Bazı deyimlerin hikayeleri
Thursday, 20. April 2006, 22:45:34
ABAYI YAKMAK
Birisine aşık olmak, tutulmak, gönül vermek mânâsında kullanılan bir
tabirdir.
"Aba", bilhassa tekkelere mensup olan dervişlerin giydiği, kalın yün
kumaştan, elbise üstüne giyilen bir çeşit üstlüktür. Eski tekkelerdeki
klasik olarak bir cami veya mescidin yanı sıra, şadırvanlı bir iç avlu
bulunurdu. Bu dört köşe avlunun etrafında dervişan hücreleri, büyük bir
dersane, mutbak, kiler ambar gibi binalar olurdu.
Kış aylarında dershanenin ocağı hani hani yanarak içeriyi ısıttı. Böyle
bir dergâhta bir gün, sırtlan abalı dervişler, şeyh efendinin dersine ve
tavvuf bahsinde anlattıklarına o kadar dalmışlar ve kendilerinden
geçmişler ki, arkası ocağa dönük olan bir dervişin sırtındaki abası yanan
derviş bile kendi sırtından çıkan dumanı fark etmemiş. Ar aşkına, yâr
aşkına (Allah aşkına) yanan derviş, dünya ateşinin farkına varmamış.
Bu olay, dilimize, şimdilerde "argo" olarak kabul edilen deyimi
kazandırmış.
ATI ALAN ÜSKÜDAR'I GEÇTİ
Becerikli, kurnaz, eli çabuk olanların, bir işi ötekilerden daha önce
sonuçlandırdığını belirten, "İş işten geçti" anlamında bir deyim.
Bolu Bey'ine başkaldıran, çoğunlukla ünlü halk şairi ile karıştıran eşkıya
Köroğlu, bir gün atını çaldırmış. Köroğlu, değerli ve akıllı bir hayvan
olan atını aramak için diyar diyar dolaştıktan sonra, İstanbul'da satılık
hayvanlar arasında kendi atını bulmuş. O'nu tanımayan satıcıya müşteri
gibi görünmüş. Önce şöyle bir binip deneyeceğini, sonra satın alacağını
söyleyerek ata atlamış, hayvan da bir binip deneyeceğini, sonra satın
alacağını söyleyerek ata atlamış, hayvan da sahibini tanıdığından, atı
mahmuzlamasıyla şimşek gibi fırlayıp kaybolmuş. Kıyıya varınca da sala
fazla para verip Üsküdar'a çektirmiş. Öfkesinden küplere binip izlemeye
yeltenen at cambazına, kalabalıktan biri seslenmiş:
Beyhude çabalama atı alan Üsküdar’ı geçti. O adam Köroğlunun kendisi idi.
AYAKLARI SUYA ERDİ
Hatasını anladı, gerçeği buldu, anlamına bir deyim.
Uykuda gezme hastalığı olan kişilerin yatağı etrafına, sahanlar ve
tepsiler içinde su koyarlarmış. Hasta, uyku arasında yataktan kalkıp
yürürken ayaklan bu sulara deyince uyanırmış.
Günlük hayatta, yanlış bir iş yapmağa yeltenirken, herhangi bir ikaz
üzerine hatasını anlayarak vazgeçen ve doğru sapanlar için "ayaklan suya
erdi" deyimi kullanılır.
ALTI KAVAL ÜSTÜ ŞİŞHANE
Beceriksizce giyinmiş, giysilerini birbirine uydurup yakıştırmamış, yeni
ile eskiyi bir anda giyinmiş kişilere söylenen bir deyim.
Tüfek çeşitleri arasında, avcıların kullandığı, adına çifte denilen bir
cins tüfek vardır. Çiftlerde paralel namlulardan birisinin, kaval, yani,
yivsiz, setsiz olup, saçma atmaya yarayan namlu yapmış, üstüne de şişhane
denilen geniş çaplı namlu takmış.
Bu uydurma durumu ile tüfek gülünç bir hal almış. Öteki avcılar arasında
alay konusu olmuş. "Altı kaval, üstü şişhane, ne biçim tüfek bu böyle"
demişler. Bu deyim de bu hikayeden kalmış.
AKLI KESMEK
Deyiminin kullanıldığı söz gelişi:
Bir işe girişmeden önce, onu yapmak akıl gücünün ve kabiliyetlerinin
elverişli olup olmadığını tartmak, yollamak ve hesaplamak gerektiğini
belirtmek için söylenen bir deyim.
