Skip navigation.

GÜRBÜZ ÇAMKERTEN GENEL KÜLTÜR ANSİKLOPEDİLERİ

WEB SİTELERİ

TARİHİ HİKAYELER




ANZAKLI ÖMER'İN HİKAYESİ

1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere
ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından
geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
"Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi
değil.Newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev
almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum
takmak,elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem
veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine,
tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir
hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında.
İngilizce konuşuyorum. Kan vereceğim kolunuzu acar mısınız? Çünkü
adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası
da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk
bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim. Siz Türk
müsünüz?
Kaşlarını yukarıya kaldırarak " Hayır " manasına işaret yaptı. Ama ben
hala merak ediyorum: Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir? "Aldırma işte
öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki: “Fakat benim için bu
bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı,
benim bayrağım...”Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı
ve mırıltı halinde sordu:
“Siz Türk müsünüz?” “Evet Türk'üm....” İhtiyar gözlerime bakarak
tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:
“Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var
Türkiye'de, orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker
topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından ...İingilizler bizi
toplayıp dediler ki: Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar.
Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda . Birlik olup üzerine
gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. Biz de inandık sözlerine
vaadetlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık.” Avustralyalı Anzak
ihtiyar anlatmaya devam ediyordu: “Bizim beynimizi yıkayan ingilizler,
Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye
sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman .
Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . Ondan sonra da
bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm.
Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor,
gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman... Her
taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can
veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan
gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı
bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey
neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi,
Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil,
kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş . Bunu nereden
anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi
püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar
taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipcik
darbesiyle kendimden geçmişim.”
Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli
anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı.
Devam etti:
“Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm.
Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi
kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana
hiçte öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında
bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. iyi biliyorum ki onların
yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram
ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki; kendi kendime: Bu adamlar
isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler
önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz
esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla "Yazıklar olsun bana"
dedim." Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum. Niye savaşmaya
gelmişim. Bu ingiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış"
diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe
karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce..... Nihayet bize serbest
bıraktılar. Memleketime döndüm. işte memlekette Türk milletini ömür boyu
unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın
esrarı bu işte”
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: “Talihin
cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek,
sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir
yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk... Ne garip
değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı
hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok
merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle
inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz? Dedi.
"Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu: Peki niçin Ömer
ismini, vermişler sana ? Babam müslümanların ikinci halifesi isminden
ilham alarak bana Ömer adı vermiş. Yahu senin adın müslüman adı mı ?
Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı, birden doğrulmak
istedi. Ben mani olmak istedim. Israr etti. Ama niye ısrar ediyordu?
İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri
dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: “Senin adın güzelmiş. Benim adım
şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi.
Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
"Olsun. Peki doktor beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu
?" Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o
yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı
için , soramadığı için konuşamıyormuş.
Tabii dedim müslüman olmak çok kolay.
Sonra kendisine imanın ve islamın şartlarını anlattım. Kabul etti. Hem
kelime-i Şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu. Yaşlılık bir
yandan,hastalık bir yandan bir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip
de bilemediği için kavuşamadığı islamiyete olan hasretin sona ermesi bir
yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı....Mırıldandı: Siz müslümanlar tesbih
çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih
çekerek Allah'ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk’ı zikretmeyi
ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine
getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor,biz de gerektiğinde tedavisiyle
ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı. Müslüman
olmuştu. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti. Beni
yalnız bırakma olur mu? Ne gibi Ömer amca ? Ara sıra gel de bana
islamiyeti anlat! sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri
duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim.
Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.
Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum
. Hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer! Lütfen
217 numaralı odaya gelin!" Dedim ki içimden "Bizim Ömer amca galiba
yolcu?" hemen yukarı çıktım.
Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih
açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı,göğsünde imanı ile
,koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum.
Kendisine kelime-i şahadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh
etti....


ABDULHAMİT HANIN KUMANDANI

Mehmet Âkif bir yaşlı zâtı anlatıyor: Sultan Ahmet camiine gidiyorum her
sabah ne kadar erken gidersem gideyim mihrabın bir kenarında saçı sakalı
bembeyaz olmuş ihtiyar bir adam ümitsizce bedbin durmadan ağlıyor. O kadar
ağlıyor ki ağlamadığı tek dakikayı yakalayamadım. Nihayet bir gün yanına
sokuldum. Muhterem dedim, Ah Efendim dedim, Allah’ın rahmetinden bir insan
bu kadar ümitsiz olur mu? Niye bu kadar ağlıyorsun? Bana “Beni konuşturma”
dedi, “kalbim duracak”. Ben çok ısrar edince ağlıya ağlıya anlattı.

