisi de bir direnişçi olan Ahmad Sekou Toure şöyle der:

-Afrika devrimine katılmak için devrimci bir şarkı yazmak yeterli değildir.Bu devrimi halk ile birlikte yapmak gerekir.Halk ile birlikte olunmalıdır ve şarkılar yalnız başlarına kendiliklerinden gelir.
Gerçek eyleme girmek için Afrika’nın ve onun düşüncesinin canlı bir parçası olmak gerekir.Afrika’nın özgürleştirilmesi, ilerlemesi ve mutluluğu için harekete geçmiş olan bu halk enerjisinin bir ögesi olmak gerekir. Afrika’nın ve acı çeken insanlığın büyük savaşına kendiliğinden katılmamış ve halk ile birlikte hareketin içine tamamen girmemiş olan sanatçı için entelektüel için bu savaşın dışında hiçbir yer yoktur.
İmkanları olan Çerkes aydınları da vatanlarıyla maddi manevi ilişki kurarak, yapabiliyorlarsa şartları zorlayıp geri dönerek halka öncülük etmelidir.Kimi zaman keyifli bir süreçtir başkalarının , olayların ve de ilişkilerin gelişimlerini, içine dahil olamadığınız, etken degil de edilgen kaldığınız, kurallarına akıl sır erdiremediğiniz, dışarda kaldığınız girişimlerini izlemek, gözlemlemek. Ama hayat akip giderken bakakaldığınız hayat sizinse veya başka hayatlarda kendi hayatınızı yaşıyorsanız çok hüzünlü, çok can acıtıcı bir durumdur. Dönüşe bir şekilde dahil olmak yerine sinema perdesinden hayatı seyreder gibi kalmayı tercih etmek, başrol tekliflerini geri çevirdiği gibi figüran olmayı bile yeğlememek ; bazılarının bilinçsizce ya da istemdışı kabullendikleri, farkında bile olmadıkları yaşantı biçimi olmuş.Bazılarınsa yıllarca yanarak piştikten sonra tercih ettikleri hal.
Güneş başka hayatları ısıtır, ay diğerleri için parlar bir seyirci için. Sevinçler, acılar, "canim kardeşlerim”, “iyi ki geldiniz”, “niye geldiniz?” “niye gittiniz?” “Geldiğiniz yere gidin” gibi cümleler başkaları içindir.

Malesef bu konuda aydınların tutumu biraz da kaza sonrası şok durumu gibidir; algılar açıktır. Soğuk hava, sıcak nefes, güzel bir suretin yarattığı heyecan. Hepsi, her biri hissedilir fakat beynin gönderdiği "kolunu kıpırdat" komutu komut olarak kalır, eyleme geçmez, geçemez.


“Sapere Aude” yani “Cesaret Et “ ise zamanında Alman aydınlanmasının önemli bir çerçevesini oluşturan “İmmanuel Kant'ın sözüymüş.Kant’ın da da Romalı şair Horatius’dan aldığını öğrendim.Aydınlanmaya öncülük eden ”Doğrunun Dostları Topluluğu" onun aşağıdaki dizelerini bir slogan olarak benimsemişlerdi :

yüreklice düşün,
gir bu yola seve seve!
iyi yaşamayı sonraya bırakan kimse,
yolunda bir ırmakla karşılaşıp da,
akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer.
oysa ırmak hiç durmadan akıp gidecektir.

Bilenler bilir Madrid’te "No Pasaran!" diyenler nezaketleri proleterce, onurları teslim alınmamış insanlardı. Kimler yoktu ki aralarında. Uzun saçlı aydınlar, inatçı komünistler genç Polonyalılar, kafası traşlı Almanlar... Madrid o zaman yeryüzünde hiçbir yere nasip olmayan böylesi bir kardeşleşmenin görkeminden titredi ve coşkuyla fısıldadı tek bir ağız gibi: "Bizimle savaşmaya, bizimle ölmeye gelmişler!"
“No Pasaran” diyenlerin dil sorunu yoktu, dünyayı yaratan ellerinden tanırlardı birbirlerini. “NoPasaran “sır değildi onlar için ve hangi dilde verilirse verilsin anlarlardı "hücum!" komutunu.
O zamanlar tamamı bir günde yürünecek kadar küçük bir kasabaydı Cordoba. Uzakta ve tek başınaydı. Gelenler yüzlerini bile görmedikleri İspanya işçi ve köylüleri için aynı kahramanlık ve sadelikte öldüler.
Kurşuna dizilen Lorca’dan geriye şu dizeler kaldı:

Ay kocaman at kara
Torbamda zeytin kara
Bilirim de yolları
Varamam Cordoba'ya

Yola baktım yol uzun
Canım atım yaman atım
Etme eyleme ölüm
Varmadan Cordoba'ya
Lorca

Çağımızda başka Cordobalar da tek başlarına.. Rüyaları çalınan adamların, yenilen asilerin, çocukluklarının düşleri gemilerle sürgüne gönderilenlerin ütopyaları hep gittikleri yerlerde asker postallarına ezdirildi. Onlardan geride kalanlar ise, düş ve gerçek arasında bir yol arıyorlar şimdi. İdeallerine sarılarak yalnız yürümemeye çabalıyorlar.
“Peki şimdi "No pasaran!" diyebilmek için neyi bekliyor aydınlar?
Cordoba uzakta değil ki artık.”