Bu ünlü tâbirin hikâyesi şöyledir:
Bilindiği gibi, Halk arasında Lokman Hekim diye ün salan meşhur bilgin ve
filozof İbni Sina (Ebu Al'i Hüsyeyin) -980-1037 aslen Belh şehrinin
yerleşmiş bir Türk ailesinin çocuğudur.
Samani Devletinin başkenti olan Buhara yakınlarındaki Afşan kasabasında
doğdu. On yaşında Kur'anı ezberledi, 18 yaşına kadar devrinin bütün
bilimlerini okuyup en yüksek dereceyi buldu. En çok Tıp dalına merak etti,
tıpla uğraştı.
Yüzden fazla eseri olup Doğu ve Batı dillerinin hepsine tercüme
edilmiştir. Eserlerin pek çoğu: Tıp, Fizik ve Astronomiye aittir. İbni
Sina, tahsil hayatının ilk çağlarında (Riyaziye) denilen Matematik
derslerim pek kavrayamamıştı. Bir türlü aklı eriniyordu.
Bir gün kırda gezerken bir kuyu gördü. Kuyunun ağzında mermerden oyulmuş,
çember şeklinde bir bilezik vardı, kuyu ağzının büyüklüğüne göre yapılmış
ve konulmuş olan bu taşa dikkatle baktı, mermer bileziğin iç tarafları,
kova ipinin sürtüşmesiyle sanki oluk oluk oyulmuş ve kesilmiş gibiydi.
Kovanın bağlı bulunduğu urgan, kuyu dibine her iniş ve çıkışta bu mermere
sürte sürte onu aşındırmış ve nerede ise kesecek kadar derin oluklar
vücuda getirmişti... Büyük bilgin daha çocuk yaşta idi, fakat bu olay ona
çok tesir etmişti.
Derin derin düşündü ve şöyle dedi:
-Urgan gibi yumuşak bir cisim nasıl oluyor da Mermer gibi en sert ve çetin
bir taşı böyle kesiyordu? demek ki herhangi.bir işte azmetmek, çaba
harcamak, sabır, sebat ve direniş göstermek başarının temeliydi.
Urgan mermeri nasıl kesmiş ise, benim aklım da matematik derslerini aynı
şekilde ve zaman harcayarak kesebilir.
O günden sonra Matematik derslerine büyük bir sebat ve dikkale sarıldı ve
sonunda muvaffak olup eserler yazdı.
Dilimizdeki: (Aklın kesiyor mu?) deyiminin kökü bu olaydan geldiği
söylenmektedir.
ARKANIZ DENİZ ÖNÜNÜZ DOMUZ
Bir gayeye ulaşmak için, iyi karar vererek bir işe başlayınca; sonuca
varmak için çaba göstermenin daha iyi olacağını, yanda bırakmak veya geri
dönmenin daha tehlikeli olduğunu anlatmak için söylenen bir deyim.
Endülüs'ü fetheden ve Müslüman bir kumandan olan İbni Zeyyad, Hazar
Türklerinden Afrika'ya göç etmiş bulunan Berberi kabilesine mensuptu.
Babası Zeyyad Müslümanlığı kabul etmişti. Endülüs'ü almaya gönderilen
Tank, 711'de kendi adını taşıyan Cebel-i Tank sahiline çıktı. Askerlerinin
geri çekilme ümidini kırmak için gemilerini yaktıktan sonra, onlara
hitaben: "Önünüzde düşman, arkanızda deniz; zaferden başka selamet yolu
yoktur", dedi.
Türk asıllı cesur kumandanın bu sözü dilimize böylece yerleşti.
AĞZINLA KUŞ TUTSAN NAFİLE
Bir kişi kendini, ya da yaptığı bir işi, karşısındakine bir türlü
beğendiremediği, sevdiremediği hallerde söylenen bir deyim.
Bu tabirin hikayesi, Osmanlı devrinden kalmadır.
Osmanlı Devletinin güçlü zamanlarında, Fransa ile iyi ilişkiler kurulmuş,
bu arada, İspanya Kralım ezmek için Osmanlı Devletinin desteğini gören
Fransa, Osmanlı Padişahını en büyük hükümdar olarak tanımıştı. Akdeniz'de
Türk bayrağı çekerek, Barbaros'un enirine giren Fransız donanması gibi,
Fransız ordusu da Osmanlı desteğine güveniyordu.
O devirlerde, Topkapı Sarayı'nın arz odasında, huzura kabul edilmeyi
bekleyen Fransız elçisi. Kızlar Ağasına, işinin önemli ve acele olduğunu
bir türlü anlatamamış, içeri alınmayı sağlayamamıştı.
