Skip navigation.

Ellerini, yakıcı hatıralar gibi benim aşık ellerime bırak...

Rüzgar bizi kendisiyle götürecek...

Nerde Başlar Ölüm


Ayak seslerini yutan canavarlar hep peşindeymiş gibi adımları dilsiz bir ağırlık içerisinde ürkek ve yavaştı. Yeterince karanlık olmayı becerememiş gece, tembel ellerini avuçlarındaki boşlukta terletirken, kulaklarından aşağı dökülen seslerin önüne sıçrattığı dalgınlık ile muğlâktı zihni. Mazi girdaplarına istisnasız dökülen zamanın neden bu kadar eriyik olduğuna anlam veremiyordu. Ne olurdu sanki ‘istendiği anda tutulsa ve parmak aralarından akıp kaymasa’ kıvamında olsaydı. Karnı çukur olana kadar nefes alıp bıraktı içinde biraz tuttuktan sonra. O rahatlamayı göğsüne yavaş yavaş yedirip parmak aralarına daha bir yakından baktı. Oraya geçirilmiş mini minnacık bir elin sıcaklığını ve hemen ardından eksikliğini hissetti.

(Güneşin deniz yüzeyinden son hasadını topladığı bir akşamüzeri vaktinde, genişçe bir kaya parçası üstünde, aynı noktaya bakmanın hayatın topuklarını gıdıklayan ritminde oturuyorduk. “ah çocuk” demiştim parmaklarımın boşluğunu onun ellerine yedirerek. “bu yol, bu diken tarlası, canhıraş bir arzu kırılmasına tutulacak olan bu bu bu…” dudaklarımı kelebek kanatlarıyla bir melek kapatmıştı sanki birden. Yüzümü denizden alıp ona çevirmiş ve o karanlık akan şelalelerin kaynağıymışçasına siyah bakan gözlerine kurulmuştu düşüncelerim. Bakir bir bulutun ilk damlacığı gibi bakıyordu; koklamadan, sadece resmine bakmakla bile güzel koktuğunu bildiğin bir şey gibi. “yolun sonu gayemiz ise haklısın, ama ben sadece yürümek istiyorum” demişti. “sadece yürümek” diye tekrarlamıştı sonra. Eli gevşemiş ve bir martının kanatlarına bırakıp bakışlarını, fısıldamıştı: “Kasırga eseceği zaman ağaçlara haber yollamazmış. Çünkü elinde baltasıyla çıkıp geldiğinde, ağaçlara toprağa daha fazla sarılmaktan başka bir şeyin düşmediğini bilirmiş. Bırak nereden eserse essin fırtınalar.” Birer ikişer havalanan korkularım bırakmıştılar dallarımı. “nereden eserse essin” diye kulağımın içine konuşurken kıpırdayan dudaklarını hissetmiştim ve sonrasında yüzüne gizemli bir güç ile ağır ağır işlenen gülüşünü.)

Şehrin obur çocukları olan kuytu sokakların dudakları kenarına, ay ısırılıp koparılırken yapışmış bir ışık kırıntısı gibi düşen küçük adımlarıyla beraber aktı, kaçmaya çalıştığı bir zamandan kaçamayacağını anlayacağı ve pek de başka olmayan diğer bir zamana. Büyüttüğü çiçeklerin düş mevsimlerini çalıp götüren hakikatler, kazdığı her tünelin sonunda karşısına çıkan kalın bir duvardı. Beyninin her kıvrımında görünmez düşüncelerinin son sürat dolanmalarını hayal etti. Genzinde bir acı, bir boğulmanın öncü birlikleri; burnundan içeriye bir okyanus damıtılıyor gibiydi. Başını göğe kaldırıp “Tanrım! Lütfen, azabımın altını az kısamaz mısın!” diye mırıldandı. Varmak istediği yere yaklaştıkça attığı her adım onu tüketiyordu. Ve gittikçe yaklaşıyordu.

