My Opera is closing 3rd of March

Ellerini, yakıcı hatıralar gibi benim aşık ellerime bırak...

Rüzgar bizi kendisiyle götürecek...

Subscribe to RSS feed

Öfke Anıtımdan

“Köy göründü artık ölmelisin kılavuz…”

Dalgalar! Yükselin, yükselin ve bileyin hançerlerinizi.

Dağlar! Sökülün yerlerinizden, vaveylanızla titretin dört bir yanı.

Yılanın ve baldıranın zehriyle kazıdım taşlara nakış nakış çatık kaşlarımı. Ve çatısı kuruldu nefretin tüm görkemiyle, yalnızlığın çıkık omuzlarına.

Alnı üç yerden benekli bir kadının hezeyanlarından aşırmıştım seni. Dağlar raksa örselenirdi parmaklarının zoruyla. Sinek kanatlarıyla yelpazeler oldum güzelliğini. Koy elini vicdansızlığına da söyle. Benden firar ile bende olmadı mı memleketim?

Ayağını kaydırmıştılar tutağımın. Omuzlanırken doğrulmuştu tabutta. İkiz hasrete tekil garazkâr söylevlerle lavlaşmıştı şahikasından, söndürülmüş dağların. Ani soğumayla donup kalan köpürüşüm hortladı, geçmişine yetmiş yama vurduğum aşka, yedi tabaka derinliklerden. Soğuk vücuduma kapanan yeraltı mahlûkları, kulak tırmalayan sevinç çığlıklarıyla uyandırdılar beni merhametten. Balıklar kenti yalnız ölüyken tanırlar. Çırpınıp dur karayı paylayan kucağımın yokluğunda.

Dudaklarıma fısıldadığım dil dolanmalarından söke söke koparıp, son kuvvetimle sayhasına dörtnala koşturduğum sevdanın bulutsu planetinde; cin carpmış fırtınalarla el ele tutuşarak, gece kanlarıyla esmerleşen yüzünün yâdını yıldırımlarla yarıyorum şak şak.

Cirminle cürmün tezat anaforunu çeviriyor olmalı vartalarında son sürat. Ne de çabuk alıştın da bulmuyorsun artık taşlaşmış ışık girdaplarına adanan parıltı isyancıklarını. Karanlığa düşmandın oysa çirkinle bir kılar diye adil kılıncı. Yankısı olmayan kuyulara uğursuz bir semanın uğultusu şahitliğinde saldım da seni, kesiverdim ipini. Yitirmişsindir güzelliğini. Sekerâtında yakası açılmamış bağırtılar çatırdatıyor direğini. Kes sesini ey sema! Sağır mı kesildin homurdanışıma? Böyle olduğuna solunca daha bir acır insan. Toprağa devrilip düşeni sorgula biraz.

Dalı dili olunca kinin, ıstırap kök saldı ve atşına ateş boşaldı, iki “c” min kıldan inceliğinde öfkemin kudurumuşluğuna. Rüzgârın sillesiyle kızarıp, istemeyişin soğukluğu nezaretinde titreyerek kovuluveren yapraklarla bezeli kahır pergeline, heyulanı çevirttim. Çekiştirip durma şefkatimi boş yere.

Lokomotifçe iz kaybettiremeyişin çaresizliğiyle kaçarken sen, ardın sıra ifritlerle donatılmış korkularımın sekişine, duvarların tiksinerek silkindiği kahkahalar çınlatıyorum; yazılı sayfaların sesini boğan iki kapağın kucaklaşması ertesinde. Lanet ayinlerinde an be an hayatıma yaldızlamış olduğum, miliminde koca miller boğdurduğum adına, bedduanın kordan tırnaklarını geçirdim yuvasına kindar gözlerle.

Arzunun nabzında parmak uçlarını titretirken tılsımın, olabilirliği deşişine diş bileyip nefes nefese kalmış pençelerimle soluyorum. Kim ne eder sana, bilmem kaç mesafe zırhında. Acemi ellerimin kaba inişlerle karaladığı karikatürün hatlarında yumuşayan mameleğimi zerre zerre taşlaştırdım da, surlarını sarsıyorum topal yolların.

Hızla saldığım kızgın kuduz damlaların üstüne üstüne gelmesi mi ürküten seni? Sonucu olduğunun sebebi olman, katili olduğunun cinayetine kurban gitmen gibiydi aslında. Huysuzluğun neden? Anlasana, kısasa kısas. Uzat boynunu. Kanına kınalar yakıyor şeytanlar. Yetti, söyletme gayrı. İsrafil sanır mezarların. Oysa daha zaman var mahşerine.


Hares YALÇİ