Öte dünyada yaşam
Thursday, 20. April 2006, 11:56:28
ÖNSÖZ
Adalet Salonu'nun sonsuzluğa uzanan beyaz mermer kutsallığı içinde, büyük bir saygı duygusuyla Konsey'in karşısına çıktım. Teoloji konulu bir çalışmamda bilgeliği ile merakımı giderdikleri için Konsey'e minnettarım. Her zamanki gibi keyfim yerinde, sağlığım şimdi olduğu gibi sonsuza kadar hep mükemmel kalacak. Aldığım her soluk; derin, saf ve tatlı. Konsey'in özgürce ve sabırla bana söylediklerini dinlerken; güçlü kalbim sevgiyle dolup taştı.
Aristocu zeki bir filozofun zamanın değişmezliği ve bölünmezliği hakkında verdiği bir derse katılmıştım. Benimle paylaştığı bu bilgiler hala içimde yankılanıyor. Yutarcasına öğrendiğim bu bilgilerin şimdi beni nasıl teşvik ettiğini gördüğümde, aklıma eski halim geliyor ve kendimi daha da çok takdir ediyorum. O kadının bütün bunları anlaması, hatta o zamanlarda günü kurtarmak için çok fazla meşgul olduğundan, bu konular ile ilgilenmesi bile olanaksızdı.
Ailesindeki bir hastalık için endişe duyan sevdiğim biri beni çağırdı. Onu dünyada koruma görevime kutsal bir bağ ile bağlıyım. Bu yüzden, ilgili kayıtları kontrol etmek için hemen Kayıtlar Salonu'na gittim. Bunun önemsiz bir hastalık olduğu konusunda dostuma güvence verdikten sonra, ona hastalığın kaynağını anlattım ve en etkili tedavi yöntemini önerdim. Hayret! Bu sefer benimle tartışmadı, ona verdiğim talimatlara uydu ve bunun için bana teşekkür etti.
Bilincimin bir parçasını her zaman ona adamış olmanın verdiği gönül rahatlığı ile araştırma merkezine uğradım. Burada, bağışıklık sistemini bozarak AIDS, ALS, Multiple Sclerosis ve diğer hastalıklara yol açan bir protein enzimini insanın genetik yapısından ayıracak ve bu hastalıkların kökünü kurutacak araştırmalar yapıyoruz. Bu hastalıklara çare olacak çözümleri bulmak üzereyiz ve çok yakında bulduğumuz tüm çözümleri dünya üzerindeki zeki beyinlere telkin yoluyla ileteceğiz.
Bilgelik Salonu'ndaki Tarama Makinesi'nin önünde bir arkadaşımla karşılaştım. Arkadaşımın dünyada gözettiği kişi yaşam planındaki bir kriz noktası ile yüzleşmek üzereydi ve onun bu krizin en iyi şekilde nasıl üstesinden gelebileceği hakkında arkadaşım benden yardım istiyordu. Arkadaşımla birlikte benzer krizleri ve temaları gözden geçirdik ve bu krize karışan herkesin yararına sonuçlanacak bir çözüm yolu bulduk. Keşke, dünyadaki sevdiklerimiz "asli yuvamız"daki anılarını biraz daha fazla hatırlayabilselerdi. O zaman acılarının aslında ne kadar geçici olduğunu anlayabilirlerdi. Ama biliyorduk ki, bu geçici hafıza kaybı bile bizim asla düşünemeyeceğimiz daha büyük bir planın parçasıydı.
Eş ruhum David ve bir kaç arkadaşımız ile birlikte muhteşem bir açık hava stadyumunda verilen jaz konserinin tadını çıkardık. Sonra onları bıraktım ve Adalet Salonu'nun sözlerle ifade edilemez güzellikteki bahçesinde bir çağlayanın yanında sakin bir meditasyon bankını gözüme kestirdim. En güçlü şekilde hissedilen sevgi Tanrı'nın karşılıksız sevgisidir ve bu bahçeye O'nun sevgisi sinmiştir. Bu huzurlu ortamda canı yürekten ve sonsuza dek bağlı olduğum Tanrı ile biraz yalnız kalabiliyorum. Daha önce bahsetmiş olduğum dünyadaki sevdiğim kişi bir kitap yazıyor ve yardımımı istiyor. Gerçek doğrunun sadece Tanrı tarafından geldiğini bilen biri olarak, ona sadece doğruları söyleyeceğime söz verdim. Tanrı'yı duyabilmesi için dua ettim ve onunla sadece Tanrı'nın doğrularını konuştum, böylece benim yaşadığım ve adına Öte Taraf denilen bu hareketli ve kusursuz cennetin, kapıları herkese açık olan ve bir gün herkesi içine alacak olan "asli yuvamız"ın neşesini, huzurunu ve umudunu oraya gelen herkes paylaşabilecek.
Ruhsal Rehberim Francine'in yaşamından bir "gün".
1. ÖTE TARAF: BİLDİKLERİMİ NASIL BİLİYORUM
Öte Taraf'a ve ruhun ölümsüzlüğüne inanıyorum. Tanrı'nın her birimize verdiği ruhlarımızın süregelen gelişimi için öğrenmek ve deneyimlemek üzere bir çok defa kendi isteğimiz ile bu dünyadan Öte Taraf'a gidip geri geldiğimize ve dünyevi boyutumuzu Öte Taraf'ın boyutundan sadece ince bir perdenin ayırdığına inanıyorum. Öte Taraf'ın, hepimizin gelmiş olduğu ve tekrar gideceği "asli yuvamız" olduğuna ve ruhlarımızın belleğinde "asli yuvamız"a dair pek çok gerçek anılarının bulunduğuna inanıyorum. Ve en canlı, en "yaşam dolu olduğumuz zamanı" yaşamlarımızın arasında bulunduğumuz Öte Taraf'ta geçirdiğimize inanıyorum.
Bu inançların her biri mutlaktır. Her nedense, psişik güçlere sahip üç yüz yıllık nesilden gelen bir aile içinde medyum olarak doğduğumdan dolayı, bir çok kişi benim kalıtımsal olarak zaten bir deli olduğumu ve beraberinde her türlü aptalca doğa üstü söylenti ile insanları kandırmamın olası olduğunu düşünüyor.
Oysa asıl gerçek, benim Missouri eyaletinde yetişmiş, hem Piskoposların idaresine hürmet gösteren, hem Lutherci, hem de Yahudi inançlarına bağlı bir evde büyümüş ve aynı zamanda, Öte Taraf hakkındaki yeteri kadar kuram öğrendiğim Katolik bir okulda eğitim almış olmamdır. Bu şartlar altında, duyduğum her şeye sorgulamadan hemen inanacak biri olsaydım, muhtemelen ruhun yolcuğu konusunda kafası her zaman karışık biri olurdum. Buna olanak yok. Kendimi adeta araştırmaya adayan, yaşamınızda karşılaşabileceğiniz doğuştan en kuşkucu insanlardan birisiyim. Tanrı'ya olan inancım hiçbir zaman sarsılmadı, ancak, O'nun tüm bu yaradılışının gerçekte nasıl çalıştığına dair ayrıntıları görüp tatmadan, koklayıp hissetmeden ve deneyimlemeden, hiçbir şeye kesin gözüyle bakmadım ve yanıtları aramaya devam ettim.
Öte Taraf hakkında kulağa hoş gelen fanteziler ve hayaller ile dolu bir kitapla asla zamanınızı boşa harcamam. Hakkıyla düş ürünü yapıtlar olarak tanımlanmak şartıyla ve gerçeklikten kısa hoş kaçışlar olarak kullanıldığında, bir başkasının hoşlandığı kadar en az ben de peri masallarından hoşlanırım. Öte Taraf; yürüdüğümüz toprak, ruhlarımızın yaşadığı bedenler ve soluduğumuz hava kadar gerçektir. Ve Öte Taraf hakkındaki gerçekler, hiçbir peri masalının olamayacağı kadar heyecan verici, ferahlatıcı, sevgi dolu ve kudretlidir.
Bu konuda sizlerin de en az benim kadar şüpheci olduğunuzu varsayarak, Öte Taraf hakkında sadece benim sözlerime inanmanızı istemek yerine, beni gerçeğe ulaştıran altmış üç yıllık yoldan ve ara sıra saptığım dolambaçlı yollardan yürümenizi istiyorum; böylece, hep birlikte Öte Taraf'a doğru korkusuz ve güvenli bir yolculuğa çıkabiliriz.
19 Ekim 1936'da Kansas City, Missouri'de bana miras olarak geçen ve Tanrı'nın armağan ettiği psişik yeteneklerle doğdum. Ne sevgili babam, William L. Shoemaker'ın ne de pek sevgili olmayan annem Celeste'nin psişik yetenekleri vardı. Bu armağan, bir nesil atlayıp, son derece zeki bir psişik olan çok sevgili anneannem Ada Coil'den doğrudan bana geçti. Anneannem Ada, benim için her zaman bir akıl hocası, esin kaynağı ve sık sık tersini düşünsem de, psişik olmanın korkutucu bir yük olmadığını bana aşılayan sürekli bir güven kaynağı olmuştur. Bana devamlı, "Şimdiye kadar ailemizde bu armağana isyan eden tek kişi sensin." derdi. Haklıydı. Bu yeteneği başka insanlara yardım etmek için kullanabileceğimi keşfedip anlayana dek, bu benim için memnuniyetle değiş tokuş edebileceğim bir armağandı.