( Hiç tatmamış olduğum bir telaş ile girdiğim koridorun sonundaki odaya yönelmiştim. Odanın önüne gelince durup gözlerimi kapatmıştım bir süreliğine ve tazelediğim nefesimle birlikte içeriye girmiştim. Dikkatimi ilk çeken yüzünde eski canlılığına inat çökkün bir sarı olmuştu. Yüzüne o kadar yoğun baktığımı görünce “sevdiğim mevsim boyasını dökmüş olmalı yüzüme, içimden geçerken” deyip hafif bir tebessümle ıslatmıştı dudaklarını. Onu öyle beyaz örtüler arasında gizlemeye çalıştığı acılarıyla uzanır görünce bir şeyler yapmam gerektiğini hissedip başucuna oturmuştum. Ama tüm çabamı gözlerimi kuru tutmaya harcadığımdan konuşacak mecali bulamamıştım. Odadaki sessizlik ağırlaşınca saçlarımda dolanan elini hissetmiş, dolan gözlerime kirpiklerimle set çekememiştim. Kısık sesle fısıldadıklarını dinlemiştim sonra: “Küçük sonsuzluğumuz benimle birlikte soluyor mu dersin. Başaramayacak gibiyim sevdiğim yaşamayı. Ölüm ah, saçlarını çözüyor ömrümün. Bırakacağım boşluğa iyi bak olur mu, bensiz iyi bak yalnızlığına.” Son kelimesi ağzından göğsüne düşer gibi daha bir kısa çıkmıştı. Konuşurken kapattığı gözlerini açmış, “kabrimde fazla yalnız bırakmazsın değil mi?” deyip tekrardan yummuştu. Ağır ağır dönen bir yelkovan gibi ağzından dökülen sözlerini acımın her karesine işlemiştim. İlaçların etkisiyle bedenini saran uykuyu izleyip bir süreliğine, dışarı atmıştım sonra kendimi. Hastane önünde bir çığlık akmıştı kulaklarıma: “İnsan Nisanda da ölmez ki anne!” Ah, melekleri nasıl da karıştırıyordu şu çocuklar...)

Kaçıncı seferdi gecenin bir vakti yatağından çıkıp bu yolu tuttuğu hatırlamıyordu. Yatağında aldığı ilaçlarla uykuya zorlanırken, dönüp dönüp uyuyamıyorken, gözlerini kapattığındaki karanlıkta onun karanlığını düşünürken, başını gömdüğü yastığın ıslaklığıyla sabaha çıkarken anlıyordu, daha bir anlıyordu ki; bir ölüm tek hayatı götürmezdi her zaman. İçinden pek farkı olmadığından olmalıydı gecenin bir vakti mezarlığın içini ürpertmemesi. Girişteki kulübeye dönüp bakmadan ezbere bildiği köşeye doğru hareket etti. Farklıydı bu gece, bu gece sakini olmaya gelmişti bu yere. Adımları bir mezarın başında noktalandı ve noktalandığı yerde önce çömeldi, sonra dizleri üzerine çöktü gözleri toprağa odaklanmış bir halde. İncitmekten korkar gibi hafif dokunuşlarla, saçlarını okşar gibi okşadı mezar taşını. İstemiyor olsa bile zaman illa ki damıtacaktı bir şeyleri boşluğuna. Bunun düşüncesine dahi tahammül edemezdi ve ayrı bir yere gömülmenin de… Başını kaldırıp göğe baktı, “toprağın altı da böyle olmalı” diye mırıldandı, “sürekli gece gibi…” Sonra mezarı sessiz sessiz kazmaya başladı…

(Günün aydınlanmasıyla kulübesinden çıkan bekçi, ücreti ödenmiş mezarların bakımını yapmak için yürürken açılan mezarı görmüş, “bu zamanda da ölü soyucular mı kaldı” diye söylene söylene, topraktaki taze kan izlerine dikkat etmeden mezarı kapatmış ve kazıldığı anlaşılmasın diye de iyice bir sulamıştı.)