Dedi ki : “Ben Abdulhamit Cennet mekânın devrinde bir binbaşıydım orduda.
Bir birliğim vardı benim de. Annem babam vefat edince, servetimiz vardı
payimar olmasın diye sadarete bir istifa dilekçesi gönderdim. Dedim ki
annem babam vefat etti falan yerdeki mağazalarımız, filan yerdeki gayri
menkullerimiz... bunlara nezaret edecek bir nezaretçiye ihtiyaç vardır.
İstifam kabul buyurulursa, istifa etmek istiyorum. Biraz sonra bana
doğrudan doğruya hünkârdan bir yazı geldi, istifan kabul edilmedi. Öyle
anlaşılıyor ki istifa dilekçem padişaha gönderilmişti. Ben bir daha
dilekçe verdim yine aynı cevap geldi. Bizzat çıkayım huzuruna şifai olarak
görüşeyim, bu celâdetli padişah cidden çok celadetli (yiğitlik, kuvvet ve
şiddet). Ben yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım. Tuhaf gelir size nasıl
sen kaldın diyeceksiniz? Yaşlı yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım,
Abulhamit faytonda giderken faytonun sağındaki solundaki nefes almaya bile
korkarlardı, derdi. Medet Efendi. Allah rahmet etsin evliyaullahtan bir
zâttı. Ben bizzat o celâdetli, haşmetli padişahın huzuruna çıktım.
Hünkârım dedim. İstifamın kabulünü rica edeceğim dedim. Durumumuz budur
dedim. Derin derin biraz düşündü. İstifa etmemi istemiyordu, yüzünün
halinden belliydi. Israrıma da dayanamadı, öfekeli bir edayla, elinin
tersiyle beni iter gibi “Haydi istifa ettirdik” dedi seni. Ben döndüm
sevinerek geldim işimin başına.

Gece âlem-i manada orduların teftiş edildiğini gördüm. Gördüm ki son
savaşı vermek üzere şarkında ve garbında savaşan orduları bizzat Rasul-i
Ekrem teftiş ediyor. Efendimiz (SAV) yıldızın önünde duruyordu. Bütün Türk
ordusu Aleyhissalatu Vesselam’a teftiş veriyordu. Osmanlı padişahlarının
ileri gelenleri vardı. Abdulhamit’de edeble, kemerbeste-i ubudiyetle
kâinatın Fahr’ının arkasında duruyordu. Bütün ordular geçti. Derken benim
birlik geldi; başında kumandanı olmadığı için darma dağındı. Efendimiz
döndü Abdulhamit’e dedi ki “Abdulhamit! Nerede bu ordunun kumandanı?”,
Abdulhamit “Ya Rasulallah!, çok istedi, ısrar etti, istifa ettirdik.”.
Efendimiz “Senin istifa ettirdiğini, biz de istifa ettirdik” buyurdu. Ben
ağlamayayım da kim ağlasın !?..”




BEDELİ ÇANAKKALE'DE ÖDENDİ

Askerlik vazifesi yaparken vatan uğrunda şehadet mertebesine ermek veya
gazi olmak her Türk için tabii bir şeydir. Ancak bu 45 şehit ve 150
gazinin durumu başkadır. Zira bunların istisnasız hepsi( 1909 ve 1914
Askeri Mükellefiyet Kanunu gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf ya da
maksureli( tecilli) tutulmuş gençlerdir. Bu iki kanun sultani mektepleri
talebe ve mezunları askerlik vazifesinden “ maksureli” ettiği gibi ,
Balkan Harbi sırasında mer’i olan 1909 kanunu da üstelik bütün İstanbul
halkını askerlik vazifesinden azade kılmaktadır. bu şehit ve gazilerin
hepsi 17-22 yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısmında,
bir kısmıysa mezun ve İstanbul Darülfünunu veya Avrupa üniversitelerinde
tahsildeyken, birbirleriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar
ve gönüllü olarak askere yazılmışlardı. Hatta içlerinden Irak Cephesi’nde
şehit düşen 646 Celal İbrahim seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip
askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve “ 1 Numaralı Gönüllü” yazılmak
şerefini elde emiştir.
Galatasaraylıların bu şüheda menkıbeleri arasında dünyada eşi bulunamayan
bir tanesini ( Mehmet Muzaffer’in Destanını ) Gazeteci Ziyad Ebuzziya
şöyle dile getiriyor:

****
Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer “zabit namzedi” olarak
Çanakkale’de idi. ( Mart 1916) müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri,
Çanakkale’ de uğradıkları mağlubiyetlerden ve verdikleri yüzellibin
zayiattan sonra Boğaz ’ı aşamayacaklarını anlamışlar , 1915’in son
haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip çıkıp
gitmişlerdi.
Galatasaray Lisesi öğrencisi iken gönüllü Çanakkale cephesine giden zabit
(subay) adayı Mehmet Muzaffer Bey'in alayının otomobillerine lastik satın
almak için bir gecede (1916 yılı baharı) yaptığı sahte 100 liranın ön
yüzü. Paranın altında "bedeli Çanakkale'de altın olarak ödenecektir"
yazılıdır. Teğmenliğe yükselen bu vatanseverimiz, 1917 yılında Gazze'de
şehit düşmüştür.
Muzaffer Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman İmroz ve
Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda
bulunuyorlarsa da 1915 Nisan ’ın da Aralık sonuna kadar sekiz ay süren
kanlı boğuşmalarla kıyasla bu bombardımanlar “ hiç mesabesindeydi.”
Çanakkale’de ki birliklerin büyük bir kısmı Kafkas, Irak, ve Filistin
cephelerine sevk edeceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarına ikmal emri
aldılar. Muzaffer birliğinin alay karargahında görevliydi. Alay ’ın kamyon
ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar
ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit
mübayalar için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunları
kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimat” ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü
ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargah, gerekli malzemenin temin
ve mübayaasına onu memur etti. İcabeden paranın kendisine itası içinde
Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.
O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı.
Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer
aradı,uğraştı,nihayet Karaköy’ de bir Yahudi de istediklerini buldu.
Fiyatlar pek fahişti , ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı.
Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki
tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı b,r
kaymakam Yarbay ’ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu.
Karşısında hazırol da duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın
miktarını sormadan ,”Ne alınacak” dedi. “ Oto kamyon lastiği” cevabını
verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı :
“ bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal sırtına kaput alacak parayı
bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git
,insanı günaha sokma para mara yok!...
Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin ( bugünkü hukuk
fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağını
düşünüyordu. Malzemelere Alay ’ın ihtiyacı vardı. Elindeki( Almanların
verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer
malzemelerde mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti.
Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi ,bir çaresini
bulmak lazımdı...
Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı’na vardı birden durdu.
Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu.
Doğru tüccar Yahudi’ nin yanına gitti:
“ Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek,ezandan sonra gelip malları
alamam . gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye
kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları
mutlaka hazır edin...”
Tüccar “peki” dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti.
“Altın para vermiyorlar kağıt para verecekler”
yahudi yine “peki” dedi. Ertesi sabah Muzaffer Merkez Kumandanlığından
sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık
henüz ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin yarım
yamalık aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük
kaime ( yüz liralık kağıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci ’ye yollandı.
Malzeme şat’a oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi
Çanakkale yolunu tutmuştu.
Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı
Bankası’na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi.
Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy
kırtasiyecilerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve
boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir
para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki
paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu: “
Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.”Muzaffer yaptığı
taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:
“ Bedeli Çanakkale ‘de altın olarak tesviye olunacaktır.”
Onun burada altın dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha
kıymetli kanı idi.
Sahte paraya gelince...
Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı
çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali
olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi ’nin kulağına
kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu.
Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok
zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip,
İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça
müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.

Kaynak: http://www.canakkale.gen.tr/menkibeler/m3.html adresinden
alınmıştır





BİR KOLU VE BİR BACAĞI VARDI


Vietnam'da savaştıktan sonra, sonunda evine dönmekte olan bir asker
hakkında bir hikaye anlatılır;

Asker San Francisco'dan ailesini aradı.
- "Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir
arkadaşımı da getirmek istiyorum."

- "Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz" diye cevapladılar.
Oğulları,
"Bilmeniz gereken birşey var" diye devam etti.

-"Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla
ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasını
istiyorum."

"Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı
olabiliriz."

- "Hayır, anne, baba, onun bizimle yaşamasını istiyorum.

- "Oğlum" dedi babası, bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü
biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve bunun gibi
bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını
unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.