Tanrı'nın armağan ettiği müzik yeteneği, şarkıcıdan besteciye, müzisyenden orkestra şefine kadar nasıl çok çeşitli şekillerde kendini gösteriyor ise, ailemizdeki psişik yetenek de kendini farklı nesillerde farklı şekillerde göstermiştir. Kimimiz, transa geçip bir ruh varlığının görmesine, konuşmasına ve duymasına aracılık edebilirken, anneannem Ada ve psişik oğlum Cristopher gibi bazılarımız ise bunu yapamaz veya yapmaz istemez. Atalarımızdan bir kaçının ve olağanüstü bir armağana sahip olan torunum Angelia'nın zihin gücü ile somut eşyaları hareket ettirebilen psikokinetik yeteneği vardır. Bu yeteneğe ne ben ne de Angelia'nın babası Christopher sahibiz. Varyasyonlar sürüp gider ama esas aynıdır: ne olduğunu anlamak için çok genç yaşta olduğumuz zamanlarda bile ailemizdeki psişiklerin, şu veya bu şekilde, Öte Taraf ile yadsınamaz ve sayısız karşılaşmaları olmuştur.
Çocukluk çağımdaki psişik deneyimlerimin çoğu görseldi. Bir aile yemeğinde her iki büyük-büyük annemin yüzlerinin eridiğini gördüğümde beş yaşındaydım. Sanki, derileri geride çıplak kafatasından başka hiçbir şey bırakmayana dek aşağı boyunlarına doğru yavaşça bir lav gibi akıp gidiyordu. İki hafta içinde her ikisi de öldüler. Anneannem Ada, gelecek hakkında bilgi veren psişik görüntülerin ne anlama geldiğini bana açıklayana dek, onların ölümüne bir şekilde benim neden olduğuma inandım. Aynı yaşlardayken, tamamen renkli ve üç boyutlu X ışınları gibi insanların içlerini görebildiğim bıkkınlık verici ve istem dışı bir yeteneğimin olduğunu keşfettim. Aile arkadaşlarınızdan birisiyle veya herhangi bir tamirci ile karşılaştığınızda, oturma odasında dolaşan hastalıklı bir karaciğerden veya tümörün mahvettiği bir akciğerden başka bir şey göremezken, normal bir çocukluk geçirmeyi denemelisiniz.
Eriyen yüzlere ve hastalıklı organlara bakarak bir ömrün nasıl geçebileceğini hayal bile edemiyordum ve beni anlayan tek kişi olan anneannem Ada'ya içimi döktüm. Ondan, Tanrı'nın bize bu armağanı verirken, aynı zamanda, bizlere bu yeteneği arınmış bir şekilde kullanmak için yardım edebileceğini öğrendim. Anneanne Ada, bana "Başa çıkamayacağın şeyleri Tanrı'dan sana göstermemesini iste," dedi. Ve ben de öyle yaptım. Tanrı, korkmuş bir çocuğun dualarını kabul etti. Görüntüler her zaman olduğu gibi güçlü ve yoğun bir şekilde gelmeye devam ediyordu ama, artık bu görüntülerin "yaşıma daha uygun," olduklarını söyleyebilirdim.
Örneğin; sadece bir kaç ay sonra, Cadılar Bayramı'ndan bir hafta önce, Pam isminde küçük bir sınıf arkadaşım muziplik veya eğlence olsun diye o yıl giyeceği kağıttan yapılmış cadı kostümünü göstermek için evimize gelmişti. Kapıda durduğu an onu ateşten bir top içinde ve alevler arasında "gördüm". Bunun ne anlama geldiğinden tam olarak emin değildim, ama cehennem benzeri bir yerde bedeninin yanıp kömürleşmesini ve tamamiyle yok olmasını görmektense, bu görüntüyü tercih edeceğimden emindim. Pam cadı törenine uygun danslarla dönüp dururken, ocak ızgarasına çok yakın durduğu bir an kağıt kostümü birden tutuşup alev aldı. Tamamiyle içgüdüsel bir hareket ile onu yere itip, bir yer halısının üstünde yuvarladım ve Pam'ın korku çığlıkları üzerine ailemin odaya koşuşturmasından önce ateşi söndürdüm. Daha önce maruz kaldığım eriyen yüzlerden ve hastalıklı organlardan biraz daha az dehşet verici şekilde gördüğüm Pam'in alev topu içindeki psişik görüntüsü ve bu görüntünün gerçeğe dönüşmesi, duyularımı güçlendirebileceğim konusunda beni ikna etmekle kalmadı aynı zamanda görüntü bir kaç dakika sonra gerçekleştiğinde, paniklemek yerine yardım etmemi de sağladı.
Arkadaşım Joan'ın başını mavi bir arabanın ön paneline çok sert bir şekilde çarptığını "gördüğümde" henüz onlu yaşların başındaydım. Joan'a bundan bahsettim ve mavi arabalardan uzak durması için ona yalvardım. Günler sonra, eski erkek arkadaşı kendi arabası bozulduğundan, o gece birlikte çıkmak için ailesinden mavi arabalarını ödünç almayı başarmıştı. Neyse ki, Joan uyarılarımı ciddiye alacak kadar uzun süredir beni tanıyordu; aslında önce arabaya binmiş ama sonra fikrini değiştirip erkek arkadaşına gidecemeyeceğini söylemiş. Bir kaç saat sonra arkadaşı mavi arabayı bir elektrik direğine çarptı. Kendisi ve sürücü tarafı çok az zarar görürken, boş olan yolcu tarafı tamamiyle tahrip oldu.
Altmış üç yıldır, gerçekliğimin değişmez bir parçası olarak, panik hissine kapılmadan başa çıkabildiğim bir başka şey de ruhları görmektir. Bu görüntüler, çocukluk dönemimin başında, geceleri yaptıkları ziyaretler ile başladı. Sanki tüm ruhlar alemine "Görünmek istiyorsanız, Sylvia'da bir parti var" sözü yayılmışcasına, karanlık içinde yatağımda yatarken, odayı neredeyse tamamen dolduruncaya kadar bir biri ardından silüetlerin şekillendiğini seyrettiğim zamanları asla unutmayacağım. Hiçbir zaman tehdit edici ve hatta daha fazla ilgili bir tutum içinde değildiler. Daha çok, ortalıkta dolaşıp kendi işleriyle ilgileniyorlardı. Karanlıkta gördüğüm bu görüntüler ışık altında tam olarak görünmez oluyorlardı. Tekrar anneannem Ada'ya dert yandım ve o da bana, sakin bir tavırla, yatağa giderken yanıma almam için bir el feneri verdi. Tanrıma şükürler olsun ki, işe yaramıştı. Tamamiyle karanlık bir odada bugüne kadar henüz hiç uyuyamadım, çünkü denediğim ilk dakikada oda yine dolup taşıyor. Çocukken korkutucuydu. Ama bir yetişkin olarak bunu, ne zaman kafanızı yastığa koysanız gölge içinde davetsiz misafirlerin bir araya toplandığı can sıkıcı bir durum olarak görüyorum.
Psişik oğlum Chris ile birlikte, bilicilik yeteneği oldukça gelişmiş yedi yaşındaki torunum Angelia'yı "Altıncı His" filmine götürmüştük. Hepimiz ruhları görmeye aşina kişiler olarak, her gün yaşadığımız bir gerçekliğin bu kadar doğru bir şekilde tasvir edildiğini görmek, bizi son derece memnun etmişti. Kendimizi, filmdeki küçük oğlanın çevresindeki hayaletler ile daha fazla zaman geçirmesini, onlara ölmüş olduklarını anlatmasını ve Öte Taraf'ın beyaz ışığına doğru gitmeleri için onları teşvik etmesini dilerken bulduk. Ama, bu konu bu kitabın ileri bölümlerinde zaten ele alınacak. Bu film bana uzun zamandır unutmuş olduğum eski bir anıyı, çok küçük bir çocukken anneannem Ada'nın kaybetmiş olduğu kasasını anımsattı. Anneannem bu kasada önemli kişisel evrakları saklardı. Kasasını kaybettiğini bana söylemeden önce her yeri didik didik aramıştı. O an, ufak tefek, pek de hoş olmayan bir kadının görüntüsü net bir şekilde gözlerimin önünde belirdi. Bu kadın büyük-büyük anneannemdi ve yatak odasında oldukça büyük bir komidinin arkasını işaret ediyordu. Bu bilgiyi anneannem Ada ile paylaştığımda, onun göremediği bir ruhu benim görebilmemden dolayı, pek nadir durumlarda olduğu gibi, önce heyecanlandı ve sonunda hatırladı; evet nakliye ekibi bu hantal komidini inilti ve gürültüler ile duvara yaslamadan önce, kasasını saklayacak en güvenli yer olarak bu koca komidinin arkasındaki bölmeyi seçmişti. Bu olay anısına, "Altıncı His" filmine psişik bir çocuğun gözlerinden yaşamı genel olarak başarıyla anlatan bu film olduğu için teşekkür ediyorum.
"Peki ama, hangi çocuk gece odasında hareket eden gölgeler görmez ki?" dediğinizi duyabiliyorum. Gerçekten de doğru. Bu, o kadar da alışılmadık bir şey değil. Asıl alışılmadık olan, ailelerin çocuklarının gece korkularını ciddiye almalarıdır. Işıkları yakmak ve korkudan titremekte olan çocuğa, "Gördün mü? Burada hiçbir şey yok. Hayal kurmayı bırak ve artık uyu," demek, ailelerin verdiği tipik bir tepkidir. Fakat, bir sonraki sefer çocuğunuz ve siz böyle bir durum ile karşılaştığınızda, bir kaç şeyi lütfen aklınızda bulundurun. İlk olarak, ileride size daha ayrıntılı olarak tanıştıracağım Ruh Rehberim, Francine, dilimize yerleşen en talihsiz sözcüklerin "hayal gücü" olduğuna yemin etmektedir, çünkü bu sözcük daha ayrıntılı bir incelemeyi hak eden bir çok olay için kolayca kullanılan bir bahanedir. Bundan başka, bu dünyadaki en psişik varlıklar çocuklar ve hayvanlardır. Bu yüzden, çocuğunuz bir şey gördüğünü iddia ettiğinde, buna saçmalık deyip konuyu kapatmak yerine, gördüğü şey hakkında konuşması için onu teşvik edin ve gerçekten dinleyin.
Benim için hayal kırıklığı olsa da, çok geçmeden, karanlıkta olduğu gibi parlak gün ışığında da ruhları açık seçik görmeye başladım. Her ikisi de eşit derecede gerçek, üst üste yerleştirilmiş iki ayrı boyutu algılayabiliyordum. İnsanlar ile dopdolu bir odada, benim dışımda varlıklarını kimseye farkettirmeden, grup halinde neşe içinde dolaşırlardı ve sonunda ailemi veya kız kardeşimi, "Bunu gördün mü?" sorularımla rahatsız etmeye bir son verdim. Yanıtlar her zaman 'hayır' oluyordu. Normal bir çocuk olmadığımı hem kendime hem de onlara binlerce kez anımsatmamın hiçbir gereği yoktu. Anneannem Ada yanımda olduğu zamanlar dışında, çenemi kapatıp, kendimi bir yabancı gibi hissetmeye devam ettim.
Bir gece tüm aile oturma odasında toplanmış, ölmüş sevgili yakınlarımızı anıyorduk. Yerde anneannemin ayaklarının dibinde oturuyordum ve anneannem Ada'nın sol omuzunun arkasında bir erkek silüetinin şekillendiğini gördüm. Fısıltıyla, "Anneanne, arkandaki adam kim?" dedim.
Grubun geri kalanı gibi bana, "Hangi adam?" veya "Sylvia, anneannenin arkasında hiç kimse yok. Bunları bırak artık," demedi. Sadece, "Bana onu tarif eder misin?" diye sordu.
Uzun boylu, kızıl saçlı bu adamın ufak yuvarlak tel gözlükler taktığını ve insanların göğüslerini dinlemek için kullandığı ucunda boru asılı bir kordonu boynuna dolamış olduğunu anneanneme anlattım.
Yüz ifadesi sevinçle aydınlanan anneannem Ada, bir doktor olan ve yirmi dört yıl önce 1917'deki grip salgınında ölen Jim Amca'nın tarifinini hemen tanıdı. Jim Amca'nın aramızda bulunduğunu bilmek anneannem Ada'yı, onu görmek ise beni memnun etmişti. Anneanneme, onu son derece mutlu kılan bir birleşme yaşatmıştım. Bu, görüntülerimin doğruluğunu kanıtlayan harika bir olaydı. Ama daha da önemlisi, bu kadar çok sevdiğim birinin yüzünde bir gülümseme yaratıyorsa, bu psişiklik olayının bir yük değil, belki de gerçekten bir armağan olabileceğine ilk kez o an inandığımı hatırlıyorum.
Çevremde bu kadar çok ruh görürken, nereden geldiklerini merak etmemek mümkün değildi. Anneannem Ada bana Öte Taraf'ı anlatmaya başladı. Bu dünyadaki yaşantımız sona erdiğinde, ebedi ruhlarımızın bedenlerimizden çıkarak, binbir rengin ve müziğin gözleri ve kulakları okşadığı, sevginin ve saflığın herkesi sardığı, tasvir edilemez bir güzellikteki Tanrı'nın evine döndüklerini söyledi. Bu ruhların amacı bana zarar vermek değildi, sadece Öte Taraf'tan bizleri ziyarete geliyorlardı ve bu yeteneği anneannem Ada ve ben paylaştığımızdan dolayı, diğerleri onları göremezken biz görebiliyorduk.
Anneannemin Öte Taraf hakkında anlattıklarını düşündüm. Hayranlık uyandırıcıydı, fakat aynı zamanda, gerçek olamayacak kadar güzeldi. Muhtemelen, psişik yetenekli, duyarlı ve aklı karışık çok sevdiği torununu rahatlatmak için, ruhlar alemini ve ölümden sonraki yaşamı bana hoş ve güvenilir göstermeye çalışıyordu. Bu düşünceler ile onu sevgiyle dinledim, söylediği her sözün gerçekliğinin ruhumda huzur içinde yankılandığını farkedemeyecek kadar küçüktüm.
Açıkçası, çocukken Öte Taraf ve ruhların ölümsüzlüğü beni pek de fazla ilgilendirmiyordu. Başkalarının işine devamlı burnunu sokan, meraklı, yerinde duramayan, dobra dobra konuşan, babam ve anneannemi severken, devamlı üzgün ve tedirgin olan annemi anlamaya çalışan ama beceremeyen ve istesem de istemesem de durmadan "bir şeyleri, henüz olmadan önce bilen" bir çocuk olarak epey bir meşguliyetim vardı. Daha telefon çalmadan kimin aradığını ve kapıya vurulmadan arkasında kimin durduğunu biliyordum. Babam haberi apar topar eve yetiştirmeden önce, büyükbabamın ani ölümünü herkese ilan etmiştim. Bir öğleden sonra henüz küçük bir bebek olan kız kardeşim Sharon soluk alamıyor diye çığlıklar atarak, babamı filmin tam ortasında sinemadan çılgınlar gibi dışarı çekip çıkarmış, eve tam vaktinde varıp, sonradan çifte zatüreye yakalandığı anlaşılan kardeşimi tedavi için tam zamanında hastaneye yetiştirmiştik. İyi veya kötü bir şey olsun, arkadaşlarımın ve öğretmenlerimin başına ne geleceğini biliyordum. Hatta, hakkında bana önceden hiçbir şey söylenmediği halde, babamın, gece hepimizin uyuduğunu düşünerek, sessizce aradığı hoş sarışın bayanın neye benzediğini bile biliyordum. (Bu arada, babamı suçlamıyorum. Babam ve annem hala birlikte olmalarına karşın, bu "diğer kadını" hala görüyor ve onu ailemizin bir üyesi olarak kabul ediyorum.)
Öte Taraf, benim için kişisel bir önem kazandığında ve yaşamımı tamamiyle değiştirdiğinde yedi yaşındaydım. Göremediğim birilerinin yanı başımda beni izlediğinden emin olup görmezden gerek, yatak odamda saçlarımı fırçalıyor ve bir yandan da fenerimle oynuyordum. Aniden, fenerin ışığı büyüdü, yoğunlaştı ve tüm odayı beyaz duru bir aydınlık kapladı. Işığın tam ortasında bir kadının sesi bana "Korkma sevgili Sylvia. Ben Tanrı'nın yanından geliyorum," dedi.
Nereden gelirse gelsin, sahipsiz bir ses size korkma derse, siz orada öyle korkmadan oturabilir misiniz? Ben de oturamazdım. Anneannem Ada'yı bulma çabasıyla, ödüm patlamış bir halde odadan fırlayıp merdivenlerden aşağı adeta uçtum. Sonunda zafer kazandığı bahçesinden topladığı sebzeleri yıkayan anneannem ile mutfakta çarpıştık. Titreyerek ve hıçkırıklara boğularak ona olanları anlattım. Saçımı okşayarak beni sakinleştirmeye çalışırken, sanki bu çok doğal bir durummuş gibi, "O senin Ruhsal Rehberin, tatlım. Sana yardım etmek için gelmiş. Yerden havuçları alır mısın," dedi.
Her zaman olduğu gibi anneannem Ada haklıydı. O gece odama gelen ve gerçekten de, o günden beri onsuz bir gün geçirmediğim Ruhsal Rehberimdi. Gerçek ismi Iena'ydı ama kimsenin tam olarak hatırlayamadığı bir nedenden dolayı ona hemen Francine adını taktım ve onu bu isim ile çağırmaktan bugün dahi vazgeçmedim. Dünyada geçirdiği ilk ve tek yaşam deneyiminde, Kolombia'da küçük bir kasabada yaşamış ve vahşi bir İspanyol saldırısında çocuğunu korumaya çalışırken bedenine bir mızrak saplanarak 1520 yılında ölmüş, Aztek/İnka kökenli bir kadındı. Yaşamıma girdiği günden beri, Francine, benim en yakın dostum, sadık yoldaşım, sabırlı sırdaşım, öğretmenim, Öte Taraf hakkında "uzman rehberim" ve kim bilir, hatalar yapmadan asla öğrenemeyeceğim kötü olaylarda, sağ görülü koruyucum olmuştur. Benimle onun boyutundan benim boyutuma geçen tınlayan yoğun bir ses tonu ile benimle konuşur. Ayrıca, iznimi alarak, ona aracı olmak üzere transa geçtiğimde sesimi kullanarak da konuşabilir. Tabii ki, ona kanal olduğum bu yokluğum sırasında, olup bitenleri, ancak başkası bana daha sonra anlattığında veya kasetten dinlediğimde öğrenebiliyorum. Francine, oldukça uzun boylu ve ince yapılıdır. Koyu bir ten rengi, uzun parmakları ile zarif elleri ve kalın bir saç örgüsü ile topladığı beline kadar uzun siyah saçları vardır. Çakaleriği şeklindeki gözleri koyu renklidir, bakışları ise en az bir Mısırlı'nınki kadar egzotikdir.
On sekiz yaşıma kadar Francine'i tam olarak göremedim. Görüntüsü gözüme ilk defa iliştiğinde ise kolejde bir öğrenciydim ve o an kasten gözlerimi kapatıp başka bir tarafa baktım.
Bir öğretmen olmak amacı ile St. Therasa's Kolejinde eğitim ve edebiyat bölümünde okuyor, bir yandan da teoloji dersleri alıyordum. Aynı zamanda, Kansas City Üniversitesi'nde hipnoz sınıfına yazılmıştım. Bu zamana dek on bir yıl boyunca Francine, tınlayan o sesi ile muntazam olarak benimle temas kurmuştu. Almak zorunda olduğum bir başka ders de normal dışı psikoloji dersleri idi. İçinde bir çok kişilik barındıran bir kadını anlatan The Three Faces Of Eve filmi, kesinlikle izlenmesi gereken heyecan dolu yeni bir filmdir. Yaşamım boyunca kendimi anormal hissetmiştim ve şimdi şizofreni hastalığının sekiz belirtisini listeleyen bir el kitabı önümde duruyordu, dahası, bu belirtilerden dördünün yanında sanki benim küçük bir resmim vardı, bu da beni yeteri kadar endişelendirmeye yetiyordu. Daha fazla okudukça, inceledikçe ve olaylar arasında ilişkiler kurdukça, gerçeği görmezden gelmek daha da fazla olanaksızlaşıyordu: Ben bir deliydim. Üstelik, çocuklara öğretmenlik yapamayacak kadar deliydim. Ailemdeki üç yüz yıllık yüce "psişik miras" gerçekte muhtemelen uzun, trajik ve kalıtımsal bir delilik hastalığı idi. Benden başka hiç kimsenin duyamadığı Francine kişiliği de neydi? O benim Ruhsal Rehberim falan değildi. Hatta, gerçek bile değildi. Kalıtımsal olarak akıl dengesi bozuk birinin hazin bir hayal gücü ile yarattığı öteki kişiliğinden başka hiçbir şey değildi.
Bütün bunlar bana mantıklı saptamalar olarak geliyordu ve sonunda kendimden emin bir tutumla, bir elveda konuşması yapıp, yıllardır aşina olduğum bu delilik belirtilerini Francine'e bir bir sıraladım. O ise, her zamanki sabırlı tavrı ile beni sadece dinledi, ne en ufak bir tartışmaya girdi ne de kendini savundu. Ancak, onu tümüyle hayal ürünü olarak ilan etmeden önce, küçük bir kanıt ile varlığını ispatlamak için benden son bir şans istedi: Onunla karşılaştığımızdan bu yana ilk defa kendisini gösterecekti.
Yağmurlu bir gece vaktiydi. Annem, babam ve kız kardeşim benimle birlikteydiler ve yıllar boyunca gevezelik ettiğim bu kadını görme beklentisi onları heyecanlandırmıştı. Ben ise, korku ve endişenin egemen olduğu karışık duygular içindeydim. Eğer hiçbir şey olmazsa, benim bir deli olduğum geride hiçbir şüphe bırakmadan kanıtlanmış olacaktı. Yüzyıllar sonra boyutumuza yapacağı ilk bedensel ziyarette gözleri zarar görmesin diye, Francine'in -veya sözde Francine'in- isteği üzerine, lambalardan bir kaçını söndürdük. Ve beklemeye başladık.
Ama bu bekleyiş uzun sürmedi.
Yanımda sallanan bir sandalye vardı. Zarif bir yavaşlıkla soluk mavi bir elbisenin kıvrımları yavaşça şekillenip, sandalyenin oturma yerini kapladı ve yere doğru serildi.
Daha sonra, eli ve narin ince parmakları yumuşak elbisenin kucağında belirdi.
Kendinden geçmiş babam ağzından, "Gidinceye kadar kimse konuşmasın, böylece ne gördüğümüz hakkında kimse kimseyi etkilememiş olur!" sözlerini kaçırıverdi. Sorun değildi. Zaten, annem ve Sharon şaşkınlık içinde güçlükle nefes alıyorlardı ve konuşacak halde değildiler.
Elinin üstünde yemen kahvesi yumuşak tenli bir kol yavaş yavaş belirdi ve sonra diğer tarafta kalınca örülmüş siyah saçları biçimlendi.
Bu kadarı benim için yeterliydi. Ailem tamamen büyülenmiş bir halde onu seyrederken, ben bakışlarımı başka bir tarafa yönelttim ve bir daha o tarafa bakmadım.
Ertesi gün, Francine'in bedensel belirişi sırasında verdiğim tepkiyi en gözde öğretmenim ve sırdaşım olan psikiyatr Dr. John Renick'e anlattığımda, çok şaşırdı. Benim heyecanlanmam gerektiğini düşünüyordu. "Şizofreni bir yana, herhangi ciddi bir ruhsal sorunun olmayacak kadar güçlü ve sağlam olduğunu çoktandır biliyorum," dedi. "Sen ve ailen gözlerinizle Francine'i gördünüz. O gerçek, bu da demektir ki, senin aklın başında. Peki ama niye başka tarafa baktın?"
Çok sık ağlamam ama o an gözyaşlarımın yanaklarımdan süzüldüğünü çok iyi hatırlıyorum. "Çünkü, bu dünyada yaşamak zorundayım, Dr. Renick. Normal insanların tahammül etmek zorunda olmadığı öyle çok şey duyuyor ve görüyorum ki... Cinlerle perilerle kafayı bozmuş tuhaf biri olmak istemiyorum. Ben öğretmen olmak istiyorum. Zaten kendimi yeteri kadar çatlak hissediyorum. Daha fazlasına dayanamam."
Gülümsedi ve gözlerimin içine bakarak, "Bundan daha mantıklı konuşamazdın," dedi. Sonunda ben de gülümsedim. Onun yazılı teşhisini hala saklarım: "Normal, ama psişik yetenekleri var?" Oldukça saygı duyulan bir psikiyatrdan gelen bu teşhis, hatta soru işareti bile, bana çok şey ifade ediyordu; en azından bir psişik olarak bir daha asla akıl sağlığımdan şüphe etmedim.
Bu arada, o gece Francine gözden kaybolduktan sonra ailem notlarını birbirleri ile karşılaştırdı. En ufak ayrıntılara kadar üçünün de tam olarak aynı varlığı gördüğü apaçık ortadaydı. Her ne kadar itiraf etmeyi red etsem de, içimden bir parça bunu kaçırdığıma öfkeleniyordu. Bunu önceden nasıl bilebilirdim ki?
Aklıma gelmişken, ailemizin yetiştirmiş olduğu psişik yeteneği en güçlü bireyin muhtemelen torunum Angelia olduğunu doğduğu günden beri düşünüyorum, bu yüzden henüz dört yaşındayken, bir gün banyoma dalıp, "Bagdah [bana taktığı lakap], seni devamlı takip eden o siyah saçlı kadın kim?" diye sorması beni şaşırtmadı. Ancak, televizyon programları ve konferanslardan sonra, "normal" dinleyicilerden bir çoğunun neden onları kürsüde arkamda bulunan uzun boylu koyu saçlı bayan ile tanıştırmadığımı sormaları, beni her zaman şaşırtmıştır.
Francine'in varlığını tamamiyle kabul ettikten sonra, nankör biri gibi gözükme pahasına, sincap sesini andıran yüksek perdeli sesi ile ilgili şikayetlerime hemen başladım ve ondan iletişim kurmanın daha az sinir bozucu ve alçak oktavlı bir yolunu bulmasını rica ettim. Francine, kendi boyutundan benimkine geçen sesindeki bozulmayı kontrol edemediğini bana tekrar açıkladı ama bu sefer ilk kez alternatif bir yol önerdi: Eğer, transa geçip ona kanal olabilirsem, benim sesimi kullanarak konuşabilirmiş. Transa geçtiğim sırada konuşulanlar hakkında hiçbir fikrim olmayacaktı ama kasete kaydedersem, söylenen her şeyi daha sonra dinleyebilecektim.
Bu alternatif öneriye verdiğim ilk tepki, "Hiç şansın yok" ifadesinden biraz daha kabaydı. Bu planın en ufak bir parçasına bile dahil olmak istemiyordum. Bir Ruhsal Rehberin, arada sırada da olsun, ses tellerimi ödünç almasına müsade etmek, tek ayağımı rasyonel bir dünyaya sağlamca basma kararlılığım ile bağdaşacak nitelikte değildi. Transa geçmenin hiçbir risk içermediğini ve geri dönüp dizginleri ele geçirememe gibi bir durumla asla karşılaşmayacağımı bana garanti etse de, umursamadım. Yanıtım, hala yankılanan bir "hayır" idi. Bazen bunu denetmek için o anın tam sırası olduğunu söyleyerek konuyu uzatıyordu, ama ben her defasında sözünü kesip konuşmayı tamamen bitiriyordum.
Korktuğum şey başıma, sınıfda Dr. Royal'ın yönettiği bir hipnoz seansı sırasında geldi. Anaokulundan beri tanıdığım arkadaşım Mary Margaret yanımdaydı. Alışılmış olarak sayıların "geriye doğru sayıldığını" hatırlıyorum. Bir sonra hatırladığım şey ise, bilincimi tekrar kazanıp kendime geldiğim andı. Sanki çift eklemliydim, bu yüzden biraz kaba bir uyanış olduğunu söylemeliyim. Hala sandalyede oturuyordum, ama başımın tepesi yere doğru eğilmiş ayaklarımın arasında duruyordu. Sınıftaki herkes şaşkınlıkla bakıyordu. Bilinçli ama kafam karışık bir halde neler olduğunu sordum.
Dr. Royal da dahil herkes birbirine fırsat vermeden heyecan içinde konuşmaya başladılar. "Kendini duymalıydın...!", "Öyle çok bilgi verdin ki...!", "Bütün bunları nereden biliyorsun...!" ve özellikle dikkatimi çeken, "Sanki, başka biriydin," gibi ifadeleri aradan yakaladım. Sonunda Mary Margaret kulağıma yaklaşıp konuya açıklık getirdi: "Francine buradaydı. Senin içinden konuşuyordu."
Bir yanlışlık olduğu konusunda ısrar ettim. Ama, Mary Margaret benim çok yakın bir arkadaşımdı ve Francine hakkında yıllardır bir çok şey duymuştu. Durum, ben "gittiğimde" Francine'in kendisini sınıfa tanıtmasından ibaret değildi. Konuşma şeklinden ritimlere, hatta terminolojiden sesime kadar ağzımdan çıkan her şey Mary Margaret'in tanıdığı "ben"den çok farklıydı. Bu yüzden, onun veya bir başkasının kendi isteğim ile girdiğim hipnoz durumunda, bir şekilde, Francine'in benim yerime geçtiğine dair en ufak bir şüphesi yoktu. Bu arada, herkes onu sevmişti ve tekrar gelmesini umuyordu.
Kızgındım. O gece Francine ile yüzleşip bana nasıl bu şekilde ihanet edebildiğini öğrenmek istedim. Sakin bir şekilde ona kanal olabileceğim bir fırsat kollayacağını daha önceden söylemiş olduğunu ve hipnoz sırasında kendi isteğim ile transa geçtiğimi anımsattı. Bu durumda, ne yalan söylemiş ne de gerçekten irademe karşı gelmiş oluyordu. Sadece, bu yolun, benim için ne kadar güvenli olduğunu, her zaman geri gelebileceğimi ve söyleyeceklerinin başka bir şekilde duyması olanaksız olan diğerleri ile mükemmel bir iletişim şekli olduğunu bana göstermek istemişti.
Bu da dahil olmak üzere, Francine ile yaptığımız tartışmaların hiçbirinde galip gelemedim. Bir kaç şartı ön koşul olarak kabul ettirdikten sonra, ona kanal olmayı denemeye ikna oldum: Bana asla bir daha böyle beklenmedik sürprizler yapmayacaktı. Her hangi bir uyarı olmaksızın, bir sınıfın veya müşterimin veya dinleyici grubunun önünde tekrar tekrar bir ben bir Francine olma endişesini duymak durumunda bir daha kalmayacaktım. Konuşmamın içeriği hiçbir zaman ve hiçbir şekilde gerçekler dışına çıkmayacaktı ve söylenenlerden ben veya bir başkası kesinlikle zarar görmeyecektik. Ve her şeyden önemlisi, sesimi sadece Öte Taraf'ı ve Tanrı'nın karşılıksız ebedi sevgisini insanlara öğretmek gibi insancıl bir amaç için kullanacaktı. Bu şartlardan herhangi birini bozan bir şey olduğuna inandığım anda, ona kanal olmayı ve hatta, artık sesini duymayı hemen sona erdirecektim.
Bütün bunlar kırk dört yıl önce olmuştu ve o günden bu güne Francine verdiği sözlere sadık kaldı. Benim aracılığım ile konuşmasına razı olduğum tüm zamanlarda önceden iznimi almış ve sayısız insana ölçülemez miktarda yardımı olmuştur. Söylediklerini, o an duyamayıp sonradan dinlemek canımı sıksa da konferans kayıtlarını tuttuğum binlerce kaset, hem endişelerimi gidermiş hem de sesimin kendiliğinden çıkan ince mekanik tınlaması dışında hiçbir şeyin benimkine benzemediğini kanıtlamıştır. Benimkiyle kıyaslandığında onun konuşma şekli oldukça ağır ve düşüncelidir, sözcük dağarcığı ve bilgisi benimkinden bir hayli zengindir ve şaka amaçlı bir tek sözcük söylemez (kabul etmek gerekir ki, bu benim tarzımdan farklıdır). Onu hayal kırıklığına uğratsa da, verdiği bilgilere hiçbir zaman itibar etmedim. Bir kere olsun yanlış olduğunu ona göstermek için, ben daha fazla araştırıp inceledikçe, onun ilk söylediğinde doğrulardan başka hiçbir şey konuşmadığı daha fazla ortaya çıkıyordu. Bu, bir kere olsun değişmedi.
Psişik oğlum Christopher, her ne kadar transa geçemese de, neler olup bittiğini her zaman anlardı ve Francine benim yerime geçtiğimde, odadan çıkardı. Onu sevip takdir etmekle birlikte, bedenim orada otururken orada olmadığımı bilmek, doğrusu, biraz canını sıkardı. Bu da Francine hakkında bir başka noktayı ortaya çıkarıyordu: Francine yerime geçmeden, kendi derslerimi verdiğim, televizyon programlarına katıldığım veya psişik okuma seansları yaptığım zamanlarda, bana hiçbir zaman yardım etmemiştir. Açıkça söylemek gerekirse, yardım etmesini dilerdim. Yanlış bir şey söylediğimde, suçu onun üzerine atmak hoşuma giderdi. Ama, sizin, onunla mı yoksa benimle mi konuştuğunuzu merak etmenize gerek yok. Eğer beni farkı hissedecek kadar tanımıyorsanız, bana haber vermeden kesinlikle ortaya çıkmayacağına güvenebilirsiniz.
Francine'i, yaşamımın meşru bir parçası olarak benimsediğimde on dokuz yaşındaydım, kolejden yeni mezun ve biraz yönümden saparak, tamamiyle deneyimli ve lisanslı bir hipnotizma uzmanı olmuştum. Hipnozun insanların sigarayı bırakmasında veya kilo vermesinde yardımcı olabileceğini düşünüyordum. Bunun, Öte Taraf'ın kapılarını ardına dek açan, içeri adım atmam için cesaretlendirip beni kaderimin çizdiği yola götürecek, yaşamımın en olağanüstü deneyimi olacağını asla hayal edemezdim.
GERİYE DÖNÜK HİPNOZ VE ÖTE TARAF
İlk evliliğim, tüm kusurlarına karşın, bana büyük bir mutluluk kaynağı olan oğlum Paul'e ve California'nın ortabatısından kuzeyine taşınmamıza neden olmuştu. San Francisco'da, profesyonel psişik okuma seansları yaptığım derslere katılıyor, cankulağı ile dinleyen sayısız dinleyici için transa geçip Francine'e kanal oluyor ve San Francisco Üniversitesi'nde yüksek lisansımı tamamlamaya çalışıyordum.
San Francisco Üniversitesi'nde, yaşamıma ölçülemeyecek kadar büyük bir katkıda bulunan, yaratıcı yazı öğretmenim, Bob Williams ile tanıştım. Birlikte uzun saatler boyunca James Joyce'un Ulysses'deki tarot yorumundan, genel olarak metafizikten ve kaçınılmaz olarak doğa üstü olaylardan konuşurduk. Bir gün Williams sınıfa girip, "Şimdi Bayan Dufresne (evlilik soyadım) içinizden gönüllü olanlara psişik okuma seansları yaparak, yeteneğini bizlere gösterecek," dediğinde, ben ve tüm sınıf arkadaşlarımız şaşırmıştık. Sınıfta elli kişi vardı ve ellisi de gönüllüydü. Sağolsun ki, daha sonra, ünüm ağızdan ağıza yayılacak ve asla müşterisiz kalma sorunu yaşamayacaktım.
Bir başka gün, beni kolumdan tutup ufak bir kitabevine götürmüş, psişik şifacı Edgar Cayce'nin, dini filozof Madam Helena Blavatsky'nin, filozof Jean-Paul Sartre'nin, Bertrand Rusell'in ve sayısız yazarın kitapları ile tanıştırmış ve bir sonraki ödevimin bunların tümünü okumak olduğunu söylemişti. Onları çoktan okuduğumu söylediğimde, bana tekrar okumamı ama bu sefer farklı bir şey yapmamı söylemişti: "Çalış ve Öğret. Yeni ufuklar keşfet. Kendinin ve onların kavrayışını aş. Daha çok insanı cezbeden bir araştırma merkezi kur ve bildiklerini tüm dünyaya yay. Azmedersen, senin yapacakların tüm bu yazarların herhangi birininkinden çok daha önemli olabilir."
Bob ve ben birbirimizi seviyorduk, besbelliydi ki, tarafsız olmaması nedeniyle beni Büyük Edgar Cayce ve diğerleri ile kıyaslıyordu, bu fikrimi ona da söyledim.
Tepkisi içtendi: "Sana inanıyorum. Sadece dediğimi yap. Sana yardım edeceğim."
Buna hiç şansı olamadı. Eve bir daha canlı dönemeyeceğine dair önsezilerime ve uyarılarıma karşın, Avustralya'ya yapacağı geziden vazgeçmedi ve eve çamdan yapma bir tabut içinde geri döndü. Yirmi beş yıl içinde onu özlemediğim, sevmediğim ve teşekkür etmediğim tek bir gün olmadı.
Bob'un ölümünden kısa bir süre sonra, küçük bir grup olarak, o zamanlarda gayet iyi tanınan bir medyumun konferansına katıldık. Hala hayatta olduğundan, bu medyumun ismini vermek istemiyorum. Dinleyiciler arasında oturuyor, zaman geçtikçe daha da fazla sinirleniyor, kulaklarımdan adeta buharlar çıkarıyordum. Konferans sona erdiğinde, öfkeden öyle kıvranıyordum ki, arkadaşlarım beni sandalyeme bağlamak ile tehdit ettiler.
Daha sonra bir mola verip yemeğe çıktığımızda, arkadaşlarım sorunun ne olduğunu öğrenmek istediler. O anda patladım.
"Size sorunumun ne olduğunu söyleyeceğim. Şimdi dinlediğiniz bilgilerin yarısı kısmen doğruydu ve diğer yarısı da tamamen yanlıştı. Bu benim fikrim değil, bu gerçek. Bu gece soru soran insanların hepsi bazı önemli sorularına gerçek yanıtlar arıyorlardı ve çoğuna yalan söylendi."
Yanımdaki arkadaş bana, "Peki, bu konu hakkında ne yapmayı düşünüyorsun?" diye sordu.
Ona baktım, ama sanki orada yanımda oturuyormuşcasına, Bob Williams'ı görüyor ve duyuyordum, muhtemelen de öyleydi. Aniden, bu konu hakkında ne yapacağımı bildiğimi hissettim.
Bu olay, Psişik Araştırmalar için Nirvana Kuruluşu'nun başlangıcı oldu. 1974'de, Bob'un anısına, bu kuruluşu oluşturduğumda aklımda iki temel amaç vardı: insanlara psişik gelişim dersleri vermek ve ölümden sonra ruhların yaşadığını araştırarak ispat etmek. Nirvana Kuruluşu'nu, kar amacı gütmeyen bir organizasyon olarak, California eyaletine kaydettirdim. Daha sonra, yerel bir gazeteye ilan vererek psişik gelişim dersleri verdiğimi insanlara duyurdum. Yirmi iki kişi başvurmuştu ve ilk salı gecesi hepsi küçücük oturma odama sıkıştılar. Bu yirmi iki kişi daha sonra yirmi iki kişiye, onlar da yirmi iki kişiye daha bu dersleri duyurdular. Nihayet, yeteri kadar parayı zar zor bir araya getirip, bir mağaza içinde, büyüyen kalabalığı barındıracak bir ofis alanı kiralayabildim.
Bu arada, ailem ve kızkardeşim California'ya taşınmışlardı ve ben de hemen Babam ve Sharon'ı yedi kişilik personelimin üyeleri olarak işe aldım ve hep birlikte, Psişik Araştırmalar için kurulan Nirvana Kuruluşu'nu, harcadığımız emeğe değer insani bir amaç uğruna geliştirmek için kolları sıvadık. Her gün psişik okuma seansları yapıyor, her gece sınıfıma ders veriyor, Francine'in konuşmacı olarak katıldığı derslerde bulunuyor ve tüm bunlar arasında vakit bulduğumda, iki küçük oğluma iyi bir anne olmak için elimden geleni yapıyordum.
Son ama en az diğerleri kadar önemli olan bir başka uğraşım da hipnoz çalışmalarıma devam etmekti. "Uzman" ünvanına sahip olmak için çok çalışmış ve lisansımı almıştım. Şimdi artık, hipnoterapi yapabilecek diğer kişileri eğitmek ve lisans vermek için yetkim vardı ve personelimden bir kaçı bunun için oldukça hevesli ve yetenekli öğrencilerdi. Müşterileri bu yaşamda doğdukları ana götürme amacıyla geriye dönük hipnoza ilgili daha yeni keşfetmeye başlamıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse, o sıralar, bu yaşamdan önce başka yaşamlar olduğu fikri ile pek ilgilenmiyordum. Reenkarnasyona ne inanıyor ne de inanmıyordum diyebilirim, sadece daha fazla önemsediğim başka önceliklerim vardı.
Bu yüzden, Nirvana Kuruluşu faaliyete geçtikten hemen sonra, soğuk bir akşam üstü, bir hipnoz seansı sırasında olanlara hazırlıksız yakalandığımı ifade etmek yetersiz kalacaktır. Yeni bir müşteri üzerinde kilo vermesini amaçlayan hipnoterapi uyguluyordum ve aniden adam aklını kaybetmiş gibi bir görüntü sergilemeye başladı. İlk önce, şimdiki zamanı kullanarak, Mısır'da Piramitlerin inşaa edildiği zamanlar hakkında konuştu ve yer çekimine karşı gelen bir takım aletler hakkında öyle etkileyici ayrıntılar verdi ki, onu takip edemedim. Daha sonra, sonu gelmek bilmeyen bir dizi anlamsız sesler çıkararak uzun bir monoloğa başladı. Psikozlu bir duruma girdiğini ve müdahale etmemin ona zarar verebileceğini düşünerek, bir yandan saldırgan bir tavır içine girmemesi için içimden dua ederken, öte yandan soğukkanlı gözükmeye çalışarak onu dinliyordum. Ama sonra, sanki önceki yarım saat hiç olmamış gibi normal, yumuşak sesli, canayakın kişiliğine aniden geri döndü.
O seansın kasetini, müşterimin iznini alarak, Standford'da profesör olan bir arkadaşıma götürdüm ve tarafsızca değerlendirmesini rica ettim. Bu müşterinin psikiyatrik yardıma ihtiyacı varsa, zavallı adamı oraya kendi ellerimle getirmeye hazırdım. Ama öte yandan, eğer yaşadığım Brider Murphy türünden bir deneyim ise, bir tanık istiyordum.
1952 yılında Morey Bernstein isminde bir hipnoz uzmanı, asıl ismi Virginia Tighe olan ama hipnoz altında kendisini on dokuzuncu yüzyılda İrlanda'da yaşayan Bridey Murphy olarak tanıtan bir kadının seans kayıtlarını tutmuştu. Virginia Tighe, Bridey Murphy kişiliğinde, İrlanda aksanıyla konuşmuş, İrlanda şarkıları söylemiş ve yüzyıllar önce Cork'da yaşadığı hakkında inanılmaz ayrıntılar ile dolu öyküler anlatmıştı. Bernstein'in kitabı The Search for Bridey Murphy en çok satan kitap olmuş ve o seansın kayıtları bir düzine dile çevrilmişti. Bridey Murphy öyküsünden etkilenmiştim ama inanıp inanmama konusunda bir karara varamamıştım.
Stanford'a kaseti götürdükten üç gün sonra telefonum çaldı; öbür taraftaki ses bana, "Bu kaseti nerden buldun?" diye soruyordu. Profösör arkadaşımın sesini daha önce hiç bu kadar heyecanlı duymamıştım.
Çekimser bir tavırla yanıt verdim, "Neden soruyorsun?"
Görünüyordu ki, bu üç gün boyunca o ve meslektaşları kaset üzerinde çalışmış ve hepimizi hayretler içinde bırakan bir sonuca varmışlardı: müşterimin sözde "anlamsız sesleri" gerçekte M.Ö. yedinci yüzyıla aitti. Bu sürü piramit işçisinin akıcı bir şekilde konuşuyor olduğu Asur lehçesiydi.
Müşterimi arayıp, "Eski Asurca dili konuşuyor olamazsın, değil mi?" diye sorup, sağlama yapma ihtiyacı duydum. Konuşmamız bittiğinde, bir kaç gün önce en az onunkinden şüphelendiğim kadar sanırım o da benim akıl sağlığımdan şüphe etmişti.
Bu deneyim bana, "sadece bu yaşam" için yaptığım geriye dönük hipnoz çalışmalarıma, müşterilerimi herhangi bir şekilde yönlendirmemeyi kendime başlıca ilke edinerek, önceki yaşamlarını da dahil etme gereksinimini hissettirdi. Hipnoz sırasında önceki yaşamların ortaya çıkmasının nadiren görünen bir hadise olduğuna kendimi hazırlamıştım. Meğer, hiç de değilmiş. Sonunda sayısı binlere ulaşan müşterilerim yavaşça geriye, bu dünyaya geldikleri ana gittikten sonra, bu yaşamlarından önceki yaşam veya yaşamlarını, tüm ayrıntıları ile anlatmaya başlıyorlardı. Nirvana Kuruluşu personeli bu ayrıntıları genellikle paha biçilmez derecede kapsamlı San Bruno Arşivleri'nden tekrar tekrar hiç düş kırıklığına uğramadan araştırır, örneğin evet, kocası Willy isminde bir buğday çiftçisi olan, Margaret ve Marion isimlerinde iki çocuk sahibi, Selena Franklin isminde bir kadın gerçekten 1843 yılında Peoria, Illionis'de yaşamış gibi, benzeri ipuçları yakalarlardı. Doğrulamayı başardığımız her geriye dönük hipnoz çalışmasının kaydını tuttuk ve bu binlerce kayıt hala ofisimde dosyalanmış olarak bulunmaktadır.
Geriye dönük hipnozun en beklenmedik ve en sevindirici sonucu şaşırtıcı iyileştirme gücüydü. Bilinçaltına gömülmüş ve meydana çıkarılıp serbest bırakılmayı bekleyen önceki enkarnasyona ait anılarda, sorunun gerçek kaynağını bir kez daha ortaya çıkardıktan sonra, açıklanamayan fobileri ve kronik hastalıkları bulunan müşteriler kayda değer ilerlemeler kaydettiler veya tamamiyle iyileştiler. Bu keşif, araştırmalarımı daha da kamçılıyordu. Açıkçası, ister reenkarnasyon, ister mor benekli bir zürafa olsun, insanların fiziksel ve duygusal sağlığını iyileştirdiğine göre, bunun hakkında bilinmesi gerek her şeyi öğrenmek istiyordum.
Bu gelişmeleri, Santa Clara Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan Dr. Bill Yabroff da dahil, bir çok meslektaş ile sürekli tartışıyordum. O da benim gibi yorulmak bilmeyen bir araştırmacı ve aynı zamanda önceki yaşamlara kuşkuyla bakan açık fikirli biriydi. Ona hangi kaseti, öyküyü veya kuramı götürürsem götüreyim, tepkisi hiçbir zaman "Bu çok saçma" olmadı. Bunun yerine, her zaman ilgili görünerek, "Haydi, bunun doğru olup olmadığını bir araştıralım," derdi. Ona ebediyen minnettarım. Kastettiğim gerçekten sonsuza kadar minnettarlığımdır.
Bill'in en dikkate değer "doğruluk" araştırmalarımın birinde, ben bir şekilde ortada yoktum. Francine hakkında oldukça meraklıydı ve onun teoloji ve Öte Taraf hakkında verdiği bir çok dersine katılmıştı. Bir gün bana Francine'i sınamak için transa geçmeye istekli olup olmadığımı sordu. Kendim sürekli Francine'e karşı çıkıyor ve onu sınamaya çalışıyordum. Bu yüzden, Francine'e saygı duyan ve "dışarıdan" güvendiğim birinin onun güvenirliğini test etme fikrini hoş karşıladım.
Ne planladığını bana önceden söylemeden Bill ve Francine o gece ofisimde karşılıklı oturdular. Bill'in elinde, meslektaşlarına ve kendine ait yüzlerce dosyadan rastgele seçilmiş, şimdi ölmüş olan, eski yirmi hastanın isimlerinin yazılı olduğu bir liste vardı. Başka hiçbir şey yapmaksızın, teker teker bu isimleri okudu ve Francine'den her hastanın ölüm nedenini tanımlamasını istedi. Onun kuramına göre, eğer Francine gerçekten Öte Taraf'tan gelen biri ise, şimdi ölmüş olan bu hastaların bilgisine ilk elden erişimi olması gerekiyordu. Ama eğer bir düzenbaz ise, sadece tahminler ile konuşacak ve perişan olup sınavı geçemeyecekti.
Francine, yirmi hastadan ondokuzunun ölüm nedenini hiç yanlış yapmadan tüm ayrıntıları ile tanımladı. Tanımları yaparken, örneğin, "vurulmuş" veya "kafasından vurulmuş" gibi sıradan ifadeler kullanmıyor, bunun yerine, "Kendisini sağ şakağından vurmuş. Sol kulağının aşağısından kurşunun çıkış yarası var," diyordu.
Bill hayretler içindeydi. Yirmisinden ondokuzunun kendine özgü ölüm nedenini tahmin etme olasılığı biraz aşırıya kaçıyordu. Zihnini, bir şekilde, okumayı başarma ihtimalini de kolaylıkla eledi. Çünkü, listeyi hazırlarken ölüm nedenlerine, kısa bir an da olsa, özellikle bakmamaya dikkat etmişti. Bu yüzden, Francine'in zihin okuması için Bill'de bu bilgiler mevcut değildi. Bilinçaltından bile olsa, kendisinin bilmediği yanıtları onaylaması da mümkün değildi.
Francine'in "ıskaladığı" yirminci ölüm nedeni, aşırı dozda ilaç kullanımı ile ilgili bir vakaydı. O, alınan üç maddenin ölümüne neden olduğunu söylerken, ilk otopsi raporu iki maddenin kullanıldığını belirtiyordu. Bill, bu durumu olduğu gibi bırakamayacak kadar meraklı bir insandı ve hastanın ailesini aradı. Ailenin ikinci bir otopsi talep etmiş ve sevdikleri kişinin ölümüne, iki değil, üç maddenin karışımının yol açtığının belirlendiğini öğrendiğinde gerçekten çok şaşırdı.
Bill, bu öyküyü derslerinde ve konferanslarında anlatmaktan hoşlanırdı ve her zaman, "Sylvia önemli bir atılım yaptı," ifadesini sözlerine eklerdi. Bir çok kere, bu övgüyü bana değil, Francine'e hitap etmesini rica ettim, ama onu ikna etmeyi bir türü başaramadım.
O zamanlar, birbirimize düzenli olarak danıştığımız bir çok psikiyatr, psikolog ve hekim arkadaş, reenkarnasyon üzerine kendi araştırmalarını yapmaktaydı. Nihayet, reenkarnasyon konulu bir panel için, herkesin tıklım tıklım ayakta durduğu kalabalık bir dinleyici grubunun doldurduğu bir oditoryumda, bir haftasonu biraraya geldik. Münasebetsiz bir davet ve karşılamadan dolayı ilk başta biraz huzursuzluk hissettim. Neredeyse "Beş zeki değerli doktor ve Sylvia" olarak takdim edilmemizin daha uygun olacağını düşünecektim. Ama, doğruluğu kanıtlanmış geriye dönük hipnoza ait elimde öyle çok kaset vardı ve çalışmalarımın doğruluğuna öyle fazla güveniyordum ki, çekingenliğim çok fazla sürmedi.
Panele başlamadan önce, kürsüde gönüllü bir dinleyici üzerinde geriye dönük hipnoz yapma olasılığını aramızda tartışmıştık. Meslektaşlarım bu konuda isteksizdi. Benim tavrım ise, her zaman olduğu gibi: "İşe yararsa yarar, olmazsa olmaz. Ama bunu denemeden asla bilemeyiz," olmuştu.
Bir avuç dolusu insan gönüllü oldu ve içlerinde, bu reenkarnasyon saçmalığına pek de inanmayan ama doğru olup olmadığına bizi dinledikten sonra karar verecek kadar sabırlı görünen, iyi giyimli ve çekici bir genç adamı seçtim.
Hipnoza başlamadan önce, ona kendisine sıkıntı veren herhangi bir fobisi veya duygusal sağlık problemi olup olmadığını sordum. Sağ ayağında doktorların uzun süredir tedavi edemediği kronik bir ağrı olduğunu söyledi ve fobi olarak da, ne kadar başarılı olursa olsun veya başarılı olmak için ne kadar çabalarsa çabalasın, insanların onun gerçekte ne kadar yetersiz olduğunu anlayacağı ve arkasından güleceği ile ilgili bir korkusu olduğunu itiraf etti.
İyi bir denekti, istekli ama çok fazla hevesli değildi ve hipnoz edilmesi kolaydı. Dinleyicilere hipnozun işe yaradığını ve hipnoz yapılan kişinin seans sırasında rahat kalabildiğini göstermek ve onu yönlendirmediğimi, tüm bilgilerin benden değil ondan geldiğini ispatlamak için, onu yavaşça geriye götürdüm. Bu yaşamının en başına, doğumuna, anne karnında bulunduğu ve sonra da, bundan önceki yaşamda öldüğü ana doğru sabırla geriye gittik.
Ve sonra, hepimizin gözleri önünde ve benden hiçbir ipucu almaksızın, sağ ayağı sanki deforme olmuş gibi birden içeri döndü ve özgüvenli birinin sergilediği tüm davranışlar gölgelenerek utangaç, üzgün ve çekingen birine dönüştü.
Ona bugünün tarihini sordum. Bana 154 yıl önceki 1821 tarihini verdi.
Kürsüye ilk geldiğinde söylediğinden farklı bir isim ile kendisini tanıttı. Kuzey California'da bir şehir yerine, Virginia'da küçük bir kasabada olduğumuzu düşünüyordu. Kısa yaşamı mutsuz geçmişti. Bu dünyaya doğuştan sakat, yumrulu bir sağ ayak ile gelmişti; bu yüzden, kendisini ailesine utanç veren bir yük olarak hissediyordu ve sınıf arkadaşları arasında alay konusu olan yalnız ve mutsuz bir çocukluk geçirmişti.
Yaşamım boyunca asla bir sahtekar kullanmadım veya kendim bir entrikaya alet olmadım. Güvenilirliğimi, kariyerimi ve yaşamımı adadığım işimi, asla ucuz bir hile uğruna kaybetmeyi göze alamam. Eski yaşamların şimdiki yaşamlar üzerindeki gücünü daha etkili göstersin diye birisini kiralamış olamazdım.
Her çeşit korkuyu ve acıyı, hücre belleği aracılığı ile, bir yaşamdan diğerine taşımaktayız ve ancak ruhsal zihnimiz onların gerçek kaynağını bir kez ortaya çıkardıktan sonra, bunlardan tamamiyle kurtulabiliriz. O özel öğleden sonra hipnoz ettiğim genç adam, aylar sonra bana, bir daha asla ayağında rahatsızlık hissetmediğini ve insanların arkasından güldüğü hissine artık kapılmadığını bildirdi.
Aynı deneyi binlerce kez yapıp hep aynı sonucu elde etmelerine karşın, hala inanmayı red eden en kuşkucu bilim adamları bile bu durumda aptal yerine konulurlar ve ben de bir aptal değilim. Kişisel olarak binlerce müşterimin önceki yaşamlarına dair kristal kadar net olan anılarına tanık olmak ve daha sonra, önceki yaşamların doğruluğunu ispatlamak, tüm bu zaman boyunca Francine'in, her zaman olduğu gibi, haklı olduğunu bana bir kez daha gösterdi: reenkarnasyon, ruhlarımızın ebedi yolculuğu için Tanrı'nın merhametli, sevgi dolu ve mantıklı bir tasarımıdır. O zamanlar ona inanmak istememiştim, ama şimdi inanmak için çok fazla kanıtım vardı.
Ve önceki yaşamlara ait anıların doğru olduğunu, kayıtlar ile karşılaştırarak ispatladıktan sonra, tüm bu geriye dönük hipnoz çalışmalarında ortaya çıkarmadığımız diğer anılardan ve bir müşteriden diğerine ve diğerine ve diğerine, değişmeden anlatılan neredeyse aynı anımsamalardan ve önceki yaşamlarında öldükleri andan bu yaşamda doğdukları ana kadar bulundukları Öte Taraf'taki yaşamlarına ait anılardan nasıl kuşku duyabilirdim ki?
Her kıtadan, ırktan, kültürden ve Budist'ten Yahudisine, Müslümanından, Şinto dinine inanana, Taoist'den Methodist'e kadar her dinden binlerce müşteri üzerinde geriye dönük hipnoz çalışması yaptım. Ölüm deneyimi ve Öte Taraf hakkında anlatılanlar her birinde ama her birinde hemen hemen aynıydı. Bazı insanlar "asli yuvamız"a tekrar döndükleri ilk anda müzik duyarken, bazılarının çok daha sonra duymaları gibi, her şey göz önüne alındığında çok da önemli olmayan, bazı çelişkiler tesbit ediyordum. Hepimizin bu dünyaya aynı yerden gelmiş olduğu ve yaşamımız sona erdiğinde yine aynı yere gideceğimizin kanıtı ezici bir üstünlükle galip geliyordu. Yaşamda algıladığımız fikir ayrılıkları ve önyargılar tamamiyle insan yapımıydı ve hep birlikte Öte Taraf'tan tekrar baktığımızda, bunların ne kadar saçma olduklarını anlayacaktık.
Müşterilerimin önceki yaşamlarına ait anılarını doğrulamak için nasıl San Bruno Arşivleri'nden ve diğer tarafsız kaynaklardan yararlanıyorsam, onların Öte Taraf hakkında anlattıkları anıların ayrıntılarını doğrulamak için yine tarafsız kaynaklarım vardı:
-- Yedi yaşımdan beri yorulmak bilmeden bana Öte Taraf'ı anlatan, soruları yanıtlayan ve orada yaşayan Francine,
-- 3. Bölümde anlatacağım kısa bir an ölüp tekrar yaşama döndüğüm bir deneyimim ve ruhun bedenden ayrılıp kendi başına keşfe çıktığı Öte Taraf'a yapılan astral seyahatlerim,
-- Sayısız müşterinin benimle paylaştığı ölüp tekrar yaşama döndüklerine yaşadıkları deneyimler,
-- Deli olduklarını düşünürüm diye bir çoğunun korkup anlatmaya çekindiği binlerce müşterinin Öte Taraf'a yaptıkları astral seyahatlere ait öyküler,
-- Anneannem Ada'dan oğlum Christopher'a, torunum Angelia'dan kilisem Novus Spiritus'un personeline ve rahiplerine kadar yaşamımda en çok güvendiğim ve sevdiğim bazı insanların Öte Taraf'a yaptıkları astral seyahatlere ait anlattıkları zengin ayrıntılar - bunlardan bazıları, ziyaret ettikleri muhteşem yerlere ait çizimleri ve "asli yuvamız"ı tekrar keşiflerini bu kitabın arkasında bizimle paylaştılar.
-- Hepsinin en ilginç olanı, Francine'in de ötesinde, Öte Taraf'a ait bir kaset. Bu olay olduğunda, kendim bizzat tanık olmasaydım, inanabileceğimden emin olamazdım.
Yirmi yıl önceydi. Kırklı yaşların sonunda Susan isminde bir müşteri üzerinde geriye dönük hipnoz seansı uyguluyordum. Her zaman olduğu gibi ses kayıt cihazı çalışmaktaydı. Bu ve önceki yaşamı arasında bulunduğu Öte Taraf'taydı ve kağıt tomarlarının yerleştirilmiş olduğu sonsuzluğa uzanan rafları ve koridorları ile kubbeli bir binayı anlatıyordu. Diğer bölümlerde okuyacağınız üzere, bu binayı oldukça iyi biliyordum ve bunun görkemli Kayıtlar Salonu olduğunu hemen anladım.
Ne daha önce ne de daha sonra, benzer bir seans yaşadım. O, daha derinlere indikçe ve tanımlarını daha ayrıntılandırdıkça, Susan'ın Kayıtlar Salonu'na yaptığı ziyarette tarafsız bir gözlemciden daha fazlası olduğumu farkettim. Orada onunla birlikteydim. Şaşırmış ve heyecanlanmıştım, ama bunu farkettiğimde, herhangi bir şekilde onu etkilememek veya yönlendirmemek için ağzımdan tek bir sözcük kaçırmaktan kendimi alıkoydum.
Benim bir şey söylememe gerek kalmadan, o "Sen de burada benimle birliktesin" dediğinde hayrete düştüm. Yine de bir şey söylemedim.
Kayıtlar Salonu boyunca birlikte yürümeye devam ettik, onun yanında sessizce yürürken odada ne görüyorsam, hepsini tam olarak yüksek sesle bana anlatıyordu ve sonra, bir başka raflı koridora vardığımızda, incecik kumaştan uzun mavi bir elbise giymiş koyu saçlı güzel bir kadının bize doğru geldiğini gördüm. Onun, Susan'ın Ruhsal Rehberi ve isminin de Rachel olduğunu biliyordum.
Yine ağzımdan tek söz çıkmadı ve yine bana gerek kalmadan Susan konuştu: "Birisi daha bizimle birlikte."
Hissettiğimden daha soğukkanlı bir ses ile sadece, " O kim?" diye sordum.
"Bir kadın," dedi. "Koyu saçları var. Neden olduğunu bilmiyorum ama, Ruhsal Rehberim olduğunu düşünüyorum."
Tam Susan bunu söylediği anda Rachel bizi gördü ve "Susan!" diye seslendi.
Ben daha herhangi bir tepki veremeden, Susan nefesi kesilerek, "Bunu duydun mu?" diye sordu.
"Neyi duydum mu?" Kalbimin çarpmasını artık duyabiliyordum.
"Benim ismimi söyledi," diye heyecanla yanıtladı.
Ama bu heyecan, seansın kasetini birlikte tekrar dinlediğimizde, her ikimizin de hissettiği heyecan ile karşılaştırılamazdı.
Kasette, benim "O kim?" diyen sesimden sonra, Susan'ın "Koyu saçları var. Neden olduğunu bilmiyorum ama, Ruhsal Rehberim olduğunu düşünüyorum," diyen sesini duyduk.
Ve daha sonra duyduğumuz ise, Susan'ın ve benim sesim kadar berrak, üçüncü bir kişinin sesiydi: "Susan!"
Öte Taraf'a ait seslerin bu boyuta geçip farkedilmeyi içtenlikle bekleyerek bize seslendikleri, ruhlarımızın ölümsüzlüğünün mutlak ispatı olan bu kaseti ve diğerlerini hala saklamaktayım.
Bazı dar kafalı şüpheciler, Öte Taraf'a ve ölüme ait deneyimlerin oksijen yokluğundan kaynaklanan halüsinasyonlardan dolayı olduğunu iddia etmektedir. Bu kişilerin benimde temasa geçip, sayısı binleri aşan müşterimi, personelimi, kilisemin rahiplerini, oğlumu ve torunumu, onlar oksijensiz kaldıkları farketmeden ve bundan yakınmadan, benim onları nasıl oksijensiz bırakmayı becerdiğimi bir gün bana anlatmalarını umuyorum.
Diğerleri, kuşkularını dini tartışmalar üzerine kurmaya çalışıyorlar ki, bu beni her zaman etkilemiştir. Büyük dinlerin çoğu, ruhların ölümden sonra yaşadığı düşüncesini benimsemektedir. O zaman, ruhlar ile iletişim kurma düşüncesi neden bu kadar tuhaf geliyor?
Ayrıca, dine ve maneviyata beslediğim ve her gün büyüyen tutkum şimdi ve her zaman tüm inançlarımı doğrulamıştır.
2. DİN VE ÖTE TARAF: DAHA FAZLA SORU, DAHA FAZLA YANIT
Lutherci, Yahudi, Katolik inançlarına ve Piskopos idaresine bağlı bir aileden gelen bir kızın, Reenkarnasyon ve Öte Taraf hakkında mutlak bir kesinliğe ulaşıncaya kadar, dini eğitime bir hayli sırtını dönmek zorunda kaldığını düşünmüş olabilirsiniz. Ama, bu süreç böyle gelişmedi. Bu süreçte, benimseyerek çalıştım, etraflıca araştırdım ve sonunda, maneviyatımı sürekli geliştirerek, Tanrı ile ilişkime sağlam ve sarsılmaz bir temel atıp, yaşamımdaki diğer her şeyi bu temel üzerine oturtturdum.
Katolik Kilisesi ile tanıştırıldığımda beş yaşındaydım ve bu başlangıcın esin kaynağı dini eğitim değil, disiplindi. Kaba veya yıkıcı bir çocuk olduğumu söyleyemem, ama insanların, nazikçe, "ele avuca sığmaz" dedikleri türden bir çocuktum. Anneannem Ada, "çocukluk coşkum" olarak düşünmeyi tercih ettiğim taşkınlığımı, Katolik okulundaki rahibelerin daha iyi dizginleyebileceklerine karar vermişti.
Başından beri sınıf arkadaşlarımın arasında göze çarpan biri oldum ve çoğu zaman bunun işime geldiğini de söyleyebilirim. Okul başlamadan önce sınava sokuldum ve henüz beş yaşında, yuvaya değil, ikinci sınıfa yerleştirildim. Aynı zamanda, "olayları bilen" tuhaf küçük bir kız olarak mahallede kötü bir şöhret de kazanmıştım. Ve hepsinin içinde rahibeler için en heyecan verici olanı, Protestan/Yahudi inançlarının ağır bastığı bir evden gelen biri olarak, din değiştirmeye ikna edilecek bir ilgi odağı olmamdı. Geçit töreninin en başında yürümek ve çiçekten tacını Kutsal Bakire'ye yerleştirmek gibi görevler ile şereflendirilerek özel bir itibar görüyordum. Bu özel ilgi Katolik olma fikrini bana aşılamak için gösteriliyordu. Öyle tesir altında kalmıştım ki, sonunda, Katolik Kilisesi'nde vaftiz edilmek için, ilk önce anneannem Ada'yı ve sonra tüm aileyi ikna ettim.
Katoliklik hakkında sevdiğim ve her zaman seveceğim bir çok şey oldu. Rahibelere ve onların Tanrı'ya derin bağlılıklarına hayrandım. Dinsel törenlerin kutsal ve güzel gizeminde huzur buluyor ve bu törenlere heves duyuyordum. Anneannem Ada, bana melekler hakkında her şeyi anlatmıştı ve burada da melekleri takdir eden öğretmenler vardı. Belki de, her şeyin ötesinde ansızın, anlaşıldığımı hissetmiştim. Azizler ve hatta, uzakl