Read more...

YENIYIL



Maykop haftalardır heyecanla sonunda gelip çatan yılın son gününü bekliyor. Yılbaşı kutlamaları için çok önceden hazırlıklara başlandı.

Doğum günleri, yıldönümleri gibi özel günleri olağanüstü süslemesini beceren Maykoplular yeni yılı da insanı şaşırtacak coşkuda karşılarlar.

Meydanları, sokakları, evleri, işyerlerini aralık ortalarından itibaren noel ağaçlarıyla (yolka) süslemeye başladık. Alışveriş merkezleri,pazar yerleri doldu , taştı. Alışverişlerin yıldızı her zamanki gibi hindi, alkollü içkiler ve çeşitli gıdalardı.
31 Aralık akşamı yani bu akşam Adıgesi, Rusu, Ermenisiyle tüm aileler sofraya oturacak. Saatler 23.00’ü gösterirken şehir boşalacak, sokaklarda in cin top oynarken çoğunluk huaholar (Ruslar tost diyor) olivye salatası, hindi, pizza, soğuk mezeler ve şampanyalarla dolu masalarının başında olacaklar.

Gece yarısına 10 dakika kala TV’de devlet başkanının yeni yıl mesajını dinleyeceğiz. Sonra büyük küçük herkesin katıldığı havai fişek coşkusu başlayacak. Gerçi bu yıl Rusya’da havai fişeklerden kaynaklanan bir yangında 112 kişi hayatını kaybettği için gösteriler yasaklandı ve yine bu yıldan itibaren, yılbaşında sokaklarda içkiyle dolaşmak yasak ama yasakların halkı durduracağı şüpheli. Tahminimce gökyüzünde yine binlerce havai fişek patlayacaktır. Evler ve mahalleler arasında "Kimin havai fişeği daha güzel. Kiminki daha yükseğe uçtu" yarışı başlayacak.

Her fişekle uğurlanan yılın kötü anıları sönecek, yeni yılın umut müjdeleyen neonlar yanacak . Ardından ellerinde şampanya şişeleriyle halk sokaklara dökülecek. Bir bölümü Lenin Meydanı’nda, bir bölümü şehir parkının girişinde buluşacak . Her halk kendi müzikleri ve birbirlerinin müzikleri eşliğinde şampanyanın, neşenin, dansın çeşme olup aktığı eğlencelerini sürdürecekler . Kimileri hısım akraba ziyaretine gidecek.

Bugün yılın son günü. Bir yıl daha bitti, hayat akıp gidiyor. Çerkes halkının çözülmeyen birçok sorunu da akıp giden hayatla birlikte geleceğe taşınıyor. On yıllardır çözümsüz kalan ve yıldan yıla ağırlaşarak devrolunan sürgün, soykırım,dönüş ,TC’deki demokratik haklar sorunu da gündemdeki öncelikli yerini koruyor.

2010 yılı da yoğun tartışmalarla hem orada hem burada biriken sorunlara çözüm arayışlarıyla, sunulan çözümlere katkılarla geçeceğe benziyor.

Dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun tüm halkımıza kararlı, kararlı olduğu kadar umutlu ve sabırlı da olmak düşüyor.

Okurlarımıza,sorunlarımızın çözümünde emek veren her görüşten Çerkes’e, arkadaşlarıma; güneşli günler, yaratıcı fikirler, verimli calışmalar, hosgörülü yaklaşımlar, iyimser bakışlar, cesur girişimler, renkli partiler, yeni motivasyonlar, anlamlı toplantilar, benzersiz hediyeler, parlak projeler, büyük aşklar, lezzetli yemekler, heyecanlı karşilaşmalar, güzel filmler,konserler, sergiler, önemli başarılar, uslu cocuklar, kibar sürücüler, samimi dostlar, iyi uykular, tatli rüyalar, sıkı egzersizler, gerçek iltifatlar, sıcacık sohbetler, yararlı bilgiler,doğal güzellikler, neşeli sabahlar, eğlenceli geziler, bol şans ve gerçekleşen hayallerle dolu, dopdolu bir yıl dilerim. Bunlar olsun ki direnme, çaba gösterme gücümüz artsın.

Yeni yıl yeni hayat olsun. Sevgi, barış ve kardeşlikle anılsın günler.

Read more...