Bin bir rica ve ısrar sonunda Kızlar Ağası, sabırsızlanan elçiye şöyle
dedi:
-Siz ne lâf anlamaz adamlarsınız yahu! Şevketli Sultanımız hazretleri
bugün çok hiddetli. Demincek bir Frenk hokkabaz burada idi. Adamcağız ne
hünerler gösterdi: Külahının altından tavşanlar çıkardı, alev alev yanan
demir çubuklan ağzında söndürdü, sekiz arşın uzaklıktaki iğneye iplik
taktı, havaya bir kuş uçurdu, uçun kuşa bir şeyler söyledi, kuş gelip
ağzına kondu, o da ağzıyla ayaklarından yakaladı. Sultanımız onu bile
huzurdan kovdu. Senin anlayacağın, ağzınla kuş tutsan nafile; ama daha
büyük hünerlerin varsa bir kere Zat-ı Şahaneye arz edeyim.
ANASININ ALGISI BAŞINDA İMİŞ
Daha çok kadınlar arasında kullanılan bir deyim, herhangi bir tehlikeyi
ucuz atlatan kadınlar için söylenir.
Algış, sevgi, vergi, çalgı kelimeleri gibi, "almak" yükleminden türemiş
olan "algı" kelimesinin değişmesi ile ortaya çıkmış bir kelimedir.
Geleneklerimiz arasında "Gelin almaya gitmek" özel bir yeri olan, güzel
bir törendir.
Ana-baba evini terk eden, yeni bir yuvaya, yeni bir yaşantıya giden gelin,
gelecekteki hayatı ile ilgili olarak tedirginlik ve kuşku içinde olurdu.
Kızının, yeni yuvasında, bolluk, bereket, sağlık ve mutluluk içinde
yaşamasını isteyen anası, gelinin başını okuyup üfler, dua eder, geleceği
için iyi dileklerde bulunur. Buna "Algış Duası" denir.
AKIL TOKMAĞI
Kişinin aklını başına getiren, olumlu yöne döndüren, ani olaylardan söz
edilirken, akıl tokmağı deyimi kullanılır. Eskiden sinirleri bozulanları,
evliyalara, türbelere götürüp, okuturlardı.
Türbenin postnişini, türbedar olan zat, hastayı muayene eder, sonra ya alı
koyar veya başka bir türbeye götürülmesini tavsiye ederdi.
Bazen, birkaç gün için türbede bırakılan hasta, gündüzleri türbedar
tarafından okunup, üflenir, kimi zaman, akıl Tokmağı denilen, ağaçtan
yapılmış bir tokmağı türbedar, ansızın hastanın başına hafiften indirirdi.
Habersiz başına indirilen tokmak darbesiyle hasta, aklını hafızasını
yeniden toplardı. Belki de şimdiki şok tedavisinin elektriksiz bir çeşidi
olan bu usul, kişilerin üzerinde ani ve olumlu tesiri olan olaylarda, akıl
tokmağı deyiminin kullanılmasına neden olmuştur.
ASLINA HUUUUU... NESLİNE ......
Bazen, soysuz, yerini hak etmeyen kişiler de yüksek yerlere gelir. Ama
zaman zaman küçük, soysuz davranışlarla kendini belli eder. Bu gibi
kişiler için söylenen "aslında huu, nesline huu" deyiminin yakıştırma
hikayesi şöyledir:
Vaktiyle bir hükümdar, vezirlerine emir vermiş: "Her kim bana Hızır
Aleyhisselâmı bulur, getirirse, onu zengin edeceğim."
Kimse bu işe cesaret edememiş. Çok fakir bir ihtiyar adam, uzun uzun
düşündükten sonra; "Şurada kaç gün ömrümüz var. Karım da, ben de bu yaşa
kadar yoksulluk içinde yaşadık. Bu işi yaparım diye ortaya çıkıp,
Padişah'tan zaman istersem, hiç değilse o zaman süresince rahatlık ve
bolluk içinde yaşarız. Süre dolunca, ortadan kayboluruz" demiş. Kadıncağız
da razı olunca, sarayın yolunu tutmuş.
Hükümdar, ihtiyara kırk gün gün süre tanımış. Kırk gün içinde Hızır'ı
bulup getirmezse, başından olacağını söylemiş.
İhtiyarla karısı, kırk gün bolluk ve mutluluk içinde yaşamışlar. Yemiş
içmiş, rahat etmişler, kırkıncı gün kaçmayı planlamışlar ya, uyuya
kaldıklarından, becerememişler.