Hares YALÇİ

takır tukur hasbihal

moi:
gece,
tuz basılmış kokusuyla uzatırken ayaklarını,
bir tebessüme sıvanmış dişleri altında
rakımına ters -dingin-bir çığlığın,
açılan gözlerim;
-nasıl parçalamak için okunuyorsa pençeleri
yavru bile olsa bir aslanın,
şefkatin belden yukarı çıplak,
öfkeye dineldiği-
annemin kucağında yaprak gibi.
dalgalı: taşlanan ırmak yanağı,
çevirse diğer yanı olmayan.
-isterse ancak ambarlarını
balık salyalarına büyülten deniz-
ve düşmek; bir kör ve bir topalın
bir deyim ettiği hayata,
üşüşmek
ya da…

moi!
yakınmak -önünde diz çökerek ,
ölümü ‘denenmiş’ olan bir cesette
beyazı gayrı meşru çocuk kefen gibi-
kayarken omuzlarından,
durmadan yaşamak;
bir zambağı itiraf eden bakışlarla sınanmaktır,
günahkâr kokusunda.
semizleşince rüyalara sığmayacak kadar,
tanrın sanrındır.
bir, iki… sayar kemiklerini çocuklar,
çıkarken hep evde unuttuğundur; vicdan.

moi:
ve bilmem kaç kez saniyede
-yasaklı fırtınaları
aniden çıkarıp ininden
bir cengin orta yerine
binlerce bozgunla aynı anda eker gibi
olasılığı mahmuzlayıp salan- tanrı,
görünür kendi üfürdüğü
kanadında bir ruhun
sanarak girdiğimden midir arasına insanların,
karanlık pınarlar!
tokmak suyuna dumbara dum dum
dumbara dum:
vurmalı-kırmalı bir çalgı mıdır yoksa hayat!

moi!
günler durur üzerinde,
askıdan alınmış, daraltılmış, şımartılmış;
dilin uçurumlarına
-gözü bağlı bir rüzgarla- devrilmek,
en çok sende iyi duran giysilerdir.
yollar –dünyanın mahrem yerlerine uzanan kollar-
adımladıkça bir tütsüden yayılır gibi,
sonuna götürmez hep adımladıkça.
çıkar başını dökülsün kumlar saçlarından.
çevirme yüzünü bak!
iyi bak!
burası, başladığın yerdir!



Hares YALÇİ

bir düşün masal kokan ağzı

çektiğin sürmeler tutuştu kanatlarından
dudakların azalıyor şeydam gün geçtikçe
azalıyor hayat görmediğin kenarından
sen kaldırıp namluyu üzerime geldikçe
gölgeden dalında titreyen mumlarından

kaygı, kaygı daha yeni soyundu derisini
atıver alevden oklarını zırhlı suratıma
olabilir, ölebilir, gelebilir, gidebilir hepsini
ellerin ki ince, eş düşer mi yaşlı sıratıma
uzatırken bileklerime aşkın kanlı sesini

şehrin kalbine dalgın düşürdüğün sokaklar
saçlarını koklar mıyım ben de düşersem şeyda
ne isterler bilmem gözlerinden şu ırmaklar
uzansınlar çöllerime, salıver denizlerime ya da
bana karışsın beyaz meleklerinle tüm karanlıklar

sen acının usaresi, kurutup sözlerini sever misin
sever misin benden sonra yine beni bir daha
tek gamzeye ömrünün açlığını gömer misin
gider gibi sapsarı dökülerek gizlice bir günaha
artık ardında bıraktığındır cehennem der misin

neden çağırmaz seni de süt kuzusu mevsimler
şeyda, sen kar tutkunu bir göçmen kuş musun
ya suyun kalbine doğan o kumdan resimler
uyanıp ölmekten her gün yorulmuş musun
ölülerin ağzından kaçarken camdan isimler

değecek elbet yüreğine göklerden sarkan bir hüzün
öteler şeydam, kapılar, kapılar ve kapkara perdeler
başında gezinen duman ki bu gizemli büyümüzün
bakışı üzerime muska diye asılan gözlerindeler
üzerinde vahiy indirmeyen siyah örtümüzün

kalkıp yıkan haydi, seni bu gece gömeceğiz
emanet bırak iki tel saçını o çok sevdiğin tarağa
korkma bunu yalnızca biz, sadece biz bileceğiz
önce sağa, sonra sağa ve bir çırpıda toprağa
sonra sağa… düşerken, ikimiz de kalkıp gideceğiz


ve şeydam,
uyurken devlerimiz;
masallarla birbirimize düşeceğiz…


Hares YALÇİ