"Oğlu o anda telefonu kapattı ve ailesi ondan bir süre haber alamadı. Ama
birkaç gün sonra, San Firancisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının
yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna
inanıyordu. Üzüntü dolu anne baba hemen San Francisco'ya uçtular ve
oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Onu
tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler.
Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı!...





BİZE GİTMEK YARAŞIRDI

Abbâsilerin en güçlü olduğu devirlerden biridir. Halife Harun Reşid koca
imparatorluğa çeki düzen verir ama Derviş Behlül'e gücü yetmez. Harun,
kardeşinin düzenli bir hayat yaşamasını ister, Behlül ise ağabeysinin
dervişlikten nasiplenmesini diler. Hasılı tatlı bir çekişmedir sürer,
gider. Arifler bunlardan dersler çıkarır, ibretli menkıbeler derlerler.

Söyledik ya Behlül kendi halindedir. Kalabalıktan kaçar kuytulara çekilir.
Cuma namazlarını bile kenardaki, köşedeki mescidlerde kılar. Bir zaman
sonra fitneciler gelir ve derler ki "Başkası neyse de sultanım. Ama
kardeşinizin burada olması gerek. Hutbenizi mutlaka dinlemeli ve namazı
ardınızda eda etmeli."

-Niye, bu kadar önemli mi?
-Cahil halk kardeşinizin size karşı tavrı olduğunu sanabilir. Böylesine
sevilen birinin muhalif olduğunu düşünebiliyor musunuz? Allah saklasın,
saltanatınız sallandı demektir.
-Peki ne yapmalıyız?
-Onu cebredin, cuma namazlarında mescidinize gelsin.

Ferman iletildiğinde Behlül itiraz etmez. Harun Reşid hutbeye çıktığında o
da herkes gibi dikkatle dinler. Namaza durulduğunda ilk safta yerini alır.
Ancak ikinci rekatın ortasında olmayacak bir şey yapar. Ansızın selâm
verip dışarı çıkar. Şimdi iş öncekinden de çetrefillidir. Öyle ya halk
"Acaba Behlül namazı niye bıraktı" demez mi?

Harun Reşid telâşla Behlül Hazretlerini aratır, buldurur. Kırgın bir sesle
"Mescidden niye ayrıldın?" der, "Hem öyle kıraatteyken çıkıp gitmek de
neyin nesi?"

-Sen iftitâh tekbiri aldığında komşu ülkeye savaş açmayı düşündün mü?
-Düşündüm.
-Fatiha okurken vergileri artırdın, zamlı sure okurken asker topladın.
-Tamam, bunların hepsi doğru.
-Rükûda sefere çıktın, secdede savaşa tutuştun. Tekrar ayağa kalktığında
muzaffer bir komutandın ve kralın güzel kızı ayaklarına kapandı.
-İyi de, bunların konumuzla alâkası ne?
-Şimdi elini vicdanına koy ve doğruyu söyle sen bunu nikah ettin mi
etmedin mi?
-Ettim.
-Ve karı, koca başbaşa kaldınız...
-Kaldık.
-Eee daha ne? Bana da gitmek yakışırdı herhalde.



İrfan Özfatura / Gönül Sultanları





FATİH VE AKŞEMSETTİN

Fatih Sultan Mehmet beyaz atına binmiş,ordusunun önünde, İstanbul' ilk
defa giriyor. İki yanında O'nu yetiştiren Akşemsettin, Mola Hüsrev ve
Molla Gürani. Şehir halkı yol boyunca dizilmiş,heyecanla Türk Ordusunu
karşılıyor.

Bu arada halkın arasından bir çok kimse, ellerindeki çiçek demetini
Padişaha Sunmak için ileri atılıyor. Hepsi de Akşemsettin'i ak sakalıyla
ağır duruşuyla Padişah sanıp çiçekleri O'na sunmaya çalışıyorlar.
Akşemsettin atını geri çekip göz ucuyla Fatih'i göstererek:

- Sultan Mehmet odur., çiçekleri ona veriniz, demek istiyor.

Fatih Sultan Mehmet, çiçeklerle kendisine doğru yürüyenlere Hocası
Akşemsettin'i göstererek:

- Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama O, benim
hocamdır, diyor.






Konağın gerçek sahibi

Tanzimat'ın en önemli siması olan Mustafa Reşit Paşa'nın eşinden yana
dertli olduğunu bilmeyen yoktur. Paşa, kıskançlığı dillere destan olan bu
hanımından dostlarına her fırsatta şikayet eder dururmuş.

