Skip navigation.

GÜRBÜZ ÇAMKERTEN GENEL KÜLTÜR ANSİKLOPEDİLERİ

WEB SİTELERİ

YERYUVARI TARİHİ BOYUNCA, CANLILAR ALEMİNDEKİ DEĞİŞİM VE DÖNÜŞÜMLER


Yeryuvarı Yıllıkları Kayıtlarından, Yeryüzünde Hayatın Oluşum Ve Gelişiminin Ortaya Çıkarılması
Yukarıda anlatılan dış dinamik olaylar sonucu, tabaka dediğimiz yıllıklar, yeryuvarının çukur yerlerinde (genellikle denizler ve göllerde) yıl be yıl depolanmaya başlanırlar. Daha sonra iç dinamik olaylar sonucu birkaç on milyon yıllık bir süreç içinde gerçekleşen orojenez (dağ oluşumu) olaylarıyla kıtalara (karalara) yamanarak, ciltlenmiş ve raflara kaldırılmış dosyalar misali, yeryuvarının geçmiş dönemlerinin arşivlerini oluşturmak üzere, dünyamız üzerinde depolanırlar.
Spitzberg’den yeryuvarı yıllıklarının yaklaşık 600-850 milyon yıl öncelerine ait kayıtları içeren metamorfizmaya uğramamış tabakalar (Knoll 1991'den).
Yerbilimciler, yeryuvarında şimdiye kadar oluşmuş bu “arşiv tabakalarını” sıraya koyarak (hangisinin daha eski, hangisinin daha yeni olduğunu belirleyerek), tek tek incelerler ve bunların sonucunda da, dünyamızda eskiden neler olmuş, neler bitmiş olduğunu, oldukça ayrıntılı bir şekilde ortaya koyarlar. Yerbilimciler, tabakaların veya diğer tür kayaçların mutlak yaşlarını saptamanın sistemini de keşfetmişlerdir. Bu da doğadaki mevcut temel kimyasal elementlerin “izotop” denilen farklı ağırlıktaki ama aynı kimyasal özellikteki “ikizlerinden” yararlanılarak olmaktadır. Uranyum, potasyum, karbon, vs. gibi çoğu temel kimyasal elementlerin, birer nötron fazlalığı veya azlığı olan “izotop” kardeşleri vardır. Bu izotop kardeşlerin kimisi sabittir, zaman içinde değişmezler. Ama bazıları, sabit değillerdir ve belirli kurallar çerçevesinde parçalanarak, daha başka temel elementlere ve atom parçacıklarına parçalanırlar. Bu parçalanma süresi, zamana bağlıdır. Bir kayaç oluştuktan sonra, o kayacın içinde hangi tür elementlerin hangi oranlarda bulunduğu laboratuarlarda çok hassas olarak ölçülebilmekte ve bu oranların ne kadar zamanda oluşabilecekleri hesaplanarak, kayacın oluşum yaşı saptanabilmektedir. Bu sayede, yerbilimciler, hem göreli olarak, yani alttaki tabakaların daha yaşlı, üsttekilerin daha genç dönemleri temsil ettikleri olgusu yanında, herhangi bir kayaç parçasının mutlak yaşını da saptayarak, kaç milyon yıl öncesine ait olduğunu yaklaşık % 5 lik bir hata payı çerçevesinde belirleyebilmektedirler.
Şimdi söz konusu olan konu “hayat” olduğuna göre, biz burada hayat hakkında yeryuvarı arşivinde mevcut bilgilerin kısa bir özetini sunmaya çalışacağız. Eski zaman canlılarını araştıran bilim adamları olan “paleontolog veya paleobiyologlar” yeryuvarı tarihi boyunca oluşmuş olan tüm tabakaları yaprak yaprak inceleyerek, “hayatın tarihsel gelişimini” adım adım izleyebilmektedirler.
4.6 milyar yıllık bir geçmişe sahip olan yeryuvarının, ilk bir milyar yıllık döneminin çok sıcak olduğu, bu nedenle de, üzerindeki su kütlesinin sürekli buhar halinde olması nedeniyle, deniz veya göl gibi “kayıt tutucu, yani tabaka oluşturucu” ortamların olmadığı anlaşılmaktadır. Hayat suya bağımlı bir olaydır. Bu nedenle, deniz veya göl gibi sulu ortamların mevcut olmadığı bir dünyada, hayat olması da beklenemez. Dünyamızın oluşumunu takip eden süreçte, gittikçe soğumaya başlaması nedeniyle, yüzeyinde sert bir kabuk oluşumu başlar. Bu arada, atmosferde buhar olarak bulunan H2O da, sıcaklığın düşmesi sonucu, “suya” dönüşür ve bu şekilde yeryuvarında ilk karalar ve denizler oluşmaya başlar.
İlk Aşama: Dünyamızın İlk Sakinleri Prokaryotik Arkeo-Bakterilerdir.
A)- Dünyamızın en eski canlı kayıtlarına, yaklaşık 3.5 milyar yıl öncelerine ait olan tabakalarda rastlanır. Bunlar, günümüz dünyasının da en ilkel ve basit yapılı canlıları olan prokaryota gurubuna dahil “bakteriler”dir. Bakteriler çok çeşitli enerji kaynaklarından yararlanan ve çok çeşitli koşullarda yaşayabilen canlılardır. Oksijensiz ortamlarda yaşayan anaerob bakteriler vardır; Fotosentezle güneş enerjisinden yararlanan bakteriler vardır (6CO2 + 6H2O + Güneş enerjisi = C6H12O6 + 6O2) formülü uyarınca Güneş enerjisini depolarlar; kimyasal enerjiden yararlanan bakteriler vardır, vs..