Saray adamları, erkenden gelip almış ihtiyarı, saraya götürmüş. Saraya
giderken, cüceye benzer biri, ihtiyarın arkasına takılmış. İhtiyar adam,
hükümdarın ayaklarına kapanmış, yoksulluk yüzünden yalan söylediğini
anlatıp, af dilemiş.
Hükümdar, ateş püskürerek, en büyük vezirine sormuş:
-Sen söyle, koca Vezirin, bu herife ne ceza verelim?
-Hakanım bu adamı kırk katırın kuyruğuna bağlayıp süründürelim, demiş
büyük vezir.
-Aslında huuu... nesline huuu... diye seslenmiş ihtiyarın yanındaki cüce
Hükümdar ortanca vezirine de sormuş. Ortanca vezir:
-Hükümdarın, bu herifi keşkeş gibi ezelim, leşini köpeklere verelim, demiş
Cüce tekrar konuşmuş:
-Aslına huuu... nesline huuu....
Hükümdar, küçük vezirine de sormuş: "Sen ne dersin" diye.
-Yüce Hakanım, demiş küçük vezir... Bu zavallı ihtiyar zaten ömrünün
sonuna gelmiş. Yokluk yüzünden bir yalancılık etmiş. Büyüklük şanına
bağışlamak yakışır... Bağışlayın gitsin.
-Aslına huuu... nesline huuu... Diye duyulmuş cücenin sesi yeniden.
Hükümdarın dikkatini çekmiş; ihtiyara sormuş:
-Cüce, Hükümdarın yanına yaklaşarak selâm vermiş:
-Ey hükümdar... demiş. Senin büyük vezirinin babası katıra idi. Ondandır.
Ortanca vezirin babası keşkeşçi idi. Herkes babasının izini güder. Şu en
küçük vezirin yok mu? İşte onun babası da yine vezirdi. Vezir oğlu vezir
olan vicdanlı insan, şu zavallı ihtiyarın bağışlanmasını senden istedi. Bu
nedenle deminden beri hepsine "Aslına huuu... nesline huuu..." dedim.,
Hakanın merakı bir kat daha artmış:
-Peki, sen kimsin? Bunları nereden biliyorsun? diye sormuş.
-Ya sen bugün kimi bekliyordu? diye sormuş cüce, bir düşün ve hatırla
bakayım.
Sonra, küçük veziri işaret ederek:
-İşte vezir.
Kendini işaret ederek:
-İşte Hızır.
deyince, oracıkta kayboluvermiş.
AYIKLA PİRİNCİN TAŞINI
Bir zorluğu çözümlerken, bir engeli ortadan kaldırmaya uğraşırken, bazen
hiç beklenmedik sürpriz olayları çıkar ve daha büyük engeller karşımıza
dikilir. O zaman "Ayıkla pirincin taşım" deyimini kullanırız. Tabirin
hikayesi, Osmanlı tarihine dayanır, Yavuz Sultan Selimin Yemen'i Osmanlı
topraklarına katmasından bir süre sonra, Yemen'de isyan çıkmış, uzun
uğraşmalar sonunda Yemen Fatihi Sinan Paşa, duruma hakim olmuş; Yemen
bundan sonra 400 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştı..
Söylentiye göre, Sinan Paşa'nın askerleri bir gün çölde konaklamış. Yemek
pişirmek üzere, hasır torbalar içindeki Mısır pirinçlerine yere serdikleri
büyük bir çadırın üstüne dökmüş ve taşlarını ayıklamaya başlamışlar.
Bu sırada bir firtına çıkmış ve rüzgârın savurduğu bir kum bulutu,
pirinçlerin üstüne inerek, ufak bir tümsek halinde yığılmış.
Kumların altında kalan pirinçlere bakakalan yeniçeriler arasından şakacı
bir asker, arkadaşlarına:
-Biz Allah'ın nimetini taşlı diye beğenmiyorduk, bizim gibi günahkâr
kullara üç beş taş az bile gelir. Asıl şimdi ayıklayın bakalım pirincin
taşını. Ulu Rabbimiz, Kabe'ye hücum eden fil sahiplerinin başına Ebabil
kuşlarından taş yağdırmıştı. Bizim başımıza da daha büyük taş yağdırmadan
hemen tövbe edelim diyerek arkadaşlarını güldürmüş.








enes # 23. November 2009, 14:53
enes # 23. November 2009, 14:53
enes # 23. November 2009, 14:54
enes # 23. November 2009, 14:54