Yasanmış vak'adir; pasa, eski sadrazam Benderli Selim Pasa'nin Ağa
yokuşu'ndaki konağını pek beğenirmiş. Bir gün buranın satışa çıkarıldığını
duymuş ve hemen adamlarını gönderip müşteri olmuş. Oysa konak o çevrede
uğursuz diye bilinir, hakkında bin bir turlu ecinni hikayeleri
anlatılırmış. Resit Pasa'nin eski dostu Şerif Abdulmuttalib Efendi durumu
bildiğinden kendisini uyarmak istemiş ve bir sabah Pasa'nin yalısına
uğramış. Söz sırası gelince,

-Aman Pasa hazretleri, demiş, siz bu konağı bilmezsiniz. Şimdiye kadar
sahiplerine hiç uğur getirmedi. Kim sahip oldu ise yakın vakitte ya bir
kazaya kurban gittiler, ya felaketten başlarını kurtaramadılar.

Resit Pasa önce bu sözlere aldırış etmemişse de arkadaşının ısrarları
uzayınca sırtını sıvazlayıp şöyle demiş:

-Efendi hazretleri, siz hiç merak buyurmayınız. Ben onu satın alırken
tapusunu hanimin üzerine çıkartacağım.




ABDÜLHAMİD HAN'IN HAMİYETİ

Abdülhamid Han'ın uzun yıllar mâbeyn kâtipliğini yapmış Tahsin Paşa,
hâtıralarında anlatıyor:
-Bir akşamdı. Mabeynde nöbetçi olarak ben kalmıştım.Gelen mektup, telgraf,
rapor ve tezkerelerin listesini tertipleyip huzura çıkmak üzereyken bir
telgraf geldi. İstanbul'da Laleli postanesi memurlarından birinin Yıldız'a
çektiği bu telgrafta, karısının o gece doğum yapacağı, doğumun çok zor
olacağına dair doktorlar tarafından dikkat işareti verildiği, elinde
hiçbir vasıta bulunmadığı ve Merhamet-i Şâhâneye sığındığını bildiriyordu.
Bu telgrafa kıymet vermedim ve onu listeye almadım. Huzurda Padişah, âdeti
icabı her şeyi ayrı ayrı gözden geçirdikten sonra ilâve etti:
-Başka bir şey var mı?
Telgrafı söyledim ve arza değmeyeceğini düşünerek listeye almadığımı
arzettim. Emir verdi:
-Hemen getiriniz.
Getirdim... Dikkatle okudu ve derhal mütehassis bir tabip ve bir yaverle
doğru Laleli'ye giderek doğumu kontrol altına almalarını, benim de
kendilerine refakat etmemi ferman etti.
Gittik ve işimizi bitirip sabaha karşı döndük. Bir de ne görelim?! Hünkâr,
bahçe üzerindeki odasında, ışıkları açık, cama vurarak bizi çağırmıyor mu?
Sabaha kadar uyumayıp bizi beklediğini anladık. Neticeyi sordu. Doğumun
zor olduğunu, fakat müdahaleyle kadının
kurtulduğunu, çocuğa 'Abdülhamid' isminin verildiğini, 'ihsan-ı Şahane'nin
de aile reisine teslim edildiğini ve adamın ağlayarak ömür ve devletlerine
dua ettiğini anlattım. Bizi ayakta dinledi, sadece rahatladığını gösteren
bir 'oh' çekti ve sabah namazına durdu


PADİŞAHIN ELBİSESİ

Günlerden bir gün, yıllardan bir yıl, bir padişahın ganimet malından eline
çok güzel ve tarif edilmez bir kumaş geçer. Terzi başını çağırtıp o kumaşı
eline verir. Terzi başı kumaşı görünce aklı başından gider. Ve sanki hasta
olur. Padişaha kaftan kesmek için yaklaşıp evvela tahmin için eline arşın
alır:

- Sultanım, üstatlar, "bin ölç bir kes, ölçmeden kumaşa el vurmasın hiç
kes (kimse) demişler", der.

- Sultanım, bu kumaş kaftan olmaya el vermez, diye söyler. Dörtte bir,
çeyrek daha gerekir ki, hazret-i sultana layık bir kaftan olsun.

Padişah çaresiz:
- Biraz dursun, der ve buna uygun parça bulunması için şehir ve vilayet
aransın, diye emreder. Her ne kadar şehir baştan başa aranır ve memleket
boydan boya taranırsa da ona münasip kumaş ve o beze uyar bir yoldaş
bulunamaz. Padişah çaresiz kalıp bir başka terziyi davet eder:

- Şu güzel kumaştan bana iyi bir elbise yapıver, diye söyler.