Dünyamızın ilk sakinleri olan bakterilerden örnekler.
Canlıların Doğa ve Dünya Koşullarında Değişiklikler Yaratmaları ve Doğal Ortamdaki Değişikliklerin Canlılarda Değişiklilere Yol Açması
Prokaryotların, arkeobakteriler gurubu, daha çok oksijensiz ortamlarda yaşayan anaerobik bakterilerden oluşurlar ve yeryuvarının ilk sakinleri arasında çok yaygın bir rol alırlar. Yeryuvarının en eski sakinleri arasında arkeobakterilerin yaygın olmasının ana nedeni, yeryuvarının 3-4 milyar yıl öncelerindeki atmosferinde oksijen oranının yok denecek kadar az olmasından kaynaklanmaktadır. (Tabakaların renkleri, oluştukları dünya koşullarındaki oksijen oranını da yansıtırlar: 2 milyar yıldan daha eski tabakalarda hiç kırmızı renge rastlanılmaz. Halbuki 2 milyar yıldan sonraki tabakalarda, kırmızı renk çok yaygınlaşır. Ayrıca, 2 milyar yıldan daha eski tabakalarda uranyum sadece UO2 olarak bulunurken, 2 milyar yıldan sonraki tabakalarda U3O8 olarak bulunmaktadır ki, bu da oksijenin 2 milyar yıl sınırından sonra bollaşmaya başladığının bir başka kanıtını oluşturur.) Yeryuvarı atmosferinde oksijen oranının artmasına neden olan ana faktör de yine canlıların fotosentetik işlevleri olmuştur. Fotosentez sonucu (6CO2 + 6H2O + Güneş enerjisi = C6H12O6 + 6O2) formülü uyarınca sürekli oksijen açığa çıkarılması, yeryuvarının hem hidrosferinde (denizlerinde), hem de atmosferinde oksijen oranının gittikçe artmasına yol açmıştır. Bu oluşum, canlıların yeryüzündeki dünya koşullarının değiştirilmesindeki ilk aktif etkileri olarak da görülebilir.
Denizlerde ve havalardaki oksijen oranının artması, denizlerdeki kimyasal tepkime türlerini, dolayısıyla, kimyasal tortul oluşumunu da etkilemeye başlamıştır. O zamana kadar (yani oksijenin az olduğu 4-2 milyar yılları arasında, karalarda elbette sürekli ayrışma olmuş ve bu ayrışma ürünleri, kırıntı veya eriyik olarak denizlere taşınmıştır. Denizlere eriyik olarak gelen Fe (demir) iyonları, oksijen az olduğu sürece, Fe+2 iyonları olarak denizlerde eriyik olarak kalmıştır. Ne zaman ki oksijen oranı denizlerde ve atmosferde yükselmeye başlamış ve demir iyonları Fe+3 olarak oksitlenme olanağına kavuşmuşlardır, işte o zaman, denizlerde o zamana kadar eriyik olarak depolanmış Fe+2 iyonları, Fe2O3 olarak denizlerde çökelme olanağına kavuşmuşlardır. (FeO, suda çok kolay çözünür ve eriyik olarak bulunur. Halbuki Fe2O3 çok az olarak çözünür. Bu nedenden dolayı, dünyada oksijen miktarının artması sonucu, o zamana kadar ayrışma sonucu eriyik olarak denizlerde birikmiş olan Fe+2 iyonları birden bire denizlerde depolanmaya başlamışlardır. Bu olayların sonucu olarak, yaklaşık 2 milyar yıl önceki yeryuvarı tabakalarında, çok miktarda demir cevherleri depolanmış olarak bulunmakta ve yeryuvarı demir yataklarının dörtte üçü kadar bir rezerv oluşturmaktadırlar. Tortul tabakalar halinde olduklarından, bunlara bantlı demir yatakları (itabirit) denilmektedir.)
Yaklaşık 800 milyon yıl öncelerine ait ökaryot hücre kalıntıları (Knoll 1991)
İkinci Aşama: Ökaryot Hücrelerin Ortaya Çıkışları
B)-Yaklaşık 2 milyar yıl önceleri, ökaryotlar (yani çekirdekli hücreliler) ortaya çıkmışlardır. Ökaryotlar prokaryotlara göre, çap olarak yaklaşık 10 kat büyüktürler, ağırlık ve hacim açısından ise onların 1000 katı olabilirler. Ökaryotik hücre ile prokaryot hücre arasındaki fark, sadece hacim ve ağırlık hususunda değildir. Prokaryotlar tek tip protein, ökaryotlar ise çok tipte protein üretebilirler.
Son yıllarda olanaklı olan elektron mikroskobik ve gen teknolojik araştırmalar, ökaryotların prokaryotik hücrelerin birleşmeleriyle oluştuklarını ortaya koymaktadır (Margulis 1993, De Duve 1996). Bu deliller arasında en önemlileri şunlardır:
1)-Ökaryot hücrelerde, mitokondria, kloroplast gibi organeller bulunmaktadır. Bu organeller, “canlı içinde canlı, veya devlet içinde devlet” gibidirler; kendi genleri vardır, yani kendilerine özgü bir bilgi bankaları bulunur; oldukça (otonom) bağımsızdırlar. Bu organeller üzerinde yapılan genetik aminoasit dizilimi benzerliği (akrabalığı) araştırmaları, onların genetik kodlanmalarının, içlerinde bulundukları hücreden çok, prokaryotik eşlenik bakterilere daha yakın olduklarını ortaya koymuştur. (Örneğin, kloroplastların genetik kodlanmaları, içlerinde bulundukları bitki hücresinden çok, fotosentetik cyanobakterilere daha yakındır.) Ve bu benzerlik (yakınlık), günümüz ökaryot ve prokaryot hücrelerinde saptanmıştır; günümüz ökaryot hücrelerinin, en az iki milyar yıl önceki prokaryotik hücrelerin ortaklık ilişkisi içine girerek birleştikleri ve o zamandan beri, o eski prokaryot hemcinsleriyle artık ilişkilerinin kalmadığı; her gurubun, değişik ortam koşullarında değişik şekillerde yetişerek yeni genetik özellikler kazanmış olduğu da dikkate alınırsa, iki milyar yıl sonra hala var olan genetik akrabalık yakınlığı, çok daha büyük anlam kazanmaktadır.
2)- Ökaryot hücrelerin ipliksi organelleri (kamçıları, hücre çoğalması sırasında kromozomları bağlayarak karşılıklı uçlara çekmeye yarayan iplikçikler, santriol, hücre içindeki mikrotüpçükler, vs.) hepsi 24 nanometre çapında bir protein tüpçüğünden veya bu tüpçüklerin belirli sayıda kombinasyonlarından oluşmaktadır. Üstelik gerek kamçılarda, gerek centriole’de, gerek kinetosome’de 9 tane ikili veya üçlü borucuk tipinde bir yapısallaşma görülmesi tüm bu organellerin aynı genetik kökenli olduklarını göstermektedir. Bakterilerin ince uzun ipliksi görünümleri olan spirochaete gurubu temsilcilerinin protein bileşimlerinin, ökaryotların bu ipliksi organelleriyle yakın benzerlikler göstermesi, bu organellerin kökenlerinin bu bakteri gurubuyla ortak olması hususunda bir başka veriyi oluşturmaktadır.
3)-Bakterilerin birbirleriyle veya diğer canlı guruplarıyla çeşitli türlerde ortaklık (symbiose) oluşturdukları, günümüzde de görülmekte ve yaşanmaktadır. Örneğin, Mastodermes darwinensis isimli bir Avustralya termitinin bağırsağında yaşayan Mixotricha paradoxa adlı bir tekhücreli, tipik bir bakteri - protist ortaklığı örneğidir. Aşağıdaki şekilde gösterildiği üzere, bu protistin dış çeperi, tümüyle "spirochete" tipi bakterilerle kaplıdır ve protist hareketini bu spirochetler vasıtasıyla yapmaktadır. Ayrıca, protistin içinde, başka endosimbiyont bakteriler bulunmaktadır.
Bakterilerin sembiyotik özelliklerine bir örnek: Mixotrichia paradoxa ve bakteri ortakları
4)- Bakterilerin diğer canlılarla kurduğu ortaklıklara bir başka örnek olarak da, geviş getiren hayvanların sindirim sistemlerinde yerleşik bulunan Cellulomonas tipi bakteriler örnektirler. İnek, vs. gibi hayvanlar, yedikleri otların bileşimlerinde bulunan selülozu sindirmek için, işkembelerinde Cellulomonas tipi bakteriler bulundurmak zorundadırlar .
Ökaryotların prokaryotların kombinasyonlarıyla oluştuklarına dair daha başka veriler için Margulis 1993, ve De Duve 1996'ya ve onlarda verilen diğer kaynaklara bakmak gerekir. Zaten ortada iki seçenek vardır: Ya ökaryotlar tamamen bağımsız olarak, anorganik maddelerden yeniden (sıfırdan) oluşmuş olmalıdırlar, ya da o an mevcut organik sistemlerin kombinasyonundan oluşmuş olmak zorundalar! Doğadaki sistemde, sıfırdan başlayarak oluşum değil, hep bir önceki aşamalardaki ürünlerin kombinasyonlarıyla yeni oluşumlar mümkündür; örneğin dünyamızda şu an Fe, Ca, Si, vs gibi elementler oluşturmak olası değildir. Aynı şekilde nükleotid, aminoasit, gibi organik moleküllerin oluşumu için de redüktif ortam koşulları gereklidir. Ökaryot oluşumları döneminde ise, dünya denizlerinde oksijen bollaşmış olduğundan, hayatın temelden başlangıcı için gereken redüktif ortam artık mevcut değildir. Bu nedenle de, ökaryot hücreler “sıfırdan” başlanarak yeniden aminoasit, vs üretimi ile başlamış olamaz.
Üçüncü Aşama: Ökaryot Hücrelerin Ortaklık İlişkilerine Girmeleri ve İlk Çok Hücreli Hayvanların Oluşması
Yeryuvarında saptanabilen en eski hayvan kalıntıları, yaklaşık 700 milyon yıl öncelerine aittir. (Ediacara faunası)
C)- Yaklaşık 700 milyon yıl öncelerine ait tabakalarda ilk çok hücreli canlıların izleri görülmeye başlanır. İlk defa Avustralya’daki Ediacara tepesinde bulunmalarından dolayı, “Ediacara faunası” olarak adlandırılan bu canlı topluluğundaki bazı organizma örnekleri Şekilde görülmektedir.
Dördüncü Aşama: Hayvanlar Arasında Yırtıcılığın Başlaması ve Hayvanların Sert Kavkılar Oluşturmaya Başlamaları
D)- Yaklaşık 550 milyon yıl öncelerinin tabakalarında, hayvanlar aleminin nasıl büyük bir patlama gösterircesine çeşitlendiğinin kayıtları bulunur. Ediacara tipi fauna yok olmuş, onun yerine, çok farklı şekillerde, çok farklı özelliklerde bir çok yeni canlı tipi ortaya çıkmıştır. Bu yeni ortaya çıkan canlı gurupları arasında, deniz salyangozları, midyeler, derisidikenliler gibi günümüz canlı guruplarının benzerleri de vardır; ama bunların yanında, günümüz hayvanlarına hiç benzemeyenlerinin sayısı, çok çok daha fazladır! Kambriyen dediğimiz bu döneme ait hayvanlar aleminden bazı örnekler Şekilde verilmiştir.
Yaklaşık 530 milyon yıl öncelerine ait ilk kabuklu - kavkılı hayvanlardan örnekler.
Kambriyen faunasında dikkati çeken bir husus, canlıların büyük çoğunluğunun sert bir koruyucu kavkı oluşturmuş olmalarıdır. Bu da yırtıcı, veya parazit hayvanların ortaya çıkışlarının göstergesi olmalıdır. Kambriyen başlangıcındaki fosil faunalar arasında, bu yırtıcı (veya parazitik) hayvanlara örnek olabilecek fosil kayıtlara da rastlanılmaktadır. Protohertzina’ adı verilen ve şekilde gösterilen “diş tipli” yapılar, çok dayanıklıdırlar ve bu amaca yönelik olduklarını göstermektedirler.
Kambriyen başlangıcında ortaya çıkan ilk yırtıcı veya parazitik canlıya ait kama şekilli dişlerden biri.
Bu olay Kambriyen öncesi tabakalarla Kambriyen ve sonrası tabakaların yapısal özelliklerine de yansımıştır. Kambriyen öncesine ait tabakalar çok iyi “laminalanma” gösterirler, yani tortul tabakalar pek karıştırılmamışlardır. Kambriyen ve sonrasındakilerde ise laminalanma pek enderdir; bu da, hayvanların (düşmanlardan) saklanma veya korunma amacıyla sık sık tortullara gömüldükleri ve bunun sonucu da, tabakaların orijinal çökelme yapılarını bozdukları şeklinde yorumlanmaktadır.
E)- Yaklaşık 500 milyon yıl önceleri, hayatın hala denizlerle sınırlı olduğu canlılar aleminde bazı önemli değişiklikler olur. Bunlar arasında, denizlerdeki yaşam ortamlarının çeşitlenmesi başta gelir. Kambriyen başlarında ortaya çıkan hayvan guruplarının çoğunluğu (belki de tümü) bentik dediğimiz, deniz diplerine bağlı bir yaşam sürerlerken, Ordovisiyen - Silüriyen dediğimiz yaklaşık 400-500 milyon yılları arasını kapsayan devirde, pelajik yaşam denilen hayat tarzına da geçildiği görülür. Yani hayvanlar alemi, sadece denizlerin diplerine bağlı olmaktan kurtulup, denizlerin tüm bölgelerine dağılırlar. Elbette bunun için yeni organlar, yeni hücresel ortaklık sistemleri geliştirilerek, hayvanların kendilerini okyanusun devasa boyutları içinde yönlendirmelerini ve hızlı hareket edebilmelerini sağlayan sistemler geliştirilmiştir. Denizlerdeki pelajik yaşama geçen hayvanlar arasında, nautilid’ler denilen günümüz ahtapotlarının ilk ataları sayılabilecek hızlı yüzücüler gelirler. Nautilidler jet - prensibini ilk uygulayan hayvan gurubu olmak dışında, “denizaltı” gemilerinin yüzme ve dalma prensiplerini de ilk uygulayan canlılar olmaları bakımından çok ilginçtirler. Bu devire damgasını vuran bir başka önemli hayvan gurubunu da “graptolitler” denilen hayvan kolonileri oluştururlar. Graptolit denilen canlılar, tipik bir hayvan ortaklığı sistemidir; yaklaşık 4-5 mm boyutlu bir çok hayvan, “nema” denilen ortak bir sap üzerine kendilerini bağlayarak, ve de bu sapın bir ucuna bir yağ torbası yerleştirerek, “ilk sal” sistemini oluşturmuşlar, ve denizlerde kendilerini sürüklenmeye bırakarak, deniz sularındaki besin kaynaklarından yararlanmaya kalkmışlardır. (Ancak bu yöntem pek başarılı olmamış olmalı ki, bu canlı gurubu, yaklaşık 400 milyon yıl önceleri dünya sahnesinden tekrar silinmiştir!)
Ordovisiyen dönemi denilen, yaklaşık 430-500 milyon yılları arasına ait canlı kalıntıları.
Beşinci Aşama: Yaklaşık Üç Milyar Yıldır Sadece Denizlerde Süren Hayat Sisteminin İlk Defa Karalara Geçişi
F)- Yaklaşık 400 milyon yılları öncesi, dünyamızdaki en önemli olaylardan biri daha gerçekleşmiş ve o zamana kadar yaklaşık 3 milyar yıldır sadece denizlerde devam eden “hayat sistemi“ ilk defa sulardan karalara geçiş yapmıştır. Hayatın denizlerden karalara bu kadar geç geçmiş olması, ozon tabakasının henüz tam oluşmamış olması nedeniyle, ültraviyole ışın oranının karalarda o zamana kadar hücrelere bu olanağı tanımamış olmasına bağlanmaktadır.
Devoniyen olarak adlandırılan dönemin başlarında, yaklaşık 400 milyon yıl önceleri, hayat ilk defa karalara geçiş yapmıştır.
G)- Yukarıda anlatılan Devoniyen dediğimiz devirde ilk defa karalara geçiş yapan hayat (hücreler ve hücre kolonileri sistemleri) ilk önce basit boru yapılı otsu bitkilerle başlayıp, gittikçe daha gelişmiş türler geliştirerek, Karbonifer devri dediğimiz (yaklaşık 300-350 milyon yılları arasını kapsayan) devirde, dünyamızın ilk kömür yataklarını oluşturacak kadar bollaşırlar ve zenginleşirler. Kömür oluşturucu anlamına gelen Karbonifer devrinde, günümüz dünyasında hiç benzeri olmayan çeşitli türlerde dev ağaçlar ve eğrelti otları oluşmuşlar ve bataklık ortamlarında gömülüp fosilleşerek, biz insanların bu gün “taş kömürü” olarak yaktıkları kömür yataklarını oluşturmuşlardır.
Karalarda bu kadar çeşitli türlerde ot ve (çiçeksiz) ağaç yetişmesi, hayvanları da (hayvan dediğimiz hücre kolonilerini de) karalara geçiş yapmaya; oralardaki bu bitkiler topluluğunun oluşturdukları enerji depolarından yararlanmaya ve onları başka tür enerji kaynaklarına dönüştürerek, doğadaki doğal döngü sisteminin devamını oluşturmaya yöneltmiştir. Karalara geçiş yapan hücre kolonileri arasında, denizlerdeki “eklembacaklıların” temsilcileri olarak çeşitli “böcekler” (insecta) yer alırken, denizlerdeki omurgalıların (ki o zamanlarda denizlerdeki tek omurgalı hayvan gurubunu balıklar oluşturmaktadır) temsilcileri olarak da, çift yaşamlı anlamına gelen “amphibia” gurubu hayvanlar (semenderler, kurbağagiller) bu geçiş döneminin öncülüğünü yapmışlardır.
H)- Yaklaşık 250-300 milyon yılları arasını kapsayan ve Permiyen diye adlandırılan devirde, omurgalılar alemindeki hızlı gelişmeler devam eder ve reptilia denilen sürüngenler gurubu hayvanlar sahnede bollaşmaya başlar. Permiyen'e ait bazı canlı kalıntıları.
Canlılar Alemindeki İlk Büyük “Kıyamet”, İlk Büyük Yok-Oluş
I)- Hücre kolonilerinin (hayvanların) kabuk, iskelet, vs. gibi sert kısımlar oluşturmaya başlayarak, ve bu arada hücrelerarası çok çeşitli iş bölümü ve yeni kombinasyonlara giderek, çok çeşitli ortamlara uyum sağlayabilen binlerce farklı hücre kombinasyon guruplarının oluşması ile başlayan ve günümüz canlılar alemine çok yabancı canlı guruplarının egemen olması nedeniyle (eski canlılar devri anlamını yansıtan) Paleozoik terimiyle tanımlanan bu ana-devir ve ona ait hayat sistemi, yaklaşık 250 milyon yıl önceleri büyük bir darbe alır. Bunun nedeni ise, yeryuvarının coğrafik ve iklimsel koşullarının da zaman içinde çok büyük değişimler geçirmesi ve bu değişimler sonucu, canlılar aleminin yaşam ortamlarında canlıların uyum sağlayamayacaklarından daha büyük ve hızlı değişimlerin gerçekleşmiş olmasıdır. Canlıları oluşturan hücreler, yeryuvarındaki çevre koşulları değişimlerine kendilerini uyduracak şekilde bir sistem geliştirmişlerdir. Gen havuzu denilen canlıların bilgi bankaları sistemi, sürekli yeni kombinasyon denemeleri veya çeşitlemeleri bulundurarak ve/veya oluşturarak, normal değişimlere karşı sürekli hazırlıklıdırlar. Ancak, doğadaki değişimler, normalin çok ötesinde olurlarsa, bazı canlı guruplarının gen havuzlarındaki bilgi depoları, bu yeni çevre koşullarıyla baş edecek bilgileri bulundurmuyorlarsa, ve o an da üretemiyorlarsa, o guruplar yeryüzünden yok olmak zorunda kalıyorlar. Daha kısa bir ifadeyle "yok oluşlar", doğa ve dünyadaki olağan değişim ve dönüşüm hızlarının, anormal artması durumunda, bu anormal değişim hızlarına ayak uyduramayan canlıların yok olması olayıdır.
Perm - Trias sınırı denilen, ve yaklaşık 250 milyon yıl öncelerine denk gelen zaman böyle bir dönemi simgeler. Bu dönemde, yeryuvarının içinden kaynaklanan ve “iç dinamik” olarak "jeolojiye giriş" bölümünde tanımlanan güç sistemleri, maksimum düzeye ulaşırlar; yeryuvarının birbirlerine karşı hareket halinde olan taşküre parçacıkları normalden çok daha hızlı bir şekilde birbirlerine karşı hareket içine girerler; bu taşküre parçaları arasındaki denizlerin bir kısmının, diğer denizlerden bağlantıları hızlı bir şekilde tamamen kesilip, kapalı havzalara dönüşürler; bu kapalı havzaların bir kısmının tuzlulukları çok artar, bir kısmının çok azalır, dolayısıyla içlerindeki hassas canlı gurupları yok olurlar. Diğer taraftan, taşküre parçalarının birbirlerine karşı ve yeryuvarı üzerinde bir kutuptan diğer kutba kadar varabilen hızlı hareket sistemleri nedeniyle, örneğin tropik kuşak bir denizel ortam ve içindeki tüm canlılar, taşküre parçalarının kutup yöresine doğru kaymaları nedeniyle, kendilerini kısa bir zaman içinde çok soğuk bir kutup kuşağında bulurlar, vs..
İç dinamiğin canlılar alemine etkisi ise şöyle olur: a) Yeryuvarının iç dinamik hareketliliği sonucu oluşan volkanik olaylar atmosfere çok miktarda, volkanik kül, toz, ve çeşitli gazlar yayarlar. Bu gaz ve tozlar, atmosferin ışık ve ısı geçirgenlik sisteminde büyük değişiklikler yaparlar ve yeryuvarı iklimi aniden çok soğuk veya çok sıcak dönemler geçirmeye başlar; b) Hızlı dağ oluşumları sonucu dünya coğrafyası değiştiğinde, çok yüksek dağlar çok hızlı aşınacağından, fizksel ve kimyasal ayrışma hızlanır. Bunun sonucu, atmosferden çok miktarda karbondioksit (CO2) gazı alınarak ayrışma ürünleriyle denizlere taşınır ve orada kayaca dönüştürülür! Atmosferdeki CO2 gazı sera gazıdır; yani azalırsa dünya iklimi soğur. Bu konuda daha fazla bilgi için "İNSANLARIN YAŞADIĞI DÖNEMDEKİ BAZI JEOLOJİK OLAYLARIN ETKİLERİ " başlıklı bölüme bakınız.
Tüm bunlara ek olarak, dünyamız, dünya dışı olaylardan da zaman zaman aşırı şekilde etkilenir. Bu dünya dışı olaylar arasında şu ikisi çok önem taşımaktadır:
i- Dünyamızın Güneş çevresindeki yörüngesi ve bu yörüngedeki dönme konumu sabit olmayıp, zamanla değişmektedir. Bu değişimler, dünyamıza ulaşan enerji miktarının artmasına veya azalmasına neden olurlar, ki bunlar da genel iklim koşullarını değiştirirler.
ii- Meteor çarpmaları: Dünyamıza her gün çeşitli boyutlarda çok sayıda göktaşı parçacıkları düşmektedir. Bunlardan bazıları zaman zaman 5-10 km çaplarında da olabilmektedir. İşte, bu tür büyük meteor çarpmaları, dünyamızda öylesine ani bir sıcaklık ve iklim değişimi, öylesine kötü atmosfer koşulları oluşturabilmektedirler ki, bunların sonucu, çeşitli canlı gurupları aşırı şekilde bunlardan etkilenmekte ve yok olabilmektedirler.
iii- Dünya dışı olaylardan diğeri ise, dünyamıza gelen radyasyonların nicelik ve niteliklerindeki anormal değişimlerdir. Gerek güneş sistemimizde, gerek diğer uzay cisimlerinde olan ani değişimler veya reaksiyonlar, çeşitli türlerde radyasyonlar olarak dünyamıza ulaşmakta, ve canlılar alemini derinden etkilemektedir.
İşte, bunlara benzer olayların bir kaçının üst üste gelmesiyle, bazı canlı gurupları için felaketler başlar ve o canlı guruplarının yeryuvarındaki hayat serüvenleri sona erer. Paleozoik - Mezozoik, veyahut Perm -Trias sınırı canlı yok oluşu (extinction) adı verilen bu kıyamet olayıyla, o zamanlara kadar denizlerde yaşayan bir çok canlı gurubu yok olmuştur. Bunlar arasında, trilobit denilen eklembacaklıların bir gurubu; rugosa, tabulata gibi mercan gurupları; fusulinler denilen tek hücreli foraminiferler gurubu, vs. çok önemlidirler.
Mezozoik Era'sı adı verilen 65- 250 milyon yılları arasında, yeryüzünde sürüngenler gurubu canlılar (DİNOZORLAR) dünya sahnesine egemendirler. Bu dönemde ilk defa memeliler ve kuşlar da ortaya çıkmışlardır.
Altıncı Aşama: Memeliler ve Kuşlar Gurubu Canlıların Yeryüzünde İlk Ortaya Çıkışları
J)- Yaklaşık 250 milyon yıl önceleri oluşan bu felaket evresi sonrası, canlılar alemi gerek denizlerde, gerek karalarda tekrar yeniden canlanmaya ve çeşitlenmeye başlar. Denizlerde yeni mercan gurupları oluşarak, eskilerden kalan boşluğu doldurur, yeni yumuşakça (mollusca) gurupları ortaya çıkarlar, vs.. Karalarda ise, omurgalılar dünyasında sürüngenler egemenliği ortaya çıkar. Omurgalılar gurubundan memelilerin de ilk temsilcileri bu arada ortaya çıkmıştır, ancak, dünya iklimi bu 250 - 65 milyon yılları arasını kapsayan Mezozoik dediğimiz ana-devirde öylesine sıcaktır ki, sıcak iklim koşullarına daha iyi uyum sağlayan sürüngenler gibi soğuk kanlı canlılar karşısında, memeliler gibi sıcak kanlı canlıların pek avantajları olmamıştır. Bu ana-devirde (yaklaşık 170- 200 milyon yıllarında), karalarda ilk defa çiçekli bitkiler de ortaya çıkar. Çiçekli bitkilerin ortaya çıkmasıyla, meyve ağaçları da oluşur. Yüksek meyve ağaçlarındaki meyveleri en verimli şekliyle değerlendirebilmek için, omurgalılar gurubunun temsilcisi olarak da kuşlar ortaya çıkarlar. (Kuşları oluşturan hücreler, sürüngenleri oluşturan hücrelerden kökenlenmek zorundadırlar, çünkü, ilk kuşların çenelerinde, o devirdeki sürüngenlerinkine benzer dişler bulunmaktadır. (Halbuki daha sonrakilerde ve günümüz kuşlarında artık diş bulunmamaktadır.)
Mezozoik adı, bu devir canlılarının, bir önceki ana-devir olan Paleozoik ile, bir sonraki günümüz ana-devrini simgeleyecek olan Senozoik (güncel canlılar devri) arasında bir ara geçiş görüntüsü taşımasından dolayı verilmiştir. (Paleozoik’de omurgalı yok denecek kadar az (sadece balıklar ve amphibia), buna karşın günümüzde hiç benzerleri olmayan bir sürü omurgasız canlı gurubu var. Mezozoik’de, omurgalılardan sürüngenlerin de ortaya çıkmasıyla, günümüzdekilere benzerlik artmış; Senozoik’de ise, atlar, filler, geyikler, vs. gibi bir sürü memeli hayvanın karalarda egemen olmasıyla, denizlerde balina gibi dev memelilerin ortaya çıkmasıyla, son güncel ana-devir başlamıştır.)
Yedinci Aşama: Canlılar Aleminde İkinci Büyük Yok-Oluş ve Dinozorların Yerine Memelilerin Dünyaya Egemen Olmaları
Tersiyer adı verilen yaklaşık 2 - 65 milyon yılları arası dönemde, canlılar aleminde büyük değişimler olmuş, ve memeliler gurubuna ait canlılar çok hızlı bir gelişim yaşamışlar ve dünyada egemen canlı gurubu olmuşlardır.
K)- Yaklaşık 65 milyon yıl öncesinde, dünyamız tekrar bir “kıyamet” dönemi yaşar. Mezozoik ana -devrinin başındaki yok oluşa benzer ikinci bir büyük yok oluş, son ana-devir olan Senozoik’in başında da tekrarlanır. Felaketin nedenleri birbirlerinin hemen hemen aynısıdır, ve yukarıda anlatıldığı gibidir. Bu yok oluş evresinde, omurgalılardan dinozorlar gurubu tamamen yok olurlarken, omurgasızlar aleminden, ammonitler (yukarıdaki şekillerde sarılımlı görülen hayvanlar), belemnitler; protozo’lardan globotruncanid denilen pelajik foraminiferler, vs. yok olan canlı gurupları arasındadırlar.
Hücre kolonileri, yok olan bu akraba canlı guruplarının yerlerini, yeni kombinasyonlar oluşturarak doldururlar. Dinozorlardan kalan ekolojik boşluğu, memeliler gurubu canlılar doldururlar. Memeliler gurubunun anaç hücreleri, hemen Senozoik başlarında bir sürü yeni kombinasyonlar oluştururlar ve bir çok yeni memeli gurubu ortaya çıkar. Bunlar arasında atlar, filler, geyikler, ayılar, vs. gibi, bizlerin aşina olduğu günümüz hayvanları yer alırlar.
Sekizinci Aşama: Günümüz Coğrafik Görüntüsünün Oluşmaya Başlaması ve İlk İki Ayaklı Memelilerin (İnsangillerin) Australopitechus’un Ortaya Çıkışı
L)- Senozoik dediğimiz son ana-devir içinde, dünyamız coğrafyası, güncel şeklini almaya başlar. Bu arada bir çok taşküre parçası birbirinden uzaklaşıp, aralarında yeni okyanuslar oluşurken (Afrika ve Güney Amerika taşküre parçaları birbirlerinden ayrılırlar, aralarında Atlantik Okyanusu oluşur; Hindistan, Avustralya, Antarktika, Afrika taşküre parçaları birbirlerinden ayrılıp uzaklaşırlar ve aralarında Hint Okyanusu oluşur); bazı taşküre parçaları da birbirlerine yaklaşırlar ve aralarındaki okyanus tabanları sıkışarak kıvrılıp kırılmalarla yükselirler ve yeni dağ kuşakları oluştururlar. (Afrika ve Avrasya taşküre parçaları birbirlerine yaklaşarak, Alpleri, Dinaridleri, Torosları, Zagrosları, vs. oluştururlar. Hindistan ve Asya taşküre parçaları tam çarpışarak, ikisi arasındaki eski okyanusun tamamen kapanmasına ve dünyanın en yüksek dağ kuşağı oluşumuna yol açarlar.)
Kuvaterner denilen son iki milyon yıllık dönemde, memelilerin hızlı gelişimi sürer ve bunun bir sonucu olarak ilk insan ortaya çıkar.
Dünyamız coğrafyasında oluşan bu değişimler, dünyanın bir çok bölgelerinde, farklı farklı yeni canlı gurupları oluşumuna da yol açar. Örneğin Afrika'daki develerle, Güney Amerika'daki lama'lar birbirlerine benzer ekolojik ortamları doldurmuşlardır. Yani, hücreler, dünyanın değişik yörelerinde, farklı kombinasyonlar oluşturmuşlardır. Afrika ile Güney Amerika birbirinden koparak ayrılmasalardı, ya lama veya deveden biri oluşmayacaktı; veyahut, onların ikisinden de daha farklı bir yaratık oluşacaktı. Yaklaşık 7-8 milyon yıl önceleri, Doğu Afrika bölgesi coğrafyasında büyük değişimler oluşmaya ve yörede volkanlar patlamaya başlar. Devam eden iç dinamik güçler sonucu kıta parçalamaya başlar ve bölgede Victoria, Rudolf, Stefani, Abaya gölleri ve onların kuzeydoğuya doğru uzantılarında bulunan bir sürü göl oluşumu başlar ve Habeşistan'ı güneybatı - kuzeydoğu yönünde kesen vadi sistemi (Omo vadisi, vs.) oluşur. Yani Doğu Afrika'nın bu yöresi, iç dinamik kuvvetlerin etkisiyle, bir taraftan yükselirken, diğer taraftan da yarılmaya başlar. (Yerkabuğundaki yırtılmalar sırasında, radyoaktif elementlerin sürekli parçalanmaları sonucu mineraller içinde o zamana kadar hapis kalan çeşitli radyoaktif ürünler, kayaçların parçalanmaya başlamasıyla birlikte serbest kalırlar ve çevreye yayılırlar. Dolayısıyla, yeryuvarının yırtılmaya başladığı yerlerde yaşayan hücrelerde ve onların kolonilerinde, radyoaktiviteye bağlı genetik değişimler (mütasyonlar), diğer yörelere göre daha yaygın olur.) Bu durum karşısında, elbette bölgenin hem iklimi değişir, hem de bu iklim değişikliğine paralel olarak bitki örtüsü değişmeye başlar. Bitki örtüsünün değişmesi, yöredeki hayvanların, daha doğrusu, hayvanları oluşturan hücre kolonilerinin de, yeni kombinasyonlar oluşturarak, bu değişen koşullara uyumlu "yeni kılıflar= yeni hayvan türleri" oluşturmalarına neden olur. Bu yeni hücre kolonisi kılıflarından birisi de yaklaşık 5 milyon yıl önceleri ilk defa bu yörede ortaya çıkan ve Australopitechus diye adlandırılmış olan yeryüzünün ilk iki ayaklı yaratığıdır. Belden altı "insansı", belden üstü "maymunsu" görünüşlü bu iki-ayaklı yaratık, yaklaşık 1.5m boyundadır ve kafatası, ancak bir bebeğinki kadar bir büyüklüktedir. İki ayağı üzerinde yürümesi nedeniyle "el" denilen bir organla karşı karşıya kalan bu yaratık, bu "el" organını, bazı şeyleri "sopa" olarak kullanarak değişik bir yaşam tarzının (modasının) başlangıcını yapmıştır. Bu ilk iki-ayaklı yaratığın da değişik ortamlara uyumlu değişik türleri oluşmuştur: Kimi daha çok bitkisel ağırlıklı bir beslenmeye yönelirken, kimi etçil ağırlıklı beslenmeye yönelmiş, kimi her ikisini dengeli şekilde kullanmıştır. Bu farklı yaşam şekillerine uygun olarak da farklı kemik ve kas yapıları tipleri oluşturmuşlardır.
Dokuzuncu Aşama: İlk İnsan Türünün (Homo habilis) Ortaya Çıkışı
Yaklaşık 2.5 milyon yıl önceleri, yukarıda belirtilen bir sürü iki-ayaklı yaratık kılıflarından birini oluşturan hücre kolonilerinden biri, daha değişik bir hücreler kombinasyonuna giderek, kafatası ve beyin hacmi gittikçe büyüyen ve çok daha farklı ortamlara uyum sağlayabilme yeteneğine sahip olan bir kombinasyon oluşturmuşlardır. Bu yeni hücreler kolonisi kılıfının ilk temsilcisine Homo habilis adı verilmiştir. Bu ilk insanların beyni ve kafatası da yine başlangıçtaki bu ilk türünde (Homo habilis’te) çok küçüktür (yaklaşık 600 cm3); ama, onu takip eden ikinci türünde, (Homo ergaster’i de içeren anlamıyla) Homo erectus'da, oldukça büyümüştür ( yaklaşık 900 cm3). Bu ikinci tür (Homo erectus s.l.), Afrika'dan başlayarak, tüm Asya, Avrupa ve Afrika'ya yayılmıştır.
Bu arada dünyamız coğrafyasında oluşan değişimler, dünyamız ikliminde de büyük çalkantılara yol açar ve dünyamız, çok soğuk buzul devirleri ve bu buzul devirleri arasında ılıman devirlerden geçmeye başlar.
İnsanların ve diğer iki ayaklı Australopitechus'ların son 5 milyon yıllı zaman içerisindeki çeşitli türlerine ait kalıntılar.
Onuncu Aşama: Australopitechus Cinsinin Yok oluşu ve Homo Cinsinin Yaygınlaşması
Yeni ortaya çıkan Homo cinsi, diğer Australopitechus cinsine oranla değişen dünya koşullarına daha uyumlu olmalı ki, aynı ekolojik ortamı paylaşmak zorunda olan bu iki cinsten Australopitechus cinsi yaklaşık 1 milyon yıl önceleri, dünya sahnesinden silinmek zorunda kalır.
Homo cinsini oluşturan hücre kolonileri, beyin organını geliştirici "yeni hücre kombinasyonları" denemesinin Australopitechus karşısındaki bu başarısından sonra, o yöndeki denemelerine devam ederler ve gittikçe daha iyi bilgi işleyen ve bilgi biriktiren bir beyin yapısına doğru ilerleyip, önce ateşi kendisi yakabilen, sonra el ve beyin organlarını oluşturan hücreleri birbirleriyle çok iyi bir karşılıklı etkileşim içine sokmayı beceren bir program geliştirerek, taştan baltalar, kemik uçlu mızraklar, vs. den başlayan ve günümüzün en gelişmiş aletlerine kadar uzanan teknolojiyi geliştirmeyi başarırlar. Homo sapiens sapiens denilen bu canlı türünün, diğer canlılara oranla dünya üzerindeki bu başarısının temel nedeni, beynindeki hücreler arasında gerçekleştirilen yeni görev dağıtımı sistemi olmuştur. Diğer tüm omurgalı hayvanlarda, beyindeki veri yorumlayıcı (asosiyasyon) hücre sayısı, veri toplayıcı hücre sayısına oranla az iken, “insan” dediğimiz Homo sapiens sapiens’de bu oran tam tersine ayarlanmıştır. Beyindeki bu yorumlama yeteneği, insanın sorunlarını vücut içi ortamdan, vücut dışı (dünya) ortamına aktarmasına, ve buna yönelik bir “bilinç sistemi devresi” oluşturulmasına götürmüş, ve “bilinç ve bilgi” sistemi oluşumuna paralel olarak da “kültür” denilen insana özgü oluşumun doğmasına yol açmıştır.


Program nasıl kırılırSirklerde kılıcı nasıl yutuyorlar?

Write a comment

You must be logged in to write a comment. If you're not a registered member, please sign up.