Usta terzi de :" Bismillah" deyip iki dizi üstüne gelir. Kumaşı söyle bir
tahmin edip sındısını eline alır, Padişahın nasıl gönlünden geçerse işte
tam öyle, mükemmel bir elbise biçer. Padişah överek ihsanlar eder. Terzi
ihsanları alıp elbiseyi dikmeye gider.

Nice zaman sonra, bir gün padişah gezmeye çıkar. Şehri dolaşırken bir
oğlan çocuğunu o eşsiz kumaştan bir elbise ile görür. Padişah hayret
ederek elbisenin aslını teftiş edip araştırır. Çocuğun, o elbisesini diken
adamın oğlu olduğunu öğrenir. Terziyi getirtip:

- Usta, bu elbisenin parçasını nerede buldun?

Terzi:
- Sultanım size dikilen elbisenin artan parçasıdır.

Padişah:

- Ya bizim terzi başı "Bu kumaştan bir kaftan çıkmaz" derdi. Sen hem tam
çıkardın hem de oğluna kaftan yaptın, nasıl oldu? der.
Terzi:
- Sultanım onun oğlu büyüktü; kaftan çıkmaz demesi onun içindi, der.





PADİŞAHIN İŞİ NE

Sultan Murat Han o gün bir hoş"tur. Telaşlı görünür. Sanki bir şeyler
söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç
değil.

Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
-- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?..
-- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
-- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördüğü
rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla
Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı
civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o
sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;
-- Kimdir bu?

Ahali: - Aman hocam hiç bulaşma, derler.
Ayyaşın meyusun biri işte!..
-- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz...

Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısında
çalışır. Nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar.
Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa
takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören
olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kıyafet
mollalar kalırlar mı ortada!..

Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :
-- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
-- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz,
şöyle veya böyle tebaamızdır. Defini tamamlamak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
-- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
-- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
-- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini,
telkini...
-- Merak etme ben beceririm.
Ama önce bir gasil hane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih
Camii'nden...
-- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur.

Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah
bakır kazanları vurur ocağa...

Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki.
Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü şâkilere benzemez. Hem manâlı bir
tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin
de keza...

Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz
vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı
yaklaşır.
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
-- Nasıl yani?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim
bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
-- Doğru, öyle ya, neyse...

Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tespihine
döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar
soruşturur. Nalıncının evini bulur.

Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı
bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe
çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama
gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal
dünyasından...

- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir
âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar...

Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir
satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
-- Niye?
- Ümmeti Muhammed içmesin diye...
-- Hayret...

- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin
zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek...
O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal.
Hucceti islam okurdum...

-- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere
giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken
Kabe'yi görmeli...
-- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya...

Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama
komşular kötü belleyecek.inan cenazen kalacak ortada...
-- Doğru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben
üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim.

Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
-- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?


*******

İşte adsız sansız Allah dostlarından biri olan Nalıncı Baba dır bu kişi .
Asıl adı, Muhammed Mimi Efendidir. Bergamalıdır. 1592 yılında vefat etti.
Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü ve mübareği evine defnetti. Kabri
üzerine bir kubbe, önüne bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı
adını. Türbesi Unkapanı’nda, Cibali tütün fabrikasının arkasında,
Haraçzade Camii karşısındadır.



BİR ÇİFT KUNDURA


Onyedinci asır başlarında Dalmaçya da Nadin Kasabasıonda Sancak Beyinin
ahırında uşak olarak çalışan on üç yaşlarında bir çocuk vardı.
Herkes tarafından horlanan bu kimsesiz çocuğa bir gün bir dul kadın acımış
ve çıplak ayaklarına, kocasından kalmış kocaman bir çift partal kundura
giydirmişti.
Nadin'den bir vazife ile bir Kapıcı başı geçti. Sancak Beyinin konağında
misafir oldu ve küçük ahır uşağının zeka ile parlıyan gözleri ve kir
tabakaları altında kaybolmuş güzelliği nazarı dikkatini çekti, çocuğu
yıkatıp temizlettikten sonra alıp İstanbula getirtti. Saraya verdi.
Enderunu Hümayun çocukları arasına katılan çocuğa, güzelliğinden ötürü
yusuf adı konuldu. Nadinli Yusuf kısa bir zamanda yükseldi. Kaptan Paşa
oldu. Bir gün Nadide kaptan Paşa'nın bir adamı geldi ve Sancak Beyine
mühürlü bir meşin torba verdi, bir mektup ta da şunlar yazılıydı:

"Falan yerde orturan Marya isminde bir dul kadın vardır; bu torba eğer sağ
ise , Sancak Beyinin ve Nadin kadısının huzurunda o dul kadına
verilecektir ve bir senet tanzim edilip bana gönderilecektir."

Kadın sağ idi, çok fakir düşmüş bulunuyordu. Kadının ve sancak beyinin
huzurunda Kaptan Paşanın torbası kendisine teslim edildi. Torbanın içinde
bir çift kocaman partal kundura vardı ve içleri altın ile doldurulmuştu.
Yusuf Paşa kısa bir de mektup yazmıştı

"Anacığım, diyordu, bir kış günü donmuş çıplak ayaklarına bu kunduraları
giydirdiğin kimsesiz çocuk ölünceye kadar seni unutmayacaktır."






NASIL BİR DUYGU

Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkânına
girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkal da Napolyon'u
müsâit bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da 'Az evvel biri
koşarak şu tarafa kaçtı.' diye savuşturmuş.

Nihâyet biraz sonra Napolyon'un muhâfızları yetişmişler. Bakkal ömründe
bir daha karşılaşamayacağı Napolyon'a sormuş: 'Efendim, af buyurun ama
merâk ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?'

Napolyon birden öfkelenmiş. 'Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga
geçercesine konuşabiliyorsun?' diye bağırmış. Hemen askerlerine,
adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş.

Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler
namlulara sürülmüş, artık 'ateş' emri verilecek... Adamcağız içinden 'Ah,
ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin' diye düşünürken, arkadan bir çift el
uzanmış, gözündeki bağı açmış. Karşısında Napolyon varmış. Tek cümleyle
cevaplamış

Napolyon: 'İşte böyle bir duygu!'








HURİ KIZI İSTİYORUM


Binlerce Türk askerine mezar olan Çanakkale savaşlarında, emir eri olarak
hizmet gören bir mehmetçik, bir gün kumandana çıkarak:

-Komutanım, asker olmazdan evvel köy imamından dinlemiştim. Harp
meydanında şehid olanlara Cennette huriler verilir demişti. Bende fakir
olduğum için köyde evlenemedim. Bana da müsaade edin de, harbe girip huri
kızı ile evleneyim der.

Komutan askerin bu sözlerini gülerek karşılar ve memnun olduğu bir askerin
ölmesine razı olmadığı için göndermek istemez. "Sen işine bak!" diyerek
geri gönderir.

Fakat mehmetçik, huri kızıyla evlenmeyi kafasına koymuştur. Bir kere
vazgeçmez davasından. Tekrar gelir:

-Komutanım, bütün arkadaşlar ölüp huri kızları alıyorlar. Ne olur banada
müsaade et de ben de huri kızına kavuşayım, der.

Komutan onun safça sözlerine yine aldırış etmez ve kafası çalışsa böyle
söylemez diyerek yine müsaade etmez. Mehmetçik bir, iki üç derken komutanı
bıktırır ve ister-istemez:

-Haydi git de, ne halin varsa gör, demesini sağlar.

Komutanından müsadeyi alan asker, doğru cepheye koşar ve en ön saflarda
çatışmaya girer. Takdir-i İlahi o gün de şehadet şerbetini içer. Akşam
olur, savaş meydanını teftiş ve ölüp kalanları kontrol etmek için subaylar
ölülerin arasında gezmeye başlarlar. Bu arada o askerin subayı ,
kendisinden zorla izin alıp harbe giren askerini aramaktadır. Bir müddet
dolaştıktan sonra emir erini görür, biraz üzgün biraz da kızgın vaziyette:
"Bu kadar ısrar etmen bunun içinmiydi?" der ve askerin cesedine bakarak: "
Aldın mı huriyi?" diye konuşur kendi kendine... Bu sırada komutanına cevap
vermesi lazım gelen asker, iki parmağını yukarı doğru kaldırarak; bir
değil iki huri verdiler demek ister. Askerin bu halini gören komutan hata
ettiğini anlar ve emir erinin üzerine kapanarak:" Beni affet, sana karşı
bu sözleri söylemekle hata ettim" diyerek ağlar. Ondan sonra kendisi de
büyük bir iştiyakla savaşarak sehid olur. (Allah Rahmet eylesin.)





GÖZLER
Yıllar öncesi Kuzey Virginia'da çok soğuk bir kış akşamıydı. Yaşlı adam
nehrin karşı kıyısına geçmek için beklerken sakalı soğuktan buz tutmuştu.
O kadar uzun bir süre bekledi ki, artık bedeni adeta hissizleşti kuzey
rüzgarının etkisiyle.
Sonra uzaktan gelen hafif bir ses duydu buz tutmuş yolda. Atların ritmik
ayak sesleriydi işittiği. İlk atlının geçişini izledi, dikkatlerini çekmek
için hiçbir çaba göstermeden. Sonra başka bir atlı geçti, bir tane daha.
Sonunda, en son atlı yaşlı adamın buzdan bir heykel gibi duran bedeninin
yakınında durdurdu atını.
Atlı yaklaşırken yaşlı adam atlıyla göz göze geldi ve ona
"Bayım, bu yaşlı adamı nehrin öbür yakasına geçirir misiniz? Yürüyerek
geçmem olanaksız görünüyor" dedi.
Atının dizginlerini çekip, durduran atlı, "Elbette" dedi. "Atla". Yaşlı
adamın yarı donmuş bedenini hareket ettiremediğini fark eden atlı, atından
yere atladı ve yaşlı adamın ata binmesine yardımcı oldu, onu nehrin karşı
kıyısına geçirmekle kalmayıp, birkaç mil ilerideki evine kadar götürdü.
Küçük kulübeye yaklaşırlarken atlı merakını yenemeyip sordu: "Bayım,
durdurmak için hiçbir çaba göstermeden diğer atlıların geçip gitmelerini
izlediniz. Neden böyle soğuk bir kış gecesinde en son atlıdan yardım
istediniz? Ya sizi reddedip orada bıraksaydım?" Yaşlı adam eğilip, önünde
oturmakta olan atlının gözlerinin içine baktı ve "Uzun süredir bu civarda
yaşıyorum ve insanları çok iyi tanıdığıma inanıyorum" dedi ve sözlerini
sürdürdü:
"Diğer atlıların da gözlerinin içine baktım ve benim durumumun onları hiç
ilgilendirmediğini anladım. Onlardan yardım istememin hiçbir yararı
olmayacaktı. Ama senin gözlerine baktığım zaman, gözlerindeki sevecenliği
ve iyilikseverliği anladım"
Bu sıcak yorumlar atlıyı çok derinden etkiledi. "Söylediklerinden çok
etkilendim" dedi yaşlı adama, "Bundan sonra başkalarının ihtiyaçlarına
karşı hep iyilik ve sevecenlikle yaklaşacağıma söz veriyorum"
Sonra Thomas Jefferson* atının başını çevirdi ve Beyaz Saray'a doğru yol
almaya başladı.

*A.B.D.'nin 3.Başkanı




KAZ
Çok soğuk bir kıs günü padişah, tebdili kıyafet gezmeye karar
vermiş.Yanina bas vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan
yaşlı bir adam görmüşler..
Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah,
ihtiyari selamlamış. " Selamünaleyküm ey pir'i fani..."
" Aleykümselam ey serdar'i cihan...
"Padişah sormuş." Altılarda ne yaptın ?"
" Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor..."
Padişah gene sormuş. " Geceleri kalkmadın mi ?"
" Kalktık...Lakin, ellere yaradı...
"Padişah gülmüş. " Bir kaz göndersem yolar misin ?"
" Hem de cıyaklatmadan..
" Padişahla bas vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah
bas vezire dönmüş.
" Ne konuştuğumuzu anladın mi ?"
" Hayır padişahım...
" Padişah sinirlenmiş. " Bu aksama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan
kelleni alırım." Korkuya kapılan bas vezir, padişahı saraya bıraktıktan
sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor..
" Ne konuştunuz siz padişahla...
" Adam, bas veziri söyle bir süzmüş.
" Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim..
" Baş vezir, yüz altın vermiş.
" Sen padişahı, serdar'i cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah
olduğunu.."
" Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi..
" Vezir kafasını kaşımış. " Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye
yetmiyor ne demek...
" Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
" Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mi ki, kış günü
çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da
kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.
" Vezir bir soru daha sormuş... " Geceleri kalkmadın mi ne demek ?
"Adam bir yüz altın daha almış. " Çocukların yok mu diye sordu..Var, ama
hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim...
"Vezir gene kafasını sallamış. " Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne
demek...
" Adam gülmüş." Onu da sen bul..."



Sirklerde kılıcı nasıl yutuyorlar?REPUBLIC OF TURKIYE

Write a comment

You must be logged in to write a comment. If you're not a registered member, please